22. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 22. Bölüm- Atılır Düşman Bilinenlerle Adımlar

22. Bölüm- Atılır Düşman Bilinenlerle Adımlar

Aden Sakaaa
adensakaa

Oy ve yorum yapmayı unutmayın,
Keyifli okumalar aşklar.




Yıllardır ruhunu kaybeden bir bedenden ibaretti. Takvimden düşen her yaprak tanesiyle beraber nefes alıyor ve yaş alıyordu. Şimdileri, yorgun ama bir o kadar da inatla sonralarıyla çatışıyor ve yaşamının devamını sağlıyordu.

Kaderi kendiliğinden yaşanıp gidiyordu ama ruhu, bedeninin aksine geçmişte hala kayıp hala yas içinde.

Aslında kayıp değildi. Sonuçta nerede takılı kaldığını biliyordu. Gelişini dört gözle beklediği ve gözünün önünde kaçırılan kız kardeşinin, kaçırıldığı gündeydi. Ruhu, tam olarak o güne takılı kalmıştı.

Ve yıllar sonra ilk defa ruhunu hissetti. Şimdi hissediyordu. Cayır cayır yanarak ruhunu hissedebiliyordu.

Yıllar önce kardeşinin kaybı ile bedeninden kopan ruhu, yıllar sonra kardeşinin kanı ile yeniden bedeninde var olmuştu.

Ama bir sorun vardı. Acı çekiyordu. Çok fazla acı.

Gözlerini her yumduğunda kardeşinin, Asyasının; nasıl babasının önüne atladığını, o kurşunun tenine sapladığında yaşadığı o acıyı, kanayan bedenini ve Enis ile son konuşması gözlerinin önüne geliyordu. Değil uyumak, o gözlerini yummaktan korkar olmuştu.

“Asyayla aramızda bir mesele demişti.” Zihnindeki kanlı görüntülerden onu alan sese döndü bakışları.

Hemen yanı başında onlarca kez izlediği güvenlik kameralarına onunla beraber tekrardan bakan adamı izledi.

“Ne meselesi?” Asya için değil bu adama, Sarhun Korgöz denen adama bile şu an mecburdu. Ona, kardeşini geri verecek herkese mecburdu.

Selçuk’un bakışları ona kaydı. “Asya’yı alan adam,” dediğinde bir süre sustu. Arem, Selçuk’un yutkunmaya çalıştığını gördü ama engeli aşamamış gibi duruyordu. Bakışlarını birbirlerinden çekip Asya’nın dün gece vurulduğu boş alana diktiler gözlerini. “Baban, Asya'yı bırakıp onu almalarını istediğinde; maskeli adam, bunun babanla ilgili değil de Asyayla ilgili bir mevzu olduğunu söylemişti.”

Kızarmış gözleri yeniden Arem’e döndü. “Bizim değil, Asya’nın düşmanları bunlar.”

Siktiğimin her yerinden çıkan düşmanları diye içinden küfretmeye başladı Arem.

Bitmiyorlar ki! Öyle bir bitmiyorlar öyle bir her yerden çıkıyorlar ki kardeşini dahi ona karşı düşman büyütmüşler. Ondan korka korka büyümüş, kardeşi. O, her gece Asyasının iki tutam saçı ile uyumaya çalışırken kardeşi, uykularına girmesin diye kim bilir kaç gece dua etmiştir.

“Kim lan bu düşmanlar?” Öfkeyle parmaklarını saçlarına daldırdı. “Asya’nın nasıl düşmanı olabilir. Hem de bizden daha güçlü!”

Selçuk yüzünü öfke ile ovup sağında kalan sandalyeye tüm ağırlığını verip oturdu. Kalbindeki ateşi söndürmek ister gibi derin bir soluk verdi.

“O kız, herkesten saklanıp herkesin içine sızmış. Pars’ı beş yıl önce vurmuş. Çağrıyı, hiçbirinize belli etmeden kendi safına çekmiş, Stajını benim şirketimde yapıp beni, avucunda köle etmiş; siz onu bulduğunuzda da zaten hepinizi önceden bilip susmuş üstüne sizi yine düşmanı bilip yaralarınızı deşmiş.” Alaylı bir gülüş kaçtı dudaklarından. “Bunlar sadece bizim bildiklerimiz, Arem. Sence Asya, Sarhun Korgöz’ün ihanetini öğrenip susmuş mudur? Bildiklerimiz bu kadar, bilmediklerimiz ile bu kız düşmanların büyüğünü de kendine avcı diye bulmuştur.”

Sonlara doğru Selçuk'un sesi yorgun çıkmaya başlamıştı. Arem, Selçuk’un üzerindeki kanlı gömlekten bakışlarını kaçırıp yanında boş kalan sandalyeye çöktü. “Benim kardeşimden ne istiyorlar? Daha üç yaşında kopardılar onu bizden.” Öyle kötü bir durumdaydı ki derdini düşmanına anlatıyordu. “Onca yaptıkları yetmemiş gibi bir kere daha kardeşimi bizden almaya başladılar.”

“Lider, bu oyunda bir piyon.” Selçuk’un düşünceli sesi ile öfkeyle ona döndü Arem.

“Piyon? O it mi piyon?” Hayretle ona baktı. “Lan, o kansız kardeşimi yıllardır saklayıp yüzümüze yüzüme gülmüş.”

“Kes sesini ve dinle beni.” Selçuk'un kızaran boynu ve dişlerini birbirine geçirip öfkeli bir tavır alması onda etki etmiyordu. Koral, öfkeleniyorsa o da burda öfkeleniyordu. “Asya, bulurdu. Eğer gerçekten de Asya’yı üç yaşında kaçıran kişi lider olsaydı, Asya o adamı kurtarmak için o silahın önüne atlamazdı. Ya da Hardemirleri bulmuşken sizi düşmanı yapan adamın bu kadar yakından çıkması ile şüphelenmiştir.” Kısık gözleri daha da küçüldü ve bakışlarını Aremden alıp ekrana geri çevirdi. “Biri Asya'yı üç yaşında kaçırdı. Yedi yaşında da anne dediği kadın tarafından sokağa bırakılınca da Asya’yı kaçıran kişi, Lideri oyuna dahil etti. Lider de hem sizden intikam almak için hem de kızının yerini doldurmak için Asya’yı sakladı.”

“Şimdi bu herif, piyon diye masum mu oluyor? Bunu mu diyorsun?” Anlamıyordu. O hiç bir şeyi anlamıyordu. Mesela hala, Asya’nın yedi yaşında sokağa bırakılmasındaydı.

Yedi yaş… yedi yaş daha çok küçük. Minicik bir kız çocuğu.

“Git uyu lan!” Selçuk'un, bağırması ile ona döndü. “İyice salaklaştın. Git kendine gel. Böyle bulamazsın zaten kardeşini!”

Ayağa kalkıp üzerine doğru yürüdü. “Ben bulamayıp sen mi bulacaksın kardeşimi?” Özellikle kardeşim kısmına vurgu yapmıştı.

O da benim gibi ayaklandı. Kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı. “Evet, ben bulacağım senin kardeşini.” Dudakları kibirle iki yana kıvrıldı. “Ama senin kardeşin, bir Hardemir diye değil; sevdiğim kadın diye onu bulacağım.”

Güldü. Dudaklarından kopan alaycı gülüşe Arem bile inanamadı. Sevdiği kadınmış.. Düşünmedi, düşünseydi de yine aynı şeyi yapacaktı. “Sevdiğim kadın?” İlk yumruğu, karşısındaki adamın çenesi ile buluştu. “Lan, sen kim oluyorsun da benim kardeşime o gözle bakıyorsun?” İlk yumruktan sonra yumrukları ard arda Koral’ın çehresinde inmeye başladı.

“Sadece Lider mi işin içinde sanıyorsun?” Yanı başında belki de onun asıl düşmanı vardı. “Senin o it baban da kardeşimin kanını dökenlerdenken sen kime sevdiğim kadın diyorsun, siktiğimin piçi!”

Hiç bir yumruğu durdurmayan, Arem’e karşılık vermeyen adam babası geçtiği an ona engel olmaya başlamıştı.

“Babam ne alaka, lan?” Şaşkın ve korku dolu sesi ile sol yanağına bir yumruk daha attı Arem.

“Bizim eve geldiğin gün, Asya sana babanın nerede olduğunu sormuştu.” Gözlerinin önünde sergilediği tüm roller bir bir ortaya seriliyordu.

“Babam değil, Arem!” Babası mı değil mi bilmez ama Batur Koral ya işin içindeydi ya da bildiği şeyler vardı.

“Baban, sana kız istemişti. O kız Asyaydı.” Asya'nın o an uydurduğu arkadaşım saçmalığına inanmamıştılar ama doğrusunu da bilmiyordular. “Daha Asya ortaya çıkmadan iki aileyi yüzleştirmeden önce de senin baban benim kardeşimi biliyordu.”

Selçuk bu ihtimali daha yeni düşünüyormuş gibi duraksadı. Zihninde dolanan acabalara karşı nasıl bir yol izlemesi gerektiğini o an kestiremedi. Biliyor muydu? Babası, Asya'nın kim olduğunu biliyor muydu? İmkansız.

Bakışları telaşla Arem’e kaydı. “Babam Asya için değil, Liderin varisi için gitmiştir. Oraya gittiğinde Asya'nın kim olduğunu bilmesine ihtiyacı yoktu sonuçta.” Telaşla odanın içinde gezinmeye zihnine üşüşen her bir ihtimali yok etmeye çabaladı. “Oraya gitti çünkü daha bir kaç gün öncesinden liderin varisinin, bir kadın olduğunu öğrendi ve şansını denemek istedi.” Telaşlı adımları durdu. Bakışları kazançla Arem’e kaydı. “Benim babam, Asya Hardemiri değil; Liderin tanıttığı varisi, Asya Korgöz’ü evlilik için istedi.”

Arem duyduğu her kelime ve her ihtimalle delirecekmiş gibi hissediyordu. Ortada dönen bir çok oyun vardı ve bu oyunların tek bir ortak noktası vardı: Kız kardeşi, Asya Hardemir. Üç yaşından sonra ismine eklenen hiçbir soyadı onu ilgilendirmiyordu. O Asya Hardemirdi. Ne Doruker ne de Korgöz.

“Asya Korgöz değil, Asya Hardemir!” Arem’in takıldığı nokta ile Selçuk alayla güldü.

“Peki, kimliğinde ne yazıyor? Asya kendini kim diye tanıtıyor?” Selçuk zihninde dolaşan ve yirmi bir saat içerisinde öğrendiklerini acımadan kullanmaya başladı. “Peki her şeyi geçtim, sende kız kardeşinin telefon numarası var mı?”

Yoktu. Bir ihtimal o hengamede Enis veya Asya'nın telefonları onlardadır diye telefonlarından konumlarına bakacakları vakit Arem duraksamış ve sâdece Enis'in numarasını verebilmişti. Arem’de kız kardeşinin numarası bile yoktu. Bir yabancı gibi. Bir hiç gibi.

“Ne yapmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama kes şunu!” Asya'yı bulması gerekiyordu. Bu adamla zamanını heba edip kardeşinden bir saniye daha uzak kalmaya değmezdi.

Selçuk karşısındaki adama baktı. Acı çektiğini görebiliyordu ama onu da görmesi gerekiyordu! O, Asya'nın öz abisi ise kendisi de Asya için ölüp ölüp dirilecek o adamdı. Arem sonradan gelip abicilik taslayamazdı onun üstünde. Taslamak istiyorsa da kanadığı yerden daha da kanatırdı.

“Senin kız kardeşin olması benim için bir şey ifade etmiyor. Ben o kadını ilk günden seviyorum ve sakın bana zorluk çıkartma, Hardemir!” Sevdiği kadın yoktu ama. Onu ellerinden söküp almışlardı. Hem de bir ceset diyerek.

“Önce kardeşimi sağ salim bulacağım sonra senin işini son kez göreceğim!” Arem öfke ile ona sırtını döndü.

Kardeşi yoktu. Tüm telefonlara, kameralara hatta akıllı sisteme sahip tüm cihazlara sızmaya çalışmışlardı ama her haberle elleri boşa dönüyordu. Yoktu. Kız kardeşi yoktu.

O gece olayın yaşandığı alanı gösteren kameralarda sorun gözükmüyordu ama görüntü de yoktu. Sanki tek bir canlı dahi ordan geçmemiş. Ama o bölgenin hemen etrafındaki tüm kameralar devre dışı bırakılmıştı. En azından devre dışı bırakılan diğer kameralardan yola çıkılmayı planladıklarında ise eş zamanlı olarak şehrin farklı yerlerinde devre dışı bırakılan bir çok kamera ortaya çıkmıştı. Devre dışı bırakılan kameralardan bir yol çizmek istemiş ama o da iptal olmuştu.

Arem, telefonunu çıkarıp arama kısmına girdi. Kardeşinin üzerinde parmakları bir süreliğine duraksadı ama öfkesini ve tüm kırgınlıklarını bir köşeye atıp o ismin üzerine bastı. İlk çalıştı telefon açılmıştı.

“Asya, hakkında bir şey mi buldunuz abi?” Çağrı’nın duyduğu umut dolu sesi ile gözlerini yumup keşke dedi. Keşke bulsalardı.

“Yanıma gel.” Başka bir şey demesine gerek yoktu. Bu iki kelimelik cümle ile o aptal koşa koşa gelirdi.

İki dakikayı geçmeyen bir süre içerisinde içeriye telaşla dalıverdi, Çağrı. Gözleri hızla abisinin üzerinde gezindi. Dudaklarından çıkacak o kelimelerden önce onun tavırlarını izlemek kendini ona hazırlamak istedi.

Arem, içeriye dalan kardeşine dönüp demin oturduğu koltuğa geri oturuverdi. Dirseklerini bacaklarına yaslayıp bakışlarını kardeşine dikti. Sessizdi ama Çağrı’nın da onun bakışlarından bir cevap aramaya çabaladığını anlayabiliyordu. Bıraktı. Kendisi bir cevap bulsun, çabalasın diye bıraktı. Yıllardır, Çağrı’nın onlara yaptıklarını bu saatten sonra karşısındaki kardeşi bildiği haine kendisi yapacaktı.

“Abi, Asya?” Bir şey buldunuz mu? Nerede kardeşim? Abi kardeşimi kim yine bizden alıp götürdü?

Çağrı’nın dudaklarında biriken onlarca soru ama her bir sorusu dilinin ardında. Hatalıydı, korkuyordu ve susuyordu. Ya kardeşi ile ilgili bir gelişmeyi bilip de ondan saklarlarsa. Onun yaptığı gibi. Dayanamazdı. Yüreği dayanamazdı. O beş yıldır kardeşini bulup abi olmuştu ona. Şimdi kardeşi olmadan olmazdı. Nefesi kesiliyor, delirecekmiş gibi hissediyordu.

“Senin daha çok bilgin vardır. Sen söyle. Asya nerde?” Arem kardeşine karşı buzdan daha soğuk, bıçaktan daha keskin bir ses tonu ile konuştu. Oysa kıyamazdı o kardeşlerine. Asyadan sonra ise bu imkansızdı.

“Bilmiyorum,” Büyük bir telaşla kendini abisine inandırmanın korkusuna kapıldı. “Yemin ederim benim hiçbir bilgim yok, abi.”

Arem inandı. Sırf bu yüzden sırf bu aptallığından dolayı kendine kızdı. İnanmamalıydı bu yalancıya. “Neden inanayım ki, sana? Yıllardır kardeşimizi bizden sakladın şimdi de saklayabilirsin.”

Çağrı, korku ve kendini abisine inandırmanın derdine düşünce hareketlerinin kontrolünü kaybetti. Adımları, ondan bağımsız bir şekilde Arem’e doğru ilerledi.

“Saklamam. Yemin ederim onu ölü göstermem.” Ceset demek istemedi. Asyası bir cesetten bir hiçten ibaret olamazdı. Ölüm bile daha iyi geliyordu kulağa. Ceset derken yüreği sanki hala Asya'nın yalnızlığını tek başına olduğu o anları onlara hatırlatıyordu.

“Saklarsın, Çağrı. Bir beş yıl sakladın, bir on yıl daha saklarsın.”

“Abi,” cümlesinin devamını getiremedi. Konuşmak kendini açıklamak istedi ama yapamadı. Ne diyecekti ki? Şimdi dönüp baktığında çocuk gibi davrandığını biliyordu ama yine de pişman değildi. O çocukluk ona kardeşini getirmişti. Daha yeni ergenlikten çıkan iki bireydi onlar. Kendilerince ailelerini böyle korumayı hedeflemişlerdi.

“Asya’nın düşmanları hakkında bir bilgin var mı?” Selçuk, iki kardeşin dramından bıkmış bir ifade ile sonradan odaya gelen Hardemire doğru konuştu.

Hardemir ailesinden hiçbir zaman hazzetmemişti ve bugün düştüğü durum ise aylarca kendisine gülmesine neden olurdu. Tabi bu durumda değil gülmek her an ağlamamak için zor duruyordu.

“Sadece ailesi…” Arem kırgın bir şekilde döndü Çağrıya. Ne demek ailesi? Çağrı bunca yıl öğretememiş, gösterememiş miydi Asyaya bu ailenin düşman değil de dost olduğunu, onun olduğunu; Asya’nın onlardan olduğunu.

“Ne demek ailesi?” Selçuk irdelemeye devam etti.

Çağrı bildiklerini düşündü. “Asya, babam ve Arem’i önceden tanımıyordu ve onları gerçekten de düşmanı olarak tanıyordu. Pars’ı ne diye vurdu sanıyorsunuz? O gün öz ailesinin, korktuğu düşmanları olduğunu öğrendi. Korkuyla Pars’a sıkmış işte!” Çağrı, olayı başka yere çevirmeden konuyu saptırmadan devam edebilmek için duraksadı. Derin bir nefes aldı ve zihnindeki karmaşayı arka plana attı. “Bir de Sarhun var işte. Asya, onun oyunlarını bilmiyordu ama Asyayı da öldürmeye çalıştığı kesin.”

Arem duyduklarıyla öfke ile ayağa kalktı. “Öldürmek, ne öldürmesi lan?” Dün gece sıkılan kurşunun hedefi babasıydı. Asya değil!

Çağrı, bunu nasıl abisine diyeceğini bilemedi. Affetmezdi. “Bir hafta kadar önce bahçede Asya ile konuşmamızı duymuştunuz. Asyayı birilerinin tehdit ettiğini falan… Asya, evden kaçtığı gece abilerinin evine değil de Sarhun’un söylediği depoya gitmiş. Depo Asya’dan hemen sonra patladı ve amacın Asyayı öldürmek olduğunu düşünüyoruz. Asyayı öldürmek isteyenin de o olduğunu…” Saçlarına dalan parmaklar ile konuşması kesildi.

“Asyayı öldürmek istedi ve sen bunu bile mi sakladın?” Arem’in tükürür gibi fısıldamasının ardından gözlerinde biriken nefrete yenilmişlikle baktı, Çağrı.

“Sakladım.” Yaptığı şey buydu. Amaları yoktu.

Arem öfke ile parmaklarını kardeşi bildiği hainin saçlarından söküp aldı. Bir saniye daha onun yüzüne bakmak istemedi. Korkuyordu. Bu anın öfkesi ve kırgınlığı ile kardeşine zarar vermekten korkuyordu.

“Çık dışarı.” Zorla kurduğu bu iki kelime ile içerideki iki adam Arem’in öfkesine yenilmek üzere olduğunu biliyordu. Zayıftı bu konuda. Öfkesi ile yıkıp geçerdi.

Çağrı, şu an kuracağı hiçbir cümlenin, özrün ve pişmanlıkların abisini sakinleştirmeyeceğini iyi biliyordu. Tek bir kelime dahi etmeden çıktı oradan.

“Arem, Asya ölmemiştir değil mi?” Selçuk kapı kapandığı an en büyük korkusunu düşmanı bildiği adamın önüne serdi. Dayanamazdı. Delirirdi. O gün şirkete elinde bir buket çiçek ile gelen kıza sırılsıklam aşıktı.

Şairin dediği o aklı başında olan sevgiden değil, en delisinden en acısından seviyordu Asyayı.

Bakışlarını yere dikmiş, omuzları dünden beri çökük olan adamda sabit kaldı bakışları. Yanıt vermeliydi. Küçük, ufak bir umut kırıntısı dahi olsa. Yapmalıydı.

“Kardeşime ceset dediler, Selçuk.” Arem, en uzun geceyi hatırladı yeniden.

En uzun gece takvimlerde yirmi bir aralık diye geçerdi. Okulda yirmi bir aralık, en uzun gece ve kışın başlangıcı diye öğretilirdi. Unutmuştu mesela bu bilgiyi. Onun için sadece ikiz kardeşlerinin doğum günü olan güzel bir gündü… Ama dün yaşayarak öğrenmişti. Yirmi bir aralık en uzun ve soğuğu iliklere dek işleyen kışın başlangıcıydı.

Onun kardeşinin, Asyasının acılarının başlangıcı olan o gündü.

Ne demişti, Asya? Asya Laçin. Ona annelik edemeyen o kadından aldığı o soyadı, o gece en ağır bedellerle ödemişti.

Ne demişti, Asya? Asya korgöz. On sekizine girdiği gün öz dedelerinin fitneleri ile abisine kurşun sıkıp kanından olanı ölüme sürükleyip ödemişti isminden sonra gelen o ağırlığı.

Ne demişti, Asya? Asya Hardemir ve kız kardeşi dün gece babalarına sıkılan bir kurşunun önüne atlayarak ödemişti o bedeli.

Üç soyad ve üç yirmi bir aralık günü; bunlar sadece bildikleri.

Derin bir nefes verdi ve zihnindeki kanlı görüntüden uzaklaşmak istedi.

Annesi, bir kız çocuğu istiyordu. Kardeş sayılarının bu kadar çok olmasının nedeni bile buydu. Annelerinin istediği o kız kardeşe sahip olmak…

Olmuştu. Hatta annesinin Asya ile nasıl ilgilendiğini, Asya’nın her saat başı kıyafetlerini değiştirmesini, en güzel tokaları takmasını hatırlıyordu. Kızını kucağından nasıl indirmeye kıyamadığını hatırlıyordu.

Enis ve Asya aynı anda doğmuştu ama tüm ilgi Asyadaydı. Enis küçücük bebeğin ilgisi bile Asyadaydı. Asya olmadan uyuyamıyor, sürekli Asya ile oyun oynamanın derdine düşüyordu küçücük bebek.

Üç yaşına kadar olan Asyayı, Asyasını çok iyi tanıyordu. Tam bir şımarık tam bir prenses. Yıllar sonra istediği kız evlada sahip olan bir anne, kız babası olmuş bir baba ve kardeşlerini prensesleri yapan beş minik abi… Asya Hardemir. Hardemirlerin biricik prensesleri ve bebekleri. Bu yüzden de değil miydi koparılıp alınan bebeğin o olması?

Prenseslerinden ceset diye bahseder olmuşlar şimdilerde ama.

Bir adım attı. Bir adım daha onu takip etti ve sırtı o an sert bir şekilde duvara yapıştı. Bacakları daha fazla onu taşıyamadı. Koca gövdesi duvarın dibini çöktü, başı önünde eğik. Gözlerinde yaş. Yanaklarında yaşlardan oluşan bir iz, bir yol.

“Asya’nın doğduğu günü hatırlıyorum,” Kısık fısıltısı otuz metrekarelik alanı doldurmadı. Üç metre ilerisinde sevdiği kadın hakkında duyabileceği en küçük bir umut fısıltısına boyun eğen adamın kulaklarında zar zor ilerledi cümleler. Adımlarını konuşan adama doğru attı. Tek bir kelimeyi tek bir heyeci kaçırmamak için. “Çok güzeldi. İlk doğan bebeklerin hep çirkin doğduğunu gördüm. Buruş buruş yüzleri, iri gözleri ve kırmızı tenleri… Asya öyle değildi.” Dudaklarında alaycı bir gülüş peydahlandı. Aynı anda gözünden bir yaş damladı. “Ama Enis tam tersiydi. Sanki Asya dünyaya en güzel hali ile doğmak için o çirkinliğin tamamını Enis’e vermişti. Asya'nın gür saçları varken, Enis keldi; Asya'nın yüzü parıldarken Enis kıpkırmızı bir şeydi.” Bakışlarını yerden kaldırıp yanına çökmüş adama baktı. “Asyaya bunu söyleyecektim. Bu hali bile şımarık olduğu için günlerce konuşup başımızı şişirirdi, şımarık şey.”

Selçuk sevdiği kadın ile duyduğu her yeni bilgi ile tebessüm etti. “Şirkette de çok şımarık bir tipti. Burnu hep havada ama banada şirket içinde karşı gelemezdi. Dışarı çıktık mı işte o an başlardı dünyayı zehretmeye. Şımarık ve psikopat bir kardeşin var. Kanımı akıtmaktan keyif alıyordu?” Selçuk sonda yutkunup dudaklarını birbirine geçirdi. Ağlayıp annesine sığınmak istiyordu. Tıpkı küçükken kaybolan oyuncakları olduğu zamanki gibi. Annesinin kolları iyi gelirdi ama şu an yapamazdı. Yirmi sekizinde bir adam. Alaya alınır, adamlığı sorgulanırdı bu saatten sonra. Biraz daha Asyasız kalsa alaya alınıp adamlığının sorgulacanacağını da biliyor.

Arem duyduklarıyla güldü, gözlerine ilişmeyen bir gülüş ile. “Kimin kanını akıtacağını iyi biliyor.”

Selçuk dudaklarının arasından homurdanıp bakışlarını ondan çekti. “Örgüt bulabilir mi, Asyayı?”

Arem, dudaklarındaki sahte gülüşü sildi. Gözlerinde kederin acı sureti tekrardan belirdi. “Bilmiyorum. Sistemler, silahlar ve paraların çoğu Asya’nın elindeydi. Sisteme sızdığı vakit hasar bıraktıysa bir hiçizdir.”

“Asya, kendi topuğuna mı sıktı diyorsun?”

“Aptal biri olmadığını biliyorum. Tek temenim Asya'nın yaşıyor olması. Asya olmadan onu bulamayız. Adamlar sistemin işleyişini dahi biliyor. Baksana bir günü tam anlamıyla doldurmak üzereyiz ve hala hiçbir iz yok. Her iz bulduğumuzu sandığımızda önümüze sahte izler seriyorlar. Adımlarımızı biliyorlar. Adımlarımızı neye göre attığımızı dahi biliyorlar ve en son sisteme sızan Asyaydı.

Selçuk kafası karışmış bir şekilde yanındaki adama baktı. “Hiçbir şey anlamadım. En son sisteme sızan Asyaydı ve şu an sistemde bizi engelleyen birinin olduğunu söylüyorsun. Bu kişinin de Asya olduğunu mu söylemeye çalışıyorsun?”

Hayır, Asya olamazdı. Gözünün önünde nasıl nefes almak için çırpındığını, soğuk havada nasıl tir tir titrediğini hatırlıyordu. Tüm teorileri atıyordu bu ihtimal.

“Gerçekçi mi davranmamı istiyorsun?” diye bakışlarını yanı başındaki adama dikti Arem.

Selçuk olumlu bir anlamda başını salladı.

“Benim düşmanım yerde acı içinde kıvranırsa ben de bir kurşun sıkar onu oradan başka bir yere götürmezdim. Peşinden de düşmanın kardeşini almazdım. O adamlar, Enis’e dayanamadı. Mezar bahaneydi.” Tek düşünmek istediği buydu. Asya’nın hayatta kalmasını sağlayacak tek ihtimal buydu.

“Siktir. Asya’nın adamları mı yani?” Olabilir miydi? Beş yıl önce her şeyi öğrenen bu küçük kız, her yaş aldığında intikamını da büyütüp kendi küçük ordusunu mu kurmuştu? Peki, neden onu ölü göstermeye çalışmış olabilirlerdi ki?

“Umarım Asya’nın adamlarıdır.” Arem yüreğinin en derinlerinden kopup dudaklarına gelen bu dua ile gözlerini yumdu. “Umarım, öyledir.”

Arem ve Selçuk son kez cümlelerini söyleyip ayaklandıklar. Kameralardan, kardeşlerini bulamayacağını anlamıştı Arem. Sahalara inmesi gerekiyordu.

Selçuk, umutla girdiği bu yerden tüm umutları yıkılmış bir şekilde çıktı. Asyadan bir haber alamamış, bir ize yaklaşamamıştı. Elinde tek bir ihtimal vardı: O da Asya'nın kendini kaçırtması ihtimaliydi ama o kadar imkansız ve o kadar zihnine oturmayan bir ihtimaldi ki perişan olmaktan başka bir çaresi kalmıyordu.

İkisi dışarı çıkıp arka bahçeden Hardemirlerin evine girdi. Tüm ev halkı salonda bir araya gelmiş ve bir yere odaklanmıştı.

“Baba, ne oluyor?” Arem korku dolu bir sesle babasına baktı.

Baybars Hardemir, üzerindeki kana bulanan beyaz, üç düğmesi açık gömleği ve perişan hali ile önündeki ekrana bakıyordu. Kızını kaybetmişti. İlk kez değil. Her seferinde kendi kızını kaybediyor, evladının kaybı ile yerle bir oluyordu. Düşünmüştü ki artık tüm acılara alıştı ama öyle olmadı.

Hangi anne veya baba evladının acısına, kaybına dayanırdı ki? Yürekler her seferinde kor lavlarla dağlanmaz, yanmaz mıydı?

“Eve bir zarf geldi. İçinde Asya Hardemir yazıyordu.” Pars, babasının bir açıklama yapamayacağını anladığında o abisini yanıtladı. “Zarfın içinde bir flaş bellek vardı. Televizyona taktık ama açmadık.”

Selçuk, Aremden önce atıldı. “Neden açmadınız ki?” Kötü bir şey mi olmuştu?

Pars bakışlarını ekrandan çevirip yeşil kızarmış harelerini nefretle Koral’a dikti. “Açamadık.” Hiçbirinin eli gitmiyordu.

Arem, alt dudağını hızla yalayıp tedirgin bir şekilde etrafına bakındı. Ne yapması gerekiyordu? Derin bir soluk verdi ve hızla ailesinin oturduğu alana gitti. Sehpanın üzerinde duran kumandayı alıp başlatma düğmesine bastı.

Ve ekranda genç bir kız… Çok genç. Çocuk da denir miydi bilemedi Arem. Ama küçüktü. Asya'nın şu an ki halinden daha küçük.

Ekran oynamaya başladı. Tüm ev halkı nefesini tutup ekrana kitlendi.

“Asyam, yavrum!” Peri Hanım’ın gözlerinden akan yaşlar yeni dinmişti ama dün geceden beri aralıksız akan yaşları ilk anki gibi yine akmaya başlamıştı. “Benim kızım, o!”

Baybars Bey, on sekiz yaşındaki kızına baktı. Onun on sekiz yaşındaki halini ilk kez görüyordu.

Ekrandaki kız hareket etmeye başladı. Tüm odaklar tekrardan ona odaklandı.

Asya Doruker karşısına aldığı kameraya bakıp derin bir soluk verdi. Ne diyeceğini bilemediği o kısa süre içerisinde odasına göz attı. Babasının evindeydi. Ekrana döndü bakışları.

“Babamın evindeyim bugün. Bugünden kastım yirmi aralık. Saat tam on yedi elli üç. Altı saat üç dakika sonra doğum günüm yani on sekizime gireceğim.” Sustu hala reşit olmamış küçük kız.

Bakışları etrafı taradı. Sanki bu konuşmadan utanıyordu. Ya da ihanete uğramasının utancını yaşıyordu. “On yıl önce ölmek üzereyken Sarhun Korgöz’ün beni kurtardığını biliyorsun.”

Biliyordu. Bu kayıtlar Asya'nın yaşadığı çoğu şeyi biliyordu. Asya, nefretini, kinini ve yaşadıklarını unutmamak için anlatırdı.

“Abilerimi de biliyorsun. Benim her şeyim olan abilerim.” İlk andan itibaren sesi titremeyen kızın sesi titredi. Derin bir soluk aldı, burun delikleri genişledi ve yutkunmaya çalıştı. Boğazındaki o düğüm gitmedi.

“Abilerim, amcam, babam ve dayım… Hepsi bana ihanet etmiş.” Gözünden bir yaş aktı.

Ve bu tek bir gözyaşın içinde tüm Hardemirler boğuldu.

“Asya,” diye fısıldadı Buğra. Karşısındaki ekranda acıları ile tek başına baş etmeye çalışan kardeşine baktı. On sekizine bile girmemiş kardeşi.

Ekrandaki görüntü oynamaya devam etti. “Hani biz babamla her yıl bir mezara giderdik ya.” Kızın sesi kısıldı. Aklına on yıldır gittikleri o mezar geldi.

“Peri,” Gözündeki yaşlar artık durmuyor, bağımsızlığını ilan edercesine yer çekimine kapılıp düşüyordu. “Peri Korgöz’ün on yıldır mezarına gidiyorum ben. Biliyorum. Babamın, asıl kızı o…” Dudaklarından bir hıçkırık koptu ama anlatmaya devam etti. “Ama ölmüştü. Onun kızı ölü, benim babam belirsiz. Acılarımızı sararız dedik. O benim babam oldu, ben de artık bir piç değil bir babanın kızı oldum.”

Kazağının kolunu çekiştirmeye başladı. Saklanmak istedi. Sanki tüm hata, tüm suç ona ait. Sanki en başta var olmaması gereken oydu. “Olmamış. Peri denen kadın ölmemiş ki!” Başını eğdi. Yüzündeki keder, ekranlardan saklandı. “Benim babam, kızına inat olsun diye beni babası yapmış. Benim babam varmış ki zaten.”

Kolunu kaldırıp kazağının kenarı ile gözyaşlarını sildi. “Daha dün gece gördüm Baybars denen adamı.” Bakışları korku ve acı ile ekrana doğru yükseldi. “Rüyamdaydı. Hayır, hayır rüya değil! Kabustu.”

Artık gözünden akan yaşlar yüksek sesli hıçkırıkları da beraberinde getirmişti. Sanki biraz daha bu hıçkırıklar devam etse nefes alamayacak boğulacakmış gibi duruyordu. Açıkta duran beyaz boynu çoktan kızarmış, gözleri ve burnundan sürekli sıvılar akmaya devam ediyordu.

“Ben yıllardır bir babam olsun diye dua ederken meğersem benim öz babam her gece rüyalarımın şeytanıymış. Ben neden kendi öz babamdan, öz abimden korkuyorum?” Sonda haykırmıştı.

Neden, neden, neden diye yeri göğü inletmek istiyordu. Ona bunu neden yapmışlardı? Daha üçünde değil miydi yaşı? Daha yedisinde değil miydi yaşı? Peki daha on yedisinde değil miydi yaşı?

Yaşı, acı çekmesi için önemli değilmiş.

Beş dakika boyunca başını dizlerine gömüp oturduğu yatağın kenarına iyice sinmişti ekrandaki kız. Bakışları ekrana dikili aile fertleri ise tek bir kelime dahi edememişti.

Ne cevap vereceklerdi on yedisindeki bu küçük çocuğa? Peri Hardemir, kızının yıllardır onun için kazılan boş bir mezara gittiğini öğrendiği bu vakitte ne diyebilirdi ki? Oturup ağlamaktan başka ne çare gelirdi geçmişten.

Sarsıla sarsıla ağlarken birden durulmuştu kız. Hıçkırıkları durdu. Sonra on saniye sürmeden birden başını kaldırıp ekrana baktı. Dudaklarında alaylı bir gülüş ile. Asya’nın her seferinde yüzünde olan o alaylı gülüş ile.

“Hardemir ailesi düşmanımızdı. Bu saatten sonra ise şahsi düşmanlarım. Babama da günü geldiğinde bedelini ödeteceğim.” On yedi yaşındaki kızın aklından acılarına karşı bedeller dolanıp duruyordu. Bu süre zarfında da susmuştu zaten. Sonra yeniden konuşmaya başladı. “Ama bildiğim tek şey var. Sarhun Korgöz, Peri Hardemirin babası değil. O benim babam.”

Ekrandaki kızın bakışları tırnaklarına kaydı. Tırnak kenarları ile oynuyordu. Hayır, soymuyordu. Sadece o kısımlar ile oyalanıyordu ve bu detayı içlerinde biri fark etti. Buğra Hardemir. İçi gitti kardeşini böyle görmeye izlemeye.

Neler yaşatmışlar kardeşine? Öğrendiği bu acı bilgilerin ardından bile gülmeye mi çalışmış, tek başına mı akıtmış yaşlarını?

“Babam, bana bir kez tek kızmıştı.” Kızarmış yeşilliklerini ekrana dikti. “O da öz babamı merak ettiğimi söylediğim gün.” Boynu büküldü ve boğazından bir hıçkırık daha kopup odada acısı feryad etti. “Ben öz babamı her merak ettiğimde ya dayak yedim ya aç kaldım ya da birileri bana kızdı. Babamı sormamda hakkım bile yokmuş benim. Ben naptım ki size?”

Artık konuşamadı. Hıçkırıkları ard arda devam etti ve hızla ayağa kalkıp kameraya daha da yaklaştı ekrandaki daha reşit olmamış ama reşit olmasına beş saat elli üç dakika kalan kız. Kızın hareketleri sonlandı. Ekran karardı ve tüm Hardemirlerle beraber Selçuk Koral’da siyah ekranın ardındaki o küçük acıda kaldı.

“Benim yüzümden.” Bir fısıltı…

Kimse başta umursamadı. Herkes kendi Asyasının derdine yanıyordu şu an.

“Ben neden oldum.” O fısıltı yükseldi. Diğer aile fertleri gibi kız kardeşinin acısına odaklanan, onunla beraber yanan Baha yanı başındaki babasına baktı. Elleri kalbine doğru yükselmiş nefes almaya çalışıyordu.

Sanki demin Asya’nın almakta zorlandığı o nefesler Baybars Hardemiri boğuyordu. Baha gözündeki yaşı hızla silip babasına döndü tamamen. “Baba, baba iyi misin?”

Bir diğer koltukta ise daha yeni kendine gelen Peri Hardemir… “Babam yapmış hepsini. Benim babam, kızımın nedeni olmuş!” Tüm evin içinde bir feryad. Gökteki meleklerin dahi yüreklerini deşen bir annenin isyanı!

“Neden, baba? Neden?” Üstünde kızının kanı olan elbiseyi yırtıp atmak istedi. Bu kan onlar yüzünden akıp duruyor, acı içerisinde göz yaşı döküyordu.

“Baba, ahdım olsun sana, baba!” diye üzerindeki elbiseyi parçalamak isteyen Peri hardemir bir kez daha feryat etti. “Ne bu dünyada ne öteki dünyada gün yüzü göresin!”

Pars ve Buğra hızla annelerine koşmuş, çıldırmış gibi oğullarının ellerinden kendini kopartmaya çalışan annelerini sakinleştirmeye çalışıyorlardı.

Bir diğer yandan Baybars Hardemirin soluk alışverişleri daha da kötüleşmiş Baha ve Çağrı ne yapacaklarını bilmez bir ifade ile sadece babalarına yalvarmakta buluyordu çözümü.

Buğra ikiye ayrılmıştı. Annesi mi babası mı?

Babasını seçti. Çünkü şu an babası bir kalp krizinin eşiğindeydi. Buğra, bakışlarını mahvolan ailesine gözlerini dikmiş ve büyük bir şokla onları izleyen Arem’e çevirdi.

“Abi yardım et?” Buğra adeta abisine yalvardı. “Abi, lütfen kendine gel ve bize yardım et.”

Buğra yardım istiyordu abisinden. Peki abisine, Arem’e kim yardım edecekti? Yıkılmıştı. Yirmi yıl önce bu evde yaşanan kaçırılma olayı ile temelleri sarsılan evleri dün gece yıkılmış, bu gece de enkaz altında kalanlar yok olmuştu.

Selçuk, Arem’e endişe ile baktı. Burada yaşanacak tek bir olay Asyayı etkilerdi. İyi veya kötü. Asya bu ailenin kanını taşıyordu ve acı çekerdi. Kendinden emin bir şekilde yanındaki adamın yanına gidip biraz da keyfi bir şekilde Arem’e sert bir yumruk attı.

“Kendine gel,” Arem’in yere düşen bakışları Selçuk’a yükseldi. “Ailen ölüyor, Arem. Asya geldiğinde ona aile diye kimi göstereceksin?”

Aile ve Asya… Hayatındaki tüm acılara neden olan o iki tabir. Koruması, korurken gerekirse ölmesi gereken o iki isim şu an gözlerinin önünde yok oluyordu. Belki biri dün yok oldu. Belli değil, emin değil.

Bakışlarını Selçuk’a yükseltti. “Asya haklıydı. Tüm acıları onlar yüzünden çekiyoruz. Bırak da onlar biraz yansın.”

Ve Arem Hardemir terk etti.

Ne annesini umursadı ne de babasını. O kardeşini bulmak için aciz bedenini sokaklara attı. Ne ardından ona yalvaran kardeşleri ne de ardında kalan aklı… O bu gece kardeşini seçmişti. Her şeye ve herkese karşı.

Attığı her adımda yürüdüğü her yolda ardından onu takip eden rakibinden habersiz her kapı önünü, her deliği aradı. O tek olduğunu sanırken bütün gece beraber şehrin tüm sokaklarını talan ettiler.

Buğra Hardemir

“Doktorcuğum,” Asya’nın duyduğum sesi ile başımı hızla ekrandan kaldırıp ona baktım.

Elinde tuttuğu tabletin ekranını bana çevirmiş ve yine beğendiği takılardan birini gösteriyordu. “Efendim, sarı civciv.”

Yüzünde yine ona has tebessümü belirdi. Çenesinin altındaki gamzesi daha da derinleştiğinde güzelliğinin boyut atlamasına neden olmuştu.

“Sence bu bana yakışır mı?” Ekrana baktım. Sıradan, gösterişsiz bir bileklik.

“Sen takacağın için güzel durur.” Gülerek kurduğum cümlemde ciddiydim. Bu sıradan ve gösterişsiz takı parçasını güzelleştirecek ve değerine değer biçecek olan kişi kardeşimdi.

Asya’nın yüzünde yine hafif bir kızarıklık yine o tebessüm belirdi. Her iltifatta olduğu gibi tebessüm edip bakışlarını benden kaçırdı ve yine ne diyeceğini düşünmeye başladı. Alışık değildi. Hayır, iltifatlara değil. Bizden duyduğu iltifatlara alışık değildi. Ama olsun. Bu alışmayacağı anlamına gelmezdi. Kardeşim alışırdı. Bize de bizden aldığı iltifatlara da.

“Asya,” Ona seslendiğimde yere diktiği bakışlarını kaldırmadı. İçimde bir huzursuzluk baş gösterdi. “Sarı civcivim, yanlış bir şey mi dedim?” Dudağındaki tebessüm de o an silindi.

Bilmeden onu bir çok kez kırmış ve üzmüştük. Onun neye kırılacağını dahi bilmiyor, onu tanımıyorduk. Yine mi öyle bir hata yapmıştım?

“Asya, seni mi kırdım?” deyip elimdeki telefonu koltuğun kenarına atıp ona doğru yürümeye başladım. Ayaktayken eğdiği yüzünü göremiyor, sessizliği ile de daha da geriliyordum.

“Asya, benimle konuşur musun abiciğim?” Yol neden bitmiyor?

Sanki ben yürüdükçe Asya uzaklaşıyor, koştukça Asya ile aramızdaki mesafe artıyordu.

“Asya, neden benden uzaklaşıyorsun?” Sarı saçları yüzünü gizliyordu artık ve o aslında tek bir adım dahi atmamıştı. Hala oturduğu yerdeydi. Ama mesafe artıyor. Kardeşim benden gidiyor.

“Asya!” diye haykırdım. Yine de uzak, yine de uzaklaşıyor. İçimdeki telaş şiddetli bir artış gösterdi. Telaştan midem bulanıyor, önüm kararıyordu sanki. Hayır, gerçekten de önüm kararıyor.

Asya, o karanlığın içinde kaybolmaya başladı. “Hayır, hayır… Asya, gitme!” Bağırışım benim kulaklarıma dahi dolmadı. Asya gitti sesim gitti. Enis’te gitmişti.

“Enis?” diye seslendim. O da yok.

“Asya, nereye gittin kardeşim?” Lütfen yine gitmiş olmasın, Allah’ım.

Telaşla etrafımda dönmeye kardeşimi, kardeşlerimi aramaya başladım. Ben Enis’i neden aramaya başlamıştım ki? O en son odasında uyuyordu. Asya da alacağı takıları gösterecekti. Ama Asya gitti. Enis’in yanına gitmiştir belki.

Enis’in odasına bakmalı kardeşimi bulmalıydım. Adım attım, ikinci adımım havada asılı kaldı, adımımı bir daha kaldıramadım. Bir sarmaşık ayaklarımın etrafına sarılmış beni olduğum yere saplamıştı.

Telaşla ve delirmiş bir şekilde sarmaşıklardan kurtulmaya, onları ayaklarım ile koparmaya çalıştım.

“Abi!” Arem kurtarırdı. “Abi yardım et! Asya gidiyor, abi almasınlar kardeşimi!” Arem tam karşımda belirdi ama yardım etmedi. Bana sadece baktı. Boş gözlerinden korktum. Sanki içi boş, sanki ruhu gitmiş. Sanki bir cesetten ibaret.

“Abi, yardım et. Bakma öyle, kardeşimi kurtar abi! Ben yine kurtaramıyorum!” diye haykırıp ağlamaya başladım. Nafile. Sesim, abime ulaşmadı. Abim de beni görmemiş gibi davrandı ve demin Asya’nın kaybolduğu yere doğru yürümeye başladı.

Gitmesin. Asya gitti, Asyayı bulmamız gerekirken gidemezdi o da.

“Abi dur! Abi o karanlığa gitme! Sana yalvarıyorum duy artık beni!” diye bağırdığımda abimin beni duymadığını anladım. Aslında bende kendimi duymuyordum ama sesimi işitiyordum. Sanki tüm ses sadece beynimde yankılanıyor benden dışarı çıkmıyordu.

Arem abim gitti. Asyayı yutan karanlık, abimi de içine hapsetmişti. Gözlerimden ard arda yaşların aktığını hissettikçe kendimi daha da aciz hissediyor deli gibi sarmaşıklardan kurtulmaya çalışıyordum.

Sonra bir şey oldu. Asya ve abimin gittiği o karanlık birden bire yok oldu. Yerini aydınlık aldı. O denli aydınlık o denli keskindi ki bir süre gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda ise her yer beyaz, her yere küçük küçük kar tanecikleri düşüyordu.

Sonra onu gördüm. Beyaz kar tanelerinin içindeki o kadını. Kardeşim. Karların içine oturmuş bacaklarını karnına çekip kollarını bacaklarını sarmıştı. Başını da dizlerine gömüp sol tarafına bakıyordu. Ben ise onun sağında duruyorum.

Kardeşim, oradaydı. Beyaz bir elbisenin içinde karların ortasında üşümeden duruyordu.

“Asya?” Ona seslendim. Beni yine duymadı. Tekrar seslendim. “Asya!”

Başı hareketlendi. Bakışları bana dönmedi, yüzünü bana kaldırmadı ama bana döndürdü bedenini. Beni duyabiliyordu.

“Burda ne işin var? Hava çok soğuk hem. Gel eve gidelim.” Korku dolu çıkıyordu sesim. Korkuyordum çünkü.

“Buğra,” O bana kolay kolay Buğra demezdi ki. Doktorcuğum derdi, Buğracığım derdi ama Buğra demezdi kolay kolay.

“Efendim, kardeşim.” Ve o an aramızdaki tüm adımların silindiğini kendimi kardeşimin önünde dururken buldum. Garipsemedim. garipsemem gerektiğini bilip de yine de garipseyemedim.

“Bilmiyor musun, senin kardeşin sana sadece rüyalarda gelir.” Ve başını kaldırdı. Akan gözlerini gördüm. Gerçek anlamda akan gözleri. Gözleri yuvasında değil, gözleri kendilerine yeni yuva bulmuş gibi yanaklarına doğru akmış.

Çığlık sesleri yankılandı zihnimde. Benim çığlığım değildi. Asya’nın çığlık sesleriydi ama önümdeki kızın dudakları dahi kıpırdamıyordu. Önümdeki kızın dudakları kıpırdayamazdı da. Kalın bir iple dikiliydi… Biri dudaklarını dikmiş.

Başını omzuna doğru büktü, hep yapardı. Bu kez diğer seferlerdeki gibi olmadı ama. Bu kez boynu tamamen büküldü hatta kırılıp omzuna düştü, gözlerinin eski yuvasından hızla oluk oluk kan akmaya başladı.

“Ben yine sana geldim, Buğra. Ama bak beni ne hale getirdiniz.” Ağlıyordu. Gözyaşları ise kandan.

“Çok ağlattınız gözüm akmış.” O an alaylı kıkırtısını zihnimde duydum. İlk kez onun gülüşü bedenimde tir tir bir korkuya neden oldu. “Sizi çok sormuşum, sessiz bırakılmışım.” Boynunu daha da büktü, bükmeye devam etti ta ki boynu göbeğine düşene dek.

Aklım almıyor hayalim almıyordu. Korkudan bedenimin kasıldığını, zihnimin ise bunun bir rüya olduğunu bana söylediğini biliyorum. Ama rüyadan sıyrılamıyordum.

“Buğra, neden kurtarmadınız ki beni?” Asya’nın yüksek sesli ağlama sesi her yerde yankılandı, sese eşlik eden bir kahkaha sesi de var oldu. O kahkaha da Asyaya aitti.

Hem gülüyor hem ağlıyor, hem kanıyor hem de daha da yara alıyor ama o benim kardeşim.

“Asya, gel gidelim burdan.” Karşımdaki artık Asya bile değildi. Geriye bir tek sarı saçları kalmıştı. Beyaz elbise kan kırmızısı, altındaki kar kırmızılaşmış, bedeni akıp bükülmüş; onu bu hale biz getirmişiz.

“Artık gelemem, Buğra.” Kısık sesi zihnimde çınladı.

“Yetişmediniz…”

Bir kahkaha eşlik etti sesine.

“Buğra, neden izin vermediniz yaşamama?” Artık ağlıyordu. Artık deliriyordum.

“Asya, kurtaracağım. ASna söz, seni bu kez ben kurtaracağım!” Onunla beraber ben de ağlıyordum. Artık kardeşimin acısına da gerçeklere de ağlıyordum. Onu bu hale biz getirmiştik.

“Artık geç, Buğra. Beni kurtaramazsın burada.” Uykusu gelmiş gibi mırıldanmaya başladı.

“Kurtarırım. Bulacağım ve ne pahasına olursa olsun seni ordan alacağım.” Yemin ettim bir kere. Bu benim yeminimdi, kardeşimi bulup kurtaracaktım.

“Yaşayanlar, ölüleri kurtaramaz abi.”

Gitti. Gitti benim kardeşim. Biliyorum. Silindi varlığı. İlk kez bu denli onu hissedemiyordum. İlk kez bana abi demişti ve gitmişti.

“Olmaz!” Böyle gidemezdi ki. Uçsuz bucaksız çöle baktım. Kar tanelerinin oluşturduğu çöle… “Olmaz, Asya. Böyle gidemezsin!”

Ses yok, ışık yok, O’nun varlığına dair hiçbir şey yok. “Asya!”

“Kardeşim?” hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. “Gittin mi benden?”

“Asya!”

“Asya!”

Ona yakarışlarım her yerde yankı buluyor, bana geri dönüyordu ama kardeşim bana dönmedi. Bir daha gelmedi.

“Asya!”

Hızla uzandığım yerden doğrulup etrafıma bakındım. Nefes nefese kalmış, yutkunamıyor ve bakışlarım Asyayı arıyordu. “Asyam?” Yanıt gelmedi.

Yerimden doğrulup zihnimi toparlayabilmek için etrafa bakındım. Aşina olduğum o odalardan birindeydim. Hastane odalarından birinde. Babam ve annemi hastaneye acile getirip bir köşeye çekilmiş ve o arada da uyuya kalmışım.

Böyle bir durumda nasıl uyuyabildiğimi anlayamadım, kendime yediremedim. Ya o arada Asyadan bir haber gelmişse? Elimi öfke ile yüzümde gezdirdim ve derin bir soluk verip hızla ayağa kalktım. Önümde duran kapıya bakındım. Burdan çıkıp gittiğimde beni iki ihtimal karşılayacaktı.

Biri Asya’nın bulunduğu ve o kabusun sona erdiğinin haberi, bir diğeri ise Asya’nın hala bulunmadığı ve ilgilenmem gereken bir anne ve babamın olduğu. Çıkıp kardeşimi aramak istiyorum ama annem ve babamı ilk kez ayak bağı gibi de hissediyorum.

Biliyorum. Ellerinde olmayan nedenlerden, biliyorum kızlarını tekrardan kaybeden bir anne ve baba ama yine de vaktimi kendileri için çaldıklarından dolayı onlara kızgınım. Ayağımdaki prangalar onlarmış gibi hissediyorum. Sanki Asya bir uçurumun kenarında onu kurtarmamız için son kez sesleniyor da annem ve babam yüzünden gidemiyormuş gibi hissediyorum.

Sırf böyle düşünüyorum diye dahi kendimden nefret ediyorum. Sert bir soluğu tekrardan verdim. Ard arda soluklarımı vermeye çalıştım. Sakinleşmem gerekiyordu.

Hepsi dağılmıştı. Ne kardeşlerim ne de abilerim şu an hiçbiri iyi değildi ve benim onları her konuda iyileştirmem gerekiyordu.

Bana gelecek olursak terzi kendi dikiğini dikemediği gibi bende kendimi iyileştiremiyordum. Benim doktorum, kardeşimdi ve onu ellerimden çekip almışlardı. Bedeni kanlar içindeyken.

Beyaz elbise al al olmuşken…

Şu an biri çıkıp sorsa ‘Hayatında en çok ne gördün?’ diye öncesinde umursamaz ve alışık bir şekilde kan derdim. Kanı çok görmüştüm. Kana çok maruz kalmıştım. Damarda akan iyi ve saf kana da alışığım, damarda atan kötü ve zehirli kana da. Kanın her türlüsüne, her kesimine ait olanı tanıyıp gördüğümü bu saatten sonra hiçbir kan damlasının beni etkileyemeyeceğini düşünürdüm.

Aptallık etmişim.

Dün gece akan her kan damlası, damarda olması gereken ama beyaz kar tanesine değip ısısını o soğukluk ile yitiren kanın sahibi ile yanıldığımı, cahillik ettiğimi anladım.

Ben başkasının acılarına kayıtsız kalabilmeyi öğrenebilmiş, kendi kanından canından olanların tek bir damla kanı ile yerle bir olabilecek zayıflıkta bir adammışım.

Her göz kapağım kapandığında o görüntü kendini yenileyip önüme seriliyordu. Öncesinde Asya sadece üşüyor ve üstündeki ince elbiseden dolayı bedeni tir tir titriyordu. O ara ona bir ceket bulma umudu ile ortalığa bakındığımı biliyorum. Sonra yine bir kargaşa, bir karmaşa. Küçük bir parıltı oluyor o an. Gözüm kapalı gözümü kör edecek bir parıltı… Sonra Asya’nın kasılan ve hızla yere yığılan bedeni. Yüzündeki şok ifadesi, her şeyi idrak ettikten sonra ise çehresine yerleşen hayal kırıklığını hala hatırlıyorum.

Önce Asya ayakta soğuktan titriyordu, sonra da kan kaybettiği için.

Tek bir damla kanı için canımı vereceğim kardeşimin, dakikalarca kanını akıtmış, hastaneye götürmemize müsade etmemişlerdi.

Bulacaktım. Bulacaktık onları ve kardeşimden çaldıkları her bir damla kanın bedelini en ağır şekilde onlardan soracaktım.

Aklımın kenarında kendine mezar kazıyıp oraya temelli yerleşen bir soru vardı. Ardından o sorulara gebe kalan yeni sorular…

Kardeşim, Asyam yaşıyor muydu? Hala nefes alıyor muydu?

Canının yandığını biliyorum. Canı çok yanmıştır onun. Çok yakmışlardır onun canını.

En son çok kan kaybediyor ve nabzı giderek düşüyordu. Parmaklarımın arasında gidiyordu kardeşim. Onlarca kişiye yeniden can veren parmaklarıma o gün ket vurulmuş gibiydi. İşlevsiz ve birer hiçtiler.

Şimdi parmaklarımın arasında değildi. Peki, yine gitmiş midir kardeşim?

Odanın içinde yankılanan telefon sesi ile daldığım zihnimdeki kargaşadan kendimi alıp ana döndüm. Tıpkı sürekli Asya’nın da andan koptuğu gibi.

Pantolonumun cebinden telefonumu çıkarıp hızla ekrana baktım. Arem abimin ismini gördüğüm an içimde bir umut belirdi. Aynı anda zihnimde olumsuzluğu da belirdi. Ya iyi bir şey için aramıyorsa?

Yutkunup telefonu yatağın üzerine atmak için elimi ileri uzattım ama telefon parmaklarımdan ayrılmadı. Ya kötü değil de iyi bir haberse?

Bir daha düşünmedim. Tıkanan nefeslerimi de düşünmedim ve telefonu açıp kulağıma götürdüm.

“Abi?” Korku dolu sesim odada yankılandığında abimin öfkeli sesini duydum.

“Her nerdeysen işini bırak ve eve gel!” Öfkesi bana değildi ama kimeydi onu da bilemiyordum.

“Ne oldu, abi? Asya ile ilgili bir şey mi öğrendin?” Öğrense öfkeli olmazdı.

“Ben değil, sen öğreneceksin.” dediğinde beklemediğim bir ses telefondan kulaklarıma ilişti. Ard arda gelen yumruk sesleri ile endişem daha da arttı. “Şu sikik herifi konuşturman gerek. Piç tek kelime dahi etmiyor!” diye öfkeyle yeniden bağırdığında az çok olayı anlamıştım.

“Asyayla mı ilgili?” Durduk yere başıma iş çıkarmasını istemiyordum. Yeterince derdimiz yokmuş gibi bir de o aptal masa için çağırıyorsa beni, o masayı başlarında parçalardım.

“Başka neyle ilgili olacak, şerefsiz! Derhal gel ve bu iti konuştur. Kardeşim nerdeymiş bulalım.” İlk kez derin bir nefes aldım. En son böyle derin bir soluğu Asya kollarımdayken, davete geldiği ilk anlarda almıştım.

“Geliyorum.”

Başka bir şey demesine gerek yoktu. Ben o adamı her şekilde konuştururdum. Odadan telaşlı adımlarla çıktım, daha kapıyı kapatamadan koridorda dönen Baha’yı gördüm. Başı önüne düşmüş, ellerinde atıştırmalık bir kaç şey vardı. Ona karşı öfkeliydim. Onu gördüğümde Asya'ya savurduğu sözler zihnimi sürekli deşiyordu.

Koridorun sonundaki odadaydım ben, o ise koridorun en başında. Ona görünmeden gitmemin bir ihtimali yoktu. Küfredip onu görmemiş gibi yapıp adımlarımı hızlandırdım. Başını kaldırmayacağını, zihnindeki o kargaşada takılı kalacağını düşündüm ama nafile. Beni gördü, adımları duraksadı ve bakışlarımı gördüğünde yüzünde bir ışık belirdi.

“Abi, bir şey mi öğrendin?” deyip hızla adımlarını bana doğru attı.

Adımlarım duraksamadan devam etti. “Arem birini bulmuş, onu konuşturmaya çalışıyorlar.”

Bana yetişen adımları ve sesine yansıyan umut ile konuşmaya başladı. “Ben de geliyorum. Kimi bulmuşlar? Şimdiye dek herhangi bir şey demiş mi?”

Adımlarım duraksadı. Bakışlarımı ona çevirdiğimde baştan sona onu süzdüm. Elinde tuttuğu karışık tost ve şeftalili meyve suyunu gördüm. İkisi de benim tercih ettiğim şeylerdi. Büyük ihtimalle de bana getiriyordu. Üstünü kontrol ettim. Dünkü kıyafetlerini çıkarmış, siyah bir kazak giymişti. Dünün tüm etkileri üzerinden silinmiş, gitmiş.

“Ne diye geleceksin?” Asya’dan kurtulmak istemiyor muydu?

Bir an gözlerinde pişmanlık belirdi. Bana karşı ise kırgınlık. Hangi hakla diye soramadım. “Asya’nın abisi olarak.”

Dilimi, yanağımın kenarına getirip oynatmaya başladım. Düşünceli bakışlarım ise en gaddar kardeşimin üzerinde takılı kalmıştı. “Abisi olarak? Senin bu kıza yapmadığın itlik kalmamışken hangi abilikten bahsediyorsun sen? Bir de seni uyarmıştım. Sana pişman olacaksın demiştim ve sen inatla kardeşimi kırmak, parçalamak için her fırsatı değerlendirdin.” Sürekli kelimeleri ile rencide etmeye çalıştığı o kız, en dibi görüp de nefes almayı becermişti.

Hata bendeydi. Gerekirse kız kardeşimi, diğer kardeşlerinden de kurtarmam gerekirmiş.

“Ona zarar vermedim ben!” diye isyan etti. “Abi, alışamadım ona! Ne zaman karşıma geçse diğerleri aklıma geliyor. Birini gömdük, aklıma mezarı geliyor. Diğeri kardeşim değilmiş sahte oluşu geliyor aklıma. İki tanesini kardeşim bildim, derbeder oldum. Bunda da aynısı olur diye düşündüm. Ben sadece ruhumu ondan kurtarmak istedim.” dediğinde gözlerinden birer damla yaş aktı. O yaşlar için döktüğüm kanlar aklıma geldi. Birer hiçlermiş.

“Kanı akınca alışasın mı geldi?” Soğuktu sesim. Dön bak diyorum, bu da senin kardeşin. Bu kardeşinde de bırakmışlar geçmişin acılarını. Anla diyorum ama aklımdaki sadece bir görüntü tüm bilgilerimi çöp ediyor. Asya’nın, kardeşimin görüntüsü hepsine karşı gaddar olmama neden oluyordu.

“Abi,”

“Asya’ya şimdiye dek bir iyiliğin dokunmadı şu an bile beni durdurup zamanımızı çalıyorsun. Şimdi bile iyiliğin dokunmuyor be, oğlum.” Bileğimi kaldırıp saate baktım. Şu an araçta olabilirdim. “Annem ve babam sana emanet. Arem ve Pars kardeşim için elinden geleni yapıyor. Sen ve Çağrı bir süre Asya’yı düşünmeyin bile!”

Bakışlarında geçen hayal kırıklıklarını umursamadım. Yeniden adım atmaya başladığımda sorduğu soru ile duraksadım.

“Çağrıyla ben bir miyim?” Öfkeliydi sesi. “Beş yıl boyunca kardeşimizi bizden saklayan O ve O’nunla aynı kefeye koyulan ben!”

“Beş yıl boyunca Çağrı, Asya’ya abilik yapmış. Kimsesizliğini silmiş. Aptal kafan idrak etmemiş ama Asya’nın bize olan korkusunu da silmiş.” Bakışlarımı sağ omzumun ardından arkamdaki köre çevirdim. “Küçük bir çocuk iki adamdan korkup nasıl hemen korkusundan sıyrılsın, Baha? Asya, evine döndüğünde ne Arem’den korkuyordu ne de Babamdan. Belki arada tetiklenmiştir ama eminim ki eskisi gibi de değildir.”

Babam ve Arem’e karşı olan korkusunu anlattığında oradaki çaresizliği ve bedenindeki kasılmaları görmüştüm. O anları düşünmek bile onu yeniden korkuturken aynı evde kalırken nasıl korkusunu gizleyebilmiş olabilirdi ki? Korkuyu gizleyemezdin. Belli ederdin. Asya korkmuyordu ve gözlerinde sadece nefreti vardı, onu da her defasında kusuyordu. İşte Çağrı’nın yaptığı buydu. Bu beş yıl boyunca korkularını almıştı ondan.

Ve hayır, Çağrıyı sonuna kadar haklı demiyorum. Kendi kafasına göre iş yapıp her şeye rağmen bizi bir parçamızdan uzak tutanlardan olmuştu.

“Bu hikayenin kötüsü benim yani.”

“Bu hikayenin kötüsü sen misin bilemem ama Asya için kötü olan abinin sen olduğunu biliyorum.”

İki gündür boğazımdan geçmeyen iki lokmayı düşünen adam, yıllardır kayıp kız kardeşinin boğazından geçememiş lokmaları düşünemiyordu.

Bahayı kendi vicdanı ile bırakıp gittim. Herkes kendi hatasının, günahının bedelini ödesin ki ileride çocuklarından çıkmasın. İleri de bir Asya daha kurban olmasın.

Eve varmam normalde yirmi dakikayken bunu yarıya indirgemiş bir çok cezayı da yemiştim. Bahçeye girdiğim gibi arabayı durdurup araçtan indim, anahtarı üzerinde bırakmıştım. Anında Haris abi yanıma gelip arabayı boş alandan çekti. O arada ben arka bahçeye doğru adımlamaya başlamıştım çoktan.

Arka bahçeye geldiğimde gördüğüm sera ile duraksadım. Pars abimle beraber Asya orayı yapmıştı. Bunu bana Pars abim sesinde saklayamadığı bir heyecan ile anlatmıştı. Bir de Asya’nın ondan ilk kez istediği o serayı ise mutlulukla anlatmıştı. Asya'ya ilk andan itibaren nötr yaklaşan bir oydu ama Asya’nın her tavrı ile de o nötrlüğün bozulduğunu adım adım ona alıştığını biliyordum.

Şimdi ise kız kardeşinin ondan ilk istediği olan yerdeydi. Asya ondan ilk kez bir şey istemiş ve o isteği de serayı yapması olmuştu. Aremle bir araya gelip üç günden kısa bir sürede orayı halletmişlerdi ve şimdi orada kardeşine yaptığı o serada cama sırtını yaslayıp ektikleri bitkilere bakıyordu.

Hepimiz dağılmıştık. Herkes kendi şeklinde dağılmıştı. Annem babam hastaneye düşecek şekilde, Arem daha da delilerek, Pars daha da susarak ve Baha daha da dilinin hakimiyetini kaybederek.

Geriye bir ben bir Çağrı kalmıştık. Çağrı nerede bilmiyordum. Onun peşinden yolladığım adamlar onu koruyor olmalıydı. Ben ise… Ben kendimi bilmiyorum.

Pars abimi rahatsız etmek istemedim. Ona görünmeden bodrum kata inen arka kapıya doğru ilerledim. Bodrum kapısının önünde iki koruma vardı ve kapı kapalıydı. Beni gördükleri an kapıyı açtılar. Adımlarım sekteye uğramadan yürüdüm, yürüdüm ve koridorun sonuna geldiğimde önümde duran düz duvarın önünde adımlarım anca durdu. Başımı yukarı kaldırdım ilk. Kirmiş gibi duran ama aslında küçük kameraları kamufle ettiğimiz kısma iyice baktım. Önce yüzümü tanıdı ve önümdeki kapı açıldı. Zifiri bir kuyu gibi duran boş alana baktığımda derin bir iç çektim. Sürekli zihnime Asya ile ilgili bilgiler üşüşüyordu.

Mesela bu zifiri karanlıkta gördüğüm ve tek bildiğim Asya’nın karanlıkta uyumayı sevmesi.

Gözlerimi yumup elimi de demin açılan kapıya doğru hareket ettirdim. Kapının arkasında en üst köşede küçük bir çıkıntı vardı. Onu iki kez sağa ve bir kez yukarı doğru oynattığımda zifiri karanlık yerini yeşil bir ışığa verdi. Önümde birden bir ekran belirdi ve ekranda saniyeler içinde iris taraması belirdi. Bekledim. Gözlerime gelen kırmızı ışığın, yeşile dönmesini bekledim.

Onay geldiği an ortamın yeşil ışığı gitti, önümdeki ekran da ona eş zamanda gitti ve kuyu gibi dibi gözükmeyen önümdeki alanda sağ köşeye tamamen birleşmiş demir merdivenler kendilerini belli etti. Çok kısa bir süre içinde merdivenler küçük bir gürültü ile şeklini aldı ve basamakları hızla inmeye başladım. Basamaklar bittiği gibi merdivenin arkasına geçip üçüncü basamağın alt kısmında kalan düğmeye basıp düzenin eski halini almasını sağladım.

Buradaki işim bitmişti. Düğmeye bastığımda ileride kalan koridorun tüm ışıkları hızla açıldı. O ışıkları takip etmeye başladım. Şu an evin üç kat altındaydık ve evin altını babam ve Arem tamamen kendi işlerine göre ayarlamıştı. Bir cehennem istiyorlarsa burası vardı. Bir cenneti var etmek istiyorlarsa o da burada vardı.

Yuvarlak şeklindeki koridorun ortasına geldiğimde önümdeki düz duvarda on üç yazılı tabloya avucumu koydum. Benim fark etmediğim o kapı yerinden hareket etmeye başladı ve en sonunda Arem abimi gördüm. Ellerini zincirlerle bağladığı adamı ard arda dövüyordu. Yanında ise Selçuk Koral.

Çakalın ininde bir sansarın işi neydi?

“Konuş lan artık!” Abimin öfkeli sesi alanda yankılandığında yüzümü buruşturdum.

“Adamda konuşacak mecal bırakmamışsın.” Sakin çıkan sesime hızla döndü abim.

Gözü dönmüş ifadesi bana değdiği an bakışlarındaki öfke azalmadı hatta daha da arttı. “Nerede kaldın?”

“Geldim, abi.” Adımlarımı onlara doğru attım. “Kim bu ve Asya ile bağlantısı ne?”

“Rus mafyasından,” derin bir soluk verip sakinleşmeye çalıştı. “Birinin o an çektiği video kaydını izlediğimizde fark ettik. Olay olduktan bir dakika sonra karşı binadan telaşla çıkmış. Binanın çatısında da keskin nişancı tüfeğini bulduk.” Asya’yı bu adam vurdu mu demeye getiriyordu? “Aklından geçen gibi değil, Asyayı vurmak için o gece orda ama vurmamış. Konuşmuyor da. Ondan önce Sarhun şerefsizi davrandı ama Asyayı kaçıran da onlar olabilir. Bilmiyorum, lan işte.” diye birden bire bağırdı. “Al konuştur, işte!”

“Rus mafyası ile anlaşmazlık mı oldu?” Bakışlarım biraz daha dayak yeseydi kalıcı hasarları bedeninde taşımak zorunda olacak olan adamda takılı kaldı.

“O şerefsizlerle ne zaman anlaştık ki? Tek dertleri iç karışıklık.” Abimin bir milleti sevmesi için tarihindeki savaşların önemi büyüktü. Türkün karşısında durmuş hiçbir milleti sevmezdi. Genelde hiçbir milleti de sevmezdi.

“Selim'den istediklerimi getirebilir misin, abi?”

“Gelmeden önce getirseydin ya!” diye homurdandığında bakışlarımı ona diktim.

“Adamı bu kadar pelt ettiğini bilmiyordum.”

Derin bir soluk verdikten sonra söylenmeye başladı ama istediğim şeyi de almaya gitti. Odada iki adam kaldık. Kurbanı adamdan saymadım.

Bir ben, bir de ne yapacağımı merak eden Selçuk Koral.

“Arem bu öfkeyle adamı konuşturamadı, ben adamın tüm dişlerini söktüm konuşmadı sen ne yapacaksın da konuşturacaksın?” Göz altları şişmiş, bakışları daha da kaybolmuştu. Hatırladığım kadarıyla gözleri kısıktı ama daha da kısılmış daha da yorgun duruyordu. Ne demişti, Asyayı seviyorum. Asya’nın sevgisi onu bu hale getirmişti.

“Meraklarımı gideriyorum.” Zihnimde şu an sadece neyi nasıl yapacağım vardı.

“Bir halt anlamadığımın farkındasındır umarım, Hardemir.” Yüzünde geçip giden o nefreti gördüm.

“Sence anlayıp anlamaman umrumda mı, Koral? Senin benim evimde hala ne işin var?”

“Asya ile ilgili gelişmeleri bana anlatır mısınız?”

“Hayır.”

Dudaklarından öfkeli bir gülüş peydahlandı. “Bu yüzden ininizdeyim.” Yüzü buruşup odanın içinde gezindi bakışları. Sanırım ameliyathane gibi duran ama işlevi tamamen farklılaşmış odamı beğenmemişti. Bu kat tamamen Arem abim ve babamın olabilirdi ama bu oda benim eserimdi.

“O zaman iyi izle.”

Ve bir daha konuşmadık. İkimiz de önümüzdeki yarı baygın adama baktık. İri yarı bir adamdı. Eğitilmişti de. Bunca işkenceye rağmen konuşmaması daha kötüleri ile yüz yüze geldiğini gösterirdi.

Kapının ardında açılma sesi ile oraya döndüm. Arem abim elinde tuttuğu kutuyu bana doğru uzattı. “Bunun içinden sesler geliyor.”

“Abi şu kömürleri yakar mısın?” En ileride küçük bir kovanın içinde duran mangal kömürlerini ona gösterdim. Sorusunu geçiştirmemi umursamadan oraya doğru gitti.

Bakışlarımı Selçuk’a çevirdim. “Madem buradasın o zaman yardım et de adamı yatağa bağlayalım.”

Adamın zincirlenmiş kolunu açtığım an bedeni yalpaladı ve sol tarafı yere doğru büküldü. Tüm yükünü şu an sağ kolu taşıyordu. Selçuk’da o kolundaki zinciri çözdüğünde bir an yüz üstü yere düştü. Adamın kollarını tuttuğumda Selçuk’da ayaklarını tutup onu kaldırmama yardım etti. Yatağın üzerine bir çöp gibi atıp sağ kolunu tuttum. Önce ellerini bağladım sonra da ayaklarını bağladım. Yatağın baş ucunda duran küçük masanın üzerindeki makası alıp adamın üzerindeki tüm kıyafetleri yırttım. Makası eski yerine bırakıp hemen yanındaki ince ipi aldım. İp çok ince ama bir o kadar da dayanıklıydı. Çekiştirerek bu ipi koparmak imkansıza yakındı. İpi alıp adamın bacaklarından ve kasık bölgesinden yatağa bağladım.

Göğsüne bakışlarım kaydı. Orayı da iple yatağa bağlasa mıydım?

Göğsünden değil de omuzlarından daha mantıklı geldi o an ve iki omzunu da iple yatağa bağladım.

“Kömürleri yaktım.” Arem abimin sesi ile ona döndüm.

“Tamam buraya getir.” O yaktığı ateşi getirirken ben onun odaya getirdiği diğer kutuyu almaya gittim.

Kutuyu alıp ters çevirdim ve içinden yeniden ciyaklama sesleri firar etti. Zavallı şeyler…

Kutuyu adamın çıplak gövdesine koyduğumda kutunun altındaki adamla temas eden bölmeyi çıkardım.

“Onun içinde ne var?” Selçuk’un sesi ile ona döndüm.

“Fare.”

Anlamayıp bana baktı.

İç çekip konuştum. “Bu hayvanlar üç gündür aç. Sadece su tükettiler. Ölme raddesindeler yani.” dediğimde Selçuk sözümü bölüp araya girdi.

“Ne yani adamı fareleri mi yedireceksin?” Sesindeki hayreti duyduğumda dudağım sağa doğru kavislendi.

“Gibi gibi…”

(+18 rahatsız olabilecek olanlar ve küçük okurların okumasını önermem)

Abimin yanıma getirdiği ateşi gördüğümde kaldığım yerden devam ettim. Adamın üstündeki kutuyu da ip yardımı ile vücuduna bağladım ve düşmemesi için yerini sağlama aldım. Kutunun ağız kısmı genişti. Yani hem mide kısmı hem de ince bağırsağının olduğu kısmın belli alanı o kısma denk geliyordu.

Abimin yere koyduğu kömürleri alıp adamın karnının üzerindeki kutunun üzerine döktüm. O sırada havalandırmanın gürültülü sesi odada yankılandı.

“Şimdi ne olacak?” Arem abimin sesi ile ona döndüm.

“Acıdan uyanacak sonra acıdan bayılacak. Ta ki ben acısına son verene dek bu döngü devam edecek ama her şekilde ölecek.”

“Bize saydıklarının hiç biri lazım değil, konuşması lazım!” diye Selçuk birden köpürdüğünde ona bakmadan önümdeki görüntüye bakmaya devam ettim.

“Konuşacak. Ölmek için yalvaracak ve soracağımız her şeyi yanıtlayacak.”

O an kutunun içindeki farelerin ciyaklama sesleri yükseldi. Kutunun içinde bir can kurtarma telaşı birikti. Birikti birikti ve en sonunda kutunun içinde biriken yüksek ısıdan dolayı fareler kaçmanın derdine düştü. Ve buldukları en yumuşak yeri kemirmeye başladı. Önce kanı gördüm sonra ise baygın adamın aniden uyanıp çığlık atmasını duyduk. Odanın içinde çığlık sesleri kemiklerimize dek işledi.

Kutunun içinde kaçmak için adamın karnını kemirip kaçmaya çalışan hayvanlar ve karnı kemirilen bir adam. Karnının üstündeki ısıyı bile hissedemiyordur eminim.

“Durdurmamı ister misin?” Onun çığlıklarına rağmen benim sesim kısıktı.

“Pajalusta, ostanovi eto, ya vsyo vıloju!” (Lütfen, durdur şunu, her şeyi anlatacağım) kesik kesik kurduğu ve arada çığlıklar attığı Rusça cümlesi ile derin bir nefes aldım.

“Türkçe konuş.”

“Ladno!” Ardından bir çığlık, tekrardan yatağın üstünde hareket etmeye üstündeki demir kutuyu atmaya çalıştı. Ama bedenini yatağa bağladığım ipler yüzünden teni ince ince kesildi. Vücudunun her parçası kanıyor, acı her alandan istila ediyordu.

“Tamam!” dedi nefes nefese. Gözleri irice açılmış soluk alıp vermede zorluk çekiyordu.

“Patron,” dedi nefesi kesilmiş gibi ama canını kurtarmak için devam etti. “Kız, öldürmek istedi ama,” cümlesine devam edemedi. Onu kemiren fareler üst derisini çoktan kemirmiş ve daha hassas alana gelmiş olmalıydılar. “Benden önce sizin adam urdu!” Urdu? Vurdu demek mi istedi? Yine ona odaklandım ama zaten konuşamıyor çığlık atıyordu. “Ben masum!”

Yerinden yeniden kıpırdandı, yeniden bu eziyetten kurtulmak için çırpındı ama bu kez de teni incecik iplerle daha fazla kesildi. Acılardan acı beğenmek onun için gerçekten de şu an yaşanıyordu.

“Zarar vermedim o kız, yemin ederim.” Son kez bağırdı ve bünyesi acıya dayanamayıp bayıldı. Demek ki yeterince acıya maruz kalmamış.

Ayak ucumda duran ve hala yanan kömürleri alıp adamın üstündeki kutunun üzerine ekledim. Şimdi kutunun içi cehennem gibidir.

Ciyaklama sesleri arttı, adamın teninden akan ve yatağı tamamen kana boyayan kanın miktarı arttı ve kurbanın gözleri hızla açıldı. Bedeni büyük bir şok içindeydi. Artık konuşabilecek durumda mıydı ondan bile emin değildim ama zaten amacım merakımı gidermek değil miydi?

“Kardeşimin kaçırılması ile bağlantınız var mı?” Çığlıklarından beni duyduğundan bile emin değildim. Üzerine doğru eğildim. “Hadi sorularımı yanıtla ve seni kurtarayım bu ızdıraptan.” Çok kısa bir süresi kalmıştı. Şu an bile çok vakit geçmişti aslında onun için. Bir dakika on üç saniye, bir dakika on dört saniye….

Kurtarma kelimesini duyduğu andan itibaren bakışları bana döndü. İstediğim her şeyi yapmaya ve sorduğum her soruyu yanıtlamaya hazırdı artık.

“Kardeşimi siz mi kaçırdınız?”

Konuşacak hali yok gibi başını olumsuz anlamda iki yana salladı.

“Bana doğruyu söyle!” İlk andan itibaren sesimin tonu ilk defa bu denli yükselmişti.

“Yemin ederim,” Araya bir çığlık sesi kaydı. Boynu geriye düştüğünde neden boğazını da iple yatağa bağlamadığımı düşündüm. Fazla sıkmadan, onu öldürmeyecek ama acıdan çığlık attığı bu anlardaki gibi gergin boynunu küçük küçük kesen bir ip hiç de fena olmazmış. “Kaçırmadık!”

“Kimin kaçırdığını biliyor musun?”

Yine başını iki yana salladı.

“Bu şerefsizin hiçbir şeyden haberi yok!” Arem abimin öfkeli sesini ve adım seslerini duydum.

“Eğer yalan söylüyorsan ölmemen için elimden geleni yapar ve her gün bu acıyı yaşamanı sağlarım!” Saçlarını elime dolayıp bakışlarını gözlerime diktim.

“Yemin ederim doğru,” yine cümlesini tamamlayamadı. Bundan sonra da hiçbir cümlesine ihtiyaç yoktu.

Saçlarını öfke ile bırakıp arkamı döndüm ve kenarda duran boydan boya olan masadan bir neşter alıp adama doğru ilerledim. Tek bir hamle. Tüm acısını sona erdirmem için yapmam gereken tek şey neşterle boğazında bırakmam gereken o derin hamleyi yaparak tüm acılarına son vermiştim.

Ve bulamadık.

Biz yine kardeşimizi bulamadık, ona giden yolları göremedik.












Yeni Bölümden

Adımlarım ilerledi, ilerledi ve sonunda o odanın içini gösteren camın önünde durdu. Asya ordaydı. Benim kardeşim, benim ikizim, sesim, neşem her şeyim. O gittiğinde hiç olmuştum eğer bu kez tamamen gitmiş olsaydı onunla giderdim. Bir an bile düşünmeye gerek yoktu.

Sağ elim usulca ama korka korka yükseldi. Parmaklarım cama dokunduğunda hissettiğim o soğukluk Asya'nın tenine aitmiş gibiydi. Soğuk ve yapayalnız.

Camın üzerinden, Asya'nın yüzünü sevdim. Bembeyaz kesilmiş teni, kablolara bağlı vücudu ve üstündeki incecik mavi bir örtü.

Asya üşürdü, o hep üşürdü. Şimdi de üşüyordur benim kardeşim. Neden uyurken bile ona zarar verecek şeyler yapıyorlardı ki?

Doktoru bulmam gerekiyor. Kardeşim üşüyor. Arkamı döndüğüm gibi karşı duvara yaslanıp beni izleyen o adamı gördüm.








Eee dönüşümüz nasıl aşklar?

Alıntıdan da anlışılacağı gibi Asya ölmedi. Daha ilk kitabın sonu ne ölmesi ayoll hahaha

Peki, sizce gerçekten de Arem'in dediği gib Asya aslında kaçırılmadı da Asya'nın adamları onu ordan aldı mı?

Peki bu bölümde sürekli vurgulanan o soruyu fark eden? Asya'yı kaçırıp da Sarhun'u bile oyundaki piyon yapan kim? Kitabın kötü adamı kim?

Buğradan böyle minik masummcuk(!) işkence bekleyenler? (Ben bu sahneyi küçükken tvde izlemiştim, travmam kalmıştı resmen. O günden beri farelerden nefret ederim,,,, Samanyolu kanalı var yaaa orada çıkmıştı, çocukken o kanaldaki her şeyden korkardım ama ilgimi de çekerdi ful travma paket)

Ve bu bölümden sonra elimde kaldı 5 yedek bölüm ve elimizde kalan 2,5 ay.... Hallederiz ya. Relaks olcan bu dünyada. Benim okuduğum kitaba 6 yıldır bölüm gelmiyor mesela ahahahhaha (En nefrettt ettiğimmm en nefret ettiğiiiimmmmm)



O zaman ben kaçar, hepiniz çok seviliyorsunuz. İyi ki buraya kadar geldiniz...

Bölüm : 01.05.2026 02:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...