4. Bölüm

4. Bölüm- Kaçırılıyorum Ama Eve

Aden Sakaaa
adensakaa

Yerden kaldırdığım yemek artıklarını, masanın üzerindeki kirli tabaklardan birinin içine bıraktım. Yerde kalan son kırıntıları da alıp ayağa kalktım. Odadakilere baktığımda herkes pür dikkat bana bakıyordu. Biyolojik ailem ve benim gerçek ailem yan yana oturup her hareketimi izliyordu.

Bakışlarım amcama kaydığında konuşmaya başladı. “Oyalanmaların bitti mi?” Ne için nefes aldığımı dahi bilen adam yine yaptığım şeyi anlamıştı. Basit bir hareket ve tahmin edilmesi kolaydı ama birinin, birilerinin beni de görüp tanıması her zamanki gibi içimdeki küçük kızın mutlulukla kıvranmasına neden olmuştu. Ben basit hareketlerden dahi mutlu olmasını öğrnebilen biriydim.

Derin bir soluk verip yanımdaki boş yere oturdum ve başımı omzuna yasladım. “Bitti amca ama bende biteceğim gibi.”

Amcam, bana dönmeden elini uzatıp çenemi okşadı. “Ben seni güçlü bir kız olarak yetiştirdim ve bugünün bir gün geleceğini biliyordun, kızım. Şimdi sakinleş ve onları dinle.”

Başımı sallayıp önümde hala ağlayan kadına baktım. Ona baktığımı gördüğü an gözlerinde bir ışıltı var olmuştu. Anında gözyaşlarını silip hevesle onunla konuşmamı bekledi. Ondan gözlerimi ayırdığım an hayallerinin yıkılışını göremeden hissedebilmiştim.

Hemen yanı başında duran eşine baktım. Gözleri, başımı yasladığım omuzda uzun bir süre boyunca oyalanmış en sonunda benim üzerimde duraksamıştı. Gözlerinde bir yaşanmamışlık vardı ve bunları yaşamak için her şeyini ortaya serecek bir adam gibi karşımda duruyordu.

Abi kategorilerindeki ikiliye bakmadan onunla konuştum. “Ne istiyorsunuz?” Buz gibi çıkan sesime iç çekti. “Seni, yani kızımızı.”

Kaşlarımı çatıp abilerime baktım. Üzgün ve ne yapacaklarını bilmez bir halde bana bakıyorlardı. Onları bırakma ihtimalinden korkuyorlardı. İkizler, Semih ve Merih Doruker benim abilerimdi. Kaybolduğum andan itibaren bana bakan, beni büyüten yeri geldiğinde benim için ölümün üstüne koşan o ikisiydi.

“Ailemi bırakmamı mı istiyorsunuz. Hem de sizin için. Siz kimsiniz ki?” Kimseyi aşağılamak amacım değildi ama Baha öyle anlayıp yine ve yine üzerime geldi.

“Kızım bak senin dilini…” Sözünü tamamlamasına izin vermeyen bu kez doktordu. Onu kolundan çekip yanına çekti. “Sus ve kızı dinle. Her halta da köpürme!”

“Lan bu kızı bir ben mi görüyorum? Bakın burda mutlu işte. Siktirip gidelim.” Öfke ile bağırmasına bu kez annesi tepki verdi.

“Baha eğer bir daha kızıma karşı hadsizlik yaparsan seni eşek sudan gelene kadar döverim. Şimdi eve gidene kadar bir daha konuşma.” İki saatlik biri için yıllardır hayatında olan oğlunu bu kadar çabuk susturması… Haklı olması sorun değildi; bence buradaki sorun bu kadının üslubuydu. Çocuğu ile nasıl konuşacağını, toplum içerisinde nasıl tepki vereceğini bilemediği için de Baha denen çocuk annesinden gördükleri ile bu tarz saygısız biri olmuş olmalıydı. Eh, anasına bak oğlunu al.

“Anne ama…”

“Sus dedim Baha!” Annesinin yükselen sesine gözlerini yumup “Tamam.” dedi.

Anneleri ayağa kalkıp önüme geldi. “Biz kim miyiz? Ben seni dokuz ay taşıyıp her gün seni kucağıma alacağım günü hesaplayan, geceleri sen ağladığında günlerce uyumayıp yanı başında kalan; uykusuzluğumu, hastalığımı, yeri geldiğinde diğer çocuklarımı dahi unutan annenim.” Öfke ve kırgınlık ile konuştuktan sonra arkasında dimdik duran eşini gösterdi. “Bu kim peki biliyor musun? Bu da sırf biraz daha gül biraz daha neşelen diye sana şaklabanlık yapan aradığımız ilaç bulunmayınca on saat araba sürüp sana yetişmeye çalışan her gece sana masal anlatan, seninle daha fazla vakit geçirmek için işlerini riske atan baban!” Öfkeli sesi dinmişti ama kırgın sesi hala yerini koruyordu. Arkasındaki çocuklarını gösterdi bu kez de. “Bunlar da kim biliyor musun? Her biri için ‘Sen’ ne demeksin biliyor musun ki onlara siz kimsiniz diyorsun? Onlar senin abin. Senin için ölümü bile göze alan abilerin.”

Bir ailenin yapması gerektiği şeyler yani…

Söyledikleri ve yaşadıkları şeyler her şeye rağmen kalbimin en derininde bir yara açmıştı ama bu onlara karşı yumuşamamı sağlamamıştı yine de. Oturduğum yerden kalkıp onun gözlerine baktım. “Demek acıları kıyaslıyoruz. Tamam kıyaslayalım.” Hemen sol tarafımda duran ikizleri gösterdim. “Bunları görüyor musun? Onlar benim abilerim. Benim için gerçekten de ölmek üzere olan onlar. Sokaklarda yaşarken aç olmalarına rağmen hep ilk beni yedirdiler eğer ben doymuş ve artan yemek varsa kendileri bölüşür ve sonra yerlerdi. Soğuk kış günlerinde beni ortalarına alıp sarılırlardı… Soğuktan donup ölmeyeyim diye. Yetimhaneye düşünce bir yatağımız ve yemeğimiz oldu diye sevinemeden benim için kaç kez hastaneye düştüler biliyor musun?” Soğuk buz gibi çıkan sesim kulaklarında çınladıkça gözleri irileşiyor neler yaşadığımı anlamaya çalışıyordu. Anlayamazdı çünkü bunlar sadece hayatımın fragmanıydı. “Ya şu adam. Benim için nelerini feda etti bir bilsen iki masalı bahane edip bana hesap soramazdın!” Öfkeli sesimi durdurup gözlerimi yumdum. Anlattıklarım yaşamımın yüzeysel bir kısmıydı ve bu acıların ardındaki asıl nedenleri sebepleri hatırladıkça bu aileden nefret ediyordum.

Utanmıyordum. Bu yaşanılanlar benim suçum değildi ki. Onların suçuydu. Anne dediğim kadın tarafından terk edilmişken yıllar sonra bir kadının daha karşıma çıkıp ‘Senin annen benim ve varlığın yokken acı çektim’ diyemezdi bana. Varlığımı, yanında koruyamayan bu kadın bana hesap soramazdı.

Hayatımı bir düzene sokmuşken de gelip düzenimi bozamazdı.

Tam konuşacağım vakit “Be-ben hesap sormuyorum ki. Ben sadece… kızımı istiyorum.” kadının konuşması ile başımı iki yana salladım.

“Senin kızın öldü. Yasını tut ve rahat bırak artık onun ruhunu.” Buz gibi çıkan sesimi duyunca başını iki yana salladı.

“Hayır, yaşıyor benim kızım. Ölmedi.” Öldü. En uzun ve soğuk bir kış gecesinde kapının önüne bırakıldığında ölmüştü.

Baha, annesinin yanına gelip onu kollarının arasına aldı. “Anne, gel biraz sakinleşelim sonra tekrar konuşuruz.” Kadın başını oğlunun omzuna yaslayıp içli içli ağlamaya başladı.

Onlar çıkana kadar arkalarından öylece baktım sonra ayaktaki adama döndü bakışlarım. “Sen de gitsene eşinin peşinden.”

Omuz silkip koltuğa oturdu tekrardan. “Kızımın yanında olmak istiyorum.”

“Senin kızın yok diyorum.” Ellerimi saçlarımın arasına sokup onları öfkeyle çekiştirdim. Anlatamıyordum. Ben kendimi bu adamlara, kadına anlatamıyordum. “Ben kime neyi anlatıyorum sabahtan beri!”

“Annene diyordun, güzel kızım!” Sakin çıkan sesiyle sinirlenip gülmeye başladım.

“Ne? Ne diyorsun ya sen? Sırayla mı geliyorsunuz siz bana?” Çığlık atarak konuşmamla yüzünü buruşturdu.

“Sen hep böyle bağırır mısın?”

“Evet, bağırırım! Beğenemedin mi?”

“Sende olan her şeyi beğenirim, güzel kızım. Abilerinle çok tartışırsınız ama.”

“Bu iki dingiliği çiğner tükürürüm be!” Onlar kimmiş be!

Kahkaha atıp doktora döndü. “Ona mutlu haberi vermek ister misin?”

Doktor babasının sorusu ile keyiften ortaya çıkıp göbek atacak gibi duruyordu. “İki değil beş. Beş abin bir tanecik de ikizin var güzelim.”

Tükürük. Az önce tükürürüm dediğim şeyle boğuluyorum sanırım. Tükürüğüm soluk boruma kaçmış olmalı ki derin derince öksürmeye başlamıştım. İki değil, üç değil, dört değil tam beş abim varimiş. Çüş lan!

Öksürüklerimin arasından “Komik değil.” demiştim ki yanımda sırtımı sıvazlayan Semih abim konuşmaya dahil oldu. “Kız sanki doğru söylüyorlar!” Hayatımı karartmak için ant içmiş gibiydi.

“Sakin ol. Hepsi ile anlaşırsın.” Altı erkek çocuk yapan adamın sesi uzaktan geliyordu.

Benim şaşırdığım asıl şey ikizimin olması. Benim ikizim mi varmış ve bu kadın yedi çocuğu nasıl doğurmuştu?

Doktor yanıma gelip sırtımı o da sıvazlamaya başladı. Hareketleri Semih abiminkinden farklıydı ve bir kaç saniye içinde rahatlamıştım. Derin derin soluklar alıp verdim. Önümde bana uzatılan suyu görünce hızla alıp kafama diktim. Bardağı geri uzattığımda karşımdaki kişinin biyolojik babamın olduğunu gördüm.

“Nefes dahi almayıp sadece çocuk mu yaptın sen?” Sorum ile kahkaha atıp koltuğun koluna oturdu. “Yemek yedim. Yoksa nasıl zinde kalabilirdim.”

Ona yüzümü buruşturup önüme döndüm. “Pis herif.”

Doktor önümde diz çöküp ellerimi, avuçlarının arasına aldı. “Bizimle gel, bizi tanı; bizi bir daha sensiz bırakma Asyam. Yalvarırım sana.” Yalvaran adamın, gözlerindeki acıyı görmemek için başımı çevirip ikizlerime baktım. İkisi de bana bakıyor vereceğim kararı bekliyordu.

“İki saatlik bir aile için yirmi yıllık ailemi bırakamam. Benden size kardeşte evlatta olmaz.” Kesin ve kararlı sesim ile yutkunma sesini duydum.

“İki saatlik değiliz ki biz. Her gün, hepimiz senin için ayrı ayrı acı çekerken nasıl iki saatlik tek olabiliriz ki? Birimiz dahi seni unutmadı. Her sarışında her yeşil gözlü de ve her gamzeli de seni görmek isterken biz nasıl sadece iki saatlik bir aile olabiliriz ki, Asya?” Kırgın çıkan sesi şimdiye dek kalbimde bilmediğim yerleri kor alevlere teslim etmişti. Sesindeki o çaresiz tını her kulağıma iliştiğimde, kararlarımı benliğimi sorgulama raddesine geliyordum. Olmamalıydı. Bu kadar çabuk yüreğime dokunmamalıydı.

“Gelemem ben.” Kısık çıkan sesim ile ellerimi biraz daha sıktı.

“Yalvarırım düşün biraz daha Asya. Zaman mı istiyorsun? Veririz sana zaman. Zaten yirmi yıl bekledik bir kaç gün daha bekleyebiliriz ama daha fazlası değil. Benim kardeşimden ayrı kalacak çok fazla vaktim yok.” Cümlesi bittiği gibi ellerimi bırakıp ayağa kalktı. “Sen hiç sormadın ama ben söyleyeyim. Ben Buğra. Annemiz Peri, babamız Baybars ve yanımda duran ise abimiz…” O ismi söylemeden ben söyledim. “Baha.”

İkimizde bir süre sustuk. Ne o konuştu ne de ben. Odadakilerde bize eşlik etti.

“Yanıtın için iki gün sonra tekrar geleceğim, güzelim.” Cümlesi bittiği gibi ayaklandı. Bakışlarım onun az önce olduğu yerde sabit kaldı. Benden uzaklaşan adım seslerini duydum ve bir an dayanamayıp onun benden gidişini izledim.

Benden gidişi… Nasıl düşünebilirdim böyle bir şeyi? Bana gelmeyen gidemezdi ki benden. Hardemir ailesi… Onlar bana hiçbir zaman gelememişti ki şimdi gidebilsinler.

“Görüşmemek dileğiyle.” Fısıltı ile çıkan sesimi duyup anında durdu. Şimdiye dek dimdik duran omuzları saniyesinde çökmüştü. Birkaç saniye daha bekledi ve bir şey demeden odadan çıktı.

Odada onlardan geriye kalan son kişiye baktım. “Sen neden gitmiyorsun?”

“Seni izliyorum?”

“Sana izleme hakkı vermiyorum.”

“Yaptığım çocuğu izlemek için hakka mı ihtiyacım varmış?”

“Ay ne pis pis konuşuyorsun, sen!” Bu adam her konuştuğunda yüzümün kızardığına eminim.

Gözlerini devirip biraz daha yerleşti oturduğu koltuğa. “Tıpta ayıp yok. Seni ben ve annen yaptık, güzel kızım.”

Öfkeyle ayağa kalkıp salondan çıktım. Tam odama geçiyordum ki sesini duydum. “Buğrayı duydun, küçük hanım. İki gün sonra senin için yine geleceğiz.”

“Nah size, kız!” dediğim gibi açık olan odamın kapısını sertçe kapattım. Sanki ben onlarla gideceğim de benim için yine gelecekmiş!

İki gün sonra

"Gerçekten de bizi bırakıp gidecek misin?" Derin bir nefes verip yanımda oturan Semih abime sarıldım. Başım omzundayken ellerini kaldırıp saçlarımı okşamaya başladı.

"Amcama verdiğim bir söz var, abi." Endişe ile yattığım omuzdan kalkıp gözlerine baktım. "Ama sakın sizi bırakacağını falan sanmayın. O aileden kurtulup geri geleceğim evimize."

"Onlar senin öz ailen, Asya." İçi parçalana parçalana nasıl söylediğini gördüğümde dudaklarım titredi. Başımı iki yana salladım. "Hayır, onlar benim hiçbir şeyim değil." Ellerimi kaldırıp yüzünü avuçlarımın içine aldım. "Benim her şeyim bu çatının altında."

Gözleri doldu Semih abimin. "Bizi unutmazsın değil mi, güzelim?" Titreyerek konuşması ile onu kollarımın arasına hızla alıp sarıldım. "O nasıl bir soru ya? Ben kendimi unutsam abilerimi, amcamı unutmam!" Omuzlarını tutup onu kendimden biraz uzaklaştırdım. "Bir daha böyle bir şey duymak da istemiyorum. Anlaşıldı mı sümüklü şey?"

Burnunu çekip benden uzaklaştı. Kızım kaç kez dedim bana öyle seslenme diye!" Öfkeli sesine gözlerimi devirip koltuğa iyice yayıldım. "Ama bebeğim, tam bir sümüklü değil misin?"

Yanında duran yastığı alıp kafama fırlattı hayvan. "Bak bakalım kim seni elimden alacak şimdi!" deyip üstüme gelen adam ile savaş naraları atıp koltuğun üstüne çıktım. "Geleceğin varsa göreceğin de var hayvan!"

Tam belimden tutup beni kendine çekecekti ki ona izin vermeyip ben onun omzuna atladım ve kafasını ısırmaya başladım. "Lan! Bırak lan!" Kucağındaki beni silkeleyip koltuğun üstüne atmaya çalışması bir işe yaramayınca ellerini saçlarıma daldırdı. Saçımı çektiği an acıyla çığlık atıp kafasını ısırmayı bıraktım. "Ahh! Saçlarım! Bırak çabuk saçlarımı!"

"Kimse seni elimden alamayacak aptal!" dediği gibi beni koltuğa fırlatmayı başardı bu kez ve yanımdaki yastığı alıp geçirebildiği her yerime vurmaya başladı.

"Şerefsiz, sümüklü böcek! Bırak dedim! Yeter acıdı bak!" Kafama denk gelen bir yastık ile iyice sinirlenip çığlık attım ve yastık hala havadayken üstüne doğru atıldım. Beline sarıldığım gibi onu yere düşürdüm ve bende karnına oturup saçlarını tuttuğum gibi yere kafasını sertçe vurdum. Acı içinde haykırdığında başımı boynuna gömüp ısırmaya başladım.

Bitirecektim bu şerefsiz sümüklünün hayatını!

“Lann! Bırakkk!...” Tekrar çığlık atıp ellerini saçlarıma daldırdı ve geriye doğru sertçe çekti. O anın acısı ile dayanamayıp çığlık attığım an birden onun bedeninden havalandım ve abim olacak hayırsız Semih’in ellerinden kurtuldum. Gözlerim dolu dolu yerdeki adama baktım ama beni kucağında tutan ikizine doğru sesimi yükselttim.

“Abi!” sondaki i harfini uzattım. “Bu şerefsiz beni dövdü.” Boğazımdan bir hıçkırık kaçtı. “Bak saçlarım çok acıyor.”

Yerdeki Semih önce arkama şaşkın şaşkın bakmış ve “Mal, saç acımaz. Kafanın derisidir acıyan.” deyip sertçe yutkunmuştu.

Bu niye korkmuş gibi arkama bakıyordu ki birden.
Arkamı döndüğümde kalbim birden titredi. Gözlerim irice açıldı. “Yarebbim…Sana geliyorum.” Bu ne yakışıklılık? İnsan mı yedin yavrum?

Beni hala kollarında ters bir şekilde tutan adam sessizce beni izliyordu. Öksürüp dikkatini çektim. “Şey…Yakışıklı Beyciğim acaba beni yere bıraksanız ve ben sizi rahat rahat süzsem.”

Allahımın yarattığı şu şahesere bakıp şükretmek boynumun borcudur. Çenesinde bir de gamze var.

Dümdüz surat ifadesi bir anlığına yıkıldı ve bana şaşkın şaşkın baktı. Ay bir de o mı şaşkın bakıyor? Evime girmiş bir yabancının kolundayım ben şaşırmıyorum ama o şaşırıyor.

Yüzündeki şaşkınlık hızla gidip yerini öfkeye bıraktı. “Sen ilk kez gördüğün birine mi yürüyorsun?”

Kollarından kurtulmak ister gibi hareketlenip beni indirmesi gerektiğini tekrardan hatırlattım. Anında beni bıraktı ve üstümü düzeltip ona doğru döndüm. Benden en az yirmi santim uzun olan adama baktım ve omuz silktim. “Ne öyle bakıyorsun? Yüce Rabbimin şaheserini övmek benim için bir görevdir ama bakıyorum da içi de öküz.”

Tam konuşacaktı ki beni delirten bir ses ortada yansıdı. “Yavşamak için her şeyi deniyor da karşısındaki abim.” dedi tükürür gibi Baha.

Bunlar hangi eve gelmişti ve niye her yakışıklı abim oluyormuş ki?

Başımı eğip önümde dağ gibi duran adamın arkasına baktım ve yine o dörtlüyü gördüm. Doktor ve anne hanım bana eğlenerek bakıyor, Baha beni her an öldürecekmiş gibi baba bey ise önümdeki adamı dövecekmiş gibi bakıyordu. Hepsini yine anlarım da baba beyi anlamadım ta ki o konuşana kadar.

“Peri, bu iti de ben yaptım ya hani… Ben daha yakışıklıyımdır ama değil mi? Kızım niye beni övmedi de bu iki şerefsizi övüyor?” Yok artık.

“Harbiden bu da abi kategorisindeymiş be.” Önümdeki yakışıklıya üzgün gözlerle baktım. Ah ulan hayat. Bari bana şunlar gibi güzelini ver.

Birden aklıma o geldi. Tenim buz kesti. O neden aklıma gelmişti ki? Gözlerimi yumup tiksindiğim mavinin en koyu tonu hareleri zihnimden çektim. Onunla son konuşmamız kanlı geçmişti. İkimizin de elinde kan. İkimizin de elinde birbirimizin kanı vardı. Bir ara onu da bulup köşeye çekmem gerekiyordu.

Zihnimdeki şeytanı silip kendi şeytanımı da karanlığa boğdum. Karşımdaki adamlara baktım. Dudaklarımda sinsi bir gülüş peydahlandı. Onların ailem olduğunu bilmeden önce de tanıdığımı biliyorlar mıydı? İşin garibi de buydu. Günlerdir kafamı karıştıran buydu.

Yıllardır beni saklıyorlardı evet ama acaba nedenlerden biri de onlar mıydı? Ben masadaki herkesi bilirken onlar beni bilmiyorlardı.

Şeytanın tohumu da şeytandır. Şeytanın çırağı da şeytandır ve ben her ikisiydim. İyi mi? İyilik yıllar önce ben sokaktayken ölmüştü. Ben, babam dediğim adamın hapsindeyken ben acılar içinde kıvranırken ölmüştü.

Birden belimde bir kol hissetim; anında düşüncelerimden sıyrılıp o kıza döndüm. Başımı çevirip belimi tutup bana destek olan Merihime baktım. Canımın en içi.

Bakışlarım tekrar önüme döndüğünde yeni abinin bakışlarınının da belimdeki kolda olduğunu gördüm. Dudaklarında bir tebessüm var oldu. Şeytandan çalınmış bir tebessüm.

“Hayırdır birader o bakışlar da ne?” Abime dikilen bu gözleri oyarım.

“Çok konuşuyorsun.” dedi sakince.

O sakinliğine inat kahkaha attım. “En sevdiğim.” Kahkaham anında durdu. Bakışlarım sertleşti ve önümde nefret ettiğim aileye baktım. Onları gördükçe yaşadıklarım aklıma geliyordu ve ben onlardan daha da nefret ediyordum. “Şimdi… Evimde ne işiniz var? Sizi kim içeri aldı?”

“Ben aldım.” Odanın içinde yankılanan tok ve keskin ses ile oraya döndüm.

“Neden?” Basit bir soruydu ama ikimizin arasında bir gök gürültüsü bırakmıştı.

“Ailen gelmişti. Ben debuyur ettim. Kendi evime kimi alıp almayacağıma da mı sen karar veriyorsun?” dedi sakin bir sesle. Her zamanki gibi.

“Evet ben karar veriyorum çünkü burası benim de evim.” dedim öfkeyle. Ellerimi kaldırıp önümde duran beş kişiyi gösterdim. “Ve ben onları evimde istemiyorum. Defolup gitsinler!”

Önümdeki adamın çenesi kasılmış ve bana öfkeyle bakmaya başlamıştı. Gözlerinde ise her şeye tezat hüzün vardı. Diğerlerine bakmadım ama o kadının yine ağlamaya başladığını duyabiliyordum.

“Ailen bu evden giderse sen de gidersin?”

“Af buyur?” Ne diyordu bu adam?

“Evimi terk et.” Ben bir çok acı yaşamıştım ve bugün bir yenisini de yaşıyordum. Ben bir kez daha mı evim bildiğim yerden kapı dışı ediliyordum?

Karşımdaki adama baktım; alt dudağımı ısırdım ve dudaklarıma yeşeren acı tebessümü yutmaya çalıştım. “Beni evimden mi kovuyursun?” Elimle diğerlerini işaret ettim bir kez bile o tarafa bakmadan. “Onlarla gideyim diye sen benden mi vazgeçiyorsun?”

Yemin ederim ben bu kadar yıkılmamış olsaydım buna da çöküp ağlardım herkesin içinde. Ama şimdi duruyorum. Bir bir kimin ne yaptığına bakıyorum.

Sonra… sonra ağlardım.

“Amca! Kimi nerden kovuyorsun sen?” Merih abim’in odada yankılanan sesi ile onun da eve geldiğini ve son konuşmaları duyduğunu anladım. Onun ilk kezamcama karşı sesini yükselttiğine şahit oldum.

“Kızımı evimden yolluyorum.” dedi yine beni delirten o sakin sesiyle.

Gözümden bir yaş aktı. “Kim için?”

Bana bakışında ilk defa bir duygu gördüm. O da acı çekiyordu. “Senin için.”

Başımı iki yana salladım ve kabul ettim. “Peki, amca ev senin olsun gidiyorum.” O kadının mutluluk sevincini, adamın şükür duasını duydum. Ben size bu mutluluğu vermem bu saatten sonra. Yandıkça yakmazsam adım da Asya olmasın!

“Ne de olsa sokakta da yaşadım ben. Bu saatten sonra yine sokakta yaşasam koymaz bana.” Öfke yavaş yavaş bedenimi esir alıyordu. “Kimseninde evine kalmadım. Benim kendi mesleğim de var, kendi maaşım da olur çalıştığımda ve reşitim. İstediğim zaman da yeni bir eve taşınırım.” Alayla amcam dediğim adama baktım. “İstenmediğim yerde de kalmam.”

Bu kez kapı dışarı edilmeden kendim kapının dışına gidip duracaktım. Evinden gitmek, evinden kovulmaktan iyidir belki de… Ama yine de bilemiyorum. Evimden kovuldum da hiç evim dediğim yerden gitmemiştim.

O yaşlı ve sinsi zihninde çarkların çevrildiğini biliyordum. Ben tanımıyor muyum onun beni asla vermeyeceğini? Bu adamın derdi başkaydı. Eski asker, yetiştirdiği kızı örgüte yem mi edecekti? İnanmam.

“Bu kadar yeter.” Biyolojik babam olan adam buz kesmiş ortamı tek cümlesi ile böldü. “Sana iki gün mühlet tanıdım, kızım ve biz de iki günün sonunda kızımızı almaya geldik.”

Dudaklarımdan bir kahkaha firar verdi. “Paşama bak ya! Ee, daha nasıl hayal kurdun bakayım sen?”

Baha, geldiğinden beri ilk kez konuştu. “O ses tonuna ayar vermezsem bana da Baha demesinler!” deyip üzerime doğru geldiğinde bende onun üzerine doğru adımladım. “Demesinler, demesinler. Ben zaten sana pezevenk diyorum. Onlar da der!” diye öfkemi ondan çıkarmaya çalıştım.

“Öldürürüm lan seni!” deyip tekrar bir adım üzerime attığında babası kolunu tutup onu sabit tuttu. Merih ve Semih abilerim de benim önümde durdu.

“Senin dilini kesip sana yediririm lan puşt!” dediğimde babasının kolundan kurtulmaya çalıştı.

“Bırak baba, bırak!” deyip kurtulmaya çalıştığında babasına döndüm. “Salın küçük enişteyi, bakalım napabilecek.”

Ben konuştukça o öfkenlendi, o öfkelendikçe ben çenemi açtım.

“İkiniz de durun artık!” deyip ilk kez babası sesini yükseltti. Dediği gibi ikimizde anında durmuştuk. Şimdiye kadar bize gösterdiği o kibar ve şakacı adamın mizacı gitmiş. Örgütün korkulan adamına ait yüzünü ortaya çıkartmıştı. Koyulaşan irisleri, sıkı sıkı birbirine yapışan çene hattı ve derin nefes aldıkça burun deliklerinin genişlemesi ile gerçek anlamda korkutucu duruyordu. Tabi bana sökülür mü ayıların tepkileri. Hayır? Neden çünkü ben kaşınıyorum.

“Çıkın evimden!” Dümdüz ses tonum ile kahkaha attı bu sefer.

“Kovulduğun evde kalacak kadar gurursuz musun sen?” acımasızca az önce yaşananları yüzüme vurdu, kanını taşıdığım adam.

Dilimi üst dişlerimde gezdirip ona baktım. “Bir daha haddini aşarsan ihtiyar…” Sesimi kesen bugün eve ilk kez gelen adamdı. “Sakın cümlenin tamamını getirme, küçük.”

Kaşlarımı yukarı kaldırıp “Önce babanı susturacaksın!” dedim.

Dudakları iki yana kaldırdı. “Ben saygıya önem veririm.”

“O zaman size saygı duymayan bir kızı da es geçersiniz.” dedim dudağındaki alaycılığa tezat düşecek bir gülüş ile.

Gülüşünde sinsiliğe dair parıltılar belirdi. “Terbiye etmeyi tercih ederim ve sen bugün bizimle eve geliyorsun.” dedi otoriter bir sesle.

Kahkaha attım. “Ben de pıtı pıtı gelecektim zaten.”

Omuz silkti. “Hayır, seni görünce zorla götürmeyi planlamıştım.” Cümlesi bittiği gibi üzerime geldi ve ben daha ne olduğunu anlamadan beni omzuna atıp yürümeye başladı.

Dünyamın birden tepetaklak olması ile korkuyla çığlık attım. “Bırak beni!” deyip sırtına vurmaya çalıştım.

O sırada Merih ve Semih abimin bize doğru geldiğini ama Buğra ve Baha’nın ikisinin önüne geçtiğini gördüm. Daha onlar konuşamadan amcam onların sözünü kesti. “Bırakın da öz ailesi ile tanışsın.” dediğinde çığlık atıp beni taşıyan hayvanın sırtına yumruklarımı geçirdim.

“Amca! Seni affetmeyeceğim!”








Selamlarrrr

Bölüm normalde çarşamba günü gelecekti ama bu hafta ekstra bir bölüm daha paylaşmak istedim. Çarşamba günü bölüm gelecek, bu bölüm onu etkilemedi. Eğer haftasonu bölüm(ileriki bölümler) yazma fırsatım olursa bir bölüm daha atabilirim.

Şimdi gelelim bölüme...

aaaaa.... kızımız kaçırıldı... kaçırılmalara da doyamadı ahahhahaha

Bölümü nasıl buldunuz? Bir abi daha geldi ve bu abimiz... Giriş bölümünde böyle üstsel bir şekilde ondan bahsetmiştim ama çok derinde kalıyor bu hahahha

Bu arada demiş miydim düşman aileler ve o imkansız aşk...

Öyle işte ya hahaha

o zaman bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle...

Seviliyorsunuz.

Bölüm : 26.12.2025 00:30 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...