14. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 14. Bölüm- Bir Adet Havuç, Bir Adet Kalp Kırıklığı

14. Bölüm- Bir Adet Havuç, Bir Adet Kalp Kırıklığı

Aden Sakaaa
adensakaa

Selçuk Koral, karşısında duran bu kadını tanımamak için geldiği ilk andan itibaren gözlerini ondan kaçırıyordu. Tanımamalıydı onu. Bu kadını tanımamalıydı…
Onun tanıdığı tek bir kadın vardı ve o burda değil çiçekçi dükkanında olmalıydı."

 

Mini bir oy ve yorum hatırlatma köşesi:)


Gerçekten de var mıydım ya da gerçekten de var mıydık? Bu bazen beni delirtme raddesine kadar getirebilecek bir soruydu. Varlığımdan şüphe ediyordum kimi zaman. Sanki bu beden benim değildi. Yaşananlar, acılar, duygular, tenim… Bana ait her şey ama her şey sanki bir başkasına aitti. Yaralarımın, acısı vardı ve acıyordu ama bana ait değilmiş gibi.

Hani sevdiğiniz birinin kolu kesilince akan kanı görür, acıdığını bilir ama sizin için fiziksel bir acı yoktur. Şu an bu durumdayım. Sevdiğim biri acıyor, üzülüyorum da bu duruma ama hayır… Acım yok, korkularım yok, duygularım, zihnim, o anım yok. Bir sis perdesinin ardında kayıp benliğimi aramak zorunda kalıyorum fakat o kadar yabancı bir bedenmiş gibi geliyordu ki bana ait olan ten, kalkıp onu bulmak istemiyorum.

Acıyor mu? Acısın.

Üzülüyor mu? Üzülsün.

Ölüyor mu? Ölsün.

Sonuçta bana ait değil. Yada bana ait sâdece ben hissedemiyorum artık.

“Asya…” Bana seslenen sesi duyduğumda daldığım düşlerden hızla ayrılıp arkamdan gelen sese döndüm.

Üzerime doğru gelen kadın ile ayağa kalktım gülerek. “Burada ne işin var?” Şaşkın ve mutlu çıkan sesimle adımları hızlandı ve hızla kollarımın arasına attı kendini.

“Özledim seni!” diye çemkirdiğinde gülerek kollarımın arasındaki kadına sarıldım.

“Ben de seni özledim.”

Birbirimizden ayrıldığımızda eğlenen bir ifadeyle bana baktı. “Kilo mu aldın sen?”

Gözlerimi devirip demin kalktığım koltuğa geri kuruldum. “Elli kilo falan aldım hatta.”

Onunla dalga geçmemi umursamadan hızla yanıma kuruldu ve sesini kısıp meraklı kişiliğini ortaya serdi. “Nasılsın, nasıl gidiyor burası?”

Belçimden gözlerimi ayırıp ekranı açık televizyona baktım. İlk geldiğimde bu program yoktu. Gözlerimin önünde değişenleri bile artık fark edemeyecek kadar zihnimde mapustaymışım.

“Bilmiyorum.” Kısık çıkan sesim ile bedenini biraz daha bana yakınlaştırdı.

“Nasıl bilmiyorsun?” dedi şaşkın bir ifadeyle. “Ya mutlusundur ya mutsuz. Ya iyisindir ya da kötü. Ya varsın ya da yoksundur. Belki arasıdır ama bunun bilmiyorumu yoktur, Asya.”

Bakışlarımı anlamlandıramadığım ekrandan çekip önümdeki koyu harelere diktim. “Mutluyum, Belçim ama bir o kadar da mutsuz. İyiyim ama bir o kadar da kötü. Varım ama bir o kadar da yokum. Arafta kaldım, Belçim. Arafta… Seçemiyorum, anlamıyorum ama en çok da neyi beceremiyorum biliyor musun?” diye sordum kırgın bir sesle. “Ben en çok da yaşamayı beceremiyorum.” Bazen yaşamın bana haram olduğunu düşünürdüm. En büyük günahkar da bu yüzden benimdir. Bir inat uğruna yaşıyormuşum gibi…

İnadım kime o bile meçhul.

“Bu kadar mı sıkışıp kaldın hayatında?” diye sordu, Belçim. Onunda sesinde acı var artık. Ne yazık ona. Benim gibi hüzün kokan bir arkadaşı vardı.

“Sanırım… Bazen her şeyi bırakmak istiyorum.” dedim en yakın arkadaşıma.

Tırnak etlerimi parçalamama bir el engel oldu. Belçim, parmaklarımı avuçlarında hapsedip onlarla oynamaya başladı. Parmaklarımla oynanılmasını sevdiğimi biliyordu.

“O zaman bırak gitsin tüm acılar.” dedi hayatıma sitem eder gibi.

Pes etmiş bir tebessüm yeşerdi dudaklarımda, bakışlarım ise parmaklarımızda asılı. “O zaman her gün uğraman gereken bir mezar olur.”

Parmakları dondu. Nefes alışları durdu. Görebiliyorum nasıl nefesini tuttuğunu, o anları nasıl zihninde canlandırdığını. Yutkundu acı içinde, parmaklarımızda olan bakışları gözlerimi buldu.

“Asya… Bunu, bunu nasıl dersin?” diye acı içinde sordu. Acısı sesini bile kısmıştı. Sesi sanki bana küstü.

Omuz silktim ve ona içinde durduğumuz evi gösterdim. “Bak neredeyiz. Bak ben kimin kızı çıktım.” Alt dudağım titrediğinde bakışlarımı koyu harelerinden çekip parmaklarımıza diktim yeniden. “Ve bilmediğin daha nice şey… Çok geliyor bana. Hepsi o kadar ağır ve zorki nasıl hala bu yüklerle nefes alabiliyorum bende şaşırıyorum.” İçimdekileri saf doğruluğu ile anlatabildiğim bir kişi vardı ve o da şu an karşımdaydı.

Ona sâdece duygularımın saflığını sunabiliyordum. Keşke yaşamımdaki doğruları da aktarabilseydim… ama korkuyorum. Ben korkutularak büyütülen bir çocuktum. Bunu Baybars Beyi gördükten sonra anlamıştım. Kabuslarıma taht kuran adamın; canı, kanı çıkmıştım.

“Burdan çekip gidebilirsin. Elinde bu güç var.” Kimse bizi duymasın diye kıstığı sesi ve biraz daha üzerime eğilmesi ile bakışlarımı ona çevirdim.

“Belçim, benim gücüm var ama onlar kadar güçlü değilim. Artık yüzümü biliyorlar çok yakında da babamı tanıyacaklar.” Sıkıntıyla nefes verdim. “Ki gitsem de babam beni bırakmaz. Özellikle de şimdi bırakmaz. Biliyorsun. Lider’in varisi için örgüt bir araya gelecek ve bu yıl da babam varisi açıklamazsa koltuğu devretmesi gerekecek. Ölerek…”

“Sana ihanet etmiş olsa bile mi?” diye ortada olan acı ihtimallerden birini bomba gibi önüme serdi. Babam, bana ihanet etmiş miydi? Evet, etmişti ama bir noktada onun da piyon olduğunu biliyordum.

Çenemi sıkıp ağzıma gelen tüm kötü sözleri yuttum. “Asıl bana ihanet etmişse…”

“Bu yeni bir acıya yelken açar ama…” dedi masumane bir şekilde. Kızarmaya başlayan gözleri ile tebessüm ederek konuyu çevirmeye çalıştım. Onun hayatında benimki gibi kan ve ölüm yoktu. O normaldi. O, olmak isteyeceğim kadar normaldi.

“Off, boş ver yeni acıları da sen kendinden haber et.” deyip onu dürttüm. “Hayırdır, birden bire geldin?”

Anında dağılan odağı ile koltukta hareketlendi ve konuşmadan önce etrafına bir göz attı. “Kolundan yaralanmışsın. Merih dediğinde yanına gelmek istedim. Sence bir sorun olur mu?” Bir an tereddüt ettikten sonra konuşmasına devam etti. “Yani habersiz geldim diye Hardemirler, topuklarıma falan sıkmaz değil mi?”

Sorun olur mu, diye sorduğunda aklımda beliren ihtimaller ile onun dile döktüğü sorunu arasında bir süre duraksadım. Sanırım bazı şeyleri abartıyordum ki benim zihnime üşüşen ihtimallerin korkunçluğu daha korkunçtu.

Bu halime kıkırdayıp başımı omzuna yasladım ve kollarımı ince beline sarıp yerimi huzurla ayarladım.

“Sana zarar vermezler, hem hiçbiri de bunu yapmaz.” deyip keyifle kıkırdadım. “Tabi şimdilik.” dediğimde elimi göbeğine koyup karnını mıncırmaya başladım. “Bana kilo aldın diyorsun da bu ne?”

“Yaa,” deyip öfke ile elime vurdu. “Kızım, ne elleyip duruyorsun?” diye bana kızıp ellerimi teninin üzerinden çekmeye çalıştı.

Kıkırtılarımın şiddeti arttı ve odanın içinde birden iki kadının yüksek gülüşleri dans etmeye başladı. Parmaklarımın arasından kurtulamayacağını anladığında o da aynısını bana yapıp karnımı gıdıklamaya başladı. Hem birbirimizden kurtulmaya çalışıyorduk hem de karşıya yenilmemek için gıdıklamaya devam ediyorduk.

“Ben… ben pes…” Belçim’in cümlesini tamamlamasına müsade etmeyip konuşmasını fırsat bildim ve onu hızla arkaya doğru ittim. Kıkırdayıp koltuğun üzerinde uzanan ve hala kahkahalarla gülen kadına baktım.

“Sanırım gülmekten ödümü düşürdüm.” Gülmekten nefes nefese kalmış bir halde konuşmamla Belçim daha da yüksek sesle gülmeye başladı.

“Kızım ödün ne alaka!” deyip doğrulmaya çalıştı. “Ödün korkunca düşermiş.”

Omuz silkip sırtımı koltuğa yasladım derin bir soluk verip. “Saçma bir şey bence bu. Korkunca düşen şey gülünce de düşer yani.” Sonuçta ikisi de duygu. Misal güldüğünüzde ağlarsınız ama mutlu olduğunuzda da ağlarsınız.

“Senin biyoloji öğretmenin kimdi, kızım?” deyip gür bir kahkahayı da saldığında kaşlarımı çatıp kara çiyana döndüm.

“Burda bilim adına konuşuyorum, rezil! Sen ne anlarsın!” Cümlem bittiği gibi dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırıp kollarımı birbirine doladım. Canım, biricik arkadaşım beni resmen kaale almıyordu. Burda mantıklı bir şey söylüyordum.

Hem kesin Buğra biliyordur. Ona sorardım elbet.

Belçim doğrulduğu yerde oturur pozisyona geldi ve kalçasını sürükleyip yanıma doğru geldi. “Benim arkadaşım, bana küsmüş mü?” Bir çocuk avutur gibi büzdüğü dudakları, kıstığı sesi ve merhamet fışkıran gözleri ile gözlerimi devirdim. Başını sol omzuna doğru yatırıp beni iyice bakış açısına hapsetti. “Dediğin olmadı diye; sen, bana küstün mü?” dediği an ona attığım bakış ile dayanamayıp daha yüksek sesle gülmeye başladı.

Dik bir pozisyona geçip teslim olur bir şekilde kollarını iki yanda havaya kaldırdı. “Tamam, tamam… Bir şey demedim.”

“Allahtan demedin.” Somurtarak kurduğum cümle ile birden kollarını, bedenimin etrafında hissettim.

“Demedim!” Sondaki 'i' harfini uzatıp konuşmasıyla gözlerimi devirdim ve kollarının arsından çıkmaya çalıştım.

“Kızım salsana beni bir! Biraz yaşının insanı gibi davran. Yirmi üçünde değil de daha yeni beşine varıyormuşsun gibisin!” diye ona kızdığımda kollarının arasında olan beni daha da sıkıp sarsmaya başladı. Bir o yana götürdü bedenimi bir öteki yana.

“Ha beşimdeyim ha yirmi üçüm de… Ne fark ederki her yaşımda da senin yanında ben böyleyim.” deyip kahkaha attı. “Gördün mü nasıl kafiye yaptım.”

Delirmiş ve alışık olduğum bu haline çığlık atıp birden kollarının arasından sıyrıldım. “Ya güzelim Türkçemi niye her seferinde kattlediyorsun sen? Ne garezin var canım Türkçemle?” diye ona kızdığımda yüzündeki tatlı bakış yerini kızgınlığa bıraktı.

“Hâlâ hâlâ! Sanki sadece senin Türkçen! Benim de Türkçem bu!” diye o da bağırdığında kaşlarımı çatıp ellerimi belimin iki yanına koydum ve tüm ağırlığımı sağ bacağıma yükleyip duruşumu kavgaya hazırladım.

“O zaman düzgün kur cümleleri!” diye bağırdım.

“Ee zaten düzgün kullanıyorum!” diye bağırdığında birden duraksadı ve bakışları üzerimde gezindi. “Senin regl tarihin yaklaşıyordu, değil mi?” diye bıkkınca birden konuşması ile tüm kızgınlığım, kavga isteğim buhar olup uçmuştu. Ellerimi belimden çekip ona baktım.

Bunu neden sorduğunu tahmin edebiliyordum. Reglden üç dört gün önce ve regl olduğum günlerde hormonlarım, duygularımı alt üst ederdi. Özellikle bu duygularımı çekinmeden gösterebildiğim yakınlarım çok iyi bilirdi. Duygu halim çok çabuk değişirdi. Beş dakika içinde mutlu olabilirdim, üzgün de olabilirdim ya da o an birine karşı hissetmediğim derece de bedensel bir ihtiyaç da duyabilirdim. Tabi, bu bedensel ihtiyaç kısmını çevremdekilerin bilmesine gerek yoktu.

“Günler önceydi ama hala olmadım ya!” diye sitem ettiğimde kaşları birden çatıldı.

“Peki teyze olacağım bir durum var mı?” Belçim’in cümlesi bittiği gibi ben daha yanıt veremeden bir başka ses odada yankılandı.

“Ne teyzesi?” Çıkan şaşkın ses ile sol tarafıma döndüğümde yine tüm ailenin tam kadro kapıda olduğunu ve her birinin şaşkın bir şekilde bana baktığını gördüm. Demin konuşan kişi sanırım Peri Hanımdı. Erkeklerin konuşacak kadar şu an akıl sahibi olduğunu sanmıyorum.

Bunlar nasıl her seferinde tam kadro olabiliyordu? Sabahın köründe kahvaltıya inmiş de olabilirler.

“Belçim teyzesi…” Konuşan Belçim'e doğru döndüm ve o da bakışını kapıdakilerden çekip bana baktı. “Kız, Belçim teyze bana çok yakıştı ya!” diye neşeyle şakıdığında şaşkın bakışlarımı Belçimden ayıramadım.

“Sence şu an sırası mı?” diye dişlerimin arasından konuşmam ile ortamın farkına varabildi. Önce gözleri irice açıldı hemen ise şaşkın surat ifadesinin yerini korku aldı.

“Kesin topuklarıma sıkacaklar?” dedi ve bayıldı.

Karşımda koltuğa yığılan kıza bakakaldım. Belçim bayıldı. Belçim gerçekten de bayıldı!

Kendime gelip hızla aramızdaki mesafeleri kat edip koltukta uzanan kızın önünde dizlerimin üzerinde durdum.

“Belçim… Saçmalama lan!” Korku ile sol elini alıp avcumun içinde ısıtmaya çalıştım. Bayılan birine nasıl müdahale edilirdi ki? Filmlerde hep tokat atılıyordu. Acaba tokat mı atsaydım?

“Belçim…”Aklıma gelen Hardemirlerle bakışlarımı onlara çevirdim. “Ya siz şaka mısınız? Orada durmaktan başka bir işe yaramıyor musunuz?” diye bağırdım. “Buğra, arkadaşım bayıldı! Müdahale etsene!” diye ortada duran şaşkın bir şekilde bana bakan adama baktım. Hayır, beklediğim adamdan da hâyır geleceğini sanmıyordum açıkçası çünkü her an o da bayılacak gibi duruyordu.

“Dur ben yardım edeyim.” Peri Hanım duruma anında müdahale etti. Yüzündeki şaşkın ve korku dolu ifadeyi silip o polyana timsali tebessümü yeniden dudaklarına yedirdi ama bu sefer öncekiler kadar iyi değildi.

Hızlı adımlarla yanıma gelip arkadaşımın üzerine eğildi. “Belçim… Belçim. Beni duyuyor musun, canım?” Bir tepki alamadığımızda bakışlarımı Belçimden ayırıp Peri Hanıma korku dolu gözlerimi diktim. Bana tebessüm edip güven verici bir bakış yerleştirdi çehresine. Belçim’in omuzlarından nazikçe sarsmaya ve o arada da ona seslenmeye devam etti.

Biz Belçim’e odaklanmışken Buğra da yanımıza gelmiş ve Belçim’in koltukta dağınık duran bedenini koltuğa rahat bir pozisyonda yerleştirdi. Ayaklarının altına da bir kaç küçük yastık yerleştirip Peri Hanımın yanına geçti. İkisi birden Belçim ile ilgilendiğinde onların işini bölmemek için aradan çıktım. İkisini rahatsız etmeyeceğim ama Belçim’i de rahat görebileceğim bir açı bulup ordan onları izlemeye başladım.

“Sakin ol kızım. Basit bir bayılmadır. Hem annen ve abin bakıyorlar arkadaşına.” Hemen yanımda Baybars Beyin yükselen sesi ile korku dolu bakışlarımı ona çevirdim.

“Bu evde bu kadar testosteron olmasaydı arkadaşım korkudan bayılmazdı!” diye ona çemkirip arkadaşıma döndüm. Bu kadar erkek nedir ya?

Yanımda yükselen homurtu ile bakışlarımı Baybars Beye çevirdiğimde aslında homurdanmadığını sadece gülüşünü gizlemeye çalıştığını gördüm. Kaşlarım daha da çatıldı bu duruma ama bu kez umursamayıp önüme döndüm. Bu seferde sağ tarafımda bir adamın sesi yükseldi.

“Arkadaşın bayılmadan önce hamilelikten bahsediyordu.” Pars’ın cümlesi bittiği an herkesin bakışları arkadaşımın üzerinden yükselip benim üzerimde dikildi.

“Ya delirtmeyin beni! Kız şaka yapıyordu! Daha önce bu konuda şaka yapan iki kadın görmediniz mi siz?” diye öfkeyle bana bakan adamlara söylendim. “Artık kızcağıza nasıl baktıysanız korkudan bayıldı.” Sonda sesim üzüntüden alçalmıştı.

“Asyayı salın artık!” Peri Hanım odadaki adamlara bağırıp hepsi ile göz göze geldi. “Reglim her geciktiğinde ben de Sinem’e böyle şeyler derdim ki o da derdi!” deyip ofladı ve “Neden bu kadar aptal erkekler doğurdum bilmiyorum ki ben!” Son cümlesi ile erkeklere de geçirmeyi unutmadı.

Tam ona bu konuda destek verecektim ki bayılan arkadaşımın inlediğini duydum ve bakışlarımı hızla ona çevirdim. Kendine gelmeye başladığını gördüğümde içimde anında bir rahatlık var oldu. Buruşturduğu yüzü ve hala kapalı duran gözleri ile tam olarak kendine gelmediğini de görebiliyordum.

“Kurabiyem, burdayım ben.” Koltuğun üstünden uzanan arkadaşıma seslendim. Sesim ona ulaşmış olmalı ki anında bana yanıt verdi.

“Kız, Asya. Allah senin belanı vermesin!” İçten ettiği dua ile kendine geldiğini anladım.

“Amin, canım. Cümleten inşallah.”

Gözlerini açıp sesin geldiği yöne yani bana baktı. “Kızım, sen harbi mal çıktın! Çok kötü bir kabus gördüm, senin yüzünden. Bu Hardemirler topuklarıma sıkıyordu.” Korku dolu çıkan sesi ve onu dikkatli bir şekilde dinleyen biricik arkadaşımın üzerine eğilmiş Hardemirleri düşünmemeye çalıştım.

“Sen demin bayılmıştın ya şu an kendine geldiğinden emin misin peki?” diye onu yokladım.

Yüzüme en saf ifadesi ile bakıp “He, eminim. Niye ki?” dediğinde gülüşümü yutmaya çalıştım.

“İftira attığınızın farkında olup olmadığınızı anlamak içindir Belim Hanım!” Baha'nın kızgın çıkan sesi ile Belçim’in bakışları tam tepe noktasında duran Bahaya kaydı.

“Sen kimsin de bana iftira atıyor diyorsun, hıyar!” diye bağırdı. “Benim adım, senin o yağlı belin değil! Belçim. Benim adım, belçim!”

En az Belçim kadar öfkelenen Baha da ona hızla yanıt verdi. “Kim miyim? İftira attığın Hardemirlerden biri ve Hardemirlerin şahsi avukatları! Baha Hardemir!” deyip kızın üzerine biraz daha eğildi. “Bugün yapacağım ilk işte Belim Hanım, hakaret davası açmak!” dediğinde Belçim’in tüm cesareti buhar olup çoktan uçmuştu.

“Hardemir mi?” Korku dolu fısıltısını burda hepimiz net bir şekilde duymuştuk. Kaşlarımı çatıp etrafta müdahale etmeyen diğer Hardemirlere baktım. Her biri de bu andan pek mutlu gibiydi.

Sanki arkadaşım iftira attı!

“Evet. Bizzat kendisi.” Baha'nın kendinden emin çıkan sesini duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim ve arkadaşımın üzerine eğilmiş kara kafasını gördüğümde sağ elimi kaldırıp ensesine bir tane indirdim.

“Pabucumun Harı seni!” Bahaya bağırıp arkadaşımı korumaya başladım. “Sen kimin arkadaşını korkutuyorsun!”

Baha, anında ensesini tutup bakışlarını bana dikti. “Senin arkadaşını korkutuyorum, sünepe!” diye bağırdı.

“Yolarım seni!” deyip üzerine atlayacaktım ki yan tarafımda duran Pars anında belimden tutup beni göğsüne hapsetti.

“Sakin ol.” Pars'ın yatıştırıcı çıkan sesi ile bakışlarımı sol omzuma doğru çevirdim ve arkamda kalan adama öfkeli bakışlarımı diktim.

“Sen de her seferinde aynı şeyi yapıyorsun bak.” Resmen dejavu yaşattıyordu her seferinde.

Dudağının sol tarafı hafif bir şekil aldı. “Sen de her seferinde aynı tepkiyi veriyorsun.”

Çatılı kaşlarım daha da derinleşti ve önümde duran Bahaya bakmadan onu gösterdim. “Ama o da her seferinde aynı şeyi yapıyor. Hiç yaşına göre davranmıyor.” diye kardeşini ona ispiyonladığımda dudağındaki o küçük kavis daha da şekillendi.

“Kızarım ben ona.” Merhametli çıkan sesi ile kaşlarımın çatılması yavaş yavaş son buldu.

“Tamam.”

“Bu kadar mı?” diye merakla sordu Pars.

“Ne bu kadar mı?”

“Normalde olsa olayı kapatmaz illa başka bir kavga çıkartırdın da.” dediğinde ona karşı yüzümü buruşturdum.

“Yazık yazık! Kaç gündür şu evde beraberiz hala tanımamışsın beni. Sen kızacakmışsın işte. Bir daha o domuz ile ne uğraşacağım ben.” deyip kısa bir açıklama yaptığımda birden keyifle kaşları yukarı doğru kalktı.

“Demek sözüme inancın var.”

Belimdeki kolunu tutup kendimden uzaklaştırdım. “İlk sözün. İlk inancım. Sonu daha belirlemedik.” dediğimde ne demek istediğimi gayet iyi anlamıştı.

Bu onun için bir fırsattı.

Başını anladığını ifade eder gibi aşağı yukarı ağır ağır sallamaya başladı. Onun esaretinden de kurtulmayı başarıp onu arkamda bıraktım. Bakışlarım bana öfke ile bakan Baha ile kesiştiğinde anında yüzümde bir gülüş peydahlandı.

Ondan bakışlarımı ayırıp etrafta küçük bir göz attım. Çağrı, Enis ve Arem koltukta oturmuştu. Çağrı kafasını telefonuna gömmüş bizimle ilgilenmediğini net bir şekilde odadakilere yansıtıyordu. Enis, iki abisinin ortasında oturmuş benim her hareketimi izliyordu ve onunla gözlerim kesiştiğinde bakışları koluma indi. Yaralı olan koluma. Ondan anında bakışlarımı kaçırdım ve Arem’e baktım. Arem ise arkamda duran kardeşine bakıyordu. Bu da bir değişik.

Odadaki diğer Hardemirlere baktığımda Baybars Bey hala aynı yerinde durmuş arkadaşımı izliyor, Baha öfkeli bakışlarla bana bakıyor ve Buğra ise arada bir karnıma kaçamak bakışlar atıyordu. Peri Hanım ise eski polyanna ifadesine tamamen bürünmüştü.

Sıkıntıyla bir soluk verip koltuğun üstünden atlayarak kendimi arkadaşımın yanına attım.

Bu aile beni de artık çok yoruyordu. Bir tur da ben mi bayılsaydım ne?

Kolumu uzatıp Buğraya baktım. “Doktor Beyciğim sanırım tansiyonum düştü. Bir bakıver.” dediğimde Buğra'nın bakışları irice açıldı.

“Hamilelikte olur böyle şeyler.” Korku dolu çıkan sesi ile anlamsızca ona baktım.

“Ee, banane!” Hâlâ havada asılı kalan kolum ile Buğraya söylendim.

“Hamileymişsin ya ondan dedim.” Buğra ne düşündüğünü açık bir şekilde dile döktüğünde ona ofladım.

“Annemi duymadın mı sen?” Arem’in kızgın çıkan sesi ile bakışlarım bir anlığına ona kaydı. Hamile olma fikrim onu germiş gibi duruyordu. “Değilmiş hamile.”

Bu saçma olaya son vermek için bakışlarımı Buğraya çevirdim. “Sanırım şu an mantıklı düşünemiyorsun. Ben hamile falan değilim. Olamam da!” diye bir açıklama yaptım.

“Nasıl olamam da?” Sessizce bizi izleyen Belçim bu sefer ortaya pat diye atladı ve onun yeniden konuşması ile eminim yeni bir kargaşa yaşanacaktı.

Kendimi sakinleştirmek için gözlerimi kapatıp bir iki soluğu içime çektim. “Bakın, tek tek geliyorsunuz kafayı yedirtiyorsunuz bana!” diye birden yükselmeye başladım. Oturduğum yerden kalkıp etrafımda bana şaşkın ifadelerle bakan ev halkına ve canım arkadaşıma baktım. “Bakın, ben hamile değilim! Sadece reglim gecikti! Siz bunda da saçma bir şey bulmadan açıklim. Stres… Diğer konu ise,” deyip kızgınlıkla Belçim’e baktım. “Hamile olmam için bir partnere ihtiyacım var ve benim hayatımda, yanımda, yakınımda şu an öyle biri yok. Herhalde bebeği tek başıma yapmayacağım ya da o bebek gökten inmeyecek!” deyip kızgınlıkla bağırdığımda biraz rahatlamış gibi hissettim…. Ama sonra utandım. Dudaklarımdan ayrılan cümleleri yeni idrak edebiliyordum. Bedenimde yayılan o kızarıklığı hissedebiliyordum. O utanç yanığını en çok yanaklarımda hissediyordum.

“Allah devamını artırsın, bacım.” Baha’nın anında verdiği yanıt ile rahatlamış bedenimde yeni sinirler nüksetmeye başladı.

“Sen her konuştuğunda ben sinirleniyorum ama…” deyip onu boğmak istercesine ona baktım.

Tam Baha konuşacaktı ki babası araya girdi. “Tamam bugünlük bu kadar kepazelik yeter. Hem kızları dinleyip hem de dinledikleri şeyleri yanlış anlıyorsunuz üstüne bir de kavga çıkartıyorsunuz!”

Oğullarına kızması ile gözlerimi kısıp ona baktım. “Siz sanki bizi dinlemediniz!”

“Evet, baba. Sen ve annem de dinlediniz! Neden şimdi sadece biz suçlu çıkıyoruz?” diye Baha yine savunmaya geçti.

Baybars Bey göğsünü gerip gururlu bir ifade takındı. “Ben şaka olduğunu düşünmüştüm zaten.”

“Ama bu kızları dinlemediğin anlamını değiştirmiyor!” Baha’nın parmak bastığı nokta çok haklıydı.

“Doğru diyor, avukat.” Anında Bahaya destek çıkmam ile Baha'nın yüzünde bir şaşkınlık belirdi ama anında bunu sildi.

“Ben, babayım; istediğimi dinlerim. Size bir de hesap mı vereceğim!” diye ikimize kızdığında Baha ile bakıştık.

“Özel alanımı talan ediyorsun ama.” Birden çekingen çıkan sesim ile bakışları yumuşar gibi oldu.

“Evet, babasısın ama kızının da özel alanını istila ediyorsun! Bu doğru değil. Her bireyin kendine ait bir alanı vardır ve diğer fertlerin de buna saygı duyması gerekir.” Baha bana destek çıkınca bu kez şaşkın bir ifade ile bakan bendim.

Ne oluyor bu adama? Ama haklı haklı konuştuğu için de ne oluyorsa iyi oluyor.

“He, çok doğru konuştu avukat.”

Baybars Bey tam konuşacaktı ki Belçim araya girdi. “Asya, bu Baha dediğin abinle hani sürekli kavga ediyordun. Baksana mis gibi abi kardeş geçiniyorsunuz.” Belçim’in bana kızgın çıkan sesi ile kaşlarımı çatıp ona baktım.

“Kavga ediyorum işte Bahayla!”

“Bu kız da ne yaptığını bilmiyor bence.” Buğra'nın keyifli çıkan sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.

“Ne demek o! Tabiki de ne yaptığımı biliyorum.” Anında kendimi savunmaya geçtim ama neye karşı savunduğumu da şu an anlamadım. Açıkçası şu an tam olarak ne döndüğünü de anlamadım. Sanırım beyin fonksiyonlarım bir süre bana veda etmiş.

“Güzelim, Buğra diyor ki…” deyip arkamdan sesi gelen Pars birden sustu. “Ya da banane. Ne yapıyorsanız yapın.” dedi ve arkamdan adım seslerini duydum. Bir kaç saniye sonra bakış açımda belirdi. Arem ve Enis’in arasında kalan boş alana geçip oturdu. Bakışlarımın Enis’i bulmamasına dikkat ederek hızla gözlerimi ordan kaçırdım.

“Ben bu andan çok sıkıldım!” diye evdekilere son duygu halimi belirttiğimde Peri Hanım dayanamamış olmalı ki yüksek sesle gülmeye başladı.

“Pazar sabahımızın güzelliğine bakar mısınız? Ne kadar da iyi anlaşıyor çocuklarım.” dedi. Bende bunların hepsi neden evde diye düşünüyordum. Pazarmış…

Tüm bakışlar Peri Hanımı bulduğunda gülüşü azaldı ama asla tam anlamıyla yüzünden silinmedi. Hâlâ yüzündeki yerini koruyordu tebessümü. Ben bu kadar gülsem yüz felci geçirirdim.

“Ne pazar sabahı ama…” ağzımın içinde konuşmam ile bir iki bakış bana dönmüştü ama sözleri anlamadıklarına da emindim.

“O zaman baştan başlayalım.” Baybars Beyde olaya müdahale etmeye başladı. “Belçim kızım, şimdi en baştan güzelce tanışalım sonra hep beraber kahvaltı sofrasına oturalım.” deyip çekici ve bir o kadar da babacan bir tebessümü dudaklarına yerleştirdi. “Böylece Hardemirleri şahsi olarak da tanımış olursun.”

Belçim, Baybars Beyin yaydığı güven ile tebessüm etti. “Bence yeterince tanıdım.” dediğinde Peri Hanım ve Baybars Bey kahkaha attı.

Baybars Bey gülüşlerinin arasında elini selamlaşmak için arkadaşıma doğru kaldırdı. “Bence biz yine de sıfırdan alalım.”

Belçim, bu teklifi reddetmek istemiyormuş gibi hızla elini tuttu. “Siz öyle diyorsanız…” Yüzündeki mutluluğa tezat olarak çıkan sesi ile kıkırdayıp başımı iki yana salladım.

“Ben Baybars. Baybars Hardemir. En yakın arkadaşının, yakışıklı babası.” Baybars Beyin büyük bir gururla söyledikleri ve konuşması esnasında göğsünü germesi ile Belçim kıkırdadı.

“Ben de Belçim Çimen. Tek kızınızın biricik, en iyi, en mükemmel dostu.” dedi en az Baybars Beyin gururu kadar.

“Neymişim ben be!” diye dudaklarımın arasında mırıldanmam ile Buğra beni duydu.

Aramızda duran bir kaç adımı yok edip üzerime eğildi. “Ne olduğunu bir bilsen, prenses.” diye yakındığında ne demek istediğini anlamadım.

Kaşlarımı çatıp anlamsız bir ifade ile ona baktığımda omuz silkti ve birden beni kollarının arasına çekti. Belçim’in diğerleri ile tanışmasını izlemeye de devam etti. Bu adam sarılmadan duramıyor…

Belçim, Baybars Beyi geçmiş şimdi de Peri Hanım ile tanışıyordu. Peri Hanım, Baybars Bey gibi araya mesafe bırakmamış sanki arkadaşım buraya her gün gelen biriymiş gibi birden onu kollarının arasına alıp sımsıkı sarılmıştı.

Belçim'in kolları havada öylece durmuş şaşkın bir ifade ile bana bakıyordu. Evet, bu kadar samimiyeti o da beklemiyordu. Anlamadığım bir şey vardı ama. Peri Hanımın bu tavrı sadece bana ve benim etrafımdaki kişilere özel miydi yoksa onun genel tavrı bu muydu?

Kendi zihnimin gürültüsünün içinde andan soyutlanmış ve evdekileri zihnimde kodlamaya başlamıştım. Kimin ne olduğunu anlamak sandığım kadar basit ve kısa süreli bir iş değildi çünkü çoğunda var olan maskeleri görmek dahi uzun bir süremi almıştı. Kim bilir o maskelerin ardındakileri görmek ne kadar bir zamanıma denk gelecekti.

Zihnimdeki kaosu bölen ses ile kaşlarımı çatıp bakışlarımı sese doğru çevirdim. Belçim hadi dercesine bana baktığında kaşlarım daha da çatıldı. Ben yine neyi kaçırdım?

Dudaklarımdan benden izinsiz kaçan anlamsız bir homurtu ile başını iki yana sallayıp yanıma geldi. “Hadi kahvaltıya geçiyoruz, sana sesleniyorum ne zamandır.” diye şikayet ettiğinde kaşlarımı eski, düz haline geri çevirdim.

“Dalmışım.” dedim düz bir sesle.

Bana gözlerini devirip “Onu fark ettim. Yine dalmaların arttı.” dediğinde sonda endişesini kısık bir sesle bana belli etti.

Etrafımdaki Hardemirlere bakıp sesimi kıstım ve adımlarımı da beni hareketlendirmek için çekiştiren arkadaşıma uydurdum. “Sanırım yine bir psikolog ile görüşmem gerek.”

Bakışlarını yoldan çekip bana dikti. “İlaç tedavisi için psikaytrist dahi iyi olmaz mı?” diye sorduğunda omzumu bilmem anlamında iki yana salladım.

“Bilmiyorum. İkisine de daha önce gittim ama ikisinin de pek bir etkisi olmadı gibi.”

Kolumun üzerindeki elini destek vermek amacıyla sıkıp tebessüm etti. “Şimdilik bu konuyu rafa kaldırıyoruz ve en kısa sürede bununla ilgileneceğiz. Stresli ve yoğun bir dönemden geçtin ve hala geçmeye devam ediyorsun. Ondandır belki. Net bilgi içinde doktora gideceğiz.”

Söylediklerini onaylamak için sadece başımı salladım ve yemek masasına geldiğimizde boş sandalyelerden birini çekip oturdum. Belçim hemen sağıma, Buğra ise soluma geçip oturdu. Belçim’in tam karşısında ise Baha duruyordu. Gözlerini kısmış arkadaşıma bakıyordu ve bu bakışlarından hiçbir şey anlamlandıramadım. Ayağımı masanın altından uzatıp onun olduğunu düşündüğüm bacağa tekme attım ama bana tepki veren Çağrı oldu. Tam karşımdaki adam.

“Oturmasını da mı bilmiyorsun? Morartın bacağımı.” diye bana kızdığında Baha diye gerçekten de attığım tekmenin sert olduğunu hatırladım ama tekmenin Çağrıya gelmesi ile omuz silktim.

“Kötüye bir şey olmaz.” deyip omuz silktim.

“Yakında kafama sıkıp da bir şey olmaz dersin sen.” Öfke ve nefretle kurduğu cümleye ben bir cevap veremeden Belçim atladı.

“Hayır, der.” Başını omzuna eğip tiksinir bir ifade ile Çağrıya baktı. “Ne der biliyor musun? Bir pislikten daha kurtuldum der.” dediğinde içimden salak arkadaşıma küfrettim.

Pars bu detayı kaçırmadı diğerlerinin aksine. “Bir pislikten daha derken? Daha önce birilerinin kafasına sıkmış gibi konuşmanın nedeni ne?”

Senin ağzına tüküreyim, Belçim.

Belçim'in gerilen ve ne yaptığını Pars’ın sorduğu soru ile anlaması ile ona olan ters bakışlarımı çevirip Belçim'in bu kez konuşmasına müsade etmeden Pars'a ben cevabı verdim.

“İlk anladığın; birinin kafasına sıkmak ise bu benle alakalı bir sorun değil ama evet, bana sorun olanlardan kurtulmanın yollarını hep buldum. Öldürmeden.” diye de önemli olan asıl bilgiyi verip önüme döndüm ve masada oluşan gerginliğin sonlanmasını bekledim.

Bir gün ölürsem nedeni Belçim ve dilidir.

Herkes bu andan sıyrılıp yemeğine odaklanmıştı ve bir kaç dakika sonra Belçim tabağımda köşeye ayıkladığım havuçları kendi tabağına aldı. Ben de onun tabağındaki omleti kendi tabağıma alıp yemeğimize devam ediyorduk ki Peri Hanımın sesi ile ikimizin bakışları ona döndü.

“Kızlar masada havuç ve omlet fazladan var onlardan alın.” deyip ayaklandı ve ortada duran ayrı bir tabaktaki dilimlenmiş havuçları alıp benim tabağıma yöneldi. Bu kadına bir daha yemek konusunda yalan söylemeyeceğim. O an neden böyle bir yalan söylediğimi dahi hatırlamıyorum şu an.

Belçim, Peri Hanımın tabağıma koyduğu havuçlarla gözlerini şaşkınca açıp bana döndü ve “Bu kadın seni öldürmek istiyor!” diye korku ile konuştu.

Peri Hanım ve diğerleri, Belçim'in bu tepkisine şaşırmıştı. Buğra “Abartmıyor musun biraz? Asya, havuçları sevdiği için annem ona havuç veriyor.” dediğinde Belçim bu kez şaşkınlıkla bana baktı.

“Sen harbiden salaksın!” diye bana bağırdığında önümdeki karmaşayı umursamayıp tabağımdaki omlete çatalımı daldırdım.

“Asya!” diye bana çemkirdiğinde çatalı ağzıma sokup ona döndüm ve ne var der gibi baktım.

Derin bir nefes alıp Hardemirlere döndü. “Asya'nın, havuca alerjisi var.”

Peri Hanım şaşkın bir ifade ile bana baktığında Baybars Bey konuşmaya herkesten önce atıldı. “Neden bize yalan söyledin?” Kırgın bir ses ile sordu.

Ağzımdaki lokmayı son kez çiğneyip yuttum ve elimdeki çatalı yavaş hareketlerle elimde çevirmeye başladım. “Kim olduğunuzu unutmamak için herhalde.” dedim dudak bükerek. Doğrusu bende tam emin değilim. Kendimi tam anlamıyla şimdi sorguluyordum.

“Senin sağlığın ve bizim kim olduğumuz ne alaka, Asya? Ciddi sorunlar yaşayabilirdin, biliyorsun değil mi?” diye öfkeyle solumaya başladı Buğra.

Alayla güldüm. “Ne mi alakası var? Siz her önüme şu havucu koyduğunuzda kayıp yirmi yılı hatırlıyorum. Sizin, daha kendi kızınızı, kardeşinizi tanımadığınızı, onu öldürecek basit bir şeyi dahi bilmediğinizi hatırlıyorum.”

“Kendine komplo teorisi kurman,” deyip Baha iğrenir gibi dudak büktü. “Helal olsun.” ve alkışlamaya başladı.

Onun duygularımı anlamasını beklemiyordum zaten. Omuz silkip sözlerimle yeniden yaralanan diğer aile fertlerine baktım.

“Biz, kızımızı tanımıyoruz ama sen de kızımızı tanımamıza izin vermiyorsun.” diye yorgun bir sesle konuştu Baybars Bey. Yıllarca kabuslarımın baş köşesinde olan adam. Yıllardır içimde yetiştirdiğim, yetiştirilen o nefret duygusundan bir ay içinde kurtulmamı mı bekliyorlardı? İmkansızdı.

Doğru. Onlar nefretimden bile bihaber. Acaba öğrendikleri gün ilk hangisi beni kapı önüne koyardı? Benim oyum Peri Hardemirden yanaydı.

“Çünkü hakkınız yok.” diye sakin bir tonda kurduğum cümle Aremi yerinden kaldırtacak kadar delirtmişti.

Öfke ile sandalyesini geriye itekleyip acıyla güldü. “Kızım, sen ne halt biliyorsun ki hakkımız olup olmadığını söylüyorsun? Önceden yoktun, yanımızda değildin yüreğimiz bunun için yanıyordu şimdi ise yanımızda olup yüreğimizi yakan sensin.” dedi sonlara doğru kısılan sesi ile. “Sen tek acı çekmiş gibi girdiğin tripler artık ergenliğe giriyor! Yok lan, bunun ergenlikle de alakası yok! Bu düpedüz aptallık!” deyip masanın karşı tarafından dolanıp öfke ile yanıma geldi. Arkamdan sandalyemi tutup tek hamlede kendisine doğru çevirdi.

“Acıdıysan biz de her gün acıdık. Kaybettiysen biz de her gün kaybettik. Enis, sen gittikten sonra sesini kaybetti. Annem delilik sınırlarını zorladı, babam yıllarca kendine gelmedi. Senin acını, içinde yaşamayı öğrenene kadar kanadı kanattı. Seninle beraber bu evdeki herkes kendi benliğinden kayıplar verdi.” Gözünün altında bir damar seğirdi. Öfkelendiğimde veya çok yoğun bir duyguyla cebeleştiğimde aynı noktada atan damarım gibi. “Ama en çok da neyi kaybettik biliyor musun?” Sanki bu sorusunun cevabı da benim yüreğimi kor lavlara teslim edecekti. “Biz kardeşimizi, kızımızı kaybetmişiz.”

Kaybetmişiz… Sanki bir daha hiç bulamamış gibi. Sanki yıllardır aradıkları kayıp kızı bulmamış gibi. Sanki benden vazgeçer gibi.







YENİ BÖLÜM ALINTISI


“Tamam koçum. Sıkıntı yok. Gidip dinlen istersen.” Baha, kardeşini yolladığında diğerleri öfke ile ona döndü.

“Neden yolladın? Bir şeyler saklıyor o ikisi!” Meraklı ve öfkeli bir sesle kardeşine döndü en büyük abi.

Baha gözlerini giden adamın arkasından çekip abisine döndü. “Onu şimdi konuşturamayız. Bu ikisini daha dikkatli izlememiz gerek ve hala Asya’nın babası hakkında bir bilgi edinemedik.”

Arem öfke ile kaşlarını çattı. “Sanki öyle biri yok.” Olmayan birini arıyor gibiydiler.

Pars gergin bir sesle konuşmaya dahil oldu. “Neden bizden saklanıyor?” Az önce olan olayların o adamla bir bağlantısı olup olmadığını merak etti.

“Ya bizden korkan biri ya da,” Buğra’nın kurduğu cümlenin yarım kalması ile tüm bakışlar merakla onda duraksadı.

“Ya da ne?” diye cümlesini tamamlamasını bekledi Baha.

“Ya da tanıdığımız bir düşman.” Neden olmasın ki? Onlardan kızlarını kaçırıp bu kadar nefreti ona aşılayan kişiler neden düşmanları olmasındı ki?

“İmkansız…” Arem korku ile dudaklarından kelimeyi kaçırıverdi.



Sizzz bunuuu okuyuncaaa büyük ihtimalle (en geç sabaha kadarr) biz 50 K olacağııızz. 100k olsa kendimi düşünemiyorum hahahah wattpadde

BÖLÜM KISA DERSENİZ CAMDAN ATLARIMMMM.

Ama evet bazı bölümlere göre daha kısa hahahahah amaa napimmmm ancaaa bu kadar çıktıııı.

Aklıma gelmişken buraya birr inşallahlık metin bırakıyorum. Bu kurguyu yazdığımda, bunu okuduğunuzda gördüğünüz üzere bir talebeyim ama bu kitabı bitirdiğimde hatta 35. bölümlere falan geldiğimizde umarım akademiye girmiş oluruuum
(akdemiyi getirenlerin de... ellerinden öperim. Zaten öğretmen olmuşuz belgemizi almışız ekstra 1 yıl daha okutmak nee? Neyse sonra söverim ahha)

Sakin bölümler bitti aşkolar. Asya'nın korktuğu o sahnelere 15. bölüm ile giriş yapmaktayız. Sarhun babacığımız sakin duramadı.

Dip not: bölümü normalde çarşamba atıyordum ama önceki günlerde erken atınca günler şaştı ama genel olarak 7 günü hiç geçmedi. Wattpad için de bence idealll. Demeyin bu yazarda bölüm atmamaya başladııı. Atıyoruuummmmmmmm bölüüümmm

wp kanal hatırlatması.... wattpad ana sayfamda linki bulabilirsiniz. Bnm ağzım açıktır, bol bol spoi veriyorum malesef ahaahahha ha dedikodu da var tabi. Bekleniyorsunuz.

o zamannnn br sonraki bölümde görüşmek üzere...
Seviliyorsunuuzzz

Bölüm : 07.02.2026 00:00 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...