20. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 20.Bölüm- Kanlı Havuç Alerjisi

20.Bölüm- Kanlı Havuç Alerjisi

Aden Sakaaa
adensakaa

Oy ve yorum yapmayı es geçmeyelim

Keyifli okumalar

 

 

 

16 yıl önce

 

Kağıda sarılı ekmekten yayılan koku ile bir an karnı guruldadı. Sıcak ekmekten yayılan o mis gibi koku, ellerini soğuktan ısıtan ekmek ile adımlarını hızlandırdı. Bir an önce eve gitmeli ve bu ekmeği yemeliydi.

 

Şimdi biraz ucundan alsa ağzına atıp midesinin gurultusunu kestirse ne iyi olurdu? Ama yapamazdı. Annesi kızardı hem de çok kızardı. Annesi öfkelenmesin diye ekmekten kesmedi zaten o günden sonra hiç ekmeklerin o ucunu kesmeyi dahi düşünmedi. Bugünü ona hatırlatan hiçbir şeyi yapmadı, denemedi ve tatmadı.

 

Adımları eski apartmanın önüne geldiğinde pencereden sarkıp onu izleyen Neriman teyzeye bakışları kaydı. Çekinerek bakışlarını kaçırdı. Annesi bu kadından nefret ediyordu. Haklıydı da. Bu kadın hep annesi hakkında kötü konuşuyor, mahalledekiler de ona inanıyordu.

 

Sırf bu cadı yüzünden anneler çocuklarını uyarır olmuştu: Füsun’un kızı ile oynamayın diye.

 

Çocuklara bir iki kere açıklama yapmaya çalışmıştı: “O sizin anneleriniz gibi değil. Ona anne dememem lazım, abla diyorum. Ben de oynayayım sizinle.”

 

O iri yarı çocuk, onunla dalga geçip yerdeki pis suyun içine atmıştı. O pis suya girdiği, etrafındaki tüm çocukların ona güldüğü için değil de annesi onu böyle pis görürse ne kadar döveceği aklına gelmişti. Annesi, diğer annelerden biraz farklı biraz da daha öfkeliydi.

 

Yaramaz ve pis bir çocuk olduğu içindi. Yoksa annesi onu neden sevmesin ki?

 

O iri yarı olan çocuk Yusuf… O tanıdığı en yaramaz ve pis çocuktu ama annesinin onu ne denli sevdiğini kendi gözleri ile görmüştü. Bir de o Yusuf’un, bir de babası vardı. Oysaki o, babası kim nerede onu dahi bilmiyordu.

 

Zaten ona bu yüzden de piç demiyor muydu bunlar? Babası belli olmayanlara deniyormuş. Babası belli olmayan biri o!

 

Çok kötü bir çocuk olmalıki birileri babasını dahi ona çok görmüş.

 

Neriman teyzenin hala onun üzerindekİ bakışlarını hissettiğinde korku ile kapı deliğine anahtarı sokup kilidi çevirdi ve küçük bedenini içeriye doğru attı. Adımları hemen zemin kattaki dairelerine doğru hızlıca ilerledi. Elindeki diğer anahtarı da çıkarıp kapıyı açtı ve içeriye doğru ilerledi. Soğuktu. Evin içi çok soğuktu. Soğuğu hiç sevmezdi çünkü hemen hastalanır ve günlerce yatakta uyurdu öylece.

 

Ayakkabılarını, ayaklarını birbirine sürtüp çıkardı ve yavaşça eski tahta parkelerin üzerine basmaya başladı. Annesini uyandırmaması gerekir. Tam mutfağın kapısına yetişmiştiki annesine ait olan odanın kapısı açıldı.

 

O mu annesini uyandırmıştı? Lütfen, dedi içinden. Annesini o uyandırmış olmasın.

 

Kapıdan çıkan annesi değildi. Bir kaç kez gördüğü ve diğer adamlardan daha çok bu evde kalan o adamdı.

 

Başını hızla önüne eğip mutfağa girdi. Evlerine gelen bu yabancı adamları sevmiyordu. Onlar, annesine acı çektiriyordu. Annesi hep acı ile çığlık atıyordu onlar geldiğinde. Sevmiyordu onları.

 

Bir de o adamların bazıları garipti. Ona isterlerse baba olacağını söylüyorlardı ama istemiyordu onları. Ona güzel bakmıyorlardı. Dışarıda ekmek almaya gittiğinde bazen gördüğü o pis adamlar gibi bakıyorlardı.

 

Annesine demişti ama ona inanmayıp üstüne bir de onun arkadaşlarına iftira dediği şeyi attığı için kızmıştı?

 

Sahi, yedi yaşındaki küçük bir kız nasıl birilerine iftira atabilirdi ki? Daha iftira ne bilmezken. Pis kötü bir şey olarak düşünmüştü. Öyle de ama annesi tarafından böyle öğrenmesi…

 

Ekmekleri, iki kişilik küçük masalarına koyduğunda arkasında bir hareketlilik hissetti. Korku ile arkasına döndüğünde annesinin yeni arkadaşı olduğunu gördü. Sandalyenin arkasına geçip saklanmak istedi ama bunu yaparsa korktuğunu anlardı. Sonra annesi yine kızardı.

 

“Küçük Asya da buradaymış.” deyip Asya’nın yanına doğru sakin adımlarla geldi. Kızın korktuğunu gördüğünde durdu. “Korkuttum mu?”

 

Asya, hızla başını iki yana salladı. “Korkmadım.” Sesi çok kısık çıkardı. Annesi sesinden rahatsız oluyordu.

 

Annesinin arkadaşı tebessüm edip sol dizini kırdı ve boyunu Asya’nın hizasına getirmeye çalıştı ama olmadı. Asya yaşıtlarına göre çok küçük kalan bir çocuktu. “Demek, sen şu güçlü kızlardansın?”

 

Asya, ona söylenenlerle anında kıkırdadı ve iki elini hızla kaldırıp ağzını örttü. “Hm, bir de en güçlülerindenim.” Dudaklarından kopup ellerinin arasında boğuklaşan sesi yine de anladı adam.

 

“Peki, güçlü kız! Sana bir şey sorsam bana cevap verir misin?” Diğer adamlardan farklı olan bu adamı sevmişti Asya.

 

Bir kere kötü bakmıyordu.

 

Hızla başını aşağı yukarı salladı. Adam istediği onay gelince sordu. “Baban nerede, Asya?”

 

Küçük kızın dudakları anında büzüldü. Gözlerinde bir kırılganlık belirdi. Yanında olmayan, tanımadığı babasına sitem etti. Hoş onun babası yokmuş. “Benim babam yokmuş.”

 

“Asya, annen baban hakkında hiçbir şey demedi mi?” Küçük, soğuktan kuruyan dudaklarını büzüp başını iki yana salladı.

 

Adam pes etmedi. “Hiç mi babanı merak etmedin, Asya?” Karşısındaki küçük kızın üzüldüğünü görüyordu ama bilmesi gerekiyordu. Bir şeyleri doğru dürüst öğrenmeliydi.

 

“Ettim. Anneme de sordum ama bana kızdı. Sonra bana bağırdı!” ilk defa onu dinleyen biri vardı ve hemen annesini şikayet etti. Bu şikayet falan değildi. Onlara annesini söylüyordu. Belki onlar annesinin neden diğer anneler gibi olmadığını söylerdi.

 

“Ne deyip sana bağırdı?” Adam bir şeyleri yakaladığını düşündü.

 

“Zaten, ben de senin annen değilim. Seni başıma bela ettiler!” Başını büktü. “Annemin belasıymışım. Benim yüzümden hayatını yaşamamış.”

 

“Annen olmadığını mı söyledi?”

 

Başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı. “Hı-hıı! Zaten hep der. Biliyor musun, sadece birileri yanımızdayken ona anne derim ama yalnızken anne dersem sinirlenir. Başkasının yanında tek anne diyorum. Zaten o zamanlar tek bana kızmıyor.”

 

Adam dizinin üzerinden kalkıp küçük kıza sıcak bir tebessüm yolladı. “Tamam, Asyacım. Sen burda dur. Ben annele bir şeyler konuşup geliyorum.”

 

Asya umursamadı sadece omuz silkti. Annesinin arkadaşı mutfaktan çıktığı gibi kahvaltıyı hazırlamaya başladı. Bir süre sonra evin içinde kavga sesleri yükseldi ama daha çok annesinin bağırışlarıydı bunlar.

 

Kavgadan değil de kavgadan sonra annesinin gireceği ruh hali yüzünden korkmaya başladı. Bağırış sesleri arttığında dayanamadı ve mutfağın kapısına doğru küçük ve hafif adımlarla ilerlemeye başladı. Kapıya yaklaştığında koridorun başındaki kapıyı görebileceği kadar başını çıkardı. Sesler şiddetleniyor ve annesi artık küfretmeye başlamıştı.

 

Bir süre sonra kapı büyük bir gürültü ile açılıp duvara çarptı. O adam, öfke ile odadan çıktığında siyah geceliği ile annesi de ardndan öfke ve kızarmış bir yüz ile çıktı. Siyah, kıvırcık saçları beyaz teni ve yusyuvarlak mavi gözleri ile çok güzeldi.

 

Asya, annesine de benzemezdi. Çocuklar ona hem babasız hem de annesiz diyordu bu yüzden ama annesi vardı ve şu an tam karşısında duruyordu.

 

Peki, bu karşısında duran kadın annesi ise neden annesinden korkuyordu?

 

“Terkedemezsin beni!” Annesi öfke ile adamın kollarına sarıldı. “Karnımdaki senin çocuğunken hiçbir yere gidemezsin!”

 

Annesinin karnında bir şey mi vardı?

 

Adam, annesi pis bir şeymiş gibi ona baktı ve üstündeki elleri nefretle çekti. “Kimin piçini benim üzerime yıkıyorsun bilmiyorum ama bu piçin benim olmadığını da üstüme yapamayacağını da biliyorum!”

 

İçeride konuşan o adam gitmiş, o diğer pis adamlar gibi biri gelmişti. Neden annesine bağırıyordu ki hem. Annesi ağlıyordu. Çok üzmüş onu.

 

“Nasıl dersin bunu?” Annesi hayal kırıklığı ve büyük bir öfke ile o adama bağırdı.

 

“Kızım, senin ne haltlar yediğini herkes biliyor şu mahallede. İki güldük eğlendik diye seni kendime kadın diye alacağımı mı sandın?” Tiksinerek söylediği her kelime kadının daha da öfkelenmesine ve saldırganlaşmasına neden oluyordu.

 

Adama vurmaya başladı. “Oruspu çocuğu seni! Beni hamile bırakıp ortalıkta bırakamazsın!” diye bağırdığında adam ona vuran kadının ellerini tutup itti. Kadın son an dengesini sağlayıp düşmedi.

 

“Kızım sen alışmışsın piçlerini doğurup büyütmeye. Bir tane daha doğursan koymaz sana.” Adamın alayla söyledikleri ile kadının şimdiye dek bağırmadığı kadar bağırması bir oldu.

 

“O benim kızım değil!” Parmakları mutfak kapısından onları izleyen kızı gösteriyordu. “Kimin kızı, çocuğu bilmiyorum ama benim kızım değil.” Elleri karnını sardı. “Benim kızım karnımda. Benim kızım, bizim bebeğimiz.” Parmakları yine yükseldi ve Asya'yı gösterdi. “Bu piç kimin bilmiyorum. Ben sadece ona bakıyorum!”

 

Annesi ilk defa anne olduğunu söyledi. İlk defa bu denli anneliği benimsemişti ama ona karşı değil. Karnında olan şeye karşı… Kıskançlık hissetti. O, annesi onu sevsin diye bu kadar uğraşmışken hangi çocuk onun yerini alıp annesinin çocuğu olabilmişti ki?

 

“Ne güzel işte. Bu yalanı karnındakini doğurduktan sonra da dersin.” dedi ve gitti. Bu sefer annesi onu tutmaya çalışmadı. Bağırmadı ve çağırmadı. Tüm öfkesi birden bire gitmiş gibiydi. Sonra… sonra birden bakışları Asyayı buldu. Asya, annesinin gözlerinde bu bakışları ilk defa görüyordu. Bomboştu.

 

Anlamıyordu. Annesi sinirli mi, öfkeli mi, mutlu mu, onu dövecek mi bilmiyordu?

 

Annesinin adımları ona doğru ilerledi. “Senin yüzünden.” Bağırmaktan boğuklaşan sesi yine de çok sakindi. “Senin yüzünden her şey. Uğursuzsun.”

 

Küçük Asya, bedenini sakladığı o duvardan çıkarıp tamamen annesinin önünde dikildi ve korku dolu bir “Anne,” fısıltısı dudaklarından çıktı.

 

Bu kelime ile az önceki halinden daha korkutucu bir hal almıştı annesi. Mavi gözlerinin etrafı kızarmış, beyaz teni al al olmuştu. Burun delikleri öfke ile genişleyip eski haline dönüyordu. Bu halinden korkuyordu.

 

“Deme! Deme, bana anne!” diye yüzüne karşı çığlık attı. “Kimin kızısın da bilmiyorum ama Allah hepinizin belasını versin! Hayatımı mahvettiniz!” deyip küçük kızın kolunu öfke ile tuttu. O kadar sıktı ki bir an oraya giden kan akışını dahi durdurmuştu.

 

“Be-ben senin kızınım…” Artık hiçbir cümlesinin devamını annesinin yanında getiremedi.

 

Yüzüne inen tokat ile dengesini kaybedip yere düşeceği vakit annesinin koluna sarılı eli onu daha da kendine çekti ve düşmesini ekledi. “Hala konuşuyor musun, piç?”

 

Dudağının kenarı çoktan kanayıp çenesine doğru ince bir yol almıştı.

 

“Ama bitti. Kimin çocuğuysan gelsin seni alsın sokaktan. Yeter sana baktığım!” deyip küçük kızı sürüklemeye başladı. Başına gelecekleri bildiği için ağlamaya başladı Asya.

 

“Soğuk. Dışarısı çok soğ…” Devamını getiremeden annesinin boştaki eli ensesine gitti ve orayı sıkması ile acı içinde çığlık attı.

 

“Kes sesini artık! Ya bugün gözümün önünden ayrılacaksın ya da seni gebertip bir yere gömeceğim!” Yeşil harelerindeki yaşlar arttı. Anne bildiği kadından duyduğu her kelime küçücük kalbinde büyük yaralara neden oluyordu. Annesi, O’nun. Nasıl derdi.

 

Annesi, ölmesini istiyordu.

 

Kapıyı açtı. Küçük daireden çocuğu sürükledi ve tüm yakarışlarını, çığlıklarını, göz yaşlarını umursamayıp apartmanın kapısına doğru ilerledi. O kapıyı da açıp kızı dışarıya doğru attığında küçük kız, bu kez yere düştü. Dağınık saçlarının arasında, dizleri buz gibi betonun üstünde ellerinden destek alarak kalkmaya çalışan küçük kıza iğrenerek baktı.

 

“Kalkma boşuna.” Kadının dudaklarından ayrılan bu sözlerle kız acıyan bedenini yere bırakıp dağınık saçlarının arasından annesine baktı.

 

“Beni neden sevmiyorsun? Ben…” O bugün, sözlerini dahi annesi bildiği kadına ulaştıramamıştı ama annesi tüm acı zehrini küçük kızın en derinlerine ilişene kadar zehrini kusmuştu.

 

“Senin gibilerin yeri daima bu kapıların ardı… Bir avuç sevgi kırıntısı için ömür boyu yalvaracaksın. Benim hayatımı mahvettiniz, şimdi de senin hayatın mahvolsun.” Sonra kapı küçük kızın yüzüne kapandı. Yedi yaşında. Annesi daha kalkmadan ekmek almaya giden, annesi kızar diye ekmeğin ucundan kesmeye korkan ve annesi uyanıp ona kızmasın diye sessiz olmaya çalışan o küçük kız; bugün annesi tarafından sokağa bırakılmıştı.

 

Düşündü. Annesi bazen ona dayanamz ve kapı dışarı ederdi ama şimdiye dek hep eve geri almıştı. Sadece bugün soğuktu. Bir de annesi bu sefer çok daha kızgındı.

 

Sanki… sanki onu hiç eve almayacak gibi. Bekledi o kapının önünde. Annesinin lanetlediği o kapının ardında uzun bir süre bekledi. Apartmandaki diğer aileler girip çıkıyor, kapı aralanıyordu ama küçük kız annesinin gelmesini bekliyordu. O’nun izni olmadan girerse kızardı. Annesini daha fazla kızdırmak istemiyordu.

 

Bir de ağlamak da istemiyordu. Hava soğuk ve o ağladıkça yüzünde yaşlar aktıkça yüzü daha da üşüyordu.

 

Saatlerce bekledi. Annesi çıkmadı. Akşam oldu annesi yine çıkmadı. Sokak lambasının altında apartmanın kapısını izlemeye başladı yedi yaşındaki küçük çocuk. Annesi gelmedi. Sonra havadan pamuk şeker gibi kar yağdı.

 

Soğuğu sevmezdi ama karı severdi. Annesinin almadığı pamuk şekerlere benzerdi. Şimdi ise sevmiyordu. Daha da çok üşüyordu. Annesi onu dışarı atarken ne montunu vermişti ne de ayakkabılarını. Sadece ayağında, küçük ayaklarını saran terlikleri vardı. Naylon terliklerle daha da üşüyordu ayağı ama onları da çıkarmaya korkuyordu. En azından ayakları kuru kalıyordu.

 

Kardan saklanmak ve evi görebileceği bir yer aradı, bulamadı. Karın altında kalmak istemiyordu ki. Sonra araba dikkatini çekti. Her yer kara bulanırken arabanın altı hala kuruydu. Sığardı da oraya. Zaten küçücük şey.

 

Arabanın altına doğru süründüğünde sarı benekli bir kedi gördü. Hemen tanıdı onu. Bu kediye süt verdi diye annesi kediye vurmuş ve bir gözünü kör etmişti. Çok pişmandı o zamandan beri. O kediye süt vermemiş olsaydı bu halde olmazdı.

 

“Kedicik,” diye seslendi yalvarır gibi. “Özür dilerim. Benim yüzünden gözün yok.” Kedinin olmayan gözüne normalde bakamazdı ama şu an arabanın altı fazla aydınlık olmadığı için net göremiyor bu yüzden de rahatlıkla kediye bakıyordu. “Ama bu gece benim de evim yok. Yanında kalayım mı? Ben hiç ses çıkarmam rahatsız da etmem.” Benekli kediye yalvardı. “Kalayım mı yanında?”

 

Kediden gelen miyavlama sesi ile küçük kız bunu olumlu bir cevap olarak aldı ve kedinin yanına kıvrılıp apartmanın kapısını izlemeye başladı.

 

Benekli kedi, bir süre sonra küçük kızdan yayılan sıcaklığı hissedince kucağına doğru kıvrıldı. İki masum beden o gece, yağan karlardan saklanmak için girdikleri arabanın altında uyuya kaldı.

 

O gece küçük kızın doğduğu geceydi. Tarihler yirmi bir aralık iki bin ikiye geldiğinde ve saatler akşam sekizi on iki geçe olduğunda gözlerini açmıştı bu dünyaya. Şimdi ise yıl değişmiş iki bin dokuza gelmişti. Bir fark daha vardı.

 

Yedi yıl önce gözlerini, bu dünyaya sevgi dolu kucakların içerisinde açan kız; ilerleyen yılların ardında yılın en uzun gecesinde ve zemherinin başladığı bu tarihte bu kez sıcak kollardan kopup sokak kaldırımını yatağı, bir arabanın altını da kendine çatı bilmişti.

 

Sıcak kollardan kopup geldiği bu soğuk geceler onun için yeni bir başlangıçtı.

 

Bir gün daha orada beklemiş ve oradan kaçıp gitmesini sağlayacağı o ana şahit olmuştu. Annesi ölmüştü. Annesini gözleri önünde öldürmüşlerdi.

 

Annesinin elinden kayıp düşen alışveriş torbalarındaki o havuçlar hala gözlerinin önündeydi. Turuncu rengin kiri o gün kan rengiydi. Bugün ise alerji sandığı bir travması.

 

Ve küçük kız, annesini öldüren adamlardan korktuğu ve onu da bulmamaları için sokakları evi bilmeye yemin etti.

 

Şimdiki Zaman

 

“Asya!” diye arkamdan seslenenleri, kapının önüne gelen kimseyi dinlemedim. Kimseyi duymadım. Bugün onlara karşı ben kulaklarımı sağır edecektim ki iki gün sonra onların bana sağır oluşları canımı yakmasındı. Saatlerce Selçuk hakkında sorular soracaklardı ve ben şu an yeni yalanlar türetecek kadar kendimi iyi hissetmiyorum.

 

Kutlamadığım o doğum günü geliyordu. O gün yine geliyordu. Sözde ailem olanlar ne hissettiğimi bilmeden bana en acı günümü sunuyorlardı. Tekrar ve tekrar acılarımı yüzüme karşı haykırıyorlardı ama garip olan şu ki onlar ne yaptıklarını dahi bilmeyenlerdi.

 

Kulaklığımı takıp yatağın üstüne oturmaya başladım. Sırtım yatak başlığına yaslı, bacaklarımı karnıma doğru çekmiş ve kollarımı etrafıma sarıp öylece önümdeki boş duvara bakıyordum. Kulağımda sürekli değişen müziğin sesini bir yerden sonra duymamaya başladım.

 

Kulaklarım duymuyor, tenimden uzaklaşıyordum. Sanırım bu anda da yoktum. Olabilirdim de aslında… Ama emin değilim. Burda mıyım? Burdaysam hissederim kendimi, bedenimi. Hissetmiyorum. Yok. Hiç bir şey yok. Uzay boşluğu bile doluyken benim içim hiçlik.

 

Elimi kaldırıp bakmak istedim. Elimi… benim elim. Bana ait olan el. Benim de bir elim var. O zaman diğerleri gibi kaldırıp bakmam gerek. Bakmak, görmek… Yok. Ben de hiçbiri yok.

 

Yine bir cam var. Ruhumla tenim arasına girmiş. Cesede dönüştürmüş beni.

 

Cesetten mi ibaretim? Hayır… hayır. Değil. Sadece saçmalıyorum. Yaşıyorum, varım ve düşünebiliyorum. Diyor ya düşünüyorum öyleyse varım diye… Varım işte. Ben de varım.

 

O zaman ben nerdeyim? Bulamıyorum kendimi.

 

Ama soğuk. Bak! Hissediyorum. Varmışım işte bir yerlerde!

 

Soğuk. Çok soğuk. Neden bu kadar soğuk? Yine mi bir doğum günü vakası? Yine mi bir arabanın altında ev sıcaklığı arıyorum? Ama yok. Sadece kedicik var. Beslemek istediğim ve gözünden olan masum can.

 

“Asya,” Hayır. Benim o masum kedim arada miyavlardı. Konuşamazdı. “Benim abim. Bak bana.”

 

Abim. Benim abilerim. Üç tane olan abilerim. Üçünden ikisinin yalancı olduğu abilerim.

 

Anne rahminde, bebeğe ruhun üflendiği o ilk anı bir daha yaşar gibiydim. Geri geldi yaşamım, geriye çekildi saydam camlar ve ben tenimle ruhumun tekrardan kavuşmasını büyük bir solukla kabullendim.

 

“Evet, evet böyle, güzelim.” Ne böyle? Konuşan kimdi bir de?

 

Yutkunup duvara olan bakışlarımı kıstım. Bu duvara neden bakıyorum ki?

 

Bir kaç derin soluk daha aldım ve bakışlarımı duvardan indirip ellerime çevirdim. Bacağıma sarılıydı en son. Şimdi ise yatağın iki yanına cansız bir şekilde dökülmüş. Kaşlarım daha da çatıldı. Hangi ara ellerimi çözmüştüm ben?

 

Sol elimi tutan ele kaydı bakışlarım. Elimi avuçlarının içine alıp ısıtmaya çalışıyordu. Doğru ya! Soğuk. Çok soğuktu. Anneme üşürüm demiştim, dinlememişti beni. Al bak, üşüyorum.

 

“Soğuk,” kısık çıkan sesim benim kulaklarıma dahi zor ulaşmıştı. “Anne, çok soğuk. Üşüyorum.”

 

Kolları, belimi buldu. Tenine hapsetti beni. Sıcaktı kolların arası. Sevdim burayı. “Tamam, bak ısınacaksın birazdan. Artık üşümek yok.”

 

“Annem almaz ki beni eve.” Almadı da. Alamazdı da. Ölmüştü; öldürmüşlerdi.

 

“Ben, alırım; abin alır.” İnanmak istedim ama hala soğuk hala üşüyorum.

 

“Yoktun ki!” Küsmüştüm hepsine. Çoklar ama hiçbiri de beni kurtarmamıştı. Babam kurtarmıştı beni. “Hardemirler de yoktu. Annem de yoktu. O attı beni zaten. Soğuk dedim, üşürüm dedim. Dinlemedi.”

 

Başka birilerinin sesi geliyordu. Onları tanıyordum. Sesler artıyor, duygular ve endişeler boyut atlıyordu ama idrak edemiyordum. Yalnız değildik.

 

Kolların sıkılığı arttı, tenim biraz daha ısındı ama hala soğuk. “Geldim ama ben sana.”

 

“Geç geldin.” Başımı gömülü göğüsten çekip yüzüne diktim. “Bak, kar yağıyor. Görüyor musun?” Gözümün önünde bir karaltı, o karaltıda salınan beyaz beyaz kar taneleri.

 

“Asya,” siyah hareleri acı içinde bana bakıyordu. Gözlerinde yağmurlar vardı. Gözleri acı içindeydi ama yağmur yağıyordu. “Yapma be, güzelim.” Saçlarımda hissettiğim el ile tebessüm ettim. Hissettikçe tebessüm ettim. Varım. Ben de yaşıyorum.

 

“Kar yağıyor, abi. Yine ölmek için güzel bir gece.” Sonra bir çığlık sesi, yine adımı seslenen kişiler ve karanlık. Çok yoruldum. Uyumak istiyorum.

 

Uyumak her zaman kaçıştır, Asya.

 

🥕🚪🐱

 

Gözlerimin ardında hissettiğim ışık huzmeleri beni rahatsız ediyor, uykumun derinlerine dahi sızıp beni uyandırmak için çırpınıyordu. Sıkıntıyla bir soluk verip gözlerimi araladım. Perdeler çekili olmasına rağmen oda yine de aydınlıktı. En son geceydi.

 

Akşam yemeğine inmiştim. Sonra…

 

Sonra Selçuk Koral, Hardemirlerin evine gelmişti. Belçim, Selçuk’un babasının; babamın yanına gidip benim oğlu ile evlenmemi teklif etmişti. Benim için giden bir teklif miydi yoksa liderin varisi için mi bilmiyorum.

 

Sonra… sonra abi tayfası, Selçuk’un üstüne çullanıp adamı perişan etmişlerdi. Doğrusu bende biraz adamı perişan etmiş gibiydim.

 

Ve en sonunda orda doğum günü partisini ayarlamıştım. Odaya gelmiştim. Soğuktu. Hava yine soğuktu.

 

“Nasılsın?” Kapının önünden gelen sesle bakışlarımı hızla oraya çevirdim.

 

“İyi gibiyim.” Abimin bakışlarındaki o rahatlamayı gördüm.

 

“Çok korkuttun beni.” deyip kapıyı kapattı. Adımları bana doğru geldiğinde yatağın kenarına doğru biraz kaydım. Teklifimi anlayıp yatakta bana yakın olan yere oturdu. Bakışları bendeyken içi gider gibi baktı ve sağ kolunu kaldırdı. “Abiye gel bakalım, küçük cadı.”

 

Kıkırdayıp kollarının arasına girdim. Başımı göğsüne yasladım, kollarım karnının etrafını sardı. “Dün gece soğuktu, abi.” Aklıma dolaşanlar ile iç çektim.

 

Kolları anında beni sardı. Isıtmak ister gibi omzumdaki elleri hareket etmeye başladı. “Çok mu üşüdün, canımın içi?” Merhametle çıkan sesi kalbimde kırıklar yaratıyordu.

 

“Çok.” Dudaklarım bir anlığına titredi.

 

“Biz yanındayız. Artık asla üşümeyeceksin.” Yemin eder gibi çıkan sesine güvenmek istedim.

 

“Umarım.” Konuşmak istemediğim bir konuydu bu. Ben de konuyu dağıtmak istedim. “Dün gece ne oldu?”

 

Derin bir soluk verdi. Yükselen göğsü ile bir anlığına benim vücudumda onunla beraber havalandı. “Kriz geçiriyordun.”

 

“Kim vardı?”

 

“Herkes burdaydı.” dediğinde bakışlarımı kaldırıp ona yükselttim.

 

“Kapıyı kilitlemiştim. Kırdınız mı?” Çatık kaşlarıma bakıp bir an tebessüm etti.

 

“Hayır. Balkondan girdim, ben. Diğerleri yine yalnız kalmak istediğini düşündü. Arem, Pars ve babam da Selçuk hakkında sana soru sorabilmek için kapıyı açmanı istiyorlardı.”

 

“Benim anlamadığım neden balkondan girdin?” Yedek anahtar bile vardır.

 

“Yan odadan buraya gelmek daha kolay ya.” Ortak balkonlar!

 

“Peki, sen neden beni yalnız bırakmadın diğerleri gibi?” Uyurdum bir süre sonra ben. Benimle ilgilenmesine gerek yoktu.

 

Omzumdaki eli tenimden ayrıldı. Gözümün önüne gelen bir tutam saçı kulağımın arkasına doğru itekledi. “Ben, kardeşimi diğerlerinden daha erken tanıdığım için yine kötü bir şekilde uykuya dalacağını tahmin etmiştim.” Bakışları, parmaklarının hareketini takip ediyordu. “Odaya geldiğimde üşüdüğünü sayıklıyordun. Kapıyı açtım ve Buğrayı çağırmalarını istedim. Hepsi o ara geri geldi işte.”

 

Bakışlarımı ondan çekip yeniden boş duvara baktım. “Ağzımdan bir şey kaçırdım mı?”

 

Saçımın tepesine bir öpücük bıraktı. “Hayır.”

 

“Abi,” diye bu sefer mırıldandım.

 

Dudaklarından “Hm.” Tonunda bir mırıltı döküldü.

 

“Pişman mısın?” Bir an duraksadım. Cümlelerimi bir araya getirmek için zaman tanıdım. “Yani, benim yüzümden ailenden sır saklıyorsun. İhanetime ortak ettim seni.”

 

“Asla, bir an bile pişman olmadım.” Kolları daha da sardı bedenimi. Sevgisine sığındım bende. “Ailem değil, ailemiz. Belki hata yapmışızdır ama bizi affetmek zorundalar.” Alayla gülüp başını eğdi ve bakışlarımızı buluşturdu. “Ee, ailenin iki yaramaz çocuğu yine ortalığı karıştırdı. Geriye kalanlar da toplasın. Hep biz mi çabalayacağız?”

 

Göğsüne alayla vurdum. “Salak! Diğerleri seni dar ağacında dövdüğünde asla sana yardım etmeyeceğim.”

 

Erkeksi bir kıkırtı döküldü dudaklarından. “Umarım bana sadece yardım etmezsin. Sen bir de inat olsun diye o şerefsizlere yardım edersin.”

 

“Tövbe!” diye cıyakladım. “Ben hiç abime kıyar mıyım?”

 

Yüzüme acı çekermiş gibi baktı. “Dört kere senin yüzünden nezarethaneye düştüm. Beş adam tarafından dövüldüm. Bıçaklandım.” Bana kızgınlıkla baktı. “Hakkını yemim! Bıçağı görünce yardım etmeye geldin!”

 

Kızgın ifadesi ile kıkırdadım. “Alt tarafı abimin ne kadar güçlü olup olmadığına bakıyordum.”

 

Kafama bir tane vurdu. “Güçlümüymüşüm?”

 

Kafamı ovup dudak büktüm. “Sinek ısırığı gibi.”

 

“Kaşınıyorsun ama kaşımayacağım.” deyip bir kere daha saçlarımın arasına hızlı bir öpücük bıraktı. Kollarını benden söküp ayaklandı. “Evdekilere ne diyeceksin bilmiyorum. Büyük ihtimalle gece hakkında soru soracaklar ama çok da üzerine geleceklerini sanmıyorum.” Bakışları kolundaki saate kaydı. “Ve akşam geldiğimde neden o partiyi ayarladığını konuşacağız.” Sinsi bir gülüş peydahlandı dudaklarında. “Yıllar sonra kardeşime doğum günü kutlatacak bu olay ne merak ettim.”

 

Bir an gerildim. Beni durdurma ihtimali vardı. “Onu bunu boş ver de sen kendinden haber ver. Bu oyun hiçbir şeye yaramadı mı?”

 

Onca hakareti boşuna yediysem bu evi başına yıkardım.

 

Dudaklarında Hardemirlerde var olan o tebessüm var oldu. “Balık, oltaya asıldı. Yakında o balığın cinsini de öğreniriz.”

 

Gevşeyen bedenim derin bir soluğu havaya saldı. “Sonunda.”

 

“Canımın içi, ben şimdi kahvaltıya iniyorum sonra da fakülteye gidip tezim için bir kaç şeyle uğraşacağım. Bir sorun olursa direkt ara.”

 

Yatakta biraz daha doğrulup başımı salladım. “Tamam, abi. Dikkat et.” Tebessüm ederek beni onayladı ve odadan çıktı.

 

Bir süre kapanan kapıyı izledim. Ne kadar bir süre geçti bilmiyorum ama yatakta durmaktan sıkılıp kalktım. Banyoya girip işlerimi hallettim ve aynaya bakmamaya özen göstererek odaya geri döndüm. Bugün üstümde bir halsizlik bir yorgunluk vardı. Hiçbir şey yapasım gelmiyordu.

 

Dolabın önüne gelip kalın, yünlü bir kazak ve termal siyah bir taytı aldım. Üstümdekileri hızla çıkartıp yenileri giyindim. Saçlarımı da aynaya bakmayıp sıkı bir topuz yaptım. Yüzümün şu an çok cansız durduğuna ve göz altı torbalarımın çıktığına da emindim ama bununla da ilgilenesim gelmiyordu.

 

Tek başıma kalmak istemiyordum sadece. Kavgalı, düşman, hain her kim olursa olsun önemli değil, şu an birilerini yanımda istiyordum. Bu yüzden Hardemirlerin yanına gönüllü olarak iniyorum.

 

Merdivenleri yavaş adımlarla indiğimde yemek salonundan gelen sesleri duydum. Yine kahvaltıya mı denk geldim?

 

Bu saatten sonra bu kahvaltıda hiçbir halt olmaz, deyip salona doğru adımladım. Aralık duran kapıdan içeriye doğru süzüldüğümde salondaki tüm sesler kesildi.

 

Misafir de mi vardı?

 

Hardemirlerden çok önümdeki yabancılara baktım bir süre. Baybars Beyin yaşlarında bir adam ve Peri Hanımın yaşlarında bir kadın vardı. Adam çok tanıdık geliyordu.

 

Adamın bakışları bende takılı kaldığı sürece bir çok duyguyu gözlerinde gördüm. Şaşkınlık, heyecan, mutluluk…

 

Bakışları, Baybars Beye takıldı. “O mu?” Titrek çıkan sesi heyecanlıydı.

 

“Evet, o.” Baybars Bey’in bendeki bakışları paha biçilmezdi. Hayır, o bana bakarken paha biçilemez bir şeye bakar gibi bakıyordu. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve Peri Hanımla karşılaştık.

 

O’nun zaten bakışları bendeydi. Kahve tonlarındaki gözleri kızarmış, göz altları da morarmıştı. Sanki gece uyuyamamış ve ağlamış gibi duruyordu.

 

“Günaydın, canım.” Peri Hanımın konuşurken zorlanması ile gece yaşanan olayı hatırladığını varsaydım.

 

Hepsine yönelik “Günaydın.” dedim.

 

“Sana benziyor, abi.” Gergin çıkan sese döndüğümde o yabancı kadın ile gözlerim kesişti. Baybars Beyin kız kardeşi miydi?

 

“Bir gözleri ben. Gerisi Peri.” Baybars Beyin dudaklarından ayrılan cümleler ile bir an utandım. Yerimde kıpırdanıp kaçmak istedim. Yabancıların olduğunu bilmiyordum. Hem ben daha çekirdek aileye alışmadım bunları neden görüp tanıyorum?

 

“Biraz daha konuşursak kız ayakta ağaç olacak.” Yabancı adam, eğlenerek kurduğu cümle ile masadan kalktı ve yanıma doğru adımladı. Ne yapacağımı bilemez bir tavırla önce ona baktım sonra da abi tayfasına.

 

Buğra ve Çağrı bana alayla bakıyor, Enis boş ve kıstığı gözleri ile adama, Arem öfke ile bana doğru gelen adama ve son abi adayı Pars ise bana şüphe ile bakıyordu.

 

Bir gün bu Pars şüphelerden kafayı sıyıracaktı ya her neyse!

 

Abi tayfasından hayır gelmeyeceğini anladığımda önüme döndüm. Tam o sırada da yabancı adam önümde durdu. Kollarını iki yana açıp bana sarılacağı vakit bir adım geriledim. “Kimdiniz?”

 

İnsan önce tanıtır kendini!

 

Gözlerindeki ıslaklıkla bana baktı. “Amcan Atilla ben, kızım.” Bakışlarım diğer yabancıya kaydığında ne demek istediğimi anlamış gibi hızla onu da tanıttı. “O da eşim Pelin.”

 

Çok medeni oldu böyle de. Ne yapacağımı bilemedim.

 

“Ben de, Asya. Memnun oldum.” Çekingen çıkan sesim ile tebessüm etti ve hala havada asılı kalan kollarını yenilmişlikle indirdi, yüzündeki ifadeyi silmeden.

 

“Bu bizde neden yamyam gibi davrandı da amcama insancıl yaklaşıyor?” Baha’nın sabah sabah duyduğum ilk sorusu da bu oldu.

 

Bakışlarım ona kaydığında ben daha yanıt veremeden solunda kalan Pars kafasına vurdu. “Senin şu dilinin yayını sıkmamız gerek.”

 

Baha kafasını ovup şaşkınlıkla abisine baktı. “Ben ne yaptım şimdi?”

 

“Baha?” Buğra’nın seslenişi ile ona baktı Baha.

 

“Efendim, abi?” Baha masum masum Buğra’nın söyleyeceği şeyi beklerken bu sefer Buğra, Baha’nın alnına bir tokat attı. Bir önden bir arkadan… Geçiren geçirene.

 

“Anne!” diye anında abilerini şikayet etmeye başladı. “Oğulların beni dövüyor!”

 

Peri Hanım bıkmış gibi bir soluk verdi. “Canım oğlum, sorgulama işini evde değil de mahkemede yapsan ve abilerin de sana dokunmasa nasıl olur?”

 

Baha annesinin de ona sırt çevirmesi ile anında babasına döndü. “Baba?” medet umar gibi babasına bakması ve Baybars Beyin keyifle arkasına dönmesi ile tüm umudu yıkıldı.

 

“Karım ve kızıma karışma. O zaman senle muhatap olabilirim eşek sıpası.” Baybars Beyin keyifli sesi ile Atilla bey de güldü.

 

“Biri karın biri kızın! Peki, ben? Ben, kimim baba?” Seksenler oyuncusu gibi role bürünüp ayağa kalktı. “Doğruyu söyleyin çöpten mi buldunuz, beni? Ondan bu evlat ayrımı!”

 

“Bu çocuğa bazen katlanamıyorum.” Arem, karşısında büyük bir vaka varmış gibi bakıyordu.

 

“Bizden olmadığı kesin de benim merak ettiğim bu daha bebekken annesi babası salak olduğunu nasıl da hemen anlayıp çöpe atmış?” Buğra’nın düşünceli çıkan sesi ile bir an gülmek istedim.

 

“Yani vurun dedim siz de öldürdünüz!” Baha isyan eder gibi herkese baktı.

 

“Bu evde harcanıyorum!” Siyah, uzun saçlarını eliyle tarayıp geriye doğru attı. Sonra ise yerine geri kuruldu. Bakışları bana kaydı. “Kız! Sende yak bir yerlerine kına.” Homurdanması ile kıkırdadım bu sefer.

 

“Baha,” dedim ve duraksadım. “Önce sende yakalım o kınayı.”

 

Odada yükselen uyarı dolu öksürük sesleri ile Baha ile aynı anda kaşlarımızı çattık. “Çocuklar!” Peri Hanımın uyarı dolu sesi ile bakışlarımız ona kaydı ve kaş göz işareti ile Pelin denen yengeyi gösterdi.

 

Sanırım bu kadını sevmiyoruz?

 

“Sarı civcivim, gel abinin yanına bakalım.” Buğra’nın olaya atlaması ile gönülü bir şekilde o uğursuz masaya doğru ilerledim.

 

Buğra'nın yanına oturduğum an yüzündeki gülüş büyüdü ve oturduğu sandalyeye daha da keyifle oturmaya başladı.

 

“Hoşgedlin, kızım.” Pelin denen kadının sesi ile bakışlarımı Buğradan ayırıp ona baktım.

 

“Hoşbuldum,” Bahsettiği geliş Hardemir evine geri dönmemdi. “Siz de hoşgeldiniz.” Buradaki gelişte onun Hardemir evindeki misafirliğine karşıydı.

 

Dudaklarında samimi olmayan ama kötü de olmayan bir tebessüm yeşerdi. “Gördüğüm kadarıyla çabuk alışmışsın. Hemen alışmanı beklemiyordum.” Gördüğü kadarıyla… Daha ne görmüştü ki yorum yapabilecek kadar bilgisi vardı?

 

Bir anlığına kaşlarımı çattım ve anında düzelttim. Yanında duran eşi ona uyarı dolu bir bakış attı ama umursamadı. “Sizin benden bir şey beklemeniz de gerekmiyor. Evimizin içindeki olayları da böyle takip etmeniz şaşırtıcı.” Alaylı çıkan sesim ile yüzü giderek bozuluyordu. “Sahi, ben sizi daha yeni öğrenirken siz benim alışıp alışmadığımı nerden öğrenmiştiniz acaba?”

 

Şeytana bak sen!

 

Dudaklarından çıkacak kelimeleri bir an yuttu ve o sahte tebessümü yüzüne yedirdi. “Akrabayız biz. Bilgimin olması normal,” deyip devam edecekti ki araya girdim.

 

“Hardemirlerle akrabayım. Sizinle bir kan bağım yok.” Yengemse ne olmuş? Benim daha önce hiç yengem olmadı ki? Ben nerden bileyim yengeyi?

 

Alayla gülüp Peri Hanıma döndü. “Daha akrabalık bağlarını bilmeyen bir kızın var, Peri.” Bakışları bana döndü. “Sokakta öğrenememişsin sanırım.” Ben malımı en başta tanırım. Bu kadının böyle bir şey olacağı belliydi!

 

“Pelin!” Kocası öfke ile karısına çıkıştı.

 

Pelin şırfıntısı daha konuşamadan Peri Hanım olaya atladı. “Seni o sokaklarda saçın elimde sürükleye sürükleye dövmez miyim ben, çakma sarışın!” diye Peri Hanım bağırıp ayağa kalktığında şaşkınlıkla ona baktım.

 

Asla Peri Hanımdan böyle bir hamle beklemiyordum. Evet, çocuklarına karşı sürekli bir korumacılığı vardı ama böyle çirkefçe konuşması… Bak şimdi gözümde bir ısındı. Peri Hanım ayağa kalktığında bende hızla ayağa kalktım. “Dur, bende yolacağım şu çakma sarışını!”

 

Bizimle beraber erkeklerde hızla ayağa kalkıp aramıza girmişti. “Peri, sakin ol.” Baybars beyin sesi, “Çocukla çocuk olmanı geçtim bir de dediklerine bak! Kalpsiz misin, sen?” Artık favori amcam olan Atilla ile karıştı.

 

Çocuk mu dedi, o? Peri Hanım, bana o kaş göz işaretini verdi bir kere! Yoksa ben uslu uslu oturuyordum.

 

“Kızın dediklerini duyan bir benim, değil mi?” Öfke ile eşine baktı. “İki günlük kız bile bu ailedeki yerimi sorguluyor!”

 

“Sorgulanmayacak gibi değil.” Homurdanmamla Baha koluma çimdik atıp sus artık der gibi bakındı.

 

“Bak ben biliyordum bu şırfıntı yine olay çıkaracak!” Peri Hanım, Pelin’in üzerine doğru ilerledi. “Kızımı bir daha anarsan seni bir kaybederim yedi süralen bir araya gelse bulamaz!”

 

Baybars Bey, karısını sakinleştirmeye çalışırken ben bakışlarımı yanımdaki Bahaya çevirdim. “Pelin cadısı sayesinde annenin içindeki cevherleri görüyorum, Baha!” Heyecanlı çıkan sesim ile kıkırdadı.

 

“Annem bir kere bunu dövmüştü.” Bakışları gibi bedeni de tamamen bana döndü. “Var ya asıl o zaman izlemen gerekiyordu. Yengemin kafasında tek saç kalmadı. Annem diye demiyorum ama çok iyi dövüyor.”

 

Hevesle konuştum. “Sence bugün ben de izler miyim?”

 

Umutsuz bir yüz ifadesine kapıldı. “Yok sanmam. Babam burdayken kavga etmelerine izin vermez.” Aklına her ne geldiyse keyifle bana baktı. “Önceden annem bunu dövdüğünde zaten bir ben bir annem vardı. Bu, anneme yine senin hakkında kötü bir şey demişti.” Büyük bir gururla devam etti. “Tabi, annem dayanır mı? Aldı bunu altına. Tokat manyağı yaptı. İzlemesi çok keyifliydi.”

 

Heyecanla yerimde kıpırdandım. “Ben Baybars Beyi kandırıp dışarı çıkartırım. Arem ve Parsı da yollayalım! O iki aptal da engel olur. Onlar gittikten sonra annen dövsün bir tur daha.”

 

Baha da teklifimle heyecanlandı. “Tamam sen bizimkileri yolla…” demişti ki sessiz odada yankılanan ve tek olmadığımızı bize hatırlatan o sese döndük şaşkınlıkla.

 

“Önceden bir Baha vardı idare edemiyorduk, şimdi iki ettiler!” Diye Arem öfke ile bağırdı.

 

“Aşk olsun kızım! Beni neden kandırıyorsun?” Baybars Beyin alıngan çıkan sesi ile bakışlarım utançla yanımdaki Bahaya kaydı ama yok, onda gram utanma yok. O utanmazsa ben de utanmam.

 

“Siz iki salak bir daha yan yana gelmiyorsunuz.” Parsında sinirli çıkan sesi ile bakışlarım ona kaydı.

 

Bu sefer bakışlarım Buğraya kaydı. O gülerek bize bakıyordu. “Bir dahakine plan kurduğunuzda etrafı inceleyen ilk.”

 

Ve bakışlarım son ikiliye kaydı. Çağrı hala oturduğu yerde yemek yiyor sanki burda olanlarla hiçbir ilgi ve alakası yokmuş gibi davranıyordu. Enis ise sağ tarafımda durmuş her kavgaya atılacağım vakit önüme geçiyordu.

 

“Gördün mü!” Pelin öfke ile bizi eşine gösterdi. “Bunlar bugün beni nasıl döveceklerini konuşuyorlar yarında nasıl gömeceklerini düşünürler.” Öfkeli sesi ile ayıplar gibi ses çıkardım.

 

“Ayıp ama ya! Burda medeni medeni kavga ediyoruz! Katil miyiz biz bir de adam öldürelim?”

 

Odadaki tüm ses yine kesildi. Bu aile senkronize bir yaşam stilini örnek alıyor gibiydi ya da birbirlerini çok iyi tanıyor ve nerde neyi konuşacaklarını bildikleri için susuyorlardı.

 

Pelin bile sustu…

 

Bakışlarımı kısıp hepsinin üzerinde gezdirdim. “Neden sustunuz? Katil miyiz biz?”

 

Bu sefer Pars konuştu. “Bizi bilemem ama dün gece katil gibi duran sendin. Bir açıklama yapmak istersin belki, sevgili kardeşim(!)”

 

Yaydan atılan ok da yön değiştirirmiş. Şaşkınlıkla kendimi gösterdim. “Ben mi? Ne alaka?” Kuru iftira resmen!

 

“Silahı bizden iyi tutuyordun.” Arem’in öfkeli çıkan sesi ile neyi kast ettiklerini hatırladım. Ne güzel de sıkmıştım o Koral’a.

 

“Bizden iyi de atış ediyordu. Nereye sıkacağını da biliyordu.” Deminki şebekliklerinin hepsini bir kenara bırakıp ciddiyetle konuştu Baha.

 

Bakışlarım şüphe ile benim üzerimde gezinen yüzlerde gezindi. Yalan söylersem burda patlama ihtimali yüksekti. Ben de doğruyu söyledim. “Sadece silah kullanmasını biliyorum. Katil değilim.” İki cümlemden biri hep yalan.

 

“Senin silah kullanmanı gerektirecek ne gibi bir durum olabilir, Asya?” Peri Hanımın sorusu ile yutkundum. Pelin cadısı ise merakla konuşmayı dinliyordu.

 

Aile içindeki sorunları da yabancıların önünde tartışmasak…

 

“Şimdi şöyle,” deyip yerimde kıpırdandım. Devam edemeden “Geliyor yeni bir yalan.” Baha araya girdi.

 

Öfke ile ona baktım. “Ne yalanı ya! Doğruyu söylüyorum.”

 

Baha’nın dudağında kendinden emin bir gülüş peydahlandı. “Karşındakinin bir avukat olduğunu unutuyorsun. Yalan cümleler benim işim.”

 

Bahayı hiç avukat olarak ciddiye alamıyorum ki! Çocuk gibi!

 

“Şimdi herkes salona geçiyor ve şu Koral meselesini konuşuyoruz.” Baybars Beyin ortamda yankılanan sesi ile ofladım.

 

“Bir kere de şu kahvaltıyı edebileyim!” diye isyan ettiğimde tüm bakışlar bana şaşkınlıkla döndü. “Bakın bu masa uğursuz! Günlerdir bu evdeyim ama bir kere bile doğru dürüst yemek yiyemedim! Hep babamın ahı bunlar valla.” diye sonlara doğru kendi kendime söylendim. “Baybars Beyciğim, siz de artık bu uğurszu masayı atın! Aç gezmekten on kilo verdim!”

 

Diğerlerinin bir daha bir şey demesine izin vermeden onlardan önce söylene söylene salona girdim ve odada bulduğum tekli koltuklardan birine hızlı kuruldum. Şimdi bu misafirler olmasaydı bacaklarımı koltuğun kollarından sarkıtırdım da bu yabancıların yanında şimdilik ayıp olurdu.

 

Arkamdan da herkes gelince onlar daha konuşmadan ben atladım. “Şimdi tek seferde konuşuyorum. İyi dinleyin! Söylediğim şeyi bir daha da tekrar etmem.”

 

“Anlat.” diye Pars karşımdaki koltuğa kuruldu.

 

“Stajımı Koralların şirketinde yaptım. Selçuk’u da ordan tanıyorum. Benim ona karşı hiçbir hissim yok ama O’nun varmış. Ben başta anlamadım tabi.” deyip nefes aldığımda Peri Hanım yanımdaki koltukta biraz daha kayıp bana yaklaşmaya çalıştı.

 

“Ee, devam et kız!”

 

Bakışlarımı diğerlerinden çekip ona anlatmaya başladım. “Salak salak davranıyor. Bir de imaları falan var. Tabi ben gariban Asya anladı mı, yok!”

 

“Nasıl, anladın o zaman?” Peri Hanımın meraklı sesi ile ayaklarımı kalçamın altına koyup rahat bir pozisyona geçtim.

 

“Benim şirkette bir sevgilim vardı.” dediğim an küçük bir kargaşa çıktı.

 

“Dünden beri bu kızın aşk hayatı bitmiyor, amın…” Pars’ın öfkeli sesi sonda bölündü.

 

“Seni aldatan şerefsiz sevgilin mi?” Buğra’nın da annesi gibi pür dikkat beni dinlemesi ile ona öfke ile baktım.

 

“Bir daha sana bir şey anlatmayacağım!” Burnumdan getirdi!

 

“Buğra, Arem! Susun burda konuşuyoruz ya. Bölmeyin bizi.” Peri Hanım çocuklarına kızdıktan sonra bana döndü ve koltukta yerini iyice ayarladıktan sonra “Ee,” dedi.

 

“Bu eski sevgilim Hakan şerefsizi işte. Meğer beni aldatıyormuş. Bunu da Selçuk öğrenmiş. Gidip Hakan’a felekten bir gece ayarlamış, yetmemiş kayda almış. O da yetmemiş bana kanıt olarak gösterdi!”

 

Pars şaşkınlıkla “Sana porno mu izletti?” dedi.

 

Lan, harbiden böyle mi oluyor bu?

 

Arem ve Baha öfke ile yerinden kalktığında bir gülme sesi duydum. Bakışlarım oraya kaydığında Çağrı’nın kafasını telefona gömüp gülüşünü gizlemeye çalıştığını gördüm. Şerefsiz.

 

“Kızım, bu Selçuk seni seviyorsa ne diye öyle şey izlettirsin?” Peri Hanımın meraklı sesi ile eşi bu kez araya girdi. “Peri, Peri bak bana bir şeyler oluyor. Önce o Selçuk denen pezevengi sonra da o babası olacak ahlak yoksunu Batur piçini öldürmemek için zor duruyorum. Araya böyle can alıcı sorular sokup beni yoldan çıkartma.” diye yükseldiğinde Peri Hanım ona yüzünü buruşturdu.

 

“Hı, yaparsın öyle şeyler! Çok rahatsızsan çık odadan.”

 

Olay büyümeden araya girdim. “İzletmedi!” diye bağırdım ve tüm bedenler gevşedi. “Sadece girişini izledim.” Nefesler yine tutuldu. “Yani başkasını falan öptüğünü gördüm. Sonra zaten kayıtlar ileri alınıyordu ve sabah iki beden yatakta uyuyordu. Her filmde göreceğimiz düzeydeydi.”

 

Resmen Selçuk yüzünden bunca insana porno izlemediğimi kanıtlamaya çalışıyordum. Selçuk’un pornosunu çekip izlettirmesem!

 

“Selçuk’un adamı Cengiz onları bana gösterdi. Bende öfkelendim zaten. Gidip Selçuk’u buldum. İş yemeğindeydi. Ona çıkıştım orda. Orda kavga etmeye başladığımızda bu itiraf etti işte.”

 

Ben sustuğumda Çağrı araya girdi. Bir şeyden eminmiş gibi alayla bana baktı. “Sen naptın sonra?” Abi değil kalleş!

 

“Bardağı kafasında kırıp parçasını da koluna sapladım.” Sakin sakin anlattığım şey ile Çağrı dayanamamış gibi kahkaha attı.

 

“Bu ne zaman oldu, Asya?” Arem’in her an köpürmek üzere olan ifadesine baktım.

 

“iki ay falan oluyor.” dediğimde çıkışa doğru ilerledi.

 

“Lan o gün gelip seni, bana mı anlattı o piç?” Ardından da hemen Pars ayaklanıp gitti.

 

Şaşkınlıkla Baybars Beye baktım. “Siz Korallarla rakip değil misiniz? Selçuk neden Arem’e sevdigi kadını anlatsın?”

 

Baybars Bey oturduğu koltukta geriye yaslanıp gömleğin yakasını açmaya başladı. “Sevdiği kadın diyor hala. Bir gün bu kız kalbime indirecek!” diye yakındığında küsüp bakışlarımı ondan çektim.

 

Bir ayda adam benden bezdi ya!

 

“Bazen ortak iş yapıyorlar. O arada söylemiştir.” Peri Hanım, eşine nasıl baktığımı görmüş ve o yanıt vermeye başlamıştı.

 

“Anladım.” deyip bakışlarımı yere diktim.

 

“Biz de artık eve gidelim, abi. Yarın akşam hep beraberiz.” Dediğinde herkes Atilla beyle beraber ayaklandı.

 

Baybars Bey ve Atilla erkekçe bir kucaklaşma yapıp ayrıldılar. “Annemleri sen alır mısın?”

 

Kimin annesi?

 

Oturduğum yerden merakla ikiliyi izledim.

 

“Tabi alırım, abi.” dediğinde yanındaki eşi olaya müdahale etti.

 

“Sizin kızı görmeye geliyorlar. Biz niye alıyoruz?” Bakın doğru bir sitem ama Baybars Beyin annesi olduğu kadar da Atilla amcanın da annesi.

 

“Pelin, yeter artık.” Atilla bezginlikle bir nefes verdi. Adam artık kadından ne çekmişse tüm vücudunda bunu yansıtıyordu.

 

Son kez vedalaşma faslı gerçekleştiğinde gideceklerini sandım ama Atilla amcanın adımları benim olduğu kısma doğru geldi. Onun adımlarını görünce hızla yerimden doğrulup ayakta bekledim. Eşi gibi değildi.

 

“Güzel kızım,” deyip bir kere daha kollarını benim için açtı. “Amcanla sarılmak ister misin?” Derin bir soluk aldı. “Ben yeğenime, kızıma sarılmak isterim.”

 

Tebessüm ettim ve tüm bu kaostan uzak olan o adama istediğini bu kez verdim. Amcam olan adamın kollarının arasına girdim. Bedeninden yayılan sıcaklık; tatlı ve traj losyonu kokan bedeni bir anlığına beni güvende hissettirmişti. Bedenimdei kolları daha da sardı beni.

 

“İyi ki geldin, kızım.” Saçlarımın tepesine bir öpücük bırakıp benden uzaklaştı ve son kez yanağımı okşayıp benden uzaklaştı. Baybars Beyin yeşil harelerine benzeyen irisleri ıslaklıklarla doluydu. Sanki dokunsam ağlayacaktı.

 

Tebessüm ettim en içten ve sahici duygularımla. Ona karşılık verecek bir iyikim yoktu, bende tebessümlerimi ona sundum.

 

Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı sanki bir şey dememek için. Başını salladı bir kez ve salondan çıktı. Hemen onu eşi takip etti. Kısa bir süre sonra da dış kapının sesi geldi.

 

“Peri?” Baybars Beyin sakin sesi ile bakışlarımı kapıdan ayırıp sese çevirdim ve Baybars Beyin de zaten bana baktığını gördüm.

 

“Efendim, hayatım?” Peri Hanımın gergin sesi ile kaşlarımı çattım.

 

“Bu kız, daha babasına sarılmadan o Atillaya mı sarıldı?” Atilla dediği de kardeşi!

 

“Atilla, yabancı ya. Ondandır.” Ne alaka?

 

“Babası varken ne diye yabancıya sarılıyor, benim kızım?” Baybars Beyin giderek öfkelenen sesi ile kaşlarımı daha çattım.

 

Ben duruyorum. Hiçbir şey yapmıyorum ama sonra bunlar beni delirtecek bir şeyler söylüyor!

 

“Ben zaten babama sarılıyorum, Baybars Bey. Siz ise kızına sahip çıkamamış bir adam, Atilla beyi sizle bir tutamam. O yabancının, sizden daha çok bana yararı dokunmuştur.” Bana hesap sormaya hakları yoktu. Atilla herhangi biriydi ve bana zararı dokunamamıştı. Ona neden kötü davranayım ki?

 

Her cümlemle öfkesi silinen ve bunun yerine kırgınlıkla perişanlığın yer edinen yüzü ile içimde bir şeylerin kanadığını hissettim. “Bitmeyecek bu nefretin değil mi?” Bunu artık kabulleniyordu.

 

“Bitmeyecek.” Titremeden konuşabildiğim için şu an mutluydum.

 

“Asya?” dedi acı çeker gibi. “Dün gece anne diyordun, soğuk diyordun. Onunla alakası var mı, peki?”

 

Kaybettim. Şimdiye dek sakin tutmaya çalıştığım çehrem, titremeyen sesim bu andan itibaren benim kontrolümde değildi. Bakışlarımı hızla Baybars Beyden kaçırdım ve Peri hanımla bakışlarımız kesişti. Bu kez ondan bakışlarımı kaçırmadım. Yapamadım.

 

“Var.” Tek kelimelik cümlem bittiği gibi dudaklarımı birbirine sıkıca bastırdım.

 

“Naptılar sana?” Peri Hanımın gözünden akan bir damla yaş ile bende ağlamak istedim.

 

“Annem çok kızardı bana.” Annem hep kızardı bana. “Bir gün yine kızdı. Soğuktu. Dışarısı çok soğuktu.” Bedenim titrer gibi oldu. Sanki yine o soğuk bedenime işleniyor. “Ama dinlemedi annem, beni. Dışarı attı. Hep atardı zaten ama o gün soğuktu. Dinlemedi.” Bir yerden sonra tekrarlıyormuşum gibi hissettiğimde derin bir nefes alıp gözlerimi yumdum. Peri Hanımdan neden uzak durduğumu anlaması gerekiyordu. “Kar yağdı o gece. Üstümde ne bir mont ne de bir ayakkabı ayağımda.” Bakışlarımı bu an kaçırdım hepsinden. Koltuktaki desene odaklandım. “Kardan saklanmak ve evin kapısını görebileceğim bir yer aradım. Bir araba vardı sadece. Onun altına sığındım. Sabah uyandığımda ise annem dışarı çıkmıştı. Beni alacak sandım.” Nefes alamadım. Annem de beni alamamıştı. “Alamadı. Birileri gözümün önünde onu öldürdü. Önüme bir havuç düştü o gün. Arabanın altına kadar gelmiş. Kanlı. Annemin kanı.”

 

Çok kanlıydı. Rengi bile belli olmuyordu. Sadece kan. Annemin kanı ile yeniden boyanmış havuç.

 

Önümde bir hareketlilik hissetiğimde geçmişin boyundurluğunda olduğumu anlayıp ana geri döndüm. “Asyam,” Peri Hanımın titrek sesi ve acı çeken yüzü ile ona odaklandım. “Özür dilerim. Hepsini sana unuttursam ve yeniden anne kız olsak?”

 

Omuzlarım yenilgi ile çöktü. “Unutamam.” Unutamıyorum. Unutsam dahi hangi birini unutacaktım ki? Bu bir anneden aldığım ilk darbeydi ve darbelerin devamı da Peri Hardemirden gelmişti.

 

“Bir denesek, annecim?” Yalvarır gibi çıkan sesi ile gözlerimi çikolata tonundaki harelerinden çektim.

 

“Olmaz.” Yarın doğum gününde artık o beni kabul etmezdi.

 

“Ama biliyor musun, Asya. Ben her şeye rağmen sana yeniden bir anne vereceğim.” Acıyla güldü. “Ben yeniden senin annen olmayı başaracağım.”

 

Konuşmadım. Ne cevap vereceğimi bilmiyordum. Parmaklarımla oynayıp tenimde şekiller çizmeye başladım. Peri Hanım bu sürede ayaklanıp odadakilere döndü. “Ben yarınki doğum günü için hazırlıklara bakacağım.” Ve gitti. Gözünden akan yaşı diğerlerinden saklayıp.

 

Gittiği yere bakışlarım kaydığında kapıdaki Arem ve Pars’ı gördüm. İçleri yanıyordu. Bu odadaki herkes gibi onların da içi yanıyordu. Bakışlarımı kaçırdım. Sanki büyük bir günahkarmışım da tüm günahlarım ortaya serilmiş gibi hissediyordum. Utanıyordum. Yaşadıklarımdan, yaşatıldıklarımdan dolayı utanıyordum. Oysa daha yedi yaşında küçük bir çocuktum.

 

“Sarı civcivim,” Buğra'nın boğuk sesi ile bakışlarımı ona çevirdim. Güzel yüzü kızarmıştı. “Hani şu sipariş ettiğimiz takıların var ya… Onlar geldi. İki gündür söylemeyi unuttum. Şimdi gidip bakalım mı?”

 

Buğra’nın beni bu kötü andan kaçırmaya çalışması ile tüm soğukluğa rağmen ısındım. Başımı aşağı yukarı salladım onaylamak için. Yüzümde ise minnet vardı.

 

Ayağa kalktığında onunla beraber bir beden daha hareketlendi. Bakışlarım sağıma kaydığında Enis’in de ayaklandığını ve bakışlarının bizim üzerimde olduğunu gördüm.

 

“Sen de mi gelmek istiyorsun, abicim?” Buğra’nın merhametle çıkan sesi ile Enis sadece başını salladı.

 

Buğra tebessüm etti ve yanımıza gelip ortamıza geçti. İki kolunu da bizim omuzlarıma atıp bedenine çekti bizi. “Baba, bugün hastaneye gitmiyordum ben zaten. İkizleri alıp tüm gün odadan çıkmayacağız. Haberin olsun.”

 

Baybars Bey üçümüze büyük bir sevgi ve gözlerinin ardındaki acı ile baktı. “Tamam oğlum, ikizler sana emanet bugün.” dediğinde bakışlarım Buğra'nın diğer kolunun altındaki adama kaydı.

 

Boş gözleri ile bakışacağımı sandığımda gözlerindeki merhametle bana baktığını gördüm. Hayır, acıma değildi. Merhametti. Ne kadar yanlış ya da doğru bilmiyorum ama şu an Buğradan çok Enis’in kollarının arasında olmak isterdim.

 

Enis’in kollarının nasıl hissettireceğini ve onunla beraber o göğü izlemek… Son zamanlarda bu isteğim çok fazla beni baskılıyordu.

 

Sanki yapmak zorundaydım. Başka bir şansım yokmuş gibiydi. Sanki bu sonmuş gibi.

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Bölümden bir kesit

 

 

Ben Enis ile göğü seyretmek istiyordum.

 

Bakışlarımı bileklikten kaldırıp dalgın bir ifade ile Enis’e baktım. “Biliyor musun, gece gökyüzünü izlemek istiyorum.” Sesim giderek kısıldı. Bir an çekindim. “Ama seninle.”

 

O an Eniste hiç görmediğim bir ifade yer edindi. Şimdiye dek acı çektiğini , kedere boğulduğu anları gördüğümü sanıyordum ama bu bir başka. O sanki asıl şimdi acı çekiyordu. Ne yaptığımı ne söyleyip onu incittiğimi bilmiyorum ama yüzündeki ifadeyi silmeye çalışırken bile başarısız kalıp pes etti.

 

“Enis, yanlış bir şey mi söyledim?” Korku dolu fısıltım ile hızla başını iki yana salladı ve elini arkamda kalan kapıya doğru uzattı. Geçelim der gibi. Bu konuşmayı artık bitirelim der gibi. Kalbim sızladı. Oysaki onunla konuşunca tamamlanmış gibi hissetmiştim.

 

Yüz ifademin bozulmasına müsaade etmeyip bir tebessümü yüzüme yerleştirdim ve Enis’in işaret ettiği yere inat ters tarafa doğru bir adım attım. Bir adım daha ve tam onun önünde, Enis’in önünde durdum. Parmak uçlarımda yükselip yanağına şefkatle bir öpücük bıraktım.

 

“İyi ki doğdun, öbür yarım.” Kaskatı kasılan bedenini umursamayıp parmak uçlarımda yükselmeyi bıraktım. Topuklarımın üzerine geri indiğimde son kez ona baktım. Şaşkın ve karışık duygularla ileriye bakıyordu. Eli hala havada asılı…

 

 

 

Okumadan geçme lütfen

 

Öncelikleee şunu söylemek istiyorum.... Arkadaşlar kitabın okunması 110k oldu ama bunu asla sevinerek söyleyemiyorum çünkü okunma yüksek olmasına rağmen oy ve yorum çok kötü. Yorumları dahil etmiyorum bile. Bazı bölümlerde 50-60 yorum var ama okunma sayısı da çok fazla. Şunu demek istiyorum bot basıyormuşum gibi duruyor ve ben böyle itham edilmek istenmiyorum. 100k kitap genelde çok çok kötü değilse ve olayo yoksa 10kya denk oy alır. Bizde çıt yok🥱🥱

 

Oy ve yorum sınırı koymuyorum ve kimseyi de buna zorunlu kılmıyorum ama sadece yeni bölüm isterken hayaletliğini bozan okurlarıma sesleniyorum... Azıcık gözükün

 

 

 

Asılll burayıııookuuuu

 

21. Bölümün tarihi belli değil. Benim vizelerim bu iki hafta içerisinde olacak ve hangi gün bittiğini de bilmiyorum (örnek öğrenci). Büyük ihtimalle 13ünde biter. (Cumartesi de sınavlar olabiliyor)

 

 

Bölüm : 30.03.2026 02:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...