13. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 13.Bölüm- Bahçeye Dadanan Huzur

13.Bölüm- Bahçeye Dadanan Huzur

Aden Sakaaa
adensakaa

“Bir kardeşimiz bizden korka korka, bizi vura vura büyümüş; bir diğeri de ihanet ede ede büyümüş.”

Arem Hardemir

21.12.2025

 

 

 

 

İhtiyacım yoktu. Benim o aileye ihtiyacım yoktu. Kendi elerimle var ettiğim bir düzenim, canımdan çok sevdiğim bir ailem vardı. Mesleğim, diplomam elimdeydi. Çok daha büyük güçler elimdeydi. Ben belki de hayatımın en güzel zamanlarını yaşıyordum. Vardım ve varlığımı hissediyordum. Ta ki o uğursuz aile gelene dek.

 

Kapalı gözlerime rağmen beni rahatsız eden ışık ile gözlerimi açtım. Perdeleri gece çekmemiş ve uyuya kalmışım. Yataktan doğrulup bedenimi esnetmek istedim ama sol koluma birden giren acı ile duraksadım.

 

Acı, hislerim, dün gece... Hızla yataktan kalkıp etrafıma bakındım. Ben evdeydim. Kendi evimde.

 

Hızla odadan çıkıp abilerimi aradım. "Abi! Amca!"

 

Üst kattaki odalar boş olduğundan alt kata indim hızlıca. Salon ilk hedefimdeydi ve salona daldığımda üçününde kahvaltı sofrasında oturduğunu gördüm. İçeri aniden dalmamla üçünün de bakışları kapıya yani bana dönmüştü.

 

"Size sesleniyorum sabahtır." deyip yanlarına yürüdüm.

 

"Günaydın, kızım." Amcamın sesi ile tebessüm ederek yanına ilerledim.

 

"Günaydın, amcam da niye beni duymamazlıktan geliyorsun?" İncinmiş sesim ile dudakları şevkatle iki yana kaydı.

 

"Duymazdan gelmiyoruz, kızım. Abilerinle hareretli bir konuşmadaydık ve sesini duymamışız." Yaptığı açıklama mantıklı gelmişti. Zaten bir iki kere seslenmiştim ve duymamış olabilirlerdi.

 

"Oldu bu." Keyifli sesim ile gülüp masayı işaret etti.

 

"Hadi gel de bir şeyler ye." En az benim kadar keyifli çıkan sesi, uzun zaman sonra beni huzurla baş başa bırakmıştı.

 

"Yüzümü yıkayıp geliyorum." dediğim gibi Semih abim konuştu. "Daha yıkamadın mı?"

 

Bana buruşturduğu yüzü ile kaşlarımı çattım öfkeyle. "Kendimi birden evde bulunca sizi aradım önce!"

 

Semih abim gülüp "Ee, bizi buldun da ne oldu?" dediğinde duraksadım ve bir süre düşündüm. Sanırım biraz fazla tepki vermiştim ama sorun değildi.

 

"Yüzümü yıkayıp geliyorum." Konuşmam bittiğinde salona daldığım aceleci adımlar gibi salondan aynı adımlarla çıktım ve en köşede kalan banyoya girdim. Elimi, yüzümü yıkadıktan sonra banyodan çıktım. O arada da dün geceden kalan sıkı örgümü açtım. Kafa derimde yaşadığım o rahatlama ile gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. İşte huzur.

 

Salona geri döndüğümde yemeklerine yumulmuş adamlara bende katıldım. Tabağıma bir şeyler almadan önce önümdeki ikiliye baktım. Semih abim kıtlıktan çıkmış gibi yemek yerken Merih abim sakince çayını içiyor ve arada bana bakıyordu.

 

"Bir günaydın da yok mu, abilerim?" Kinayeli ses tonum ile Semih abim başını tabağından kaldırmadan dolu ağzı ile "Günaydın, kardeşim." dedi.

 

Merih abime döndüğümde ise elindeki bardağı masaya koyup bana döndü tamamen. "Günaydın, güzelim."

 

Tek kaşımı kaldırdım. "Gün baya aymış bana da size aymamış gibi."

 

Sıkkın bir soluk verip boynunu kütletti. "Sabah sabah fırça yedik de ondan."

 

Anında oturduğum yerden dikilip tüm dikkatimi ona verdim. "Ne oldu ki?"

 

Bana ciddi misin der gibi bir bakış attı. "Güzelim, dün gece Koralların esiri olduk ve her an ifşa olabilirdin ya!" deyip bildiğim geceyi bana anlattı. "Üstüne birde yaralandın." Son cümlesinde bakışlarını benden kaçırıp önüne döndü.

 

"Abi, Koraldan rahatlıkla kaçtık. Bu sorun bile değil. İfşa falan olmadım ve yaram ciddi bir şey değil! Basit bir çizikti." Ve gerçekten de söylediğim her şey tam olarak böyle olmuştu.

 

"Basit bir çizikmiş...." Ağzının içinde homurdanması ile alt dudağımı yalayıp başımı omzuma yatırdım.

 

"Abi, sorun yok diyorum ya. Hem acımıyor ki!" Son söylediğim ile öfkeyle bana döndü.

 

"Acımıyormuş! Kızım acıyıp acımadığını dahi dün gece anlayamıyordun." Korku ve kızgınlıkla çıkan sesiyle yutkundum.

 

"Abi, strestendi. Biliyorsun." deyip bakışlarını kaçıran bu kez bendim.

 

"Sonra konuşuruz bu konuyu." deyip olaya müdahele etti Semih abim.

 

"Evet, gençler bu konu şu anlık rafa kaldırıldı. Ben kızımla güzel bir kahvaltı yapmak istiyorum." dediğinde amcam; abimler, onu onayladı ve bende eğdiğim başımı kaldırıp ona baktım.

 

Dudaklarımda huzurlu bir tebessüme ev sahipliği yapıp ona baktım. "Özledin mi beni?"

 

Bir an alt dudağı titredi. Yaşı ilerledikçe duygularını gizlemekte bir o kadar kötüleşiyordu. "Nasıl özlemem seni..." dedi içi acırcasına.

 

Yerimden kalkıp yanına gittim ve oturan adama sarıldım. "Ben de seni çok özledim be canımın içi." Kollarını kaldırıp bu pozisyonda sarılabileceği kadar sarıldı bana.

 

"Az kaldı. İki hafta bitti bile." dediğinde kaşlarımı çattım.

 

"İstersen bir daha gitmem." dediğimde iç çeken sesini duydum.

 

"Asya... Konuşmayalım bu konuyu." Onun gergin sesi ile bedeninden ayrılıp kalktığım yere geri döndüm.

 

Bakışlarımı amcama çevirip onun her hareketini izlemeye başladım. "Aklıma takılan sorular var. Sen, babamdan habersiz benimle ilgili hiçbir şey yapmazdın ama şu an ondan gizli bir şekilde o evde üç ay kalmam için çabalıyorsun."

 

Geldiğim andan itibaren yemek yemeyi kesmeyen Semih abim, yemeği bırakmış bize bakıyordu. Merih abimin ise tüm dikkati bizdeydi.

 

Amcam bir an kaşlarını çatıp dilini ağzının içinde yuvarladı. "Çünkü o keçi, öz aileni tanımanı engellerdi. İyiliğin için onları tanımanı istiyorum." dedi sakin tutmaya çalıştığı sesi ile.

 

"Onları tanıyorum. Onları tanıyoruz. Onlar bizim düşmanımız." dediğimde bakışlarını kaçırdı.

 

"Asya...Asya... Bazen çok zor duruma sokuyorsun bizi." diye yakındığında iki elimi de kaldırıp yüzümde sıkıntıyla gezdirdim.

 

"Napıyorum ya, ben?" diye kırgın bir sesle yükseldim. "Gerçekleri istiyorum sadece." Yıllardır elime silah verip 'Hardemirler, düşmanın. Onları öldürmen gerek,' diyen adamlar bugün karşıma dikilmiş onlara şans vermemi istiyordu. Neden? Kim, benden neyi saklıyordu?

 

Aptal gibi her şeyi görmezden gelmemi istiyorlardı. Bakışlarımın değdiği hiçbir şeyi görmememi, kulaklarımın işitmemesini en önemlisi de onlardan şüphe dahi etmememi istiyorlardı.

 

Ama bilmedikleri, ben onlardan şüpheleni yıllar oldu. Sâdece bir kaç sır kalmıştı. Hâlâ çözemediğim ama ucunu yakaladığım.

 

Sorun yoktu. Onları da bulacaktım. İstedikleri gibi kör, sağır ve aptal olacaktım. Sahnede rolümün hakkını verecektim.

 

Bakışları tekrar bana döndü. Yaşlılığın izleri olan kırışıklıkları, yüzünde iyice çukurlaşmıştı. "Etrafımızdaki herkes istiyor gerçekleri ama dön bir bak bakalım kim alabilmiş o gerçekleri." dediğinde alayla güldüm.

 

"Banane ya etrafımdakilerin neyi alıp alamadığından. Ben bugün senden bildiklerini istiyorum, amca!" Kulaklarıma ilişen sesimde gülüşler vardı ama bunun sadece sesimden ibâret olduğunu biliyordum.

 

"Günler sonra ilk kez seni görüyorum ve onda da lütfen huzurumu bozma." Amcamın bana yakarması ile durdum.

 

Durmamın nedeni onun yakarması değildi. Benden her seferinde vazgeçebilmesi... İlk günlerde evim diyerek beni yuvamdan kovmuştu şimdi de huzurunu bozduğumu dile döküyordu. Belki de Hardemirlerin beni bulması onun için iyi olandı. Benden bıkmış ve şu an yollayabileceği bir yer var. Vicdanı da rahat eder.

 

Başımı önüme eğip tabağıma odaklandım. Birden sessizleşmem ile amcamın dudaklarından gergin bir soluk kaçtı ama konuşmadı bir daha benimle.

 

"Asya, bak güzelim sana aşağıdaki fırından poğaça aldık." Oradaki poğaçaları severdim.

 

Bakışlarımı tabağımdan kaldırıp Merih abime baktım. Bana uzattığı ekmek sepetinde poğaçalar da vardı. Bir tanesine uzanıp aldım ve dudaklarımın arasına koydum hemen.

 

"Teşekkür ederim, abi." Üzgün çıkan sesim kulaklarıma dolduğunda kendi durumuma ağlamak istedim ama amcamın beni azarlamasından da korktuğum için duygularımı bir süreliğine içimde tutmak için çabaladım.

 

"Rica ederim, sarışın bombam!" Semih abimin böbürlenen sesi ile ona döndüğümde göğsünü kabartıp saçlarını havalı olduğunu düşündüğü bir şekilde geriye doğru taradı.

 

"Sen mi aldın, abi?" Demin çıkan ses tonumdan daha iyi çıkmıştı bu sefer sesim. İçimdeki küçük kız, uyanmış ve abisiyle oyun oynamak istiyordu.

 

"Tabi ben aldım. En yakışıklı abin..." diye sonda kendini övmesi ile güldüm. Merih abim ise ona yüzünü buruşturup önündeki yumurtaya gömüldü.

 

"Abi sana kötü bir haberim var." Keyifli çıkan sesim ile daha da keyiflendim.

 

"Neymiş o uğursuz haberin?" Burun kıvırarak konuşması gülme isteğimi uyandırıyordu.

 

"İstediğin kadar yakışıklı ol asla o zirvede tek değilsin." Merih abimle aralarında çok az fark vardı. Benim için ikisi arasındaki farkları bulmak çok kolaydı ama bir başkası için bu zorlayıcı olabiliyordu. Tabi Merih abimin sağ kaşındaki o yara izini saymazsak.

 

"Yakışıklılığımı bile kıskanıyorlar!" Kollarını iki yana açıp başını tavana çevirerek söyledikleriyle dudaklarımdan kıkırtı döküldü.

 

"Onu ilk gün yemeliydin." dediğimde anlamsız bakışları bana döndü. "Anne rahminde birbirinizi yiyebilirdiniz diyorum." Gülüşümü bastırmak için dudaklarımı ısırmaya başladım.

 

"O, bana kıyamaz." Merih abim ağzına çatalı sokmadan önce sakin bir ses tonu ile olaya müdahele etti.

 

"Kıyarım be." Anında tersi bir şey söyleme isteği ile Semih abimin dediklerinden sonra Merih abim sakin bir şekide başını ona çevirdi.

 

"Ne yaparsın?"

 

Semih abim yutkunup bakışlarını ondan çekti. "Tamam lan! İki şaka yapılmıyor sana da."

 

"Bana, sizinle ilgili kötü şakalar yapmayın." deyip ayağa kalktı. Bakışları ikizinden ayrılıp bana döndü. "Kolun ne durumda?"

 

"İyi, sadece bir çizik." dedim sakin bir sesle.

 

Derin bir nefes verip başını anladığını ifade eder gibi salladı. "Ağrı kesicileri masanın üzerine bıraktım. Gitmeden önce pansuman da yaparsak sorun kalmaz. Ben şimdilik odamdayım. Gitmeden uğra." dedikten hemen sonra bizi yalnız bıraktı.

 

Bakışlarımı Semih abime çevirdiğimde onunda bakışlarının giden adamın ardında olduğunu gördüm. "Sence de bu tepkisi fazla değil miydi, abi?"

 

Semih abim hüzünlü bir yüzle bana döndü. "Bu aralar sakladığı bir şeyler var onun da ve asla bulamıyorum. İçini kemiriyordur şimdi onun."

 

Söyledikleri ile kaşlarımı çatıp giden adamın arkasından baktım. Çoktan gitmişti ama sanki gittiği yere baksam yeniden orda olacakmış gibi hissediyordum. "Herkes bir şeyler saklar olmuş." Bunu Semih abimden çok yanımızda sakince yemeğini yiyen adama duyurmak istedim. Yerine de ulaştı.

 

"Ben seraya gidiyorum. Size afiyet olsun çocuklar." Amcamın anında ayaklanması ile dudaklarımda alaycı bir tebessüm yeşerdi. Kaç bakalım ihtiyar, kaç. En sonunda hepinizin sakladıkları o sırları bulacağım nede olsa.

 

"Teşekkürler, amca." Abimle aynı anda verdiğimiz yanıt ile tebessüm edip başını salladı. Bakışları Semih abime kaydı bu kez.

 

"İşiniz bitince, gelin."

 

"Tamam." Semih abimde onu onayladığında amcam bir saniye dahi durmadan odadan ayrılmak için hareketlendi. Abimle yine giden adamın arkasından baktık ve o da kapıdan geçip görüş açımızdan çıktığında bakışlarımı karşımda oturan adama çevirdim. Aynı anda o da çevirmişti.

 

"Çok sıkıldım bu durumdan." Kırgın çıkan sesim ile iç çekip masaya doğru biraz daha eğildi.

 

"Güzelim, sıkılmasın o canın. Ben her durumda yanındayım biliyorsun zaten." Cümlesi bittiğinde bir kaç saniye duraksadı. "Biliyorsun, değil mi?" Korku dolu çıkan sesi ile tebessüm ederek ayağa kalktım. Masanın etrafında dönüp onun yanına geldiğimde kollarımı etrafına doladım ve anında kolları belimi sardı.

 

"Abim benim ya... Tabiki de biliyorum." Bunu bilmenin huzuru demin içimde yeşeren olumsuz tüm duyguları tek seferde atmıştı.

 

Başını göğsüme iyice yaslayıp iç çekti. "İyiki bizim kardeşimizsin." Dudaklarından ayrılan sesi şükreder gibiydi.

 

Saçlarının tepesine bir öpücük bırakıp temiz kokusunu içime çektim. "İyiki abim." dediğimde ondan ayrılıp muzip bakışlarımı ona diktim.

 

"Beni eve getirdiğinize göre bir daha Hardemirlerin yanına dönmüyorum?" dedim.

 

Kahkaha atıp sandalyeden geriye yaslandı. "Kim demiş bunu?" Keyifli ve eğlenen sesi ile yanıldığımı anlamam çok zor değildi.

 

"Ben." dedim küskün bir ifade ile.

 

"Valla güzelim, bana kalırsa kal tabi ama bu iki adam bir şeyler çeviriyor ve bana da demiyorlar. Bu yüzden beni aranızda bırakmayın." deyip teslim olurmuş gibi kollarını iki yanında yükselti.

 

"Korumayın zaten siz, kardeşinizi." Kollarımı göğsümde kavuşturup ona sırtımı döndüm ve salondaki gri koltuklara doğru ilerledim.

 

"Kız eşek! Biz, hepsini senin iyiliğin için yapıyoruz." diye arkamdan bağırdığını duydum hemen sonra ise sandalyenin gıcırdayan sesini. Arkamdan geliyor olmalıydı.

 

"Eşek değilim, ben! Beni korumak için düşmanın yuvasına yolladınız!" diye çemkirdiğimde kendimi koltuğa attım. Bakışlarımı gelen adamın üzerine çevirdiğimde sıkıntılı yüz ifadesi ile onun da bu durumdan rahatsız olduğunu görebiliyordum.

 

"Güzelim ama onlar ailen..." devamını dinlemeden onu böldüm.

 

"Abi, ailem dediğimiz kişilere yıllardır düşmanımız diyoruz. Bunu da sadece biz biliyoruz. Onların benden haberi bile yokken ben onlara nefretle büyütüldüm. Abi normal mi, bu?" dedikten sonra duraksadım. Nefes alma ihtiyacı hissettim bir anlığına. Her şey üstüme üstüme geliyordu. "Aynı örgütteyiz, aynı şehirde ve aynı masadayız ama kimse gerçekleri bilmiyor." Alayla güldüm. "Belki de sırf bu yüzden babam, beni gizliyor." dediğimde önümde duran adamın bakışlarında kararsızlık ve korku vardı.

 

"Sarhun Korgöz, düşmanının kızını kaçırıp kendi varisi yaptı ve kızı da yıllardır saklıyor mu diyorsun yani?" Dudaklarından ayrılan her bir kelime ile kalbime yeni çizikler atıldı.

 

"Başka bir açıklamam yok." dedim pes etmiş bir sesle. Bakışlarımı ondan kaçırıp yere diktim. "Abi, Sarhun babam; bana bunu yapmamış da olabilir ama değil mi?"

 

O benim kahramanımdı.

 

Ayakta dikilmeye son vererek yanıma gelip oturdu ve anında beni sol tarafına çekip güvenli kollarının arasına aldı. Konuşmadı. Beni teselli etmedi ya da yalanlar söyleyip bana umut vermedi. İkimizde sessizliğimizde boğulmak için konuşmadık. Bu anı da bozmadık. O düşündü, ben düşündüm. O daha sıkı sarılınca ben de onun sarılışına karşılık verdim.

 

İkimiz de acı çekiyorduk ama acılarımızın boyutunu bilemiyordum. Acılarımızın kaynağını da bilemiyordum.

 

Acaba ben hiç var olmasaydım bu denli acı var olur muydu etrafımızda?

 

Derin bir nefes verdiğim an salona Merih abim girdi ve ikimizi gördüğü an kaşları alayla yukarı kalktı. "Siz ikiniz böyle uslu uslu oturur muydunuz hiç?"

 

Ona omuz silkip yüzümü çevirdim, yüzüm Semih abimin göğsüne iyice gömülmüş oldu.

 

"Niye oturmayalım, ikiz. Biz de iki medeni insan gibi sessizliği ve barışı destekliyoruz." Semih abimin her kelimesinde yükselen göğsü ile onu çimdikledim.

 

"Hareket etme." dediğimde saçımı çekti.

 

"Kız ne çimdikliyorsun, acıttıyorsun!" dediğinde parmaklarındaki saçlarım ile çığlık atıp yüzümü göğsünden kaldırdım.

 

"Bırak saçımı!" dediğim an bıraktı ve eğlenir bir şekilde gülümsedi.

 

"Acıyormuş, değil mi!"

 

"Hayvansın sen!" dediğim an yüzündeki eğlenir ifade silinmiş yerine kaşlarını çatan bir adama bırakmıştı.

 

"Abiye hayvan denmez!"

 

"Abi, hayvansa hayvana hayvan denir!" diye yüzüne çemkirdiğimde yüzünü buruşturup kafamı geriye doğru itti.

 

"Senle uğraşıp medeni kişiliğime hakaret etmeyeceğim." dediğinde ondan uzaklaşıp saçlarımı geriye doğru savurdum.

 

"Sen misin medeni?" dudaklarımdan alaycı bir homurtu kaçtı. "Az öteye geçte sana medeniyeti öğreteyim."

 

Semih abim dudaklarını aralayıp bana laf yetiştireceği an Merih abim olaya müdahele etti. "Özünüze döndüğünüze göre şimdi susun ve Semih kenara çekil." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Elinde bir ilk yardım çantası vardı.

 

Tebessüm edip bize doğru adımlayan adama baktım. Yanıma geldiğinde demin ikizinin olduğu yeri doldurdu ve çantanın fermuarını açmaya başladı. "Güzelim, sen de yarayı tam aç bakalım."

 

Dediğini yapmak için kazağın kolunu sonuna kadar yukarıya sıyırdım. Pansumanı gördüğümde bir anlık dudaklarım büzüştü. Dün gece beni rahatsız eden tek şey bu acının kime ait olduğuydu. Bedenimde acı vardı ama bana ait değilmiş gibiydi. Anında gerilen bedenim ile bu düşüncelerden sıyrılmaya çalıştım. O anları hatırlamak hiç bir zaman bedenimde olumlu bir tepki bırakmıyordu.

 

"Ben odaya gelecektim." Kısık sesim ile Merih abim pansumanı açmaya başladı.

 

"Dayanamadım." dediğinde dudaklarımda sahici bir tebessüm var oldu. İçimde oluşan kıpırtılarla karnımı içime çektim. Belki o kıpırtılar durur diye ama nafile o kıpırtılar devam ediyordu.

 

"Desene abim hala beni seviyor." Benim büyük bir mutlulukla söylediklerim onda şok etkisi yaratmıştı. Aniden kaldırdığı yüzü ile gözlerimiz kesişti.

 

"Asya," Ne diyeceğini bilemiyormuş gibi duraksadı. Gözleri irice açılmış, kirpiklerinin güzelliği daha da ortaya serilmişti. "Sen nasıl böyle düşünürsün?"

 

Omuz silkip bakışlarımı kaçırdım. "Çünkü böyle hissettiriyorsun, abi." dedim zayıf ve kırılmış bir sesle. Alt dudağımı ağzımın içine yuvarlayıp çiğnedim.

 

Parmakları kolumdan sıyrılıp yüzüme yükseldi. "Sakın, Asya. Sakın. Ben, kardeşim için senin için canımı dahi veririm. Sen bir kere daha gül diye seve seve nefesimizi keserim kendi ellerimle be güzelim." dediğinde sonda sesi kısılmış ve derin bir şekilde yutkunmuştu. "Kızım, benim sen ve Semihten başka kimim var ki?" Kimsesizliğimiz bir kez daha ortamda yayıldığında gözlerim yaşardı.

 

"Amcam da var ya." dediğimde acı ile güldü.

 

"O gerçekten de var mı?" dediğinde dudaklarım titredi ve sol yanağımda bir yaşın aktığını hissettim. O ıslaklığı sevmedim zaten ben yüzümde beliren bu ıslaklığı hiç sevmezdim. Yüzüm üşürdü. Bu ıslaklık yüzünden de üşürdüm.

 

Bana soğuğu hatırlatan her şeyden nefret ederdim.

 

Gözümden akan yaşı baş parmağı ile silip alnıma bir öpücük bıraktı. Bu anla beraber yeniden gözümden bir yaş aktığında tebessüm etti. "Çok sulu göz oldun sen de."

 

Kıkırdayıp ondan uzaklaştım. "Bu aralar ilgi almayınca böyle oldum işte." dediğimde yanağımı bir kez daha okşayıp uzaklaştı benden ve işine geri döndü.

 

"İlgi arsızı, seni." Keyifli çıkan sesi ile gözyaşlarımı bitirip güldüm.

 

"Abime çekmişim." dediğim gibi Semih abim güldü. "Semih abimin kardeşiyim sonuçta." Ve semih abimin gülüşü anında soldu.

 

"Kızım sen neden uslu durmuyorsun?" diye yakındığında ona öpücük atmakla yetindim.

 

"Ya sabır." deyip diğer boş tarafıma geçti.

 

Bir süre pansumanımla ilgilenirken susup onları izledim ve en sonunda "Ben dün gece evden kaçmıştım şimdi ise burdayım." dediğimde Merih abim eğdiği başını kaldırmadan bana alttan bir şekilde baktı.

 

"Arem'e mesaj attım dün gece." dediğinde kaşlarımı çattım anında.

 

"Ne diye mesaj atıyorsun, o ayıya?" sesimle kaşları belirsiz bir şekilde çatıldı.

 

"Güzelim, bir dahakine evden kaçabileceğini sanabiliyor musun? Adamların evinden kaçtın ve sabah seni bulamasalardı bu evi başımıza yıkarlardı." dediğinde öfke ile ofladım. Şimdiye dek hiç kaçma girişiminde bulunmamıştım ve bu yüzden rahat bir şekilde kaçabilmiştim. Peki bundan sonra?

 

"Ben o aileden çok sıkıldım. İstemiyorum onları. Bak kaç yaşıma gelmişim düzenim var, huzurum var ama hepsinin içine ediyorlar." Sıkıntı ve nefretle kurduğum cümlenin ardından Semih abim de benim gibi bir soluk saldı.

 

"Boş ver, az kaldı. Sonra bir daha görmezsin." dediğinde ona alayla baktım.

 

"O, ruh hastalarının beni bırakacağını sanmıyorum. Tamam, kardeşinizi istiyorsanız isteyin ama ben onların kardeşleri değil; yirmi yıldır onları hiç görmemiş tanımamış ve hatta onları tanımayan bir yabancıyım." Peri Hanımın hiç bir şey yokmuş gibi polyana tavırları sergilemesinden de abi tayfasının sürekli gözlerinin üzerimde olmasından da sıkılmıştım. Sanırım o evde beni germeyen sadece üç kişi vardı.

 

"Hallederiz hepsini." Merih abim kolumu son kez sarıp bandı yapıştırdığında onun da bu polyanacı tavrı sinirlerimi gerdi.

 

"Nasıl olacakmış o?"

 

Bakışlarını tamamen bana çevirdi ve bedenini dikleştirdi. "Görürsün yakında." deyip saate baktı. "Şimdi sen doğruca Hardemirlere, güzelim. Saatin dolmuş."

 

"Anlamadım?" Şaka yapıyor olmalı.

 

"Neyi anlamadın, canım?" Sakin bakışları ile gülmeye başladım.

 

"Ben neden hemen gidiyorum ve ne saati?" Kızgın sesim onda etki bırakmayınca öfkem daha da artıyordu.

 

"Güzelim, Arem pek medeni biri değil ya da o saatte evden ayrılmana takılmış gibi. Sürekli bir sorun olup olmadığını sordu ve bana haliyle güvenmedi. Bu yüzden sabah olduğunda seni eve götürmemizi istedi. Sonra seni kendi getirecekmiş buraya." Son cümlesi ile yüzünde alaylı bir tebessüm var olduğunda sinirlerim iyice gerilmişti.

 

"Bakın diyorum size, bu adam normal değil! Her şeye burnunu sokuyor!" diye bağırdım.

 

Semih abim iç çekti. "Güzelim, gece birde evden gizlice çıktığın için korkmuş olabilir." Mantıklı cümlesi şu an duygularımı yatıştırmıyordu.

 

"Nefret ediyorum hepsinden." deyip hızla ayaklandım ve salondan çıktım. Arkamdan bağıran ikiliyi dinlemedim. Dış kapıya geldiğimde Merih abim bana yetişmişti.

 

"Nereye gidiyorsun?" diye endişe içinde konuştu.

 

"Nereye olacak? Handemirlerin evine!" Kapı kolunu açıp bedenimi dışarı attım ve garajdaki arabama doğru ilerledim. Aklıma gelen ile duraksadım. "Anahtarım o evde, arabam ise burda!" Abilerime dönüp "Beni eve bırakmanız lazım." dedim.

 

Merih abim ayakkabısını giyip hızla yanıma geldi. "Kızım, deli danalar gibi ne ordan oraya tepiniyorsun?"

 

"Ani oldu." dedim ona mahcup olmuş bir sesle.

 

Başını iki yana sallayıp bir şeyler homurdandı ama duyamadım. Bakışlarımı kaçırıp Semih abime baktığımda kapıdan bize bakıyordu. "Siz gidin ben evi toparlayıp amcamın yanına geçeceğim." dediğinde Merih abimle aynı anda tamam dedik. Semih abimin yanına gidip boynuna atladım.

 

"Görüşürüz, abim." Başımı yasladığım omzu bana güven veriyordu.

 

"Hem de en güzel şekilde görüşelim, güzelim." deyip bana sarıldı o da. Ondan ayrılıp yanağına bir öpücük bıraktım ve istemeye istemeye de olsa ondan ayrıldım. Kara harelerindeki o hüzün, benim kırıklıklarıma tuz biber olup acımı daha da artırıyordu. Kalbim onların acıları ile ölmeyi diliyordu.

 

Abimi, ardımızda bırakıp arabaya bindik ve Handemirlerin evine doğru yol aldık. Camdan akıp giden ağaçları, evleri, insanları ve zamanı izlerken kalbimde bir ağırlık hissettim. Sanki o eve yaklaştıkça tüm sorumluluklarım kalbime yükleniyordu.

 

Derin bir nefes verip benim gibi sessiz olan adama döndüm. "Çok sessizsin."

 

Dudağı iki yana kıvrıldı, bakışları yoldan ayrılmadı. "Sende öylesin."

 

Bakışlarımı ondan çekerek ön camdan geçip gidenleri izlemeye başladım. "Kelimelerim tükenmiş gibi hisediyorum."

 

Dudağındaki o tebessüm silindi. Yan çehresini gördüğüm adamın yüzü gerildi. "Biz neden olduk, değil mi?"

 

Dudaklarımdan homurdanır bir tonda "Hayır, demek isterdim." cümlesi çıktı.

 

"Asya, günün sonunda bunu tekrar konuşacağız ve o gün hiçbir sır olmayacak." Emindi. Öyle şeyler biliyorduki o günün sonundan emindi ama burda emin olmayan bendim.

 

Günün sonunda mutlu olup olamayacağımdan emin değildim. Bu kadar kanın, vahşetin içinde olduğumuz bu dünyada; değil mutluluktan ben yaşamımdan bile emin değildim.

 

"Öyle olsun." dedim kısık bir sesle ve ikimizi de sessizliğimize hapsettim.

 

Kısa bir sürede devasa kapıların önünde durmuştuk. Açılan kapılar ile abim yavaş bir hızla arabayı bahçeye sürdü ve kapının yakınında durdu tamamen. Bakışlarımı abime çevirdiğimde gözleri ile kesiştim.

 

"Gidiyor musun?" diye mahzun bir şekilde sordum.

 

"Gidiyorum." dedi kısık bir sesle ve devam etti. "Şimdilik."

 

"Beni bırakıyor musun, peki?" Beni şu an bu eve bırakıyordu. Her anlamda.

 

"Bırakıyorum," deyip yutkundu ve gözlerini kaçırdı benden. "Ama sadece şimdilik. Senin yerin bizim yanımız, kardeşimi Hardemirlere vermem."

 

Tebessüm edip şoför koltuğundaki adama uzandım ve yanağına bir öpücük bıraktım. Ondan ayrılıp arabanın kapısını açtığımda "Bir kere bırakan hep bırakır ama. Alışır bırakmalara." dedim.

 

Diyeceklerini dinlemedim. Onlar geleceğimi düşünüp şimdilerimi ateşe verebiliyorlardı ama bilmedikleri, ben şimdilerime muhtaçtım.

 

Benim her bir parçama kıyamamaları gerekmez miydi?

 

Derin bir nefes alıp kapıya tekrardan çevirdim bakışlarımı ve Baybars Bey, Peri Hanım, Arem, Pars, Bahayı kapının önünde beni beklerken gördüm. Hayret Çağrı, Buğra ve Enis yoktu.

 

Onlara doğru ilerlediğimde arkamda kalan arabanın yeniden hareketlendiğini duydum. Beni gerçekten de yeniden bırakıyordu.

 

Önümde sekiz basamaklı bir merdiven vardı. Onlar en üstte bana bakarken ben en altta onlara bakıyordum. Yine her birinin yüzünde birbirinden farklı duygular, ifadeler vardı.

 

"Kırmızı halım eksik bir." Olayı anında alaya almam ile Arem'in kaşları çatıldı

 

"Asya, yüreğime mi indirmek istiyorsun?" Baybars Bey'in acı çeken sesi ile bir an düşündüm. Aslında istiyordum. Yıllar önce bir kurşun ile onu yüreğinden vurmayı istiyordum.

 

Kendi öz babamı... Öyleymiş. Öz babammış ama düşmanın dediler, bilememişim.

 

Aklıma gelenlerle yutkunup bakışlarımı kaçırdım.

 

Sessizliğime aldırmadan devam etti. "Gecenin bir yarısı evden kaçmak da ne oluyor? Yine seni, benden aldılar sandım." Kor lavlar yüreğinden diline akıyordu âdeta.

 

Alt dudağımı dişleyip bakışlarımı ona çevirdim. "Abilerimi özledim." Kısık çıkan sesimi hepsi de duymuştu.

 

"Abilerin burda hemen yanındaydılar senin!" Peri Hanımın kırgınlıkla yükselen sesi ile kaşlarımı çattım.

 

"Benim abilerim burda değil, evimdeler. Bizim evimizde." Parmaklarım ile arkalarında duran büyük evi gösterdim. "Bu evde değil. Benim yuvamdalar,abilerim." Nefret ediyorum bu kadından. "Sürekli ama sürekli aynı şeyi yapmandan sıkıldım. Onları yok sayamazsın! O adamlar, benim her şeyim! Onlara şükretmen gerekirken sen... Sen nasıl bir annesin ya!" Geçmişimi her seferinde hiçe sayıp o anlarıma ihanet etmemi istiyordu. Varsa yoksa o ve oğulları.

 

"Asya, sakin ol." Pars'ın sakin çıkan sesi ile alayla güldüm.

 

"Anneniniz ne bana ne geçmişime saygısı var ama!" deyip Peri Hanımı gösterip Pars'a şikayet ettim. "İki günlük adamlar için ailemi satmamı istiyor her seferinde." Sonda sesim titremiş nefes almakta zorluk yaşamıştım. Ailemi benden almak istiyordu bu kadın. Sırf bu yüzden bile asla ona anne gözüyle bakamayacaktım. Bu kadın yüzünden ben, hep ailesiz ve kimsesiz kalıyordum.

 

Onlara sırtımı dönüp bahçeye doğru adımlayacaktımki Peri Hanımın arkamdan gelen telaşlı sesini duydum. "Asya... Asya nereye gidiyorsun? Yemin ederim, beni yanlış anladın. Lütfen dur, dinle beni." Arkamdan yalvaran kadın ile duraksayıp bakışlarımı ona çevirdim. Baybars Bey ve diğerleri sessizce bizi izliyor müdahele etmiyorlardı.

 

"Bahçeye gidiyorum. İzniniz var mı? Yoksa oğluşlarınızdan izin mi almam gerek?" Küstah tavrım onda sadece rahat bir nefes almasına neden oldu.

 

"Bir an gideceksin sandım." Elini göğsüne koyup tekrardan derin bir soluk verdi. Bu tavrına sadece başımı iki yana sallayıp bahçeye doğru adımladım.

 

Peri Hanımla yıldızımız asla barışmayacaktı. Diğerlerinde bie ihtimal bile olsa o kadında asla olmazdı. Bana ait bir şey vardı onda. Ondan almam ve benim olması gereken bir şey. Sâdece bu isteğim imkansızlıktan da öte bir şeydi. Rüyalarımda dahi göremeyeceğim kadar imkânsızlıktan da öte...

 

Arka bahçeye geldiğimde etrafı incelemeye başladım. Büyük bir bahçeydi. Hemde çok büyük. Bahçenin sonlarında duvarların önünde çeşit çeşit ağaçlar ve bu ağaçların bir kaçında hamaklar vardı. Daha ön taraflarda oturma alanları, bir köşede küçük bir kış serası, sol tarafta ise boydan boya rengarenk çiçekler vardı. Tam orta alanda ise büyük bir futbol sahası vardı. Sağ tarafta ise basketbol sahası vardı ama şu an sahanın ortasında asılı duran bir voleybol filesi vardı. Her spora uygun alan yaratmaya çalışıyorlar gibiydi. Evin sağ tarafında da büyük bir yüzme alanı vardı.

 

Acaba başka alanlar da var mıydı?

 

Sağ tarafta, basketbol sahasının üst kısmında yirmi metre karelik bir alan gözüme ilişti. Belki alan daha büyük veya daha azdır ama tahminlerimde yirmi metrakareye denkti.

 

Oraya adımlayıp etrafı inceledim. Koca bahçede bir burası kimsesiz kalmış gibiydi. Tebessüm edip etrafı iyice inceledim. Basketbol sahasının etrafı yüksek tellerle çevrili olduğu için orda oynayanların topu bu alana kolay kolay gelmezdi. Futbol sahasının topu gelebilirdi ama çok ters bir alana denk geliyordu. Bu yüzden burası tahminlerimce sakin bir alandı.

 

Yüzümdeki tebessüm artarak ileride duran ve ne yaptığımı izleyen korumaya doğru adımladım. Dün geceden sonra korumaların sayısı artmıştı.

 

Yanına geldiğimde otuzlarında olduğunu düşündüğüm koruma ilikli ceketini tekrardan ilikleyebilecekmiş gibi ellerini oraya uzatıp bana saygısını sunmaya çalıştı.

 

Ona tebessüm ettiğimde "Bir isteğiniz mi vardı, Asya Hanım?" kibar sesi kulaklarıma ilişti.

 

Başımı salladım. "Kürek, tırmık artık ne varsa onlara ihtiyacım vardı. Bana bulabilir misin?"

 

Sorum ile şaşırıp gözlerim dışında her yere bakan gözleri, bu kez yeşil harelerim ile kesişti. "Ne yapacaksınız ki onları?" Meraklı sesi ile gülüp demin durduğum alanı gösterdim.

 

"Hardemirlerin mezarını kazacağım da." Başımı sol omzuma doğru yatırıp tatlı olduğunu düşündüğüm bir ifade ile ona baktım. "Sende bana yardım eder misin? Sayıları çok. O kadar mezar açarsam yorulurum." Dudak büküp bir süre düşünüyormuş gibi mırıltılar döküldü dudaklarımdan. "Acaba toplu bir mezar mı açsam? Hem daha kolay."

 

An be an gözlerinde büyüyen şaşkınlık ve korkuyu keyifle izledim. Bir kez yutkunup arkama baktı. Baktığı yere başımı çevirdiğimde sadece eve bakındığını gördüm. Sanırım içeridekiler için kaç mezar gerekli onu hesaplıyor.

 

"Siz... Ne diyorsunuz?" Bir an konuşmayı unuttuğunu sandım.

 

Bu haline kahkaha atıp yanına ilerledim ve benden uzun olan adama alttan baktım. "Şaka yaptım be. Sadece bir şeyler ekmek istiyordum." Yüzündeki korku değişmeyince "İnsan değil, bitki. Bitki ekeceğim." dedim ve yüz ifadesi anında düzeldi. Elini kalbine götürüp derin bir nefes verdi.

 

"Sizden bekliyorum desem çok kızar mısınız?" Mahcup çıkan sesi ve kurduğu cümle ile kahkaha attım.

 

"Yok canım, ne kızması. Asıl beklemeseydin kızardım." dediğimde geldiğim andan itibaren ilk kez tebessüm etti.

 

"O zaman ben kürekleri almaya gideyim." dediğinde başımla onayladım.

 

Arkasını dönüp yürümeye başladığı vakit ona seslendim. "İsmin neydi?"

 

Adımları duraksayıp başı bana doğru döndü. "Adım Selim."

 

"O zaman tanıştığımıza memnun oldum Selim." Keyifli çıkan sesim ile bakışlarını benden çekip yere indirdi ve "Bende memnun oldum, Asya Hanım... Ben de." diyerek yürümeye devam etti.

 

O kürekleri getirene kadar ben üstümü değiştirmeye karar verdim ve evin arka kapısından eve girdim. Ortalıkta kimse olmadığı için hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kimseye yakalanıp yeni bir huzursuzluğu bünyeme eklemek istemiyordum.

 

Odama geldiğim gibi üstümdeki kazağı çıkardım. Elimde kazakla giysi odasına girdiğimde de pantolonumu çıkardım ve evden getirdiğim kahverengi bahçıvan tulumumu bulup bacaklarımdan geçirdim. Son an aklıma gelen üst ile duraksadım.

 

Çekmecelerin birinden çıkardığım beyaz kazaklardan birini giydikten sonra tulumun sağ tarafımda kalan kolunu giyip sol tarafındaki kolunu öylece bıraktım. Ayağımdaki çorapları da çıkarıp yeni bir tane giydim ve köşede benim olmayan ama büyük ihtimalle bana alınan siyah sporları ayağıma geçirdim.

 

Odaya geçip kulak üstü bluetoothlu siyah kulaklığımı da alıp odadan çıktım. Geldiğim gibi kimseye görünmeden evden çıkmayı başardım ve koşar adımlarla Selim'in beni beklediği yere gittim.

 

Selim'in önünde bir el arabası vardı ve içerisinde ihtiyacımız olabilecek her şey vardı. Selim'in yanına vardığımda keyifli bir sesle konuştum. "Bir ordu için malzeme getirmiş gibisin."

 

"İsterseniz bir ordu buraya gelir, Asya Hanım." Onun da keyifli çıkan sesi ile bakışlarımı malzememlerden çekerek ona diktim.

 

"Bana hanım falan demene gerek yok." deyip ilk küreği elime aldım.

 

"Olmaz öyle şey, Asya Hanım." Gergin sesi ile gözlerimi devirip arabanın içine göz attım.

 

"Ben diyorsam neden olmasın?" Hanım tabirini sadece sevmediğim insanlara kullandırtmayı severdim.

 

"Hoş karşılanmaz." dediğinde başımı kaldırmadan sadece gözlerimi ona çevirdim.

 

"Yoo, ben gayette hoş karşılarım. Bak sorun yok." deyip başımı arabaya çevirdim. "Neyse boş ver şimdi. Biz bu konuyu hallettik sayılır. Kireç ve ip var mı? Bir de iki demir çubuk. Sopa da olur." Dediğimde o da yanıma gelip arabanın içine baktı.

 

"Onları getirmemişim sanırım." Tekrar mahcup çıkan sesi ile gülüp başımı iki yana salladım ve bakışlarımı ona çevirdim.

 

"Benim hatam, isteklerimi tam dile dökmemiştim. Onları da getirebilir misin acaba?" Cümlem bittiği gibi başını sallayıp "Hemen getiriyorum." dedi ve koşar adımlarla yanımda ayrıldı.

 

Bende o sırada Selim gelene dek arabadan ihtiyacamız olabilecek eşyaları çıkardım. İki kürek, iki tırmık ve bir tane kazma. Kazmayla çok fazla işimizin olacağını sanmıyordum ama yine de çıkardım. Geriye kalan küçük alet edavatı bırakıp etrafa göz attım.

 

Burayı biraz harap etmemde kimsenin bana kızacağını sanmıyordum. Hem üç ay sonra burdan ayrıldığımda onlara kendimden bir anı da bırakmış olacağım.

 

Selim'in geldiğini gördüğümde elindeki kutuya baktım. Kutuyu bana doğru uzattığında "Yere bırakabilirsin." dedim. Anında yere bıraktı ve kutunun içine doğru eğildim. İçindeki iki demir çubuğu alıp ayaklandım. "Arabanın içindeki çekici getirir misin?"

 

Anında beni onaylayan sesi ile tebessüm edip kazacağım alanın başlangıç noktasını seçmeye başladım. Bulduğum yer ile elimdeki çubuğu oraya dikip sağ elimi uzattım. "Çekiç." Ve elime konan çekiçle teşekkür ettim.

 

Yaralı kolum sol kolum olduğu için çekiç darbelerinde zorluk yaşamadım ve bir iki kez çekici vurduğumda zaten demir çubukta yere düşmeyeceği kadar saplanmıştı. Diğer demir çubuğu ve çekici alıp ayaklandım ve dört metre kadar ileri gidip düz bir çizgi varmış gibi hayal ettim. O çizginin sonunada ikinci çubuğu sapladım.

 

"Tam olarak ne yapıyorsunuz, Asya Hanım?" Selim'in çekingen çıkan sesi ile güldüm. Bu adam benden daha büyüktü ama her konuşmasında çekiniyormuş gibiydi.

 

"Sebze ekeceğiz." dedim tüm iştahımla. Evet, burayı ekmek şu an ki en büyük iştahımdı.

 

"Ee, siz isteseniz evdekiler size alırdı." Anlamadığını yansıtan sesi ile gülüp arkama, ona doğru döndüm ve hemen yanında duran Pars'ı gördüm. Anında yüz ifademdeki o mutluluk silindi. Boş bakışlarımı ona çeviridm.

 

Değişen yüz ifademi iki adamda fark etti. Selim, Pars'a kaçamak bir bakış atıp başını önüne eğmişti, Pars ise bir anlık kaşlarını çatmıştı.

 

"Ne istiyorsun?" Bezmiş ses tonum ile Pars bana doğru bir adım attı. Yerde dizimin üstünde olduğum için uzun ve geniş bedeni çok daha iri ve uzun duruyordu.

 

"Bahçeye dadanan köstebeğe bakmaya geldim." Benim sesime nazaran onu sesi gayette keyifli çıkmıştı.

 

"Tamam baktın, gördün; şimdi git başımdan." deyip ayaklandım ve kutunun içindeki ipi elime aldım. Pars'ın hâlâ gitmeyip üstüne beni dikkatle incelediğini gördüğümde kaşlarımı çatıp ona baktım. "Gitsene ya! Selim zaten yanımda. Kaçarsam söyler size."

 

Son dediğim ile baş parmağı yüzüne doğru yükseldi ve burun kenarını yavaş hareketlerle kaşımaya başladı. "Diğer adamlar da söyler, bu saatten sonra zaten kaçamazsın."

 

Bana hatırlattığı bu gerçek ile dişlerimi sıkıp ondan bakışlarımı kaçırdım. "O zaman git, işin yok burda."

 

"İzlemek istiyorum belki." Sakin çıkan sesinin ardında anlamdıramadığım bir duygu daha vardı. Parstan beklemeyeceğim bir kırıntı.

 

Anlamamazlıktan geldim. "Tamam sen bahçeyi izle. İzlemen bitince haber ver de gelip işimi halledeyim."

 

Arkamı dönüp gidiyordum ki hızla önüme geçti ve duraksadı. Onunla beraber bende duraksadım ve bir kaç saniye böyle sessiz kalınca ofladım. "Ya ne istediğini açık açık söyle ya da çık önümden!" Günlük hayatta sabırsız biriydim. Konuşurken yavaş konuşan insanlardan nefret ederdim hele de böyle üç saat ne konuşacağını düşünen insanlardan.

 

"Ben de yardım edebilir miyim?" Kararsız çıkan sesi ile kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.

 

Pars Hardemir, benimle vakit mi geçirmek istiyordu?

 

"Yani bilemedim ki şimdi." deyip arkamdaki alana kaydı bakışlarım. Pars'ın ne kadar yardım edebileceğini düşündüm. Sol kolumdan dolayı zorlanacağımı biliyordum ama bunun içinde korumalardan yardım isteyecektim ben. Ya da belki de Pars'ı çamura bularım. Keyifle ona döndüm bu kez. "Ya da neyse. Hadi gel de yardım et."

 

Ani fikir değişimimle aklımdan bir şeyler geçirdiğimi düşünmüş olmalı ki yüzündeki kararsızlık bir ara yükseldi. Sağ elinin parmaklarını yumruk yapıp açtı ve bunu bir kaç kez üst üste yaptı. En sonunda yüzünde silinen kararsızlık ile başını salladı. "Peki, ne yapıyoruz tam olarak?"

 

"Bahçeyi kazıyacağız." dedim.

 

"Peki neden kazıyoruz?" dedi meraklı bir sesle. Benimkiler ile birebir olan yeşillerini dikti gözlerime.

 

"Gel birazdan anlarsın." deyip az önce yere çaktığım iki demir çubuğa doğru ilerledim. Her iki çubuğa da ipin ucunu bağladım. Selim'in getirdiği kutunun içindeki kireci de alıp ipin üzerine azar azar olacak şekilde dökmeye başladım ve yerde kireçten oluşan düz, düzgün bir çizgi oluştu. Çizgileri bozmadan yere diktiğim iki çubuğu sağ elimle tutup çıkardım ve ayakta dikilip beni izleyen iki adama elimdeki çubukları gösterdim.

 

"Önce düz bir alan için düzgün bir dikdörtgen çizeceğiz. Sonra oralardan kürekle kazımaya başlayacağız." dediğimde Pars anladığını ifade eder gibi başını sakince salladı ve üstünde duran siyah ceketini çıkarıp el arabasının kollarından birine astı. Titiz adam.

 

Selime döndüğümde "Sen yardım etmeyecek misin?" diye sordum.

 

Anında bedenini dikleştirip emir almaya hazır bir asker gibi durdu. "Yardım edeceğim, Asya Hanım."

 

"Sende ceketini çıkar o zaman. Hiçbir tembellik istemiyorum bu iki saat boyunca." Son cümlemi Pars'a bakıp söylemiştim ve gerekli olduğunu düşündüğüm uyarı yerine ulaşıp Pars'ın dudaklarını iki yana kıvırtmıştı.

 

Selim dediğimi yapıp hızla ceketini çıkardı ve o da ceketi el arabasının boştaki koluna astı. İki adam elimdeki çubuklardan birer tane alıp demin çizdiğim çizginin bir köşesine çubuklardan birini sapladılar. Selim de hemen çizgiye dik bir şekilde diğer çubuğu yere dikti. İki adam toplamda üç çizgi daha çizdiğinde önümüzde kusursuz bir alan oluşmuştu. Onlar her bir kenarı oluşturduğunda bende hızla ipin üzerinden kireç gezdiriyordum ve kısa bir sürede bunu tamamlayabilmiştik.

 

Elindeki çubuk ile Pars bana döndü. "Ee, bitti bu şimdi?" dediğinde kıkırdadım.

 

"Sakin ol, paşam. Daha yeni başlıyoruz." dediğimde gözlerini kısıp bana baktı.

 

"Mezar falan kazdırmıyorsun, değil mi?" Bunu o kadar ciddi bir ses tonu ile sormuştu ki ilk başta afalladım ama sonra ise Selime kurduğum o minik şaka aklıma geldi. En derinlerden gelen kahkamı bastıramadım ve kahkaham koca bahçeyi doldurdu.

 

"Sanırım bazı şeyler sâdece şaka değilmiş." Kahkamın izin verdiği kadar konuşabilmiştim ama neyseki Pars beni anlamıştı.

 

Anlamsız bakışlarla bana baktı. "Peki o zaman ne yapacağız?"

 

Onun bu sabırsız hali ile kahkahamı bastırıp bir iki kere burnumu çektim. Sadece konuşmamak ve daha da gülmemi engellemek için yüzüm garip ifadelere bürünüyordu. Boğazımı temizleyip yeşillerine baktım. "Sebze ekeceğiz."

 

"Ne?" Yüzünü buruşturması ile kaşlarımı çattım.

 

"Ne, ne?" Kızgın homurtum ile buruşan yüzü eski haline döndü.

 

"Yani ne gerek var? İstesen mutfakta her şey vardır. Yoksa da adamları yollar aldırtırız. Yorulmaya bile gerek yok." Mantıklı mıydı? Tabiki de mantıklıydı ama benim şu an yapmak istediğim şey bir uğraşımın olması. Odamda bir sürü uğraş beni bekliyordu ama çoğundan sıkılmıştım ve sürekli dört duvar arasında kalmaktan da vücudum, beynim uyuşmuş gibi hissediyordum.

 

Ellerimi, belimin her iki yanına koyup ona kaşlarımı çattım. "Yardım etmeyeceksen git. Zorla tutan var sanki!"

 

Ona sırtımı dönüp yerdeki küreklerden birine yürüdüm ve eğilip aldığım kürekle birden birinin daha eğildiğini gördüm. Bakışlarımı kaldırdığımda Pars'ın da en az benim kadar kızgın olduğunu gördüm.

 

"Ne bakıyorsun öyle?" diye sitem ettim.

 

Aldığı kürekle doğrulup bir şeyler homurdandı ama duyamadığım cümleler ile kızgınlığım daha da arttı. Ben bu adamı meselâ anlamıyordum. Sanki aynı anda her şeyi istiyor, bir o kadar da her şeyden uzak durmak istiyormuş gibi duruyordu.

 

Aldığı kürek ile çizdiğimiz alanın içine girdi ve küreği yere saplayıp bahçeyi ilk bellemeye başlayan kişi oldu. Onun hemen ardından da Selim gitti. İkisi de çok ciddi bir şekilde işlerine odaklanmışlardı ama bunu daha önce yapmadıkları da ortadaydı. Bu ikisinden de olmaz der gibi başımı sallayıp önlerine gittim.

 

"Bana bakın, bakayım." Anında bana dönen iki çift göz ile kürekle belledikleri toprakları onlara gösterdim. "Bu ne böyle? Toprağı kazıyıp bir kenara atmayacaksınız. Kürekle o sert toprağa vurun ve ayrılsın. Böyle topak topak kalır ve iş görmez." dediğimde Pars'ın kaşları şaşkınlıkla havalandı.

 

"Baban çiftçiymiş galiba." Baban kelimesine vurduğu iğneleyici vurguyu tınlamadım. Ayrıca benim çiçekçilik yaptığımı es geçtiğini de atlamadım!

 

"Hayır ve konumuz o değil." deyip elindeki küreği aldım. Ne yapacağımı merak ettiği için de kenara kaydı. Elimdeki küreği, topak halde bulunan toprağa vurdum ve dağılan toprağı kazınılan alana geri döktüm. Bu sefer küreği yere saplayan ben oldum. Kürekle beraber yükselen toprağı ters çevirdim ve küreği topak halde bulunan toprağa vurdum. Anında dağıldı ve demin kürekle açtığım küçük çukura geri itekledim. "Bak böyle yapacaksınız." dedim.

 

"Bizden iyi yapıyorsunuz, Asya Hanım." Selim'in hayranlıkla çıkan sesi ile tebessüm ettim.

 

"Her konuda kadınlar sizden iyi zaten." deyip küreği Pars'a doğru uzattım. Anında küreği alıp ciddi bir ifade ile işine geri döndü. Bunu gurur meselesi yapmıştı değil mi?

 

Güç gerektiren bir iş ve ben iki adamdan da iyi yapmıştım çünkü tecrübem vardı ama ikisi de bunu erkeklikle yordamıştı.

 

Başımı iki yana sallayıp zihnimdekileri bir kenara attım. Şu an bunun sırası değildi. Mâdem erkeklik gururu ile iş yapıyorlardı bende bu erkeklik gururunu kullanırdım. İleride duran korumalara doğru gittim. Önlerinde durduğum üç korumaya en samimi tebessümlerimden birini sundum.

 

"Merhaba, sizden bir şey isteyebilir miyim acaba?" Konuşurken ellerimi arkama alıp parmaklarımı arkamda bir araya getirdim. Yerimde hafifçe salınıp masum bir çocuk gibi onlardan bir talepte bulundum.

 

Üç adamdan ortancası bu halime tebessüm edip konuştu. "Tabiki de Asya hanım. İstemeniz yeterli."

 

Yüzümdeki tebessüm daha da büyüdüğünde alt dudağımı dişleyip arkamda kalan ikiliye döndüm ve hâlâ aynı yerde olduklarını, bahçemi bugün bitiremeyeceklerini kendim için kesinleştirdiğimde önümdeki korumalara döndüm.

 

Demin benimle konuşan ortadaki korumaya döndüm. Mavi gözleri üzerimdeydi ve gözlerinin içinde merhamet vardı. "Şu adamlar biraz beceriksiz. Bugün bitiremezler. Acaba bize yardım edebilir misiniz?" Sonda hafif kısılan sesim ile konuşmamı bitirip üç adamın da gözlerine baktım. Dünden istekli gibi duruyorlardı.

 

Üçü de anında onaylar mırıltılar çıkardığında arkamda duran parmaklarımı önüme getirdim. "Ay, çok teşekkür ederim. Bakın bahçem bir büyüsün ordan ilk menemeni siz yiyeceksiniz."

 

Sol taraftaki koruma bu dediğimle anında ceketini çıkarıp yürümeye başladı. "Ooo.. Taptaze sebzelerle menemen varsa ben tamamımdır. Kimse tutamaz beni." Onun arkasından tebessüm edip önümdeki ikiliye döndüğümde sağ taraftaki yirmilerin ortasındaki korumanın da ceketini çıkardığını gördüm.

 

"İşin içinde menemen varsa Haris haklı." deyip demin giden arkadaşının ardından gitti. Demek ismi Harismiş.

 

"Eh, sanırım benim de burda havalı bir çıkış yapmam gerek." Tek kalan korumaya döndüm. Bana bakan şevkatli gözleri ile göz göze geldiğimde tebessüm edip başımı iki yana salladım.

 

"Aslında gerek yok çünkü varlığınla zaten havalı çıkışlara gebeymişsin gibi duruyor." dediğimde içten ve gür bir kahkahayı saldı. Onunla beraber bende gülmeye başladığımda gözleri ile arka tarafı işaret etti ve gülümserken arkamı döndüğümde demin oraya yolladığım korumalar, Selim ve Pars'ın bana garip bir ifadeyle baktığını gördüm.

 

Belki de Pars'ın ifadesi daha farklıydı. Kaşlarını çatmış bir bana bir de arkamda kalan korumaya bakıyordu. Pars'ın bu haline gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp anında bakışlarımı ondan kaçırdım.

 

Tekrar koruma ile göz göze geldiğimde "Sanırım biraz kıskandı." dedi adını hala öğrenemediğim koruma.

 

Ona omzumu silkip arkamı döndüm ve Pars'a bakarak "Onun derdi ben değilim." dedim. Adımladığım an arkamdan onun da adım sesleri geldi.

 

"O sizin abiniz." dedi hatırlatmak istercesine.

 

Omuz silktim. "Yirmi yıl sonra ortaya çıkan abim."

 

Sıkıntıyla bir nefes verdiğini duydum. "İşler biraz karışık gibi. Ne demem gerektiğini bende şaşırıyorum." dediğinde durup bakışlarımı ona çevirdim.

 

Anında duraksayan adımlarıma uyumla onunda adımları durdu. "İsmini bilmiyorum?" dedim soru sorarcasına.

 

Dudaklarında onu gördüğümden beri var olan o şevkatli tebessüm yeniden var oldu. "Berat... İsmim Berat, küçük hanım."

 

Sağ elimi kaldırıp ortamızda tuttum. "Ben de Asya, Berat Abi." dediğimde gözlerindeki o derinliğin mutlulukla ışıldadığını gördüm. Havada kalan elimi tutup nazikçe sıktı.

 

"Şu işi bir an önce bitirsek iyi olur. Yoksa abiniz her an topuklarıma sıkabilir." Ciddi bir şekilde söylediği cümle ile dayanamayıp kahkaha attım ve adımlarımı küçük bahçeme doğru attım.

 

"Sıkar o biraz." dediğimde yeniden güldüm. Bakışlarımı Berat Abiye çevirip "Yani sana sıkar anlamında değil, mecazi anlamda söylemiştim." dediğimde bakışlarını benden çekip gülüşünü gizlemeye çalıştı.

 

Parsların yanına vardığımda Pars'ın çatık kaşları ile karşılaşınca tebessüm ettim ve adımlarımı ona doğru yönelttim. Tam önünde durduğumda çatık kaşları ile beni izleyen ama gözlerinde merak olan adamın önünde parmak uçlarımda yükselip yanaklarını avuçlarımın arasına alıp sıkmaya başladım.

 

"Oyy, oyy... Ben iki güldüm sen orda ter akıttın diye bana kızdın mı? Oy yerler seni!" deyip şaşkın bir şekilde bana bakan adamın yüzüne karşı kahkaha attım.

 

"Asya," Şaşkınlıkla çıkan sesi ile daha da güldüm. "Ya kıyamam ben sana!" Yanaklarını bu sefer biraz daha sıktım. "Parsımız, Hardemirimiz çalışıyor muymuş?"

 

En sonunda bedenini istila eden şşaşkınlıktan kurtarıp kaşlarını çattı ve yanağında duran ellerimi tuttu. "Kızım, napıyorsun rezil ettin beni." Kısık çıkan sesi ile kahkaha attım tekrardan.

 

"Ya, sen korumalardan mı utandın abisi?" Bakışlarımı korumalara çevirip "Lütfen daha fazla Pars Beyimizi utandırmamak için bakışlarınızı bir iki dakika çevirebilir misiniz?" dediğimde tıpkı benim gibi hepsi gülmeye başladı.

 

Pars öfkeyle parmaklarımın arasından kurtulup korumalara döndü ve hepsi anında gülüşlerini örttü. Bir tek Haris hala gülüyordu. Onun bu haline gülmeye başladığımda Haris'in gülüşü daha da arttı. En sonunda da Pars, öfkeyle "Lan, ne gülüyorsun? Açıkta bir şey mi var?" dediğinde Haris kendine gelip anında gülüşünü kesti.

 

Salak ya bu çocuk. En sevdiğimden.

 

"Ne kızıyorsun sen ya çocuğa? Gülmek istemiş, gülmüş işte." dediğimde Pars, bana döndü ve daha ne olduğunu anlamadan kendimi tepetaklak buldum.

 

Belimden tutup beni ters çevirmiş ve bedenimi kollarında kaydırıp bacaklarımı tutmuştu. Çığlık atıp kurtulmaya çalıştım.

 

"Pars, bırak oğlum beni!" diye yüksek sesle bağırdığımda ayaklarımdan beni sarsmaya başladı.

 

"Uslu duracak mısın bir dahakine?" diye keyifli bir sesle sorduğunda öfkeyle bir nefes verdim.

 

"Tamam duracağım, söz." Anında isteğini kabul ettim. Salak mıyım bir de bu delinin elinde beyin kanaması geçireyim?

 

"Bu kadar çabuk kabul edeceğini tahmin etmemiştim." dediği gibi ayaklarımı bıraktı ve kafa üstü yere çakıldım.

 

Dudaklarımdan kaçan çığlık belki de bugün attığım en yüksek desibele sahip olan çığlığımdı. Başımın ağrısı ile düştüğüm yerden kalkıp oturdum ve Pars'a baktım. Bana eğlenen bir ifade ile bakan adam ile bir iki saniye göz göze geldikten sonra dayanamadım ve ağlamaya başladım.

 

Pars gibi tıpkı burda duran diğer korumlarda ne olduğunu anlamamış gibi bana bakmaya başladı. Hayvan hem başımı kırdı hem de dün gece yara aldığım kolumu incitmişti.

 

Kırılan, paramparça olan gururumu saymıyorum bile!

 

Pars hızla önüme gelip diz çöktüğünde ağlamamın şiddeti arttı. "Asya, güzelim." deyip gözümün önüne gelen saçlarımı arkaya doğru parmakları ile taradı. "Özür dilerim. Özür dilerim. Yemin ederim acıtacağını düşünmemiştim. Baha hiç ağlamazdı ki?" dediğinde saçlarımın arasında duran parmaklarımı indirip kollarımı göğsümde bir araya getirdim.

 

Ağlamam hala durmamıştı ama Pars'ın söylediklerini de merak ediyordum.

 

"Acıttın." Kısık bir sesle hıçkırıklarımın arasından konuşmamla Pars derince yutkundu.

 

Yanağımdan akan yaşları silip "Güzelim, istersen hastaneye gidelim." demesi ile anında gerildim. Kolumdaki kesiği öğrenirlerdi.

 

Başımı iki yana salladım istemediğimi belli etmek istercesine. Bunu anladığı gibi "Tamam, Buğra akşam geldiğinde bakar ama şu an acısını gidermek için ne yapabilirim?" Benim için anında yeni çözümler üretmeye başladı.

 

Ben daha hıçkırıklarımın arasında ona yanıt veremeden gür bir ses bahçede yankılandı.

 

"Asya, kızım!" Baybars Beyin endişeli sesini duyduğumda bir an bakışlarım ona kaydı. Yaşına rağmen hala çevik ve zinde bir adamdı. Bana doğru koşan adımları ve gergin yüz ifadesini gördüğümde yanağımdaki yaşlar daha da akmaya başladı.

 

Önümde hemen Pars'ın yanında diz çöküp yüzümü Pars'ın ellerinden kurtardı. Pars mahcup bir ifade ile babasına bakıyordu. "Asyam, güzelim ne oldu? Niye ağlıyorsun?" İçi gidermişçesine sorduğu sorular ile burnumu çekip ona baktım.

 

"Düştüm." dedim tüm acılarımı tek bir kelimeye sığdırıp.

 

Eleri anında omuzlarımı tutup beni gövdesine çekti. Ben ona sarılmadım ama o ikimize de yetecek güçte bize sarıldı. "Güzelim, biri mi seni düşürdü?" diye sesinden sakınmaya çalıştığı bir öfke ile sordu.

 

Bakışlarım anınd Pars'a kaydı. Bakışları babasının bu sorusu ile yere düşmüştü ve dudağını aralayıp konuşacağı vakit araya girdim. "Ben düştüm. Bu aralar sürekli düşüyorum zaten. Önceden de düşmüştüm, bu yüzden normale göre çok daha fazla acıdı." deyip hıçkırdım. Pars'ın ise şaşkın bakışları bana kaydı.

 

Onu korumamamı beklemiyordu. Gerçi ben de beklemiyordum ama korumak için yapmadım. Hayır, ben Pars'ı neden korumak isteyebilirdim ki? Beş yıl önce yaptıklarımdan sonra özellikle!

 

Beni omuzlarımdan tutup gözlerimizi kesiştirdi Baybars Bey. "Tamam güzelim, bir doktora gözükelim mi peki? Hem bu sakarlığın yeni mi?"

 

Bakışlarımı kaçırıp bir iki kere başımı salladım. "Sâdece dikkatsiz bir dönemdeyim. Başka bir şeyden kaynaklı değil." dediğimde onaylar tonda bir ses çıkarıp alnıma bir öpücük bıraktı. Anında gözlerim kapandı.

 

Bir kez yutkunup boğazımda var olan o yumruyu yutmaya, yok etmeye çalıştım ama nafileydi. Orda duruyordu. Baybars Bey benden ayrıldı ve ayağa kalktığı gibi beni kucağına aldı. Demin Pars'ın da beni bu kadar hızlı kucağına alması aklıma gelince irkildim. "Atma beni yere." deyip kollarımı hızla boynuna sardım.

 

Anında bedeni gerildi. Umrumda değildi. Oğlu gibi beni yere atarsa bugün bu evi sonsuza dek terk ederdim. Canımı sokakta bulmadım ben. Her gelen yere atıyor!

 

"Seni kim yere attı?" diye sorduğunda daldığım düşüncelerden anında sıyrıldım.

 

Başımı boynundan çıkarıp bana canı çıkıyormuşcasına bakan adama baktım. Ağlamalarım beni kucağına aldığı an son bulmuştu. Korkum, acımdan büyük gelmişti. "Ne?" dedim şaşkın bir şekilde.

 

Derin bir nefes verip gözlerini yumdu ve bir kaç saniye sonra gözlerini açıp direkt Pars'a baktı. Onun gibi bakışlarımı Pars'a çevirdiğimde Pars'ın mahcup bakışları ile kesişti bakışlarım. "Ben düşürdüm, onu." dedi kısık ve utanmış bir sesle.

 

Baybars Beyin sakin ve kırgın sesini duydum. "Neden?"

 

"Bilmiyorum." dedi Pars. Sanki bu andan kaçmak istiyordu.

 

Bakışlarımı Parstan ayırıp Baybars Beye çevirdim. "Evet, o da hatalı ama tüm suç onun değil." dediğimde bakışları oğlundan ayrılıp bana döndü. "Onu biraz kızdırdım ve o beni tutuyordu." dediğimde konuşmama daha fazla müsade etmedi.

 

"Öfkelendi diye seni yere atmak zorunda mıydı?" diye öfkeyle oğluna baktı.

 

"Çok haklısınız, valla." deyip anında ona ayak uydurdum. "Hâlâ öfkesini yenemeyen bir çocuk." dediğimde bakışları bana kaydı. "O zaman şöyle yapalım. Bu hatayı bana yaptı sonuçta ben de ona ceza vereyim."

 

Kaşlarını çatıp düşünmeye başladı ve bir kaç saniye sonra başını olumlu anlamda sallamaya başladı. "Ne cezası vereceksin?" diye sorduğunda tebessüm ettim.

 

"Bu bahçeyi yapmamda bana yardım edecek." dediğimde daha yeni fark ediyormuş gibi üzerinde durduğumuz alana baktı ve etraftaki küreklere, korumlara bakıp demin bellenen alanda bakışları son kez duraksadı.

 

"Burda ne yapıyorsunuz ki?" diye merakla sordu.

 

"Sebze ekeceğim." dedim keyifli bir sesle.

 

Kaşlarını yukarı kaldırdı şaşkınlıkla. "Güzel kızım, mutfakta sebze mi bitmiş?" diye merakla sorduğunda kıkırdadım.

 

"Ben kendi ellerimle ektiğim sebzeleri yemek istiyorum." dedim yaramaz bir ifadeyle.

 

Ve hala O'nun kollarındaydım. Garip olan ise yaşına rağmen en ufak bir yorgunluk belirtisi göstermemesiydi.

 

Benim gibi o da gülümseyip başını salladı. "O zaman Pars bu saatten sonra senin kontrolünde, küçük hanım. Eğer sana karşı tek bir itirazı olursa gel ve babana söyle." deyip göz kırptı.

 

Onun bu haline kıkırdayıp başımı salladım. "O iş bende." dediğimde kollarında tuttuğu beni biraz daha kaldırıp alnıma bir öpücük bıraktı.

 

Kıkırdayıp kısık bir sesle "Anladık, anladık. En güçlü sensin." dedim.

 

Anında gür bir kahkaha attı ve beni nazikçe yere bıraktı. Yanağımı parmağının tersi ile okşadı. "Zeki kızım."

 

Bakışları benden ayrıldığında oğluna yöneldi. Demin yüzünde var olan babacan ifade gitmiş yerini korkunç bir adama bırakmıştı. "Bir daha Asya'nın ağladığını görmeyeceğim."

 

Pars anında başını sallayıp babasını onayladı ve bakışları bende duraksadı. "Ağlatmam." dedi sakin bir ses ile.

 

Baybars Bey bunun yeterli geleceğini düşünmüş olmalı ki başını sallayıp bana baktı ve buraya geldiğinin aksine daha sakin adımlarla burayı terk etti. Hepimiz uslu uslu giden adamı izliyorduk. Gözden kaybolduğu an derin bir nefes verdim. "Bazen beni çok korkutuyor." dedim.

 

"En azından sizi bazen korkutuyor. Beni her an korkutuyor." Haris'in korku dolu çıkan sesi ile hepimizin bakışları ona döndü.

 

Bakışlarımızı gördüğünde inledi. "Ben bunu yüksek sesle mi söyledim?" dediğinde Berat abi kafasına bir tane geçirdi ve "Evet." dedi.

 

Pars onları umursamayıp yanıma geldi. "Özür dilerim." dedi kısık bir sesle.

 

Omuz silktim. "Önemli bir şey değil. Geçti zaten." dediğimde cebindeki elinin yumruk olduğunu gördüm.

 

"Gel, bahçeni bitirelim bugün." Konuşması bittiği gibi arkasına bakmadan yere bıraktığı küreklere doğru ilerledi.

 

"Tamam ama sadece kazma işi yok." Küreği eline alan adam bakışlarını bana çevirdi. "Birde bu alanı kapatmamız gerek. Kış gelmek üzere, Pars. Toprağın sıcak kalması gerek."

 

İsteğimi makul bulmuş olmalı ki başını sakin bir ifade ile sallayıp Berat abiye döndü. Berat abi de üzerine yıkılan işi anladığı gibi başını salladı, Pars'a doğru. Sâdece çiçekçide değil, burada da bana ait olan bir alan vardı artık.

 

Bitirdik. Saat akşamın onunu gösterirken bizler bahçeyi bitirmiştik. Biz bahçeyle ilgilenirken diğer korumlara tohum ve fideleri bulmalarını istemiştik ve bahçeyi bitirip tırmıklama işlemini de bitirdiğimizde istediğimiz sebzeleri yetiştirmişlerdi. Parsla aramız sabahki kadar iyi olmasada ilerleyen saatlerde yine sakinleşmeye başlamıştı.

 

Tüm işleri daha doğrusu koluma zarar verebilecek tüm işleri onlara vermiştim ve kolumla ilgili herhangi bir sıkıntı yaşamamıştım. Akşam yemeğimizi ise Peri Hanım bizim için buraya kadar getirmişti. Altımız oturup yerde keyifle yemek yemiştik. Tâbi bir ara korumalar itiraz etmişti ama onları Baybars Beye şikayet edeceğimi ve bunu da ağlayarak yapacağımı söylediğimde benden önce sofraya oturmuşlardı.

 

Huzurluydu. Bugün benim için huzurluydu. Kendim olabildiğim, kimseyi umursamamdığım bir gündü. Yalan yoktu, hile yoktu. Sadece ben ve isteklerim.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Bölümden

 

“Kız, Asya… Allah senin belanı vermesin!” İçten ettiği dua ile kendine geldiğini anladım.

 

“Amin, canım. Cümleten inşallah.”

 

Gözlerini açıp sesin geldiği yöne yani bana baktı. “Kızım, sen harbi mal çıktın! Çok kötü bir kabus gördüm, senin yüzünden. Bu Hardemirler topuklarıma sıkıyordu.” Korku dolu çıkan sesi ve onu dikkatli bir şekilde dinleyen biricik arkadaşımın üzerine eğilmiş Hardemirleri düşünmemeye çalıştım.

 

“Sen demin bayılmıştın ya şu an kendine geldiğinden emin misin peki?” diye onu yokladım.

 

Yüzüme en saf ifadesi ile bakıp “He, eminim. Niye ki?” dediğinde gülüşümü yutmaya çalıştım.

 

“İftira attığınızın farkında olup olmadığınızı anlamak içindir Belim Hanım!” Baha'nın kızgın çıkan sesi ile Belçim’in bakışları tam tepe noktasında duran Bahaya kaydı.

 

“Sen kimsin de bana iftira atıyor diyorsun, hıyar!” diye bağırdı ve “Benim adım, senin o yağlı belin değil! Belçim. Benim adım, Belçim!”

 

En az Belçim kadar öfkelenen Baha da ona hızla yanıt verdi. “Kim miyim? İftira attığın Hardemirlerden biri ve Hardemirlerin şahsi avukatları! Baha Hardemir!” deyip kızın üzerine biraz daha eğildi. “Bugün yapacağım ilk işte Belim Hanım, hakaret davası açmak!” dediğinde Belçim’in tüm cesareti buhar olup çoktan uçmuştu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İlk kitap 110bin kelime🫠 Resmen rekorr benim için. Ben max 4bin kelimelik öykü yazan biriyiimm😭😭😭

 

Geçen gün yayımdan kaldırdığım kitabıma (Halel) göz attım. Onun yazım dili daha iyi geldi bana ahshshshshhaha.

 

Büyük ihtimalle okul bittince işk işim VBY baştan sona düzenleyeceğim. İçime sinmeyen çok yer var. Şimdi taslak şeklinde buraya atıyorum.

 

(Ne zaman bir kitabımı düzenleyeceğim desem yayımdan kaldırıp öyle bırakıyorum hahahshs neden? Çünkü üşeniyorum 🙃)

 

Bu arada wp kanalında ben sürekli dedikodu yapıyorum. Spoilerlar, soru cevaplar ve yazdığım kısımlarla ilgili genel bilgiler orda var. Eğer merak eden olursa wattpad sayfamda kanal linkini bulabilir

 

Ve seviliyorsunuz. İyiki buraya kadar geldiniz. Kendime karşı olan yazma inancımı yeniden var ediyorsunuz

Bölüm : 31.01.2026 00:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...