30. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 30.Bölüm- Doyumsuz Haz

30.Bölüm- Doyumsuz Haz

Aden Sakaaa
adensakaa

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin, uzuunnnn bir bölümle geldik📌

 

Bölüm şarkısı:
Hande Yener- Benden Bir Tane Daha Yok


Sanırım kaybediyorum. Hayır, geçmişimi acıya mühürleyenlere karşı bir kaybediş değildi bu. Ben, onların şimdilerini avucuma almış, geleceklerini ise zehre bulamıştım ama ben?

Ama ben yokum. Geçmişin gölgesinde öyle uzun süre kalmış, güneşten mahrum kalmıştımki şimdilerde tenimi ısıtan güneşe yabancı, beni koruyan güneşe düşman kesilir olmuştum.

En yakınım, tek dostum dedi ya “Zavallısın” diye. Öyle işte. Zavallı gibi hissediyorum. Oysa ben kimi zaman aynada bir mucize görürdüm. Küçük yaştan itibaren bu adaletsiz ve merhametten yoksun dünyada tek başına kalıp savaşmış, küçük bir kızı büyüten bir mucizeydim ben.

Peki, neden şimdi kendime dahi küser olmuştum? Ben neden aynadaki kadından daha da uzaklaşıyor, nefret eder hale geliyordum?

Derin bir iç çekiş. Derin bir soluk ama nafile. İstediğim o temiz ve içimi rahatlatacak o soluğu çekemedim. Pencereyi açmayı o soğuk havadaki kokuyu solumak istedim bir an.

Ama sonra tenime bırakacağı soğukluk ile hızla vazgeçtim düşüncemden. Havasızlıktan boğulabilirdim ama soğuktan olmazdı.

“Eğer biraz daha düz duvarı izlemeye devam edersen kendini tımarhanede bulabilirsin!” Sabahın erken saatlerinde dudaklarımdan ayrılan ilk kelimeler kulağımı tırmalamış ve kötü bir tonu işitmiştim.

Sert ve bıkkın bir soluk daha dudaklarımdan kopup ortamda yankılandığında üstümdeki yorganı ayağımla kenara attım. Dağılan saçlarımı da kulağımın arkasına atıp karşımdaki aynaya baktığım an yüzüm buruştu.

“Sabah sabah bu sıfatı görmek işkence gibi!” Şişen gözaltlarım ve dudağım, dağılan sarı uzun saçlarım ve yamulan pijama takımım. Derbeder görünüyordum.

Yataktan söylene söylene kalktığım vakit odamın kapısı hafif bir aralıkla açıldı ve kafasını küçük aralıktan uzatan Enis ile o an denk geldim. Banyoya doğru giden adımlarım anında durakadı. Enis’in bakışları boş yataktan bana kaydığında dudağında hızlı ve sahici bir tebessüm yeşerdi. Uyanık olduğumu gördüğü gibi de odaya daldı.

“Günaydın.” Neşeli çıkan güzel sesi ile günümün neden şimdi aymaya başladığını anlayabilmiştim. Günümün ayabilmesi için Enis’in sesine ihtiyacım varmış.

“Aydı günüm.” Kısık ve iç çeker bir tonda dudağımdan ayrılan iki kısa kelime ile odanın içine gelen adamın adımları duraksadı, gözlerinin içindeki yıldızlar varlığıma mehtiyeler dizmeye başladı zira gözlerinde bana dair parıltılar artıp duruyordu.

“Aymamış gibi ama.” Neyi kastettiğimi iyi biliyordu ama o çevirmeyi daha doğru buldu. “Üstünün hali ne?”

Bakışlarımı tekrardan pijamalarıma indirdiğimde sol bacağımdaki pijamamın yarısının yukarıya doğru sıyrıldığını, belimin etrafını saran pijamanın lastiği ise tamamen yana kaydığını gördüm. İlk aldığım halinden uzak duran ve şimdi ise sol omzumdan düşen pijama üstüm ile iyi durmadığımı bende biliyordum ama bu en sevdiğim takımlarımdan biriydi.

Bu takımın ömrü Peri ve benim, anne kız ilişkimizden bile daha uzundu! Bunu üniversiteye başladığım ilk vakitler almıştım.

“Ne varmış üstümün halinde!”

Dudakları anında kıvrıldı ve Eniste hala görmeye alışık olmadığım o haylaz bakışlar gözünde parıldadı. “Üç yaşında altı boklu bebeklere benziyorsun.”

Sabah sabah duyduğum şeyden emin olabilmek için duraksadım. Ne demişti, altı boklu bebek mi? Ben mi?

“Seni gebertirim!” diye bağırdığımda kahkahası odamın duvarlarında yankılanıp melodisini zihnime ekti.

“Yalan mı, kızım? Şu haline bak bir.” Hâlâ üstüme gelen Enis ile derin bir iç çekip gözlerimi yumdum.

“Seninle kavga etmeyeceğim.” deyip saçlarımı geriye doğru atmak istediğimde parmaklarım dağınık saçlarımın arasına dolanıverdi. “Hay ben senin,” Enis’i anında boş verip parmaklarımı keçi yününe dönüşen saçlarımdan kurtarmaya çalıştım.

“Sabahları ekstra huysuz oluyorsun.” Hemen yanı başımda mırıldanan ikizimi boğmamak için bakışlarımı ona çevirmedim. Görseydim eğer onun o keyifli yüzüne bir tane yapıştırmadan durmazdım.

“Boklu bebek dedin bana! Ne bekliyorsun ki?” Huysuz çıkan sesim ikimizin ortasında asılı kaldı. Ben saçlarımı parmaklarım ile taramaya çalışıp diğer düğümleri çözmeye çalışırken Enis’in uzun ve iri elleri saçlarımın arasına nazikçe daldı.

“Yine de çok huysuzsun.” Sesindeki o muzurluk çekilmiş garip bir tınıya yer vermişti. Onu anlayamadığım için bakışlarımı saçlarımdan çekip ona baktım. Tüm dikkati saçlarımda ve büyük bir dikkat ile saçlarımdaki düğümleri ayırıyordu. Ben saçlarımı koparacak derecede o düğümlerle savaşırken Enis saçlarım ile dans eder gibi naif ve canımı yakmayacak bir şekilde saçlarımdaki düğümleri açıyordu.

Saçlarımdaki düğümleri açıyor gibi de hissetmiyordum zira saçlarımda hissettiğim dokunuşları sanki sevgi ile saçlarımda geziniyordu. Parmakları sevmek için, dolanmıştı saçlarıma.

Gözlerinde sevgi, dudağındaki o huzurlu tebessüm ile uzun bir süre boyunca saçlarımla ilgilendi. Tek kelime etmedi, tek kelime etmedim.

“Eskiden saçların daha açık bir tondaydı.” Kısık sesi uzun süreli sessizliği bölmüştü.

“Biliyorum,” Baybars Bey beni, bana anlattığı için bu bilgiyi biliyordum yoksa ben saçlarımın rengini dahi bilemeyecektim.

Bakışları o an saçlarımdan ayrılıp gözlerim ile denk geldi. “Çağrı mı dedi?” Çağrı abime karşı öfke ve ya kırgınlık aradım onda, ama yoktu.

“Hayır, baban dedi.” Senin baban.

Bir an kaşları çatılır gibi oldu ama öyle kısa süreliydi ki benim hayal ürünümmüş gibi hissettim. “Neden sana anlatmadı ki?” Onun takıldığı nokta Çağrı abimin söylememesi miydi?

“Çağrıya öfkeli değil misin?” Gerginlikle sorduğum soru onda sadece küçük bir gülüşe neden oldu.

“Şu an bile siz iki salak doğru karar alamıyorken beş yıl önce doğrusunu yapacağınızı düşünmem beni de salak yapar. Sizden doğruyu beklemek hata olurdu.”

“Anlamadım ben şimdi,” Anlamadığım konusunda ciddiydim. “Sen şimdi bizi övdün mü, bize sövdün mü?” Söyleyeceği şey son kararı olabilirdi ve o bunu bakışlarımdan anlamıştı!

“Tabiki de sizi övüyorum. Sizin kadar zekiler gelmedi bu dünyaya.” Gülerek kurduğu cümle ile istemsizce bende gülmeye başladım. “Bu arada herkes seni kahvaltıya bekliyor.” Son saniye kurduğu cümle ile sabahın neşesi anında üstümden kalktı.

“Onlarla aynı masaya oturmak istemiyorum.”

“O zaman oturmayız bizde.”

“Gerçekten mi?” Anında mutlu olmam ile yüzünde şefkatli bir gülüş yeşerdi.

“Bugün dışarıda yeriz, sen hazırlan dışarı çıkalım.”

“Zaten akşam yemeğini Korallarda yapacaktım. Bütün gün dışarıda gezersem bir günümü bu aileden kurtarabilirim.” Kısık bir tonda günümü hesaplarken Enis gerginlikle araya girdi.

“Korallar mı? Gerçekten de gidecek misin? Ben şaka yaptığını sanıyordum.” Evet, dün gece oyunda verilen bazı cezalar iptal olmuştu. Merih abim ve Semih abim dışarı çıktıkları an peşlerine düştüğüm için Enis kriz geçirerek iptal etmişti isteğini.

Kaşlarım anında çatıldı. “Ben verdiğim tüm sözleri tutarım. Tabiki de gideceğim.”

“Hadi oradan! Çıkarın olmazsa dinini bile değiştirirsin sen!” diye bana yakındığında ayıplayan bir ifade ile ona baktım.

“Cennete gitmek için başka dine geçmen gerekirse sen de dinini değiştirirsin. Al bak sana çıkar!” Cennet cehennem hesabını tutan biz insanlardan, çıkarlarını gözetlemesini beklememek ne kadar da saçma bir olaydı. İlk andan beri bizler çıkarcı bir canlıydık.

“Beni sinir ediyorsun!” deyip arkasını dönüp gidecektiki aklına bir şey gelmiş gibi durdu. “Ve hazırlan kahvaltın ve öğle yemeğin benden. Çıkarların veya sözün umrumda değil. Bu saatten sonra bende çıkarlarımı gözetiyorum.” Ve Enis Hardemir bana trip atarak odamdan çıktı.

Bekledim. Kapanan kapının ardındaki sesin uzaklaşmasını, Enis’in odasının kapısının açılma ve kapanma sesini ve en sonunda dayanamayıp kahkahayı patlattım.

Trip atan erkeklerden nefret ederim lakin trip atan erkek Enis olunca karşımda gördüğüm tek şey, beş yaşındaki bir çocuğun elinden şekerini alacağımı söylediğim çocuğun şekerini saklamaya çalışması ve o an ki masumiyetiydi.

Ve hayır, hiçbir çocuğun şekerini çalmamıştım!

Gülerek banyoya yöneleceğim vakit odada telefonumun ritmik tınısı yankılandı. Telefonum yastığımın altında olduğu için sesi biraz kısık çıkıyordu ama odada çok ses olmadığı için rahat duyabilmiştim. Telefonu yastığın altından alıp arayan kişiye baktığımda beklemediğim birinin beni aradığını gördüm.

Sadece bu aralar aramasını beklemiyordum. Hala bana küs ve kırgın olacağını düşünüyordum çünkü ben de ona şu an kırgındım.

Telefonumu açıp kulağıma dayadım. “Söylemeyi unuttuğum için aradım!” anında öfkeli sesini duyduğum Belçim ile derin ve sessiz bir soluğu içime çektim.

“Neyi unuttun, Belçim?”

“Bugün mevlid var. Ona gelmen gerek.” Neyden bahsettiğini anlamadım bir süre.

“Ne mevlidi Belçim? Kim öldü ki?” Kimin ruhuna yine bir şeyler kavuruyorduk?

“Sen ve senin mevlidin!” Öfkeyle bağırdığı cümle ile duraksadım. Ben mi?

“Belçim daha açıklayıcı olur musun artık!” Bu son günlerde sinirlerimin üstünde hoplayıp duruyordu.

“Neyi açıklayacağım ki, Asya?” Bağırmadan asla konuşamıyordu bugün. “Sen herkese öldüğüne inandırdığın için Nergis Teyzeler senin için bugün mevlid düzenliyorlar. Katılman gereken bir adet kendi mevlidin var da!”

Anında yatıştım. Nergis teyze, amcamla beraber yaşadığımız mahalledeki komuşlarımızdandı. Her cuma bizi altın günlerine davet eder, boş olduğumuz an ise Belçim ile koştur koştur oraya giderdik.

Ve şimdi ise yaşı kırkı deviren arkadaşlarım benim mevlidimi veriyordu. Ne diyebilirim ki, doğru arkadaş çevresi.

“Desene cennete gitmem için arkamda çok kişi bırakmışım.” Alaylı sesim Belçim’in üstünden sekip geri döndü.

“Cehenneme uğraman için de arkanda çok kişi bıraktın, ruh hastası! Bugün on birde başlıyor mevlidin. Sakın geç kalma!” dedi ve telefonu suratıma kapattı.

Şimdi Belçim benden, kendi mevlidime katılmamı mı istiyordu?

Hiç sorun değil. Yaşarken cenazesine katılmış biriyim.

Yaşadığım saçmalıklara gülmeye başladım hatta o gülüş yüzümden silinmedi. Duş alırken, kıyafetlerimi değiştirirken hatta herkesin oturup kahvaltıya başladığı o yemek masasına geldiğimde dahi yüzümdeki gülüş silinmedi.

“Günaydın çok sevgili(!) ailem!” Yemek masasındaki tüm bakışlar beni bulduğunda dahi yüzümdeki o gülüş gitmedi.

“Günaydın,” bir çok farklı sesten farklı tonda çıkan kelime…

“Bugün ayrı mutlu görünüyorsun, güzel kızım. Bir nedeni var mı acaba?” Baybars Bey yüzümdeki gülüşü gördükçe gözlerindeki kırışıklar artıyor, gülüşüme eşlik ediyordu.

“Evet, var.” Harfleri uzatarak büyük bir keyifle söyledim. Saçma geliyordu mesela. Neye bu denli sevinmiş ve mutlu olmuş olabilirdim ki?

Ya da yüzümdeki bu gülüşün esintisini neden kalbimde hissedemiyordum? Neden, kalbimde korku ve hüzün tohumları baş göstermeye başlamıştı.

Yutkunup masada olmayan adamı, odanın diğer bir ucundaymış gibi onu orada bulurmuşum gibi aradım ama Enis henüz aşağı inmemişti.

“Yine hangi saçma şey seni mutlu etti?” Hızla en uzak köşede Semih ve Merih abimle beraber duran adama döndü bakışlarım. Yüzümdeki tebessüm silinir gibi oldu. İzin vermedim.

“Saçma mı?”

Kalın ve beyaz kaşları alayla yukarı kalktığında bedenimde bir an dalga etkisi yarattı. Şok edici ve ne geleceğini bildiğim o korku.

Dudağının kenarındaki kıvrılma arttıkça anladım ki ne yapacaksam daha hızlı ve daha ölümcül olmalıydım zira benim gücüm hala Şeytan ile bir değildi. Ben hala Şeytanın vesveselerinden korkan o küçük kızmışım.

“Çeneni kapat!” Baybars Beyin ani sesi ile irkilip ona döndüğümde kendime gelebilmiştim.

“Çenemi kapattığımda varlığımı buradan silebilecek misin?” Yaşı dolmuş. İki ayağı çukurda. Bu saatten sonra ölse kim üzülürdü ki?

“Hay senin varlığını si…” Arem’in küfredip ayaklanması ile bakışlarım bu kez hızla onu buldu. “Lan, it ben babam gibi değilim. Seni de oturduğun masayı da sikip atarım lan!”

Hızlı adımlarla Sarhun Korgöz’ün önüne geldiğinde beklemediğim bir şekilde Sarhun’un yakalarından tutup öfke ile ayağa kaldırdı. Bakışlarım diğerlerine kaydığında kimsenin bu anı umursamadığını hatta Semih abimin önündeki boşalan tabağa yeni börekleri dizdiğini gördüm. Arem başını yakacaktı ve kimse tınlamıyordu!

“Arem,” telaşla Arem’e doğru ilerlediğimde beni durduran Buğra oldu.

“Asya, hadi gel kahvaltıya otur, güzelim.” Sağ yanında hiçbir şey yaşanmıyormuş gibi sergilediği tavırla kendimden şüphe etmeye başladım. “Neden ayakta dikiliyorsun?”

Bakışlarım Arem’e kaydığında Sarhun’u sandalyeden kaldırmış ve kolundan tutup sürüklemeye başladığını gördüm.

“Siz şaka mısınız!” Çığlık atar tondaki sesim ile sakin kalan aile ile ben delirmek üzereydim. “Arem’i durdursanıza.”

“Yaptığının bedelini ödeyeceksin, Baybars’ın piçi!” Sarhun’un dudaklarından ayrılan kelime ile donup kaldım.

Zira aynı donukluğu Arem'de yaşamıştı. Sarhun istediğini elde etmiş gibi güler bir tonda gülmeye başladı. “Ne o, az önce ahkam kesiyordun ama babanın günahlarının meyvesi olduğunu duyunca zoruna mı gitti piç kurusu!”

Derin bir soluk aldım. Düşünmeye başladım. Mesela bu kavgada benim bir suçum var mıydı? Hayır, bu kez eminim ki ben masumum. Masum olmalıydım.

Peki, babasının günah meyvesi olarak anılan Arem’in suçu neydi? Neden ağacın kökünden akan zehrin bedelini meyvesi çekiyordu?

Sert bir sandalyenin geriye doğru itilme sesi kulaklarımı tırmaladı. Ardından bir yumruk sesi. Yerdeki bakışlarımı kaldırdığımda tam da önümdeki kavgayla denk düştüm. Pars, abisine piç diye hitap eden dedesine yumruğu indirmişti. Öz torununa bir insan o sıfatı kullanır mıydı ki?

“Lan, lan senin dalağını söküp itlere yediririm puşt!” Pars attığı yumruktan hemen sonra abisinin önüne geçmiş sanki abisine kalkan olmuştu.

“Geldi Baybars’ın diğer iti.” Dudağından akan kana rağmen hâlâ keyifle gülebiliyordu.

“Bana karşı kullandığın her kelimede küfürde eyvallahım vardır lakin çocuklarımdan birine bile dil uzattığında affetmem.” Baybars Beyin o an yanı başımda varlığını hissettim. “Çocuklarıma dil uzatanların dillerine ne yaptığımı bilmiyor musun, Sarhun? Sen gebermeden önce senin dilini çakallara yedirmez miyim lan ben?” diye birden yükseldiğinde yutkundum.

“Bana dokunamazsın, beni bu evden kovamazsın!” Kendine olan güveni masadan geliyordu. “Ben hala senin liderinim.”

“Şimdilik.”

Taraf tutmuyorum sadece düşmanımın kim olduğunu biliyorum. “Sen şimdilik lidersin ama sonra,” Parmaklarımın arasından bir tüy uçmuş gibi havaya kaldırdım. “Puff, diye uçacak. Ağzın açık senden giden liderliğe bakacaksın ve elinden o liderliği alacak kişi kim biliyor musun?”

Yüzündeki alay hala yerindeydi lakin dudaklarının tereddütle bir araya gelmesi, benim suretimdeki alayı artırıvermişti. “Kim?” Korkarak dile döktüğü soru mu yoksa beklentisi olmadığı o kişinin ben olacağımı bilmesi mi onu daha çok tereddüte sokuyordu?

“Ben.” dedim gülerek. Sahici bir gülüştü. Belki de dışarıdan bakan biri için tatlı bir gülüş, bilemiyorum.

“Sen hiçbir halt beceremezsin! Yıllardır ailenin kim olduğunu bilip de yine de bana baba diyen, kendi ailesinden nefret eden o küçük kızsın!”

“Yıllardır seni ayakta uyutan kızım mı aptal?” Peri Hanım alayla güldü. “Gerçekten de kaybettiğini kabullenemeyeceksin değil mi?”

“Sarhun Korgöz, farkında değilsin hala.” Alt dudağımı o an keyiflr ısırdım. “Sen kaybettin.”

“Ben kaybet…” Sözünü yarıda bıraktım hızla.

“Beş kuruşun bile yok. Çevirdiğin tüm illegal işlerin kanıtları emniyete teslim edildi. Hani senin yerinde olsaydım çoktan ülkeyi terk etmiştim ama sen hala burda torunlarınla didişip duruyorsun.”

Madem masadan bana adalet çıkmayacaktı o zaman kendi adaletimi kendim sağlardım.

Ayakta duruyordu zira sarsılmış yaşlı bir çınar gibi de duruyordu. Zihninden önce bedeni olacakları tahmin edebilmişti. “Ne yaptın sen?”

“Adaleti sağlıyorum.” Kendi adaletimi kendim sağlamak zorundaydım. Kimse bana yardım etmiyordu, kimse köşe başında açlıktan ölmek üzere olan o kızın acılarını örtmeyi istemiyordu.

“Sen kimsin de adaleti sağlayacaksın?” Öfke ile bağırıp bana doğru adımladığı an, Arem sessizliğini anında bozdu ve Sarhun ile benim arama geçip dimdik bir şekilde durdu. Kardeşine kalkan olması gerektiği an düşünmeden tereddüte girmeden yapması gerekeni yaptı. Kalbimde yeşeren tohumları hissettim.

“Sesini alçalt.” Arem’in öfkeden boğuklaşan sesi ile bakışlarım geniş omzuna takıldı. Omuzları da öfkeden nasibini almış ve gerilmişti.

“Çık lan önümden, it!” Sarhun’u Arem’in omuzlarından dolayı göremiyordum ama sesi, bana somut varlığının orda olduğunu gösteriyordu. “Kızımla arama girmekten vazgeçin.”

“Asya Hardemir, benim kızım ve sen onun dedesi olmayı becerememiş şerefsizden başkası değilsin!” Baybars Bey de iki adım atıp oğlunun önünde durdu. “Sınırları çoktan aştın ve şu an sadece ölüm anını erkene çekiyorsun.”

“Bir bok yapamazsınız! Buna en başta senin kızın izin vermez.” Alaylı sesi ortamda yankılandığında kıkırdadım.

Kıkırdayışım arttı ve kahkaha atmaya başladım. İzin vermezdim tabiki de. Ölüm bir kurtuluştu, ben onun ayaklarıma kapanıp af dilemesini bana yaşattığı her şeyi misliyle geri ödemesini istiyordum.

“Sarhun Korgöz, çok sevgili dedeceğim söyler misin günlerdir oğlun nerede? Torunların bile seninle beraber bu evdeyken senin oğlun nerede?” benim dayım ve Semih ile Merih abimin babası…

Ne düşündü ne hissetti bilmiyorum sadece kısa bir sessizlik ortamda yankı tuttu.

“Lan bizim babamız vardı!” Semih abimin şaşkın sesi ile odaklar ona dönmüştü. “İkiz, bizim babamız nerde?”

Ve Merih abimin dudağının kenarında küçük bir kıvrılma belirdi. Önündeki fincanı zarif bir edayla kaldırıp küçük bir yudum kahveyi içip bakışlarını bana dikti. “Günahlarının bedelini ödüyor, ikizim.”

Bu oyunda şeytan diye tanınan hep Sarhun Korgözdü lakin o basit bir adamdı. Tek bir hamleyle devrilebilir, yerine oturabilirdiniz zira şeytanın duyguları vardı ve bu onun zaafıydı.

Sarhun Korgöz, bir piyondu.

Yıllar boyunca asıl kötünün elinde oradan oraya sürüklenen ve kötülüklerinin bile kaynağını bilmeyen yaşlı bir adamdan fazlası değildi. Sonradan ise benim kuklam olmuştu. Kuklamı sevmiştim, bu yüzden onunla eğlenirken zarar görmediğindem emindim ama şimdi…

Bitti. Sarhun Korgöz’ün ne bir gücü vardı, ne de bir serveti.

Hepsi benimdi. Yıllardır biriktirdiği her şey, kendinden bile sakladığı mal varlıkları, arsaları, şehirleri satın alabilecek kadar yüksek maliyetli borsa hesapları tamamen benim hesabıma aktarılmıştı. Bizzat öz oğlu tarafından.

Pamir Korgöz, her şeyi bilip babasının kötülüklerine sessiz kaldığında ödeyeceği bedellere de hazır olmuştu. Ya oğullarını sonsuza dek kaybedecekti ya da istediğim tüm evrakları yıllar içinde babasına imzalatacaktı. Tüm belgeleri toplu bir şekilde babasına imzalattıramazdı bu yüzden yıllar içinde tek tek, göz kollaya kollaya istediğim evrakları doldurtmuştu.

Ve biliyordu. En başından beri benim her şeyi bildiğimi biliyordu ve yine sessiz kalmıştı. O babasının sözünden çıkamayan korkak bir adamdı ama babasından nefret eden de bir adamdı. Bu yüzden benim ardımda kalmış ve benimle beraber babasını bitirmeye odaklanmıştı.

Bu kadar silik bir karakter olan oğlundan da Sarhun Korgöz bunu tabiki de beklemezdi. Ondan oğullarını istemiş ve Pamir Korgöz, oğullarını dahi sırf babası istiyor diye ona kurban etmiş bir adamdı. Kim tahmin edebilirdi ki Sarhun’un ipini çekecek o kişilerden birinin de öz oğlu olacağını?

Sağımda kalan bedenin haretlendiğini hissettim. Pars pür dikkat beni izliyor ve tüm bedenini bana çevirmişti. Gözlerinde beliren parıltılar ile bu anın onu keyiflendirdiğini anladım. Yaptığım her şeye rağmen, onunla yüzleşmekten kaçınmama rağmen o hala bende gurur duyacak bir şeyler bulabiliyordu.

Bakışlarımı Parstan ayırıp masada kahvaltısına devam eden Çağrı abime çevirdim. Onun yaşadığı bu sakinlik kimsede yoktu. Az çok olan şeyleri tahmin edebilen Merih abim dahi dikkatini bize vermiş ve dinliyordu ama Çağrı abim zaten her şeyden haberdardı. Umursamazlık değildi, zaten başrollerden biri oydu.

“Abi, Enis ile beraber mevlüde gideceğiz akşam üstü de Koralların evine akşam yemeğine gideceğiz. Akşam bize eşlik eder misin?” Bakışları önce kapıya takıldı hemen sonra ise bana. Sırtını oturduğu sandalyeye iyice yasladıktan sonra baş parmağı ile çenesinin altını kaşımaya başladı.

“Saat kaçta?”

Evet veya hayır değil. O'ndan bir şey istediğimde hep bu olurdu. Ne zaman, nerede veya saat kaçta?

“Akşam altı gibi orda oluruz.”

Başını onaylar anlamda salladı. “Peki, kimin mevlidi bu? Tanıdık mı?”

“Asya, sen naptın?” Sanırım Sarhun Korgöz daha yeni kendine gelebiliyordu. Hem yaşlı hem de erkek olmasından kaynaklı olayları bu kadar geç kavrıyor olmalı.

“Benim mevlidim. Sen de gelmek ister misin?” Sarhun Korgöz’ü duymazdan gelip tatlı bir suretle abime baktım.

Yüzündeki ifade dağıldı, acı tohumları gözlerinden bedenine hızla yayıldı.

“Ne diyorsun, kızım sen?” Peri Hanımın kekeleyerek kurduğu cümle ile tatlı ifademi bozmayıp ona baktım.

“Mahalledeki teyzeler adıma mevlüt dağıtıyormuş. Ben de oraya gidiyorum işte. Kızınızın mevlüdüne gelmek ister misiniz, Peri Hanımcığım?” Kesinlikle gelmeliydi!

Kızgınlık mı kırgınlık mı bilemiyorum ama gözlerinde bir çok duygu geçti lakin en barizi anlamadığım o duyguydu. Dudakları aralandı, konuşmak istedi ama sanki yıllarca konuşamayan oğlu gibi bu kez o konuşamamıştı. Çığlık atmak isteyip de sesinizi bir Allah’ın kuluna duyuramamak gibi.

“Durmadan bana bencil diyorsun, bana ‘kendi acılarına tek bakıyorsun’ diyorsun da senin benden ne farkın var, kızım?” Kırgınmış. Sesi bile bana kırılmış. “Sana nasıl yaklaşacağımı öğret bana. Seni nasıl sevilir bilmiyorum, sen buna bile izin vermiyorsun. Bırak seni öğrenelim diyorum, izin vermiyorsun. Kendi sevgi anlayışımla sana yaklaşıyorum, bencil oluyorum. Ben en azından çabalıyorum, ya sen? Ya sen ne yapıyorsun, Asya?”

Kalbimin sızlaması mı lazımdı? Belki de ama bilemiyorum. Bu kadına ne ara bu kadar kör bir nefrete itilmiştim bilemiyorum.

Ya da biliyorum. Onun babası tarafından yetiştirilirken yeterince ondan nefret ettirilmiştim.

Annem diye bildiğim kadın tarafından sokağa atıldığımda annelerin ne denli kötü olduğunu öğrendiğimde bu kadından da nefret etmiştim.

“Çabalamak zorunda olan ben miyim?” Alaylı ve küstahtı sesim. “Ben seni istemiyorum!” Bastıra bastıra son kelimeyi söylemiştim. “Şimdi de seni istemiyorum ve istemediğim için sergilemediğim çabam için mi bana kırılıyorsun? Çok da umrumda.”

“Asya,” Eli boğazına gitti. Sanki nefes almakta zorluk yaşıyordu. “Seni bir yere kapatıp her şeyi zorla aklına mı sokmam gerek illa!” diye bağırdığında duraksadım.

Bakışlarım Peri Hardemir’in arkasındaki adama takılı kaldı. “Yani gerçekten de babanın kızısın.” Anladı mı ne demek istediğimi? Anlamış olmasını isterdim. Bende bir olayı daha açıklayacak güç yoktu çünkü.

“Ne demek o, Asya?” Konuşan Baybars Beydi. Onun bakışlarını gördüğümde fark ettim ki anlamıştı. Sadece anlamak istemiyordu. “Asya, ne yaptı bu adam sana?”

“Enis, hadi gidelim.” Onlar ve var ettikleri cehennemleri. Bunu sadece onlar yaşamalıydı.

“Korkak gibi kaç tabi!” Arkamı dönmeme dahi fırsat vermeden bağıran adam ile kaşlarım çatıldı.

“Korkak? Haklısın ben görüp görebileceğin en korkak insanlardan biriyim. Ama buna rağmen beni bir türlü yenemeyen sensin!” Öfke ile işaret parmağım yükselmiş ve aramızda sallanmaya başlamıştı. “Sözde zeki, cesur adam sensin ama küçük çocukların bile masasına meze!”

Onu bitireceğim. Onu öyle bir bitireceğim ki gözündeki beni bir şeytanla değiştirecektim. Onun için hala çocuk ve savunmasız biriydim. Görmeli. Şeytan, kendinden daha büyük olan şeytanı görmeli ve korkmalıydı.

Emniyeti de bu işe dahil etmeyecektim. Elimde onu bitirecek kanıtlar vardı ama O'nun hapiste çürümesini değil dizleri üstünde benden af dilerken sürünmesini istiyorum.

“Kızımın geçmişine sürekli acı yerleştirmişsin oru…” Baybars Bey daha fazla dayanamayıp çok sevgili kayınbabasının üzerine saldırmıştı.

Dudaklarımı büküp kavga eden adamlara baktım. Güldüm. İkisinin aptallığının bedelini hep ben ödedim şimdi de biraz onlar aptallıklarının darbelerini alsın.

“Sizi bırakmamı ister misin?” Bana doğru adımlayan Arem’i gördüğümde Hardemir ve Korgöz çocuklarından kimsenin iki ihtiyarı kaale almadığını fark ettim.

“Seni işinden etmeyelim, Arem. Hem ters tarafa düşüyor mahalle.”

“Abi, benim arabayla gideriz.” Enis’in sesi ile Arem gözlerini kısıp bir süre ikimizin arasında dolanan bakışlarla bizi seyretti.

“Bu aralar sana da güvenemiyorum, Enis. Sanki Asya’nın tüm çocukluklarına dahil olup suç ortağı olacakmışsın gibi duruyorsun.” Bana olan güvenleri gözlerimi yaşartıyordu.

Onlara arkamı dönüp Enis’e doğru yani dış kapıya doğru yürüdüm. “Güvenini bu kadar belli etme ya, Arem!” dalga geçen sesim ve hafif kırgın sesim ile gülüşünü duydum.

“Arem abimi dahi yoldan çıkarırsın sen.” Pars’ın da bize dahil olması ve onların da salonu terk etmesi ile arkamızdaki kaostan hepimiz kaçmıştık.

“Yoldan çıkmaya meyiliyseniz benim yapabileceğim herhangi bir şey yok.” Arem’in keyifli sesi hemen ardımdan geliyordu.

Enis’in yanına vardığımda elinde tuttuğu şeyleri görünce anında gözlerim ışıldadı. Bakışlarımdaki değişimi gördüğünde kendince şımarık bir şekilde burnunu çekti.

Kabanımı boyuma göre yükseltip giymemi bekledi. Kabanı mı giymeliydim yoksa Enis’i mi yemeliydim şu an kestiremiyordum.

Nazlı bir edayla kollarımı kabandan geçirip Enis’e tekrardan döndüm. Hiç bir kelime etmiyor, pür dikkat odağını bedenimi soğuktan korumaya odaklanmıştı. Kabanın üç düğmesini kapatıktan sonra birde belimdeki kemeri düğümlemişti. Ardından elindeki yeşil bereyi kafama geçirdi.

“Benim yeşil berem yoktu, Enis?” Saçlarımı saran bereyi görebilecekmiş gibi bakışlarımı yukarı dikip bereye tekrardan bakmaya çalışıyordum.

“Evet, yoktu ve bende aldım.”

Yeşil, geniş ve ucunda kısa püskülleri olan bir atkıyı da boğazımın etrafına sarmaya başladı. O denli sarmıştı ki bir tur daha attırsaydı, gözlerim dahi kapanırdı.

“Enis boğdun beni!” Boğuk çıkan sesim ile ilgisi atkıdan kayıp bana geldi ve bir an kendi haline güldü.

“Pardon.” İşaret parmağını atkının bir ucuna dolayıp aşağı doğru çekti ve derin bir soluk almaya başladım.

“Son bir şey daha,” dediğinde merakla onu izlemeye başladım. Kendi giydiği kabanından iki çift eldiven çıkardı. Eldivenlerden biri diğerinin neredeyse iki katı ve sade düz bir yeşil rengindeydi. Ama diğer eldivenin üstünde yıldız detayları vardı. Bir süre dikiş nakışla uğraştığım için el emeklerini tanımam daha kolay oluyordu.

Yeşil eldivenin üzerindeki beceriksizce işlenen yıldız ve ay figürleri bunu kanıtlıyordu.

Hala taktığım ve Enis’in bana verdiği o bileklikteki ay ve yıldız figürleri de Enistendi. Kollarında göğü izlemek istediğim tek kişi de Enisti. Sanki bir şeyler biliyor ve beni kırmadan incitmeden isteklerimi bana veriyordu.

“Yıldızları çok seviyorum.” Kısık çıkan sesime, aldığı derin soluk sesi eşlik etti.

“Biliyorum.”

Nerden diye sormam gerekirdi. Ama sormadım. Sanki zihnimin kuytularında bir yer bu sorunun cevabı için hala hazır olmadığımı söylüyor, beni gelecekten kurtarıyordu.

“Akşam kaç gibi eve gelirsin, Asya?” Salondan daha yeni çıkmış olan Merih abimin sesi ile bir an irkilir gibi oldum. Bakışlarımı hızla ona çevirdim ve bir an ne sorduğunu unuttum.

Bakışlarımı gördüğünde sorusunu yeniledi abim. “Akşam kaç gibi evde olursun, güzelim?”

“Dokuz gibi evde oluruz, abi.”

Merih abimin arkasında duran Semih abim bana gözlerini kısıp pis bir bakış attı. “İltifat almadan artık sorularımızı da cevaplamaz oldu, çirkin ördek!”

Ne ve ne alaka?

“Ben miyim çirkin?” Şu an yaşadığım durumun özeti kesinlikle şudyu: Şoklanmak. Şok olmak da değil şoklandım. “İlkinde duymadım. İkincisinde anca duydum ve ben tabiki de güzelim, seni çirkin habeş aygırı!” diye çemkirdiğimde Enis beni bileğimden tutup kendine doğru yaklaştırdı.

“Sal şu herifi. Kafası farklı onun.” Parmaklarıma geçirdiğini hissettiğim eldivenle tam keyifleniyordum ki aygır yine araya girdi.

“Sen dururken ben mi çirkinim? Boy, pos, kara göz, kara kaş… her şey bende var be! Sense oyuncak bebek gibisin.” Bir an durdu. İç çeker gibi oldu. “Gerçek olamayacak kadar güzel.”

“Gerizekalı.” Merih abim gülerek portmantodan kendi ceketini çıkardı.

“Tam söveceğim, bir şeyler yapıp Asya’yı büyülüyor, dövemiyorum iti.” Arem ayağındaki yüz numara terlikleri çıkarıp botlarını giyerken söylenmesi ile güldüm.

“Kardeşlerime sövme!” Merih abim anında Semih abim için kavga edeceği vakit bağırdım.

“Gençler,” Bakışlarım Arem ve Pars arasında gezindi. “Ve kendini genç hissedenler.” Enis, Semih abim ve Baha’nın o an gülüşünü duydum. “Ben evden gidene kadar kavga etmeseniz ve ben gittikten sonra ne halt yiyorsanız yeseniz, olmaz mı?”

“Asya, bana da mı yaşlı dedin?” Buğra’nın takılı kaldığı yer ile durdum. Sonra da gülmeye başladım.

“Doktorcuğum ben sana yaşlı, moruk, içi geçmiş, iki ayağı çukurda der miyim hiç?” Öyle olsa dahi demezdim. Bir kere onun ruhu hep genç kalır.

“Ama bana dedin, Asya.” Arem’in kırgın çıkan sesi ile gülüşümü yutmaya çalıştım. “Aşk olsun.”

“Evin en büyük çocuğu ve evin en küçük prensesi kıyaslanınca böyle oluyor, Arem.” O sırada Baha kapıyı açmış ve evden ilk çıkan olmuştu. Ardı sıra onu Merih ve Semih abim, Pars takip etmişti. Sabahın erken saatlerinde Hardemirlerin evlerinde her zaman ayrı bir yoğunluk, bir kargaşa oluyor. İşe gidenler ve veya Buğra gibi gececi olanlar sabahın erken saatlerinde eve dönüyor ve küçük bir kaos ortamı yaratıyordu.

Çıkanlara baktım. Kapının önünde bekleyip son kez soğuktan korunmak için üstlerine sarınıp konuşan, birbirleriyle şakalaşan Pars ve Baha’ya bakındım sonra da içeridekilere bakındım. Enis, bizi sessizce izliyor; Arem ve Buğra tatlı bir kavganın içine girmiş keyifli bir an yaşıyorlardı. Kavgalar keyifli olmazdı. Merih ve semih abimle yaptığım kavgalardandı bu ama.

Tatlı, sakin ve içinde sadece huzur olan o kavgalardan.

Sonra içeriden Çağrı abim çıktı. Elindeki poğaçayı ağzına tıkıştırmanın derdindeydi hala. Gözleri ise yarı kapalı, hala uykusunu tam almamış. Kenara bıraktığı bilgisayar çantasını ve montunu alıp direkt yanıma doğru ilerledi. Saçlarımın tepesine bir öpücük bırakıp beni baştan ayağa süzdü. Gördükleri hoşuna gitmiş gibi dudaklarını keyifle kıpırdadı.

“Aferin kız, cimcime.” Bir kez esneyip yarıda bıraktığı cümlesine devam ettirdi. “Kalın çoraplardan da giydin mi?”

Sakin bir ruh hali ile başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım. Yüzündeki tebessüm daha da genişleyiverdi. “O zaman güzelim, ben erkenden üniversiteye uğrayacağım bugün. Son birkaç düzeltme kalmış tezde.”

“Halledersin, sen.” dediğimde anında kibirli ifadesi belirdi.

“Senin abin neyi halledememiş de bunu halledemesin!” Herkes Çağrı abime kızıyordu ama ben O olmak istiyordum. O’nun gibi olmak.

“Şımarık,” şen bir kıkırtı koptu dudaklarımdan.

“Şımarık sensin.” Kıkırtısı anında benimkine eşlik etti.

Yanağıma bir öpücük bırakıp aceleci bir tavırla evden ayrılmak için dış kapıya doğru ilerliyordu ki Arem onu durdu.

“Bırakayım.” Tek kelime. Hayır, hala Çağrı abimi affetmemişti ve büyük ihtimalle affetse dahi bir ömür boyu unutmazdı ama kardeşiydi. Artık anlıyordum. Kanındakini ne olursa olsun terk edemiyordun.

Çağrı abim de aynı şeyleri düşünmüş olmalıydı ki gözlerinde duran keşkelerden biri siliniverdi. Demin mutlu olan adam şimdi daha canlı daha mutluydu.

“Olur, abi.” O da bu teklifi reddetmeden Arem’i hızla yanıtlamıştı.

Arem, aldığı onay ile bana döndü. “O zaman güzellik, akşama görüşürüz. Hatta ben sizi almaya geleyim, hı?” Bir teklifte bana gelince güldüm lakin teklifi kabul etme konusunda Çağrı abim kadar bonkör değildim.

“Çok teşekkür ederim ama gelmene gerek yok. Abim ve Enis yanımda olur zaten.”

Kaşları bir an çatılır gibi oldu. Öfke değil de kızgınlık gibi. “Tamam işte, abin olarak geleyim.”

“Sen bana kızdın mı?” Gülmemek için zor duruyordum.

“Yok ne münasebet!” deyip sırtını dönüp çıkıyordu ki onu durdurdum.

“Kızma, bir dahakine seninle gideriz; seninle döneriz.”

Hızla bana döndü. Söylediğim çok basit bir eylemdi. Sıradandı. Bir insanı mutlu ettirecek hiçbir özelliği yoktu ama bu kadar küçük bir öneri dahi Arem’e büyük bir mutluluğu bahşetmişti.

“Olur,” derin bir nefes alıp yutkundu. “Olur. Bir dahakine abi kardeş biz gideriz.”

Acaba şu an Arem’in mutluluğunu bozsa mıydım? Gidelim dediğim yerin Koral’ın evi olduğunu hatırlarsa ne yapardı acaba?

“Tamam,” dediğimde bana sıcacık bir gülüş yolladı ve bu kez evden çıktı. Geriye bir ben bir de Enis kaldı.

“Aslında ebeveynlerimiz olmasa iyi bir aileymişiz.” Kapıya bakan düşünceli bakışları ve ses tonu ile iç çektim.

“Onların günahlarını biz ödüyoruz.”

“Anne-babalıktan reddetsek günahlar iptal olur mu?” Gülerek kurduğu cümle bakışlarına yansımamıştı. Çünkü Enis anne ve babasını seviyordu. Onlara değer de veriyordu.

“Bence direkt gömelim hepsini.”

Hızla bana dönen bakışları ile kaşlarım alayla yukarı kalktı. Beni ciddiye aldığında ise bir mırıltı döküldü dudaklarımdan. “O kadar da değil.”

“O kadar, o kadar. Ya onlar mezara ya da biz. Anca o zaman huzura ereriz.”

“Sen nereye ben oraya.” Dış kapıya doğru yürüdüğümde beni takip etti. “Bu kez bensiz gitmene izin vermem.” Tek bir cümle ama nereden bilebilirdim ki hayatımızı alt üst edecek olan bir söz olduğunu.

Olayı alaya almaya karar verdim. “Tuvalete de gelecek misin, Enis?”

“Önünde durabilirim. Ve sakın penceresinden kaçma planlı kurma! Anlarım.”

“Yuh, Enis ya! Sanki kaçtım da kızmaya başladın hemen!” İkimizde evden çıkmış ve kapının önünde duran Enis’in siyah arabasına doğru yürümeye başlamıştık.

“Şimdi kaçmazsan başka vakit kaçarsın. Sanki yapmadığın şey.” Benden daha büyük olan adımları kısalmış, adımlarının hızı yavaşlamıştı.

“Pişman olmadığımı biliyorsun.” Kesinlikle şu an eğleniyordum.

Yandan ters bakışlarını bana diktiğinde yüzümdeki sırıtış daha da büyüdü ve beklemediği bir anda yanaklarını tutup yüzünü kendime doğru çektim. Şaşkın bir ifade ile üzerime eğilen adama son kez sırıtıp kafasına dişlerimi geçirdim.

Bunu beklemiyordu. Kesinlikle bunu beklemiyor olmalıydı ki ilk iki saniye şaşkınlık içinde olan adam kıpırdamamış, benim daha sert ısırmam ile acıyla bağırıp kafasını tutup idrak edebilmişti. O benim kafamı kendinden uzak tutmaya çalışırken ben parmaklarımı saçlarına geçirip ısırmaya devam ediyordum.

“Asya, bırak lan saçımı!” diye bağırdığında dayanamayıp gülmüştüm.

“Bana her kızdığında kafanı ısırırım, sarı oğlan!” dediğim gibi arkamı dönüp koşmaya başladım.

“Bittin, kızım sen!” diye bağıran ve hemen ardımdan gelen Enis’in sesi ile kahkaha atıp arabanın etrafından dönüp bahçeye doğru koşmaya başladım. Yağan kar botlarımdan içeriye giriyor, her adımımı zorlukla atmama neden oluyordu ama umursamıyordum.

“Enis, beni yakalayamaz ki!” Kıkırtımın ardından ileride gördüğüm korumaların yanına doğru koşmaya başladım.

“Selim, kurtarr benii!” Bizi eğlenerek izleyen korumalardan Selim’in yanına doğru koşuyordum ki arkamdaki canavarın sesini duydum. “Yardım edeni, yakarım!”

“Kardeşlerin arasına girmeyelim biz, Asya Hanım.” Selim ve yanında duran ismini bilmediğim iki koruma güldüklerinde sinirlerim bozulmaya başlamıştı.

“Kovdum sizi hainler!” ve anında yönümü değiştiriyordum ki ayağım kayıp dengemi kaybetmiştim. Dudağımdan kaçan çığlık sesine Enis’in adımı haykırması eşlik etti.

Yere kapaklandığımda hiçbir şey görmüyordum çünkü yüz üstü karların içine düşmüştüm! Bir de şerefsiz ikizim adımı haykırıyor. Peşimden koşmasaydı bu hale gelmezdim!

“Asya,”

“Asya Hanım, iyi misiniz?”

Ellerimi yere koyup destek alarak yüzümü kalın kar tabakasından çıkardım. Öfke ile bana gelen adamlara baktığımda sinirden bağırdım. “Şerefsizler! Kesin kovuldunuz! Enis, sen de kovuldun! Seni de kovuyorum!”

Yanıma gelip yüzümü telaşla avuçlarının içine hapseden Enis’e öfkeyle bakıyordum. Çatılan kaşlarım, aşağı doğru kavis almış keyifsiz dudaklarım onun ilgi alanında değil gibiydi.

“Bir şey oldu mu? Canın yanıyor mu, öteki yarım?” Telaşlı ve acı çeker gibi çıkan sesi ile kaşlarım yavaçşa eski halini aldı.

“Yok acımadı. Zaten karların içine düştüm, acımadı ki.” Kısık çıkan sesim ile ellerimde olan bakışları tekrardan yükseldi, bu kez yaralarımı görmek için değil beni görmek için bakmıştı.

“Kara da düşme.” Karlar da can yakar. Soğuk daha çok can yakar.

“Düşmem.”

“Özür dilerim.”

Dudağımdaki o çirkin öfke kırıntısı gidip yerini tatlı bir kabulleniş almıştı. “Dileme, benim yüzümdendi.”

Güldü bir an. “Senin suçun değil. Çocuk gibi olduğun için benim olgun davranmam gerekirdi.”

Bu kadar. “Seni gebertirim çocuk!” dediğim gibi elime geçen tüm karları Enis’in yüzüne atmaya başladım.

“Olgunmuş! Dua et ikizimsin de küfredemiyorum, yoksa ecdadın dirilip dirilip küfürlerimle geri geberirdi be!”

Attığım karla yüzünü ekşitip elimi tutmaya, karları atmama engel olmaya çalışıyordu ama nafile. Bir kere sinir olmuştum.

“Ya, iki saniye uslu dur be kızım! Bak seni bu kara gömerim!” diye elimin altından kurtulmaya çalışırken bağırması ile daha da hırslandım.

“Afedersin ama bˆk gömersin!” Oturduğum karlı zeminden kalkıp bu kez ayağımla karları üzerine attım. Tabi o benden daha çevik olduğu için çoktan kalkmış ve üstüme üstüme geliyordu.

“Terbiyesiz küfürbaz!” Elit adam tabi.

“Uzak dur benden hayvan!” Yüzündeki sırıtış hiç de sevimli değildi.

“Ben durmuyorum, ikiz. Sen durabiliyorsan dur!” ve ben kaçamadan kendimi Enis’in kollarının arasında bulmuştum ama tersten.

Hep o Pars yüzünden! İlk bu tersten tutma akımı o Hardemirden başlamıştı.

“Enis, bırak beni!” diye bağırmamı asla umursamıyor, ayaklarımdan daha sıkı tutmaya devam ediyordu.

“Özür dile bırakayım.” Gülerek kurduğu cümle ile geçmiş bir bir zihnimde canlandı.

“Yok ya! O kadar da keriz değilim ben, oğlum! O hatayı bir kere o şerefsiz abinde yaptım. Özür dilediğim gibi kafa üstü yere çaktı beni!”

“Sen de onu kafa üstü çaksaydın!” Hem eğlenerek hem de aklınca bana fikir sunan, yıllarca basketbolla uğraşan iki metrelik adamın tavsiyesi ile bu halde dahi göz devirdim. Demek ikizim dahi olsa, erkek erkektir. Her şekilde o beyin çalışmıyor.

“Aynen ya, bir seksen beş üstü adamı alıp sirkeleyeyim değil mi?” Baş aşağı dünya da çok iğrenç! Yemek yemiş olsaydım çoktan kusardım. “Enis, hadi bırak beni!”

“Bırakmam ve doğru sen bir elliydin değil mi?” Bilerek yapıyor!

“Oğlum, benim genlerim sağlam lan! Nasıl bir elli olayım!” Öfkeli çıkan sesimin ardından kulaklarıma bazı kahkaha sesleri ilişmişti!

Etrafıma bakınıp gülenleri aramaya çalıştım ama Enis bacaklarımdan sallandırıp “Rahat dur.” dedi.

“Enis, eğer üç saniye içinde beni insani şartlar altında yere bırakmazsan ağlar ve babanı başına salarım! Arem’i de ararım. Döver seni!”

Benim tehditlerime karşı o ne yaptı peki? Kahkaha attı!

Hani ağlayacağım yoksa da sinirden ağlayabilirdim.

“Enis, kabanım aşağı doğru kayıyor. Üşüyorum.” Sesim anında acı çeker gibi çıktığında Enis, sessiz kalarak bir şey demedi. Doğru noktaya parmak bastığımı düşünüp devam ediyordumki konuşmaya başladı.

“Kabanını sıkıca tuttum. Beline falan kaymadı ve üşüme ihtimalin şu an sıfır.” Emin değil gibiydi.

“Ama Enis,” sesim bir an titrer gibi oldu. “Üşüyorum.” dediğim gibi Enisle yüz yüze gelmiştim. Tek bir hamle ile beni kollarının arasında düzeltmiş, kollarından birini belimi yerleştirip kollarında rahat bir pozisyonda kalmamı sağlamıştı. Gülümseyen yüzü ile denk düştüğüm gibi bende gülümsedim.

“Naber, yakışıklı?”

Yüzündeki gülümse büyüyüp şen bir kahkahaya yer vermişti. “İyilik, senden naber güzellik?”

Kıkırdayıp kollarımı boynunun etrafına sardım ve iyice kollarının arasına sığındım. “İnan biliyor musun, evdeki şeytanlara rağmen hayat çok güzel. Yaşamaya değer bir hayat.”

Yüzündeki şenlik bir an kırılır gibi oldu. “Değen bir yaşamın olsun, güzellik.”

Başımı omzuna yaslayıp iç çektim. Sabahım güzeldi. Gerçekten de bu kadar güzel bir sabaha uyanmayalı ne kadar olmuştu bilemeyecek kadar uzun bir süre olmuştu ama değen bir sabah olmuştu.

Bundan sonrası benim ve Enis için sakin geçen bir yolculuk olmuştu. Arabada akıp giden yolu ve zamanı izlemiş, hatalarım ile denk düşmemeye çalışmıştım. Ve en sonunda ayrılmamak için bin çaba verdiğim o mahalleye girdik. Mahallenin sonlarına doğru amcamla yaşadığımız o ev vardı. İçimde bir özlem tufanı koptu. Buraya kadar gelmişken o eve de uğramak, yatağıma girip saklanmak istedim. Ama yapmadım, yapamam. Sarhun Korgöz bitmeden amcamı tehlikeye atamazdım.

Gözlerimi yumup zihnimde dolanan tilkilerin peşinden ilerlerken arabada bir telefon sesi yankılandı. Bana ait bir telefonun sesi. Çalan melodi eşliğinde tilkilerle ilerledim. Tam bir cevaba varıyordum ki, bu kez de öteki yarımımın sesi ilişti kulaklarıma.

“... telefonun çalıyor.”

Gözlerimi sakince açıp bakışlarımı şoför koltuğundaki adama çevirdim. “Duyuyorum.” terslemek amacıyla söylemediğim bir kelimeydi ve o bunu anlamıştı. Bir başkası hep terslediğimi sanıp olayı büyütürdü. Ve bu bir başkası hayatımda hep vardı. Bir tane değildiler üstelik. Bir çok taneydiler. Enis, dışında herkes gibi.

Telefonu kabanımın cebinden çıkarıp arayana baktım sonra da aramayı açıp kulağıma yerleştirdim. “Nerdesiniz?”

“Mahalleye girdik, Belçim.”

“Bir sorun mu var?” Garip. İhanetler aramızda gezinirken bile bir terslik olduğunu sezmişti. Oysa ruhumdan geçip giden o kasvet anlıktı.

“Hayır, yok. İki dakikaya arabadan ineriz.” dediğimde dudaklarından kopan bir kaç mırıltıyı duydum.

“Tamam, o zaman. İndiğinde beni görürsün zaten.” dediğinde onu onaylayıp telefonu kapattık.

“Nasıl olacak?” Sol tarafımda kalan adamın sesi ile bakışlarım ona kaydı.

“Ne, nasıl olacak?”

“Belçim ve senin aran, nasıl olacak?” Bakışları bir an yoldan ayrılıp benim üzerimde duraksadı.

Gözlerimi ondan çekip düz yola bakmaya başladım. “Aynıymışız gibi devam ederiz.”

“Peki, aynı mı olacak gerçekten?”

“Hayır.”

Ve araba durduğunda bu konuşmadan kaçmak için hızla arabadan indim. Araçtan indiğimde dışarıdaki küçük kalabalıkta gözüme ilk ilişen kişi Belçim olmuştu. O bizi önceden görmüş olmalıydıki zaten adımları bize doğru geliyordu.

Yanımıza vardığında beni baştan aşağı süzüp gözlerini kıstı. “Şal aldın mı yanına?”

“Yok, Enis atkı verdi. Onu taktım.” Şal şu an ne alakaydı ki?

Bir an gülecek gibi oldu. “Saçların için. Hani içerde Mevlid-i şerif, Yasin falan okunacak ya.”

“Ben onu unuttum! İçeri almazlar mı beni şimdi?” Telaşla kurduğum cümle ile ofladığını duydum ve ona döndüğümde elindeki beyaz şallardan birini bana uzattığını gördüm. Aslında elindeki şala da benzemiyordu. Arkadaşımın taktığı şallardan çok farklıydı. Şal veya eşarp değildi.

“Oyalı da yazma başında,
oyaları kaşında…” Kıkırdayıp Belçim’in elindeki yazmayı aldım. “Doğru ya yazma.” Türküsünü bir çok yerde duymuştum ve unutmazdım. Günümüzde çok kullanılan bir isim de olmadığı için unutmuş olmalıydım.

“Türkü söylemenin sırası mı?” Belçim’in huysuz sesi ile ona döndüm.

“Onu boş ver de bak bakalım yakıştı mı?” Kafamdaki bereyi çıkarıp Enis’in eline tuttuşturduktan sonra yazmayı saçlarımın üzerine örtmüş ve oyalı kısmı düzeltmeye çalışıyordum.

“Beyaz sana yakışıyor.” Belçim’in beğeni dolu sesi ile bu kez de Enis’e döndüm. “Nasıl, yakıştı mı?”

Eniste büyük bir beğeni ile bana bakıyordu. “Yakıştı. Sana her şey yakışır zaten.”

“Ay arada bir taksam mı?” Bir an heveslenmiştim ki Belçim’in hafif kızgın sesi yankılandı.

“Kızım o arada bir takabileceğin bir şey değil. Takacaksan düzgün tak, takmayacaksan hiç takma da anlamını bozma.”

“Aç, kapa, aç kapa olmaz diyorsun yani.”

“İstediğini yap ama dine de zarar vermeden diyorum yani.”

“Zaten anlık bir hevesti.” Aynadan bir bu halimi görmem gerek! Etraftaki kişilere bakıp yine Belçim’e döndüm. “Bu arada, bunlar kim?”

Belçim’de kapının önünde biriken kalabalığa baktı. “Senin için gelmişler işte. Ben de tanımıyorum. Yeni geldim sayılır.” dediğinde başımı anladığımı belirtmek için salladım.

“Hadi içeri geçelim de emeklerini daha fazla boşa atmayalım.” Enis’in teklifi ile Belçim tamam demişti ama ben duraksamştım.

“Ya şey,” dediğimde önde yürüyen daha doğrusu sadece bir adım atabilen ikili bana dönüp bıkkınlıkla bakmaya başlamıştı.

“Ney?” Belçim biraz daha zorlasa bağıracak gibi duruyordu.

“Aklında ne gibi bir hinlik var?” Enis’in bıkkın sesi ile kıkırdamamak istedim.

“Ben şey diyecektim de,” deyip bir an bakışlarımı ikiliden ayırdım. “İçeri girdiğimizde kimliğimi açık etmeseniz?”

“Hangi kimliğini? Çiçekçilik yapıp mimarlık bölümünü bitiren Asya Doruker, Sarhun Korgöz’ün yıllardır sakladığı ve varisi olarak büyüttüğü öz ailesine düşman olarak büyüyen Asya Korgöz ya da son iki ayda öz ailesini bulup onlarla yaşamaya başlayan Asya Hardemir olan kimliğini? Hangisi gizleyelim Asya Hanım?” Sonlara doğru alaylı çıkan sesine karşı öfkelenmemiştim. Altladığı bir soyad daha vardı çünkü. Laçin. Bana anneliği zehreden o soyadı bilerek söylememiş, şıklara dahi koymamıştı. Bana öfkeli olabilirdi lakin bugün en derin yaralarımı deşmemeye de özen gösterir olmuştu.

“Ölü bilinen Asya’yı demesen yeterli.” Ona karşı yine de sessizdim. Öfkesini kusmaya devam edebilirdi.

“İyi ki Baha ve Arem abim burada değil.” Enis’in, Belçim’e bakıp kurduğu öfkeli ama bir o kadar da sakin cümle ile bir an bende iyi ki dedim.

“Baha malı gelmediği sürece hiçbiriniz umrumda değilsiniz!” Baha’nın ismini duyduğunda bile öfkeleniyordu.

“Ya sabır!” Enis öfkeyle sabır çekip bizi ardında bırakıp yürümeye başladı. “Asya, şu arkadaşına söyle diline hakim olsun yoksa dili yüzünden başına çok fazla iş açılacak.”

Omuz silkip bende Enis’i takip etmeye başladı. “Baha ve Belçim aynı. İkisi de susmasını bilmeyen, durmadan car car konuşan iki papağan. Bırak konuşsunlar da bizi salsınlar.”

“Ayıp ama ya!” Belçim’de benim arkamdan gelmeye başlamıştı ki Enis’in hızlı adımları yavaşladı ve ona yetişmemi bekledi. Ona yetiştiğimde ise adımları, benim adımlarıma uyum sağladı.

“Biz de ayıp mayıp yok Belçim.” Enis’in homurtusu ile kıkırdayıp beyaz yazma ile yüzümü örtmeye başladım.

Hep öldükten sonra arkamdan ne konuşulur diye merak ederdim. Şimdi ise bu merakımı giderecektim. Bakalım benim minnoş altın günü teyzelerim neler diyecek!

İçeriye girmeden önce botlarımızı çıkarıp kenara bıraktık. Ardından da Nergis Teyzenin büyük oturma odasına doğru adımlamaya başladık. İyice yüzümü örtüp etrafa bakınıyor, kimlerin gelip gelmediğini hafızama kazımaya çalışıyordum. En köşede oturup helvamı yiyen çiyan Sevgiydi mesela. Bu kızı ve tayfasını sevmezdim. Çocukluktan itibaren sürekli zıtlaşırdık.

Helvam da boğazında boğazında kalsın Sevgi!

Altın gününden tanıdığım çoğu kişi buradaydı. Hatta çok daha fazlası vardı burda. İçeriye tam giriyorduk ki Selma Teyze birden önümüze geçip Enis’i tutttu.

“Oğlum erkekler tarafı şu diğer odada.” Enis bir Selma Teyze’nin bir de benim girmek için önünde durduğum kapıya bakındı.

“Kardeşimi yalnız bırakmam.” Sakin sesi ile Selma Teyzenin yüzündeki keder çizgileri silindi bir anlığına.

“Oğlum, burda kardeşine bir zarar gelmez. Gelmesine de biz izin vermeyiz.” Doğruyu söylüyordu aslında. Bu mahallede başıma gelen en kötü şey bile Sevgi ile olan çocukça tartışmalarımız, birbirimize ayak üstü söylediğimiz laflardı. Asla ileriye gitmez o an orda duran mahalle büyüklerinden biri anında müdahale eder, işi oyuna çevirirdi.

Ama Enis için olay farklıydı. Daha yeni ikizini bulmuşken kaybetme korkusu ile yüz yüze gelmişti. “Olmaz, teyze. Kardeşim nereye ben oraya.”

Selma Teyze meraklı bir ifade ile bu kez Enis’e bakıyordu. “Kimmiş bakalım bu şanslı kız kardeş?”

Enis’e kalmadan ben yanıt verdim. Elimi havaya kaldırıp “Ben.” dedim. Sesimden kimliğimi çıkartmaması için elimden geldiğince değiştirmiştim.

Birden bakışları bana dönen Selma Teyze’nin gözleri kısıldı. Yüzümde açık kalan tek yere yani gözlerime pür dikkat bakınmaya bir şeyler aramaya başlamıştı. “Sarı oğlanın kardeşi sen misin?”

Başımı sallayıp hızla onu onayladım. Bir adım dibime girip bana daha yakından bakınmaya başladığında beni tanıyacağını düşündüm.

“Güzel kızımız Asyamızın gözleri de seninki gibiydi. Onunkiler her an haylaz bakardı lakin.” Bir an bana yüzünü buruşturur gibi oldu. “Sen saf saf bakıyorsun. Bir an benzettim her hal.” Sonlara doğru kendi kendine mırıldanmasını yine de üçümüz duymuştuk. En son gelen Belçim dahi.

Selma Teyze onu gördüğünde bizi anında unutmuştu. “Belçim, kızım!” Kollarını iki yana açıp ağıtlar yaka yaka Belçim’e sarıldı. “Oy, benim bahtsız kızım. En yakın arkadaşını, dostunu kaybettin sen de.”

Belçim’in bakışları beni buldu. “Evet, Selma teyze en yakın dostumu mezara gömdüm.”

Ölmedim ki ben. Burdayım hemen karşısında duruyorum, biliyorum bana kızgın, biliyorum bana kırgın ama gerçekten de ölmüşüm de beni o mezara gömmüş gibi davranması kalbimi kanatıyordu.

“Bir de daha yeni ailesini bulmuştu o deli kız. Özüne kavuşamadan, kendini tanıyamadan göçüp gidiverdi zavallı kız.” Üzülüyordu. Benim için, hayatı tatmadan göçüp giden benim için kalbi sızlıyor, dili yüreğindeki kederi dışarı akıtıyordu.

“Hayırlısı buymuş demek ki, Selma Teyze.” Belçim’in kırgın sesi ile bakışlarımı onlardan çektim. Eksik kalmışım da hayatı tatmadan göçüp gitmişim gibi arkamdan konuşulacağını pek fazla düşünmemiştim.

“Hayırlı olan yaşamı tadıp da ölmek güzel yavrum. Asya kızımız, delire delire gidiverdi öteki tarafa.” dediğinde hızla ona döndüm.

“Nasıl delire delire?” Çok da aklı başında bir bireyim ben!

Üzgün bakışları tanıyamadığı bana döndü. “Hafif kafadan kırık bir kızdı.” dediğinde yanımdaki Enis’in burnundan gülme sesleri geldi, anında öksürüğü ile gizlemeye çalıştı. “Annesiz babasız büyümüş yavrucak. Ne bilmiş ne de yaşamış hayatı.”

Gülemedi Enis. Demin gülüşünü gizlemek için öksürdüğü o öksürük tıkalıverdi boğazında. Oradan da yüreğinde bir göçük oluşturuverdi.

“Yazık olmuş.” Yazık olmuş bana. Ne bilmişim ne de yaşamışım şu güzelim hayatı.

Yaradan yaratmış tüm güzellikleri de beni kör eylemiş, hepsinden mahrum kalıvermişim.

“Biz içeri geçelim.” Enis burada daha fazla kalamaz gibi kolumu tuttuğu gibi bizi kadınların olduğu yere doğru çekti. Sessiz bir kargaşa ile giriverdik onlarca kadının arasına. Sanki ardımızda kalan kadının geçmişte yaşadıklarıma doğru içi acırcasına söylediklerinden kaçsa yaşanmamış olacakmış.

Ama yaşandı. İnsanların acıyarak bahsettiği o geçmişteki ana karakter ben vardım ama sadece bunu görmeleri de acaba beni hiç tanıyamadılar mı sorusunu zihnimde çağıldıyordu.

Beni çok az mutsuz görmüşlerdi. Bu mahallenin her kaldırımında her beş metresinde bir benim adımlarım, benim oyunlarımın çığlıkları yankı bulurdu. Ben ve abilerim durmaz akşam ezanına kadar tüm mahallede onlarca kez oyun oynardık. İki dakika dinlenmek için oturduğum o kaldırım taşlarında uyuya kaldığımı dahi hatırlardım ve bilirdim ki, bana bu mahallede bir şey olmaz. Biri görürse kollar, korurdu.

Ben en çok burda mutlu olmuşken onlar neden en çok acılarımı dillendirir olmuştu ki?

İçeri girdiğimizde çoğu kişinin bakışları bize kaymış, yeni gelenleri özellikle de içeriye giren erkek kişisini merak ederek bizi izliyorlardı.

Teyzelerden biri dayanamayıp hızla konuşmaya başladı. “Evladım, burası kadınlar alanı. Erkeklerin olduğu kısma geçsene.” Ne diye buradasın der gibiydi daha çok.

Enis sadece orta alanda kalan boş yeri görünce oraya doğru ilerledi ve hala avuçlarının arasında elim olduğu için onunla beraber bende yürüdüm. “Kardeşim buraya geldi diye geldim teyze. Onu erkeklerin kısmına mı alsaydım?” Sorusunda hafif kızgınlık vardı.

“Evladım, o burda sen de erkeklerin tarafında olacaksınız. Kordonunuz bir mi kesildi de her yere beraber gidesiniz!” diye sitem ettiğinde Enis az önce yaşanan buhranı bir anlık üzerinden atıp gülmemek için dudağını ısırdı.

“Teyze biz ikiziz. Kordonlarımız aynı anda kesilmiştir herhalde.” Enis’in cevabı tanımadığım teyzenin hoşuna gitmemiş gibi hoşnutsuz bir ifade ile onu izlemeye başlamıştı.

“Onun ikizisin diye bizim de mi ikizimizsin? Burda erkeğe yer yok. Abdestimizi bozacaksın!”

“Teyze ben en son kardeşimi yalnız bıraktığımda ölüyordu. Sence yalnız bırakır mıyım kardeşimi?” Ve Enis Hardemir damardan girerek teyzelerin tüm odağını üzerine çekmeyi becerebilmişti.

“Vah vah, şuncacık kızın ne kadar canı var ki ölümden dönüyor?” Yanındaki orta yaşlardaki kadına dönüp “Kız Ayşe gördün mü, ölüm gençlerin üstünde bu aralar. Eve gittiğimizde bizimkilere bir kurşun döktürelim.”

“Kurşunu Azraile mi dökeceksin, Fehime? Kurşunla ölüm mü durdurulur? Olacağı yaşanacağı varsa olur, yaşanır.” Arkalarda kalan yine tanımadığım teyzelerden birinin cümlesi ile odadaki diğer kadınlar da onu onaylar tonda başını salladı.

“Bari elinde Kuran varken şöyle şeyler söylemeyin. Allah’ın gücüne gider.” Teyzelerden biri daha konuya dahil olduğunda Enisle beraber ilgiden uzaklaştığımız an boş bulduğumuz o yere geçip oturduk ve dönen muhabbeti dinlemeye başladık.

“Allah'ın ne gücüne gidebilir? Asıl sen, başkasını uyarırken düzgün uyar bacım. İşte bu sözler Allah katında hoş karşılanmaz.” Kullandığımız kelimeler, cümleler yüzünden cehenneme gidersek benim işim yaştı. Direkt cehennemden vip bilet alan o kul olurdum.

“Hanımlar, hanımlar!” İçeriye giren Nergis Teyze’nin sesi ile anında oraya döndüm. “Buraya hayırlı bir iş için gelmişken kalp kırmaya, dillerimizden dökülen şeytanın vesveselerine mi kulak asacağız? Asya kızımızın ruhunun huzura ermesi için burdayız. Allah’ın ne hoşuna gider gitmezi öteki tarafta amel defterimizde görürüz. O zaman bir kez daha konuşuruz.”

Başına örttüğü siyah şalı, uzun siyah elbisesi ile hüzünü somutlaştırmış, kan bağı olmayan bir kız için üzüldüğünü daha net belli etmişti.

Kadınlar onu onayladığında yaslarla yorulmuş bakışlarını odada direkt bizim üzerimize dikti. Odadaki tek erkeğin Enis olmasından kaynaklı çok hızlı bir şekilde kadrajlara giriyorduk.

Yanımıza doğru yürümeye başladığında yüzümdeki beyaz yazmayı iyice yüzüme kadar çektim. Bakışları Enisten çok bendeydi. “Hoşgeldiniz, evladım.”

“Hoşbulduk, efendim.” Enis’in az önce konuştuğumuz kişilere karşı saygılı olan ses tonu Nergis Teyzeye karşı daha fazla saygı içeriyor, O’nun kim olduğunu anladığından dolayı daha sıcak bir tepki vermesine neden oluyordu.

“Oğlum, sanırım seni yan tarafa oğlanların olduğu yere almayı unutmuşlar?”

Enis, saygıyla bir tebessüm yolladı. “Unutmadılar. Kız kardeşimle beraber burada durmak istedim. Sizin için bir sakıncası yoksa tabi?” Az önceki inatçı çocuk gitmiş yerine Nergis teyzenin her kelimesini uygulamaya dökmeye hazır bir çocuk gelmişti.

Nergis Teyze hafif ama sevecan bir tebessüm ile Enis’e baktı. “Çok fazla kadınla iç içesin. Abdestlerini bozma yeter.”

Enis, abdestlerini nasıl bozabilecekti ki?

“Çocuğum bak ben şafiyim, etrafımda gezinirsen bile o koca kafana yersin terliği!” Gözlüklerinin üstünden Enis’i uyaran Nalan Teyze ile kıkırdamamak için dudaklarımı birbirine geçirdim.

“Ben bozmam ki abdestinizi.” Enis’in masum masum kendini savunması ile bakışlarımı iyice yere eğdim.

“Buradaki çoğu kişi şafi mezhebinde, Enis. Birine dahi yanlışlıkla dokunursan abdestleri gider.” Belçim’in adımları arkamızda durmuş ve Enis’e kısa bir açıklama yapmıştı.

“Bu gençlerde ne din var ne iman. Hiçbir şey de bilemez oldular!” Mahallenin en yaşlılarından Makbule nenenin sitemi ile bu kez dayanamayıp araya ben girdim.

“Asya öyle miydi? Allah’ını kitabını bilen gençlerdendi. Ne demişler Allah sevdiği kulu erken yanına alırmış.” Hala gitmediğime göre bu teori çürütülüyor.

“O kız şeytanı bile uyutur cehennemi ondan alırdı. Yüce Rabbim, bizi onun şerrinden korumak için erkenden yanına almıştır.” dediğinde kalkıp onunla kavga etmemek için zor durdum!

“O ne demek öyle Makbule nene!” Anında Nalan teyze beni savunmaya başladı. Kadın zaten beni gelini olarak görmek istiyordu. Savun be Teyzem! Kırk yaşındaki oğluna bir kere daha alıcı gözü ile bakarım, söz! “Gencecik kız, başında ne ana ne baba bu yaşa kadar gelebilmiş. Haylazdı, dili uzundu ama kalbi de temiz genç kızlarımızdandı.” Sanırım beni övdü?

“Peh,” diye iğrenir gibi bir ses çıkardı Makbule nene. “Ortalıkta çıplak gezen, kiminle yatıp kalktığı belli olmayan mahallenin namusunu sürekli dile dolayan o kızın neresi temizdi?”

Üzüntü ve öfke. İkisini şu an aynı anda yaşıyordum ve işin garibi olmadığım biri gibi lanse edilmekten bir an utanmıştım. Şu an ne denildiğini merak ettiğim için yine de sessiz kalıp dinledim.

“Nenem, sen artık şu genç kızlarımızı salsan mı?” Nergis teyze sıkılmış bir şekilde artık konuşuyordu. “Biri bol, uzun bir şey giyip örtündüğünde hamiledir, bedenini gizliyor der; Biri kısa giyinince de yoldan çıkmışlar dersin. Ne istiyorsun sen bu kızlardan?”

“Biz de genç kızdık, biz nasıl giyinmesini bildiysek onlar da bilsin!”

“Size mi kaldı?” İğrenç imaların hedefi bendim ve Enis artık dayanamamıştı. “Kimin ne giyip giymediğinden, kimin kiminle konuşup konuşmadığı size mi kaldı? Görüyorum ki vaktinde size özgürlük verilmemiş, birey olmayı öğretememişler sizde yaşadıklarınızın aynısını genç kadınlara mı yaşatıyorsunuz? Siz öyle yaşadınız diye genç kadınlarımız da mı öyle yaşamaları gerek? Siz belki de giyinmeyi falan öğrenmişsiniz de diliniz zehir. Bu zehirle iki kumaş parçasına biçtiğiniz değer ile mi gireceksiniz cennete?” Makbule Neneye göre örtünmekte de kabahat var açık kalmakta da. Üzerimize geçirdiğimiz iki parçanın amacını tek tek ona bildirip haber vermek gerekirmiş.

Ama Makbule nene bunları da duymadı. Bir tek kendi söylediklerini duyuyordu. “Sen ne diye konuşuyorsun? Hoşuna gidiyordur tabi kızların giyimi! Hepiniz aynı genelevden fırlamışsınız belli!”

“Ama artık yuh yani!” diye artık isyan eden bendim.

“Makbule nene, sen ne zaman ölip gidecekin de bu pis aklından kurtulacağız!” Belçim de olaya dahil olduğunda bu kez nene dediğim şeytanın okları ona döndü.

“Bu da oranın sahibidir! Arkadaşın neyse sen de O’sun. Sanki çok farkınız vardı. Arlanmaz, terbiyesizler!” Bu moruk gerçek anlamda benim elimde kalacak.

“Senden ala terbiyesizi mi var? Allah'ın yarattığı kullara iftira atıp en imamlı benim diye ortalıkta geziyorsun! Şeytan yapmaz bunu be!” Belçim öfke ile Makbule iblisine doğru yürüyordu ki Nergis teyze onu tuttu.

“Kızım sakin ol. Biliyorsun sıkıntılı bir kadın.”

“İftira mı atmışım? Ne olduğunuz belliydi sizin! Kısacık şortlar, sürekli değiştirdiğiniz arabalarla nerenin yolcusu olduğunuz belliydi oruspu tohumları! Allah bilir de ailesinin yüzünü nasıl eğdi de namusunu temizlemişler!” nerenin yolcusuydum bilemem ama bu saatten sonra bu moruk tahtalı cehennemin yolcusuydu.

“Sus artık, şu fitne dilinden bir kere hayırlı şeyler duyalım!”

“Ölünün arkasından dediklerine bak!”

“Yaşlı diyoruz da bizim evlatların arkasından hep bu şeytan dedikoduları yayıyormuş.”

“Allahsız!”

Yüzümdeki beyaz örtüyü kenara itip ayağa kalktım. Bu arada da saçımdan kayıp düşmüştü zaten. “Benim namusumu konuşmak sana mı kaldı, lan?”

Saygı hak edilir, herkese verilmez denmesinin örneği tam olarak bu kadındı.

Beklemiyordu. Tabi buradaki kimse beni beklemiyordu. Eli korku ile kalbine gitmiş, anında ezbere bildiği iki üç duayı yüksek sesle okumaya başlamıştı. Ona doğru öfkeyle yürüdüğümde kimse beni durdurmamıştı çünkü hala şoktaydılar.

Makbule şeytanın önünde durduğumda üzerine eğildim. “Benim namusuma dil uzatmak sana mı kaldı?” Kendimi tekrarlamaktan nefret ederdim.

“Tövbe, yarebbim. Tövbe.” diye Allah'ın ismini anmaya başladığında daha da öfkelendim. Yapıp yapıp Allah'a tövbe ediyorlardı bunlardı.

“Allahın adını o fesat ağzına alma! Sen benim şimdi hakkıma girmedin mi? Namusuma, gençliğime, imanıma laf etmedin; elalemin ağzına düşürmedin mi, he?” Feri sönmüş gözleri irice açılmış, gerçekliğimi sorgular gibi bana bakıyordu. “Bana iftira attın. Her gence iftira attın, şu ileride durup kardeşini savunan adama iftira attın. Bizim hakkımız senin yanına kalır mı?” kokuşmuş pis nefesinin üzerinden kalktım. “Hakkım haram olsun sana!”

“Benim de hakkım haram olsun!” Belçim de anında hakkını haram ettiğinde yaşlı kadın anca kekeleyerek konuşmaya başlamıştı.

“Ölmedin mi sen?”

“Öldüm! Baktım arkamdan iftira atanlar varmış, hakkımı zehretmek için yeniden dirildim.” Garip olan ise onca şeye bayılmayan kadın buna bayılmıştı. Geberir inşallah!

Yerde baygın duran ve ona doğru koşuşturan bir kaç kadını es geçip sırtımı döndüm onlara ve odadaki kalabalığın çoğunluğu ile yüz yüze geldim.

“Ölmedim ben ve bu şeytanın serdiği o fitnelere inanan varsa kadınlığından, insanlığından en çok da anneliğinden utansın!” Laf getirmişim de namuslarını temizlemek için beni ailem öldürmüş! Bu muydu yani arkamdan konuşulacak olan? Bu muydu, belirsiz ölen her kadının arkasından söylenilen?

Kadın kadının yurdudur da ne diye şimdi bir kadın tarafından ömrüm kurban edilmişti?

Sesim titredi, nefes almakta zorluk yaşadım. “Ben kısa giyindim diye namussuz olmadım. Bol giyindik diye ayıplarımızı örtmeye çalışmadık. Biz,” dedim ve bir an duraksadım. Oysaki buradaki herkeste benim gibi kadındı. Buradaki çoğu kişi istediği gibi de giyiniyordu. Ne diye benim veya bir başkasının üstüne geçirdiği bez parçasının santimlerini karşılatırıyorlardı ki? “Biz, istediğimizi giydik diye sizlerin diline dolanacak değiliz. İstedik ve giydik. İstedim ve giydim.”

Sesimin titreyişi gidiyor yerini öfke alıyordu! “Öldü bildiğiniz kızın arkasından namusuna mı laf söylettiriyorsunuz teyzelerim?” Allah var, Makbule şeytanını susturanlar vardı. Peki geriye kalan ve susup iftiraya sessiz kalanlar?

“Asya, kızım geç şuraya otur. Sakinleş biraz deli kızım.” kapının yakınlarında durup yaşadığımın şokunu ilk üstünden atan kadınlardan olan Nalan Teyzeye bakındım.

“Ben sakinim, Nalan teyze de buradakiler ellerine kitabı alıp dillerinden zehir akıtmaya gelmiş. Helvam da zehir olsun onlara!” Sonlara doğru bağırdığımda Belçim araya girdi.

“Kız Asya bir de fıstıklı helvan.” Eline nerden aldığını bilmediğim helva tabağı ile bana bakıp durmadan yiyen kız ile derin soluk aldım.

“Boğazında kalsın Belçim!”

“Şu an sırası mı, manyak kadın!” Enis dahi Belçim’e kızmaya başladığına göre Belçim cidden haksıztı.

“Şu arkadaki moruk nereye gitse huzurun içine ediyor. Kovun şunu bakın nasıl düzgün bir ortam olacak. Bana kızıyorsunuz ama ben akıl sağlığını korumaya çalışan bir bireyim!” Ve doldurduğu bir çatal helvayı daha ağzına soktu.

“Bizim hatamız,” Nergis teyzenin kısık sesini duyduğumda oraya döndük. “Ölünün ardından da zehrini akıtmaz dedik. Bilememişiz.” Bakışlarını arkasında kalan küçük kız çocuklarından birine çevirdi. “Kızım gidip içeriden dayınları çağırıver de gelsinler şu kadını hastaneye götürsünler. Bir de başımıza kalmasın.”

Küçük kız gözlerini kısıp bir kez daha bana bakındı. İrice yutkundu sonra. Bakışları bir ben bir de Enis’in arasında gezinip duruyordu. “Asya abla, sen ölmedin mi?”

Bir an gülmek istedim. Ağız dolusu bir kahkaha ile ama bastırdım. Daha sakin daha uysal bir gülüş sundum. “Küçük bir yanlış anlaşılma olmuştu, tatlım. Yaşıyorum ben.” Az önceki öfkem küçük kızın masum ifadesi ile yerini sakinliğe bırakmıştı.

“Aysa abla, peki bu abi senin kardeşin mi?” İşaret parmağı ile gösterdiği adama yandan bir bakış attım. Enis büyük bir ilgi ile bizi izliyordu.

“Evet, benim ikizim o. İsmi de Enis.” Enis Hardemir, yürek şenliğim.

“Asya abla, ikizinin sevgilisi yoksa onunla evlenebilir miyim? Kıvanç Tatlıtuğ’un genç hali gibi.” odak kesinlikle benim yaşayıp ölmem de değildi.

Bu kez dayanamayıp kahkaha attım. En fazla on iki yaşlarında küçük bir kız çocuğuydu. Bu yaşlarda görülen hayranlıktan ibaretti ve bakışlarından da bu net yansıyordu.

“Asya yerine ben yanıt vereyim, küçük güzellik.” Enis’in melodik sesi alanda yankılandığında küçük kızın gözleri irice açılıp pür dikkat Enis’i dinlemeye başlamıştı. “Bir sevgilim var ve hayatımdaki tek prenses o. Bence sende ileride birilerinin prensesi olacaksın.”

Enis’in sevgilisi yoktu. Şu an küçük kıza umut vermeden ve yanlış anlaşılmalara mahal vermeden olaydan sıyrılmaya çalışıyordu.

“Ama ben büyüyene kadar tüm yakışıklı abileri, güzel kızlar kapacak. Bana da mahalledeki sümüklü Yusuf kalacak!” Burun kıvırması ile ortamdaki teyzelerden ayıplayan sesler yankılandı.

“Mevlid evinde şuncacık kızın dediklerine bakın bir!”

“Mevlit mi kaldı, Ahsen. Kız yaşıyormuş işte.”

Arkamda dönen muhabeti çoğu kişi duymamıştı.

“Kız çırpısız bacak, sen hangi ara büyüdün de evlilik konuşur oldun? Bu yeni nesil çocuklar beni çok yoruyor!” Nergis Teyze arkasındaki kızın bacağını cimciklerken söyledikleri ile küçük kız yanından kaçıp bize doğru geldi.

“Ne güzel bak abi diyorsun.” Enis’in önüne gelip hayranlıkla onu izleyen küçük kız ile Enis sağ dizinin üzerine bir prens edası ile çöktü. Küçük kız ile aynı şeyi düşünmüş olmalıyız ki dudaklarından kopanlar beni onaylar gibiydi.

“Ay, tam bir prens. Seni crush listemin en başına ekleyeceğim, Enisciğim.” Cilveli hali ile dudağımı ısırıp gülüşümü gizlemeye çalıştım.

“Onun tam olarak ne olduğundan emin değilim ama umarım orada on beş yaş üstü insanlar yoktur.” Kızın gözlerine daha dikkatli bakıp sesini kıstı. “Sana bir sır vermemi ister misin?”

İri kahvece gözleri beklenti ile açılıp hızla başını salladı. “Eğer hayatında bir prens istiyorsan doğru vakti ve doğru adamı beklemen gerek ve biliyor musun, okuduğumuz tüm kitaplardaki o prens ve prensesler genelde aynı yaştadırlar. Kader onları aynı yıl var eder ve aynı yıl onları dünyadan koparır.”

“Beraber nefes alıp yalnızlığı yaşamadan bu dünyadan göçmek için mi?” diye merakla sorduğunda Enis’in dudaklarında şefkat belirdi.

“Evet, küçük kız. Bu dünyada yalnız kalmak kötü. Bu yüzden Allah hep bir ötekini onunla aynı vakitte dünyaya yollar.”

Dudaklarını büküp somurtmaya başladı. “Ama benim yaşımdaki erkeklerin hepsi benden kısa. O ne öyle iki santimlik prens mi olur? Ben on metre istiyorum!” diye sonda çığlık atarak bağırdığında içeriye yeni giren kadınlardan biri de kızın dediklerini duymuş ve bağırmaya başlamıştı.

“Yine mi şu tiktok zırvalıkları!” Giydiği terliklerden birini çıkarıp kıza doğru öfkeli adımlarla geldi. “Hep şu saçma videolar aklını bozdu senin! Zaten iki karış aklın vardı o da adamların orasına burasına kaydı!”

Elimi ağzıma götürüp gülüşümü yutmaya çalıştığımda küçük kız annesinden kaçmaya başlamıştı. “Aniş, sana en ideal damat adayını buluyorum ben!” diye şen bir kahkaha attığında annesi elindeki terliği fırlattı.

“Elalem internetten iki kuruşa elbise almaz, daha dün götüne bez bağladığım bebeğim damat seçiyor!”

“Anne! Rezil ettin beni! Ben bir bireyim, benimle böyle konuşamazsın!” Teyzelerin arkasından başını çıkarıp annesi ile didişen kız ile Belçim gülerek araya girdi.

“Şu yeni nesil benim favorim. Veletlere bak.”

“Sude, ben sana birey kimmiş anne terliği kimmiş çok iyi göstereceğim evladım!” Annesi bir kez daha bağırdığında küçük kız çığlık atarak kapıdan çıkmış ve annesinin gazabından kurtulabilmişti.

Annesi, iki elini beline yerleştirip içeridekilere döndü. “Dört tane çocuk büyüttüm, şu kızı büyütürken hiçbirinde bu denli zorlanmadım. O wifinin kablosunu kesicem, kablosunu!” diye söylenip Enis’e döndü. “Oğlum, sen de kusura bakma. Yeni nesil işte, her gördüklerine hayran oluyorlar.”

“Ne kusuru efendim. Çocuklar daha.” Enis’in anlık utangaç sesi ile kaşlarım yukarı kalktı.

“Oğlum, sen kimlerdensin? Seni ilk kez gördük.” Sonra güldü. “Hoş ben bu mahalleden de değilim. Buralı olsan da tanımam aslında.”

“Kız kardeşim için geldim.”

“Aa, kimmiş senin kardeşin?” deyip bir an bakışları bende takılı kaldı. Yüzünde sıcak ve tahmin etmiş gibi bir ifade belirdi. “Belli de aslında.” Sorusu bu kez banaydı. “Kızım, bu oğlan senin kardeşin mi?”

Başımı aşağı yukarı salladım. “Evet, ikizim.”

“Peki sen kimsin?” Tatlılıkla sorduğu soru ile yüzümdeki gülümseme büyüdü.

“Mevlit verdiğiniz kız.”

Bir an içerideki kadınlara bakındı. Sonra bana döndü. “Af buyur kimmişsin?”

“Kader, mevlit verdiğimiz şu deli kız vardı ya, ölen! Ölmemiş. Bu kız da o işte. Mevlidine gelip helvasını yemek istemiş.” Nalan teyzenin geçtiği özet ile ismini öğrendiğim Kader abla şaşkınlıkla bana baktı.

“Nasıl ölmemiş? Her yerde Korgöz’ün torunu bulundu ve öldü deniyor.” Şu adam salmadı gitti beni.

“Dedemi biliyorsun. Ölmemi isteyen bir kesim bu haberi yaymış.”

Kader abla bir süre sessiz kalıp beni baştan aşağı süzüp varlığımı somut bir delil gibi zihnine kazımaya çalışırken Nergis teyze bana doğru geldi.

“Deli kız,” Yaşlı gözleri ile gülümsemeye çalıştım ama yanaklarım kıvrılmıyor, o gülüşü bana sunmuyordu. “Ölmedin değil mi?”

Boğazımdan bir gülüş kaçtı. Acıydı. İçimdeki bastırabilmek için yuttuğum onca kederin sancısı gibiydi. “Kırdığım camların helalliğini almadan ölmem, Teyzem.”

“O zaman bende helal etmem. Son nefesimi verdiğimde helal ederim ama.” İşaret parmağını kaldırıp ortamızda sallandırıyor, sözsüz bir anlaşma yaparak ilk kuralı koyuyordu.

“Ya senden önce gidersem?”

Başını iki yana salladı. “Bir kere şansın vardı, kullanamadın. Şu gençlerde durmadan biz ihtiyarların yerine göz diker olmuş. Bırakında biz önce gidelim.” Şakaya aldığı konu ile bu kez gerçekten de gülebildim.

“Tamam, sizden önce gitmemeyi denerim.”

“Hah şöyle,” keyifli bir şekilde konuşup kollarını iki yana açtı. “Şimdi gel de sarıl.” dediği gibi kollarının arasına girdim. Kolları belimin iki yanına sarılmış sıkıca beni gövdesine hapseder olmuştu.

“Çok üzüldük, Asya kız.” Çok üzülmüşlerdi. Bilmekten ziyade bunu hissedebiliyor, kalplerindeki o yası görebiliyordum.

Bu hissi ve gördüğüm yası Peri’de de görmek isterdim. Gerçek bir şekilde karşımda durmasını polyanalığı bir kenara bırakmasını isterdim. Belki o zaman onu anlardım. Bilemiyorum, sanki o onu anlamam için gerekli olan tüm gerçekliği bilerek saklıyordu. Görmemi istemez gibiydi.

“Özür dilerim.” Özrüm gerçekçiydi. Ardımdan bu denli üzülenin olacağını tahmin etmezdim.

“Kız sen ne diye özür diliyorsun!” Arkadaki teyzelerden biri bağırdığında oraya doğru döndüm. “Bu durumda olmana neden olanlar özür dilesin.”

“Çok haklısın be, Çidoşum.” Çiğdem abla mahallenin kuaförüydü ve kesinlikle dedikodu yapmayı en sevdiğimiz kişi oydu.

“Kız Asya, sen şimdi ölmedin yaşıyorsun değil mi?” Semiha Teyzenin minnoş sesine doğru döndüm ve bir milyonuncu kez ölmediğimi tekrarladım.

“Yok kız ne ölmesi? Daha koca parası yiyeceğiz!” Enis dışında herkes buna gülüp şakayı anlamıştı. Semiha Teyze, her zaman zengin bir koca bulup onu donuna kadar sömürmemizi tavsiye ederdi ve bunu bir süre sonra şaka malzemesi yapmıştık.

“Onu boşver de, şu Mevlit ne de olsa iptal oldu. Altın günü mü yapsak? Sen öldüğünden beri yapmamıştık. Madem bir araya geldik, yapalım gitsin.”

“Kız ben ölmüşüm sen altın gününü mü düşünüyorsun?” diye çemkirdiğimde o da çemkirdi.

“Sus kız, senin yüzünden bu genç yaşımda yaşlandım. Kırış kırış oldum, evde kalcam senin yüzünden!” Yaş yetmiş üç, iş bitmemiş.

“Kız sıranı bekle. Daha ben evlenmedim.”

“Belçim, bu nasıl Mevlit?” Enis’in şaşkın sesi ile unuttuğum adama geri döndüm.

“Canım ikizim mahallemize hoş geldin!” die şen bir sesle konuştum. “Burası artık bir mevlit evi değil, dedikodu yuvası. Zaten ben ölmediysem, sevaplar iptal.”

“Dur kız, yan taraftaki erkekleri kovalım da gitsinler. Geldikleri andan itibaren anca içip yesinler. Bir halta yaradıkları yok şunların.” Nergis teyze erkeklere söve söve odadan çıktığında üstümüzdeki çoğu odak gitmiş, günün kritiğini yapan minik gruplar oluşturan teyzelere dönmüştü.

Enis ve Belçim ile bir süre bakıştık. “Acaba günaha mı girdik?” Belçim elindeki dolu helva tabağı ile bana baktığında başımı iki yana salladım. Bu kaçıncı tabağıydı acaba? Akşam da çok yediği için uyuyamayacak mızmızlanıp duracaktı.

“Zaten cehenneme gireceğiz, bari ne günah ne sevap diye dakika başı düşünmeyelim ya.” Cehennemi garantilemişim gelmişler bana günahtan bahsediyorlar.

“Bence cennetliğiz biz. Çok enayiyiz, bizden salağı da yok. Okey cennetlik işte.”

“Ayak üstü salak olduğunu mu söyledin? “ Enis’in burun kıvırarak sorduğu soru ile Belçim omuz silkti.

“İşin içinde cennet varsa tabiki de söylerim, şeker çocuk.”

Ve mahallede geriye kalan tüm an konuşmalar, yeme içmeler ve bol beddualarla geçmişti. Hatta bir ara teyzeler, Enis’e tanıdıkları genç kızların fotoğrafını gösterip nasıl olduklarını soruyorlardı? Çocuk burda sevgilisi olduğunu söylemişti ama bizim hanımları durdurur mu? Hayır durdurmazdı çünkü hiçbiri bu yalana kanmamıştı. Enis her yardım için bana döndüğünde kahkaha atarak onu reddediyor, teyzelerin elinde kalmasından büyük bir keyif alıyordum.

Bir grup teyzenin eline geçmemesi gereken iki şey vardı: Biri bekar bir kadın, diğeri de bekar bir erkek.

Onları evlendirmek onların sorumluluğuymuş gibi tüm odak daima o bekarlarda olurdu.

Başı kavgalı başlamış olsada sonlara doğru iyice eğlenmiş ve gündüzü büyük bir keyif ile bitirmiştik.

Belçim, Enis ve benim üzerimde tatlı bir yorgunluk yeşermiş durmadan esneyip duruyorduk.

“Eve gidip direkt uyuyacağım.” Belçim gözlerini ovarken aynı zamanda esniyordu.

“Bizim bir de akşam yemeği sözümüz vardı ya.” diye hayıflandığımda Enis hızla atıldı.

“İptal edelim ve evimize gidip uyuyalım.” Bayık bakışlarımı hevesli ikizime diktim.

“Yemezler! O yemeğe gideceğiz.”

“Sen ve inadın!” diye Enis derin ve bıkkın bir soluk verdikten sonra Belçim’e döndü. “Seni eve bırakmamızı ister misin?”

Belçim bir kez daha esneyip kahverengi gür saçlarını omzundan geriye attı. “Sağol, şeker çocuk. Ben biraz yürüyeceğim.”

Enis ile beraber başımızı salladığımızda bu senkronize hareketimiz ile bir an yüzünde gülüş belirdi. “Şu deliye iyi bak yeter.” Enis’e bakarak kurduğu cümleden sonra kırmızı montuna iyice sarıldı. “Size afiyetler olsun, ben kaçtım ikizler.”

Aceleci adımlarla giden kızın arkasından sesimizi duyurabilmek için “İyi geceler,” diyebildik sadece.

“Garip bir arkadaş.” Enis giden kızın arkasından garip bir ifade ile bakıyordu.

“Garip bir durumun ortasında.”

“Ben de garip bir durumun ortasındayım ama hiç de garip değilim.” Kendini öven sesi ile giden kadından bakışlarımı ayırıp şımarık ikizime baktım.

“Garip değilsin çünkü ikizin benim.”

“Ne alaka?” diye somurttuğunda güldüm ve arabaya doğru yürüdüm. “Çünkü ben neysem sen de O’sun.”

Arkamdan gelen keyifli sesini duydum. “Ben delinin teki değilim, ikizim. Ben akıllı olan taraf sen ise deli olan taraf. Böyle bir oluyoruz.”

“Kabul etmiyorum, Hardemir!” diye çemkirdiğimde gülüşünü duydum.

“Kabulüne sunulan bir durum değil, Hardemir!” Doruker veya Korgöz değil, onun taşıdığı o soyad ile seslenmişti.

“Kötü ikiz.” diye homurdanmam ile tatlı kıkırtısı yine doluştu kulaklarıma.

“Ama seviyorsun.”

“Öyle hatalarım vardır.” Sevdiğimi belli ettiğim an adımları da bana yetişmişti ve sol kolu o an omzumu sardı. Kendimi bedenine yaslı bulduğum o kısa sürede derin bir soluk aldım.

“Aynı hatalardan bende de var.” Yaşamaktan vazgeçeceğim bir an olsa, şimdiyi hatırlar ve Enis’in verdiği bu yaşamın tadını tekrardan alabilmek için yaşamayı yeniden arzulardım. Benim için öyle bir andı.

“Ağzın iyi laf yapıyor.” dediğimde benden ayrılıp şoför kısmına doğru yürümeye başladı.

“Hardemirlerin her konuda iyi olma gibi bir huyu var.” dediğinde alayla kaşlarımı yukarı kaldırdım. Sağ kolumu arabanın tavanına koydum, aynısını o da yaptı.

“Her konuda iyi olmadığınızı iyi biliyorsun.”

Gözlerini düşünür gibi kapattı ve dudaklarından mırıltılar döküldü. “Doğru!” Hızla gözlerini açtı. “Mesela küçük Hardemir prensesi, yalancının teki. Doğruluk kısmında epey kötü.”

Her Hardemir diye onları ötekileştirdiğimde Enis beni de onlara dahil ediyor, nereye ait olmam gerektiğini vurguluyordu.

Başımı iki yana sallayıp söylenmeye başladım ve ona bir şey demeden araca bindim. İkizim olabilir ama bir Hardemir. Asla pes etmiyorlar.

Asla pes etmiyoruz.

Enis, zihnimize sızıp da son cümlemi düzeltmiş gibi irkildim. Çocuk resmen aklımın ayarlarıyla oynadı.

Eniste araca bindiğinde telefonu çıkarıp Çağrı abime mesaj attım. İkimizde Koralların evinin farklı uçlarındaydık ve eğer şimdi o da bizimle beraber yola koyulursa aynı anda varırdık. Abime yola çıktığımıza dair mesaj attıktan çok kısa bir süre sonra abimden de mesaj geldi.

Çağrı Abim:
Yola çıktım, güzelim. Ben gelmeden içeriye girmeyin olur mu? O Batur’a güvenmiyorum.

Siz:
Tamam, abi.

Tabikide içeriye girecektim. Ama bilmesine gerek yoktu.

Çağrı Abim:
Geldiğimde beklememiş ol bak bakalım nasıl bozuşuyoruz yalancı!

Siz:
Gıcık herif!

“Kimle konuşuyorsun?” Enis’in sesi ile bakışlarımı telefondan kaldırıp yan taraftaki adama baktım.

“Abimle.”

Yeterince açık olmamış olmalı ki “Hangisiyle?” diye sordu.

“Çağrı abim.”

Bir daha konuşmadık. O sırada arabanın radyosundan Türk pop müziklerini açıp tüm yol boyunca eşlik etmiş, Enis’in sessiz ve dikkatli bir şekilde araba sürmesini izlemiştim.

Ve şu an o evin kapısının önündeydik. Dev ve görkemli kapı iki yana açılmış, bizim içeriye girmemizi bekliyordu. Tamamen açılan kapılar ile Enis son bir onay için bana döndü. “Eğer istemiyorsan dönüp gidebiliriz.”

“İstiyorum, Enis.” Önümde duran beyaz renk ve ışıklarla dekore edilen malikaneye baktım. “Burda olmam lazım.”

Bir oyun için kendimi yoracak kadar aptal değilim ama bir oyunu kendi çıkarlarım için kullanacak kadar da aklım var gibi.

Enis yeniden aracı çalıştırdı ve malikanenin bahçesine doğru arabayı son kez sürdü. Ağır çekimde bahçeye giriyor, ömrümden beş yılı bu kısacık süreye sığdırıyormuşum gibi hissediyordum. O arada ne yapabileceğimi düşündüm.

Buraya kadar gelmem boşuna mı olacaktı yoksa ipin ucunu tutabilecek miydim?

Araç son kez sarsıldı, Enis ilk benim inmemi bekler gibi bekledi ve tüm ihtimalleri silmek için aracın kapısını açıp ilk çıkan ben oldum. Ben aracın kapısını açmışken aynı anda malikanenin büyük kahverengi kapısı açılmış ve dışarıya Selçuk Koral çıkmıştı.

Kapıları aşıp soğuk ile yüz yüze gelen ilk biz olduk. İlk bakışlar, ilk temaslar bizde oldu. Biz öyle bildik, öyle sandık.

Enis’de araçtan inmiş ve yanıma doğru gelmişti. Benim durduğum yerde durup o da karşımızda bizi izleyen adama doğru baktı.

“Seni seviyor ve gerçekten de sana aşık ama yine de ondan nefret ediyorum.” Nefret sesine yuva kurmuştu.

“Böyle devam et, ikiz. Nefret her zaman en iyi kalkandır.” Bu koca ve çirkin evrende ihanete uğramayan tek bir kişi olurdu. O da yüreğinde nefret olup herkesten her şeyi bekleyen kişi uğramazdı ihanete.

Selçuktan nefret ediyorum ve Selçuktan gelebilecek hiçbir darbe, ihanet olarak bana dönemezdi.

İlk adımı ben attım, ardı çok çabuk geldi. Mavi gözlere baka baka tam yirmi dört adım attım. Yaşım kadar, yaşanmışım kadar Selçuk’a geldim. O ise durdu. Ona gidişimi izledi. İlk kez ona giden bendim.

“Asya Doruker.” İsmim dudaklarından kutsal bir ilah gibi çıkmıştı. “Evime hoş geldin.” Gözlerindeki mavi parıltılar çok daha fazlasını söylüyordu.

“Koralcık,” Onu daha iyi izleyebilmek için başım boynuma doğru düştü. “Hoş mu geldim sence?”

Dudağının kenarı kavislendi, gizleyebilmek için dilini ağzının içinde yuvarladı. “Bana geldin, hoş geldin.”

“Ecdadını da ben boş göndereceğim herhalde, it!” Enis’in Selçuk’a anında yükselmesi ile şen bir kahkaha dudaklarımdan koptu. Yarıda kalan adımlarım merdiven basamaklarını tırmandı ve tam Selçuk Koral’ın önünde duraksadım.

“Bakalım misafir perverliğine ne kadar puan vereceğim.” Alaylı ama bir o kadar da yaramaz çıkan sesim aramızda sessiz bir rekabetin ilk ateşini fitilledi.

“Sana söylediğim tüm sözleri unutturacak kadar.” Gözlerinde gördüğüm pişmanlığı bu denli hızlı beklemiyordum. Yüzümdeki alay asılı kaldı.

“Unutturamazsın ama.” Bu yüzden hepsinden nefret ediyorum. Selçuk’dan nefret ederken dahi kurduğu cümleler kalbimi bu denli acıtmışken ona değer verdiğim bir an onları söylemiş olsaydı kalbimin içler açısı halini düşünemezdim.

“Tansiyonum düşüyor.” Enis, hızla Selçuk ile aramıza girdiğinde görebildiğim tek şey Enis’in geniş sırtıydı. “Abimin iş bilmezliğinden burdayız, kardeşime yavşa diye değil!”

“Bilirsin Enis, prensip gereği Hardemirleri sevmem.” Selçuk’un küstah sesi ile başımı Enis’in yan tarafından çıkarıp ona bakındım. “Ama madem sevdiğim kadının ikizi senmişsin, bu kadarına katlanırım.”

Al işte Selçuk Koraldan dakika bir gol bir.

Peki, Enis Hardemir’in elleri armut mu topluyor? Tabiki de hayır. Adam basketçi o ağır eli ile rakibini nasıl nakavt edeceğini biliyor. Selçuk’un çenesinden gelen ses bunu en iyi kanıtlar nitelikteydi.

Evet, Enis Hardemir daha içeriye girmeden Selçuk’a ilk yumruğunu atmıştı.

Selçuk’un karşılık vermesinden korkarak Enis’in önüne geçmeye çalıştığım vakit kahkahasını duydum. “Bu yumruğu diğerleri atmış olsaydı, o ellerini kırardım.”

“Ve bende senin tüm kemiklerini sırf zevk olsun diye kırar, itlere mama diye dağıtırdım!” Kim oluyor da Enis’in abilerini böyle fütursuzca tehdit edebiliyordu!

“Onlara bu denli çabuk mu alıştın?” Selçuk’un ilgisini çeken başka bir konuydu. Yumruk yemesine rağmen yüzünde alay olan adam kendi sorusu ile somurtmaya başlamıştı. “Şimdi sen o it Arem’e de değer veriyorsun değil mi? Karışamayacak mıyım ben ona artık?” Sanki küçük çocuğun elinden oyuncağını çalıp da kaçmışım gibi bakıyordu.

“Asya, bak sana diyorum defolup gidelim şu evden. Bu adam bizi katil eder!” Enis’in öfke ile yüzünü sıvazlaması ile duraksadım.

“Eve mi gitmek istiyorsun?”

Ellerini yüzünden biraz indirip bakışlarını bana dikti. “Sen istemiyor gibisin.” Oflayıp Selçuk’un aralık bıraktığı kapıdan içeriye destursuzca girdi. “Koralları da masayı da seveyim!”

“Hardemirlerde sinir hep genetikti zaten.” Selçuk yine alaylı ifadesine bürünüp bir adım bana doğru attı. Bakışları tamamen giden adamdan kopup benim üzerimde duraksadığında ise alay gitmiş yerine acıya bırakmıştı. “Çiçekçi güzelim,”

“Bana şöyle seslenmekten vazgeç.” Homurdanarak bende Enis’in peşinden gidecektim ki bir an Selçuk’un elini bileğimde hissettim. Bakışlarım bileğime döndüğünde Selçuk hızla elini çekti.

“Özür dilerim, amacım durdurmaktı sadece.” deyip bu kez bedenini önüme çekti. “Ve yine köpek gibi özür dilerim. Sana onları dememeliydim. Öfkeliydim. Yalan yok sana öfkeliydim, kendime öfkeliydim. Bana karşı olan sevgisizliğine, ayaklarına serdiğim sevgime karşı öfkeliydim.”

“Sana, beni sevme demiştim.” Onu en başta uyarmıştım.

Alayla güldü yine lakin bu kez alaylı gülüşü düştüğü durumaydı. “Çok yardımcı olmuştun. Öyle dedin ya, bende gidip gönlüme söz geçirebildim zaten. Dedim şu çiçekçi güzelini sevme, o da dedi hay hay efendim sevmeyiz önümüze bakarız.”

“Dalga geçme benimle!” Huysuz sesim ile iç çekti.

“Asya, ben bir kendi aptallığımla dalga geçiyorum be kızım.” İsyanı ile omuz silktim.

“Bak üşüdüm. Beni hala dışarıda mı bekleteceksin. Nasıl ev sahibisin sen?” diye sonlara doğru burun kıvırdığımda yüzünde çok farklı duygular geçti.

“Üşüme sen. Kurban olayım artık sen üşüme.” Dokunsam ağlayacak gibiydi. O da biliyordu değil mi üşümekten nefret ettiğimi. Ordayı sonuçta. En savunmasız anıma eşlik edenlerden biriydi.

“İçeri geçelim.” dediğimde hızla başını salladı ve kenara geçti. Sağ elini kaldırıp benim için küçük bir giriş şov yaptığında bu haline bir an gülmek istedim.

“Bu arada,” yanımda yürüyen adamın sesi ile bakışlarım ona döndü. “Ev sahibi ben değilim.” Kapının tam eşiğine geldiğimde ne demek istediğini anlamadığım için duraksayıp tüm ilgimi ona vermiştim. O da cümlesine devam etti. “Evin de benim de tek sahibi sensin.”

Koralların ev sahibi olmak mı? Şaşkın bir ifade ile bakışlarımı Selçuk'dan ayırıp önüme dönmüştüm ki az ileride oğluna öfke ile bakan Batur Koral’ı gördüm. Bakışları hala oğlundayken onu gördüğümü fark etmeden tekrardan Selçuk’a döndüm.

“Koralların yıllardır yaşadığı evin tek sahibi bir Hardemir mi?”

Onunla sakin bir tonda konuştuğumu gördüğünde gülümsedi. “Soyadı bilmem de her şeyin tek sahibi Asya diye biri.”

Selçuk’un kör aşıklardan olduğunu sanmıyordum. Özellikle de şirkette iş konusunda ne kadar titiz olduğunu öğrenmişken.

Ben nasıl oynuyorsam o da mı oynuyordu? Bilmiyordum ama ilgimi ziyadesiyle çekmişti. Aramızdaki kısacık mesafeyi aşıp Selçuk’un alanına tamamen girdim. İşte şimdi oyunlardan kaçmış bir adamla yapayalnızdım.

“Ben açgözlü bir kadınım, Selçuk. Verdikçe daha fazlasını isterim. Beni doyurabileceğine emin misin?” Parmaklarım usulca beyaz gömleğinin üzerine konmuş ve kaslarının üzerinde keyifle hareket etmeye başlamıştı. Benden daha fazla keyif alan biri vardı.

“Her anlamda doyurabileceğimin garantisini veriyorum, güzelim.”
















Yeni bölümden


“Koşullar fazlasıyla uygun değil mi, sence de?” Ahlaksız teklifi ile yanaklarıma hücum eden kanı hissettim. Üstünde durmaktan utanmamıştım ama söyledikleri ve zihnime üşüşen sahne ile utanmıştım. Utancımı gördü, yaşattıklarından memnun bir ifade ile beklemediğim bir şekilde erkeksi kıkırtısı aramızda yankılandı. “Sanırım debelenebilmen için öncelikle kendine gelmen gerek, hı?” Dudağını kısa bir süre için yaladığında bakışlarım oraya kaydı.

Bu küçük savaşta kazanan o olamazdı!

Parmaklarım öfke ile saçlarına daldı. Tutamları parmaklarımın arasında dans etti ve yumuşak tutamlara sarıldı. Saçından tutup yüzünü kaldırdım ve aramızda yok olan o mesafe ile dudaklarımı, daha geçen gün yer edinen yere dudaklarına değdirdim.

“Beni kışkırtma, Koralcık!” Öfkeli kısık kelimelerim aramızda yankılandıkça dudaklarım dudağının üzerinde dans ediyor, ikimizin arasında var olan kıvılcımı daha da köreltiyordu. “İkimizde burada kimin delirdiğini, kimin debelendiğini iyi biliyor.” Dudaklarımı dudaklarından ayırdım. Gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı parladı. Soluk almaya o an devam etti. Dudaklarım altımdaki aciziyeti ile kibirle kıvrıldı.

“Sen tehlikeli bir kadınsın.” Kısık fısıltısı aramızda yankılandığında şuh bir gülüş firar etti dudaklarımdan.

Parmaklarımı saçlarının arasından yavaşça sıyırıp ensesine getirdim. Tırnaklarımı acımadan ensesine sapladım. “Bir sana, bir tek sana tehlikeli.”

Belimdeki elleri daha da sarıldı. Daha da tutundu bana.

“Bir bana, bir tek bana.”







Bence 2.kitabın finaline yaklaştığımız belli oluyor 👀.

 

Daha bir kaç bölüm önce birbirlerine öldürücü sözler söyleyen bu ikili nasıl bu hale geldi🙃

 

Gelecek bölm benim fav bölümlerimdennn, bir an önce okumanızı bekliyorum...
Çağrı
Baha
Ve Asya, bu üç Hardemirin partnerleri yb de olacak.

 

Asya ve Baha'yı az çok biliyorsunuz. Çağrı'nın partenerini hatırlayanlar kim peki? Wp kanalı ya da instagramda bahsetmiştim. Burda da bahsetmiş olabilirim, hatırlamıyorum 😶

 

Haftaya cumartesi yeni bölüm gelecek

Seviliyorsunuz 💚

Bölüm : 07.08.2026 17:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...