27. Bölüm

27. Bölüm- Kalp Taştansa Öpücük Şeytandandır

Aden Sakaaa
adensakaa

27. Bölüm- Kalp Taştansa Öpücük Şeytandandır

 

“Bekle,” Arkamda seslenen Selçuk’un sesi ile adımlarım daha da hızlandı. “Asya!” Arkamdan öyle bir bağırdıki yüreğini de çıkarıp atmış gibi hissettim. Adımlarım durdu. Benim adımlarımla beraber Arem ve Baybars Beyin de adımları durdu.

 

Sadece on dakika önce onlarla yaşamamak için Korkut Dağlıyı ikna etmeye çalışırken şimdi kendi çıkarlarım için kendi isteğim ile yine Hardemirlerin evine gidiyordum.

 

Eğer selçuk gitmemize izin verirse.

 

Arkamda duraksayan adım seslerini duydum sonra ise onun sesi. “Kim kaçırdı seni?”

 

Yanımdaki gerilen bedenler ve Selçuk’un öfke dolu sesiyle yavaşça arkamdaki adama döndüm. Benden daha uzun boylu ve iri bir adamdı. Yanında küçük kalıyordum. Bundan dahi nefret ediyorum. Kendimi savunmasız hissetmeme neden oluyordu.

 

“Sen ne kadarını biliyorsan, ben de o kadarını biliyorum.” Dümdüz, bir hiçlikten ibaret çıkan sesim ile kaşları daha da çatıldı, bakışları neredeyse silinme raddesine geldi.

 

“Ben, konu sen olunca hiçbir şey bilmiyorum.” diye acı bir şekilde feryad ettiğinde Arem müdahale etti.

 

“Daha kim bilmiyoruz, bilsek de sana söylemeyiz zaten. Sürekli kardeşimin etrafında dolanmaktan da vazgeç. Şimdiye dek susmam bundan sonra da sana tölerans göstereceğim anlamına gelmez.” Öfkeliydi iki adam ama ikisinin öfkesi de beni ilgilendirmiyordu.

 

“Ama kardeşin kendini ölü gösterip yanmış bir beden ona aitmiş gibi gösterebiliyor!” Bir an bile bakışları benden ayrılmadan haykırdı. Delirmiş gibiydi. Delirtilmiş gibiydi. “Ben, sensiz yaşayamayacığımı öğrenip kendi ölümümü ayarlarken sen, kendini ölü göstermekle mi meşguldun, Asya?”

 

“Seni arabada bekliyoruz, Peri kızım.” Baybars Beye bakışlarım kaydığında Selçuk'a dönük umursamaz bakışları bana döndü ve yerini huzur kapladı.

 

“Baba,” Arem'in babasına karşı anında sitem etmesi ise kaçınılmazdı.

 

“Sen de gel bakalım, hergele!” Baybars Bey, Arem'i kolundan sürükleye sürükleye yanımızdan ayırırken durmadan arkasına bakıp beni izleyen Arem'e karşı tebessüm ettim. Ama varlığını hatırladığım adamla anında tebessüm yüzümden silindi.

 

Onun yaşadıklarına üzülüyordum. Üzülmüştüm ama bu kadar başka bir duygu yok. “Sana, hiçbir umut vermedim, seni sevmediğimi söyledim ama sen inatla peşimde dolanmaktan başka bir şey yapmadın. Sen benim için hiçsin, Selçuk. Oyunlarım bile seninle ilgili değil ki!” O sadece hayatıma dahil olmaya çalışırken darbe alan biriydi. “Ben, ailemi cezalandırırken sen kimsin de bu cezadan nasibini alıyorsun? Hangi hakla benden hesap soruyorsun?”

 

Bir adım sendeledi, gözleri daha yeni açılıyor gibiydi. “Ya gerçekten de bana körsün ya da kalbin gerçekten taştan.” Başını hayretle iki yana salladı. “Yok, yok senin kalbin katran karası. Benim sevgim ise sana çokmuş.”

 

Katran karası bir kalbe tutulmuş deli bir kalp…

 

“Ya da senin kalbin bize yetmemiş. Senin sevgin, bir sende kalp atışlarını değiştiriyor.” Aramıza soktuğu iki adamı aştım. Tam önünde durduğumda koyu mavi harelerine daha yakından baktım. “Hatta, biliyor musun Koral? O gün mezarımın başında nasıl yıkıldığını, nasıl en son giden adamlardan biri olduğunu gördüm. Ama bak… Katran karası kalbim sana yine kara, senin için yine erimemiş.”

 

Gözleri irice açıldı önce. Bunu beklemiyordu. Bu kadarını beklemiyordu. “Yapmadın…”

 

“Yaptım, yine de yaparım. Senin için oyunlarımdan vazgeçer miyim sanıyorsun?” Alayla baktım dolu dolu mavi harelerine. “Sen kendini ne sanıyorsun ki?”

 

Kırıcı olmam umrumda değildi yeter ki artık sevmediğim bir adam yoluma çıkmasın. O'nun her defasında sanki bir ilişkimiz var da benden hesap sorabilirmiş gibi sergilediği tavırlarından sıkılmıştım. Hoş, ilişkimiz olsa dahi bir erkeğe hesap vermezdim.

 

“Sen sevilmeyi hak etmemişsin,” Gözlerindeki aşkın nasıl söndüğünü gördüm. “Belki ait olman gereken yerlerde olmamanın asıl nedeni budur. Sevilmeyi hak etmiyorsun ve sevileceğin yerlerden hep sürgün edilmişsin! Bir ceza gibi”

 

Ama ilk sürgünüm üç yaşımdaydı. Benim üç0mde ne gibi bir günahım ne gibi bir sürgünüm olabilirdi ki?

 

İşaret parmağım ikimizin arasında yükseldi ve her şeye rağmen onu gösterdim alaylı bir ifadeyle. “Sen mi karar veriyorsun buna? Sırf senin sevgini seçmedim sırf sana karşılık vermedim, diye? Ha?” Dudaklarımı büyük bir kibirle birbirine geçirip başımı daha yeni anladığımı fark etmiş gibi salladım. “Demek, senin aşkın da bu kadarmış. Karşılık almayınca sözde sevdiğin kadını yarasından vuracak aciz bir adam…”

 

Alayla güldü, gülüşünde nefretle harmanlanmış bir acı vardı. Gözleri benden ayrıldı. Etrafta yardım dilenir gibi dolaştı bakışları ve en sonunda bana döndüğünde gülüşü soldu. “Ben, kendi ellerim ile yanmış bedenini mezara soktum. Her gün o yanık kokan mezarının başına gittim, benden nefret eden bir kadının ölümü ile ölümü arzuladım ama bak işte benim aşkım da bu kadarmış işte. Darbeyi sevdiğimden almayı beklemiyordum.”

 

“Sevgilin değilim, karın değilim, hiçbir şeyin değilim… Çektiğin acı senin gereksiz duygularından kaynaklıydı.”

 

Bu sefer delirmiş gibi bakıyordu bana. “Gereksiz duygular? Aşkım senin için gereksiz ve oyunlarının önüne çıkan, işe yaramaz duygulardan ibaret, değil mi?”

 

O'nun şu an alacağı kararlarından bir an korktum. Onu şu an doğrularsam sanki zarara uğrayacak olan bendim.

 

“Bana cevap ver, Asya!” diye bağırdığında bir an irkildim ve irice açtığım gözlerimle ona baktım. “Bana, cevap ver. Benim duygularım gereksiz ve önüne çıkan herhangi bir şey, değil mi?”

 

İlk andaki o kendinden emin ve gaddar maskem gitmişti. Şu an karşımda bir bilmece vardı ve bilmeceyi çözemezsem sonunda zarar görecek olan benmişim gibi hissediyordum.

 

“Evet, öyle.” dedim bir daha düşünme fırsatı vermeden. “Senden ilk andan itibaren hoşlanmadım tanıdıkça da nefret ettim ve duyguların sadece yolumdaki taştan başka bir şey değil.”

 

“İyi,” dudağını bir an yalayıp üzerime doğru eğildi ve kısık bir sesle konuşmaya devam etti. “Bunu bil Hardemir, bundan sonra ilgileneceğin tek bir şey var. O da yolundaki nefret ettiğin o taş.”

 

“Benim için değişen bir şey yok.” kısık sesimle bir an bakışları çenemdeki gamzeme değindi ve orda ilk kez hayranlığı göremedim.

 

“Var, çok şey de değişti sadece sen henüz bunu görecek kadar zeki değilsin.” Bakışları yavaşça çenemden ayrıldı ve yeşil harelerim ile kesiştiğinde gözlerindeki öfkeyi gördüm. Sadece baskılamaya çalıştığı bir öfke vardı orada.

 

“Zekama…” son sözleri beni öfkelendirip araya girdiğimde sözümü böldü.

 

“Zeki değilsin, Asya. Kabullen artık. Sen, senin için ölümü dahi göze alan adamın kalbini nefretle yoğurmaya çalışan, küçük bir aptaldan başka bir şey değilsin.” Parmaklarını o an çenemde hissettim, başımı daha da yukarı kaldırttı. Dudaklarımızın arasında çok kısa bir mesafe kaldı. “Söylesene küçük aptal, kalbimdeki bu aşk nereye gidecek?”

 

Onun aşkı zift gibi bir nefret ile harmanlanacaktı. Biliyorum ama umursamak istemiyordum. Ama istememek korkmaktı ve korku yanında başarısızlığı da getirirdi.

 

Dudaklarımda alaylı bir tebessüm belirdi ve arkada arabaya geçen veyahut etrafta gezinen hiç kimseyi umursamadan parmak uçlarımda yükseldim. Dudaklarım, dudağına değmek üzereyken durdum ve alttan bakışlarımı ona diktim. “Koralcık, söylesene aşkıyla delirme noktasına geldiğin kadından gerçekten de nefret edebilir misin?” Her kelimemde dudaklarım, dudağının kenarına sürtünüyor ve bakışlarıyla bana cevabımı veriyordu. Alaylı tebessümüm büyüdü.

 

Dudağımı, dudağının kenarından çektim ama bir saniye bile teninden çekmedim dudaklarımı. Dudaklarım, sakallı yanağında gezindi, her temasımda bedeni daha da kasılıyordu. Dudağım en sonunda kulağına doğru geldi ve temasımı kesmeden fısıldamaya devam ettim.

 

“Baksana, Koralcık,” diye yan profiline baktım. Kasılan ve hareketsiz kalan bedeni dümdüz bir şekilde ileriye bakıyor sanki ne yapması gerektiğini bilemiyordu. “Senin nefretin bile sadece bir dokunuşuma bağlı.” Dudağım, kulağındaki yumuşak noktaya değdiğinde yutkunduğunu duydum. “Sen, kim benden nefret etmek kim?” Dudaklarımı ordan ayırıp hemen boynu ve kulağının başlangıç noktası olan o noktaya değdirdim. “Söylesene Selçuk, sence ben çok kötü bir kadın mıyım? Bir adamı parmaklarımda oynatmam beni kötü bir kadın mı yapar sence?”

 

“Kes şunu,” Boğuk çıkan sesi ve nefes nefese konuşması ile bugün kaçan keyfim tamamen yerine gelmişti.

 

Teninden ayrılmadan önce oraya çok küçük bir öpücük bıraktım ve yavaşça teninden ayrıldım. İrice açtığı gözleri ile karşılaştım o an. Sanki ne yaptığımı daha idrak edememişti.

 

“Bak, bu kadarsın. Bu kadar acizsiniz. Bir öpücükle aklınız uçup gidiyor, bir de karşıma geçip nefretten mi yolumdaki taştan mı bahsediyorsun?” Alayla güldüm. “Sen mi?”

 

“Şeytan bile sevilirmiş de sen sevilmezmişsin. İstediğin yabancı olmamız mı?” Derin bir soluk verdi. “Tamamdır, bundan öncesi yok. Şu an birer yabancıyız. Bundan sonra ise birer düşman. Sen Hardemir, ben Koral. Senin gibisi de anca düşman olurmuş.” Maviliklerini öfke ile benden çekip kendinden emin adımlarla sol tarafa doğru yürümeye başladı. Giden adamı seyretmeye başladım. Öfkeli adımlarından yer dahi nasibini alıyor, sanki her yere bastığında zemini delip geçmek ister gibi duruyordu.

 

Onu bekleyen ve ona endişe ile bakan Cengiz’e bir şeyler söyledi ve hızla arabanın arka kapısını açıp bindi. Çok kısa sürede ise demin varlığı ile burda olan adam, sonsuza dek varlığını benden esirgedi. O'nun arkasından kalan boşluğa baktım.

 

“Sanki sana muhtacım, triplere bak.” gözlerimi devirip arka tarafıma döndüm ve bana öfke ile bakan Arem’i gördüm. Unuttuğum adamı gördüğüm an yüzüme en sempatik gülüşümü yedirip sekerek ona doğru gittim.

 

“Aremcim,” sondaki i harfini şımarık bir ifadeyle uzattım. “Görüşmeyeli nasılsın bakayım?” Yanına vardığımda sol koluna girip şirin bir şekilde ona baktım.

 

“Bakma, bana öyle! Az önce ne halt ediyordun sen?” diye bana bağırdığında şaşkın bir şekilde ona baktım.

 

“Aremcim, neden kardeşine bağırıyorsun?” dolu dolu gözlerle ona baktım. “Hem karnım ağrıyor hem de bana bağırıyorsun. Hiç senin gibi bir dağ ayısına yakıştıramadım.”

 

O an ona hakaret etmemi umursamayıp endişe ile önüme geçti. “Karnın mı? Doktora gidelim hemen, ne kadar ağrıyor? Dur Buğraya söyle?” Telaşla elini cebine atması ve büyük ihtimalle telefonunu araması ile şokla ona baktım.

 

Tamam, endişelenmesini bekliyordum ama bu denli yansıtmasını asla. “Arem, şaka yaptım. Bana kızma diye,” Sesim sonda kısıldığında çatık kaşlarla bana bakmaya başladı.

 

“Acını, şaka malzemesi yapmaktan vazgeç!” diye öfke ile üzerime geldiğinde anında gerildim ve refleksle arkaya doğru bir adım attığımda bu tepkim onu durdurdu. Ondan uzağa giden o adımıma sonra da ona korku ile bakan bana baktı.

 

“Korkma benden, sana zarar vermem.” Biliyorum diyemem çünkü bilmiyordum çünkü benim bildiğim ve bana öğretilen en büyük yalan Arem’in bana zarar vereceğiydi. Zihnime vura vura sokulan o yalan. “Yorulduğunu düşünüp kucağıma alacaktım, seni. Küçükken kucaktan inmezdin, çok severdin bunu.” diye açıklama yaptığında o gerginlik beni terk etti.

 

Bakışlarımı bir an ondan ayırıp bu savunmasız halimize neden olanlara kinimi diri tuttum. Ben abimden korkmadan, o bana nasıl yaklaşacağını bilmeden yaşıyorduk. Onların hatalarının bedelini hep biz ödüyorduk.

 

“Asya,” Ağlayacakmış gibi çıkan sesi ile bakışlarımı yerden ayırıp ona diktim. Sol elini kaldırıp aramızda tutuyordu. “Eğer beni görmekten hala korkuyorsan giderim, bir daha beni görmezsin ama bana bir şans da verip tüm korkularını senden almama izin verirsen çabalarım. Kardeşim için küçük bebeğim için çabalarım.”

 

Dediğinde gözümde biriken yaşları gizlemek için güldüm. “Küçük bebeğin mi?”

 

O an koyu kahve harelerinden bir yaş aktı, o da benim gibi gülmeye çalıştı. “Hı, hı. Küçük bebeğim. Sen doğduğunda tüm arabalarımı bir kenara bırakıp senle oynamaya başlamıştım. Benim küçük oyuncak bebeğim sen olmuştun.”

 

Bu kez içten bir şekilde güldüm. “O yüzden sürekli beni ordan oraya taşıyordun?”

 

Başını ağır ağır salladı.

 

İç çekip hala havada asılı olan eline baktım. “Tutsam elini kahramanım mı olacaksın, Arem?” Bir an açıklama gereği hissettim. “Korkularımızı sadece kahramanlar alırmış ya, sende benim kahramanım mı olacaksın? Eskiden babamdı kahramanım meğer şeytanım oymuş.”

 

Havada asılı olan elinin bir an açılıp kapandığını gördüm. “Kahramanın, abin ya da bir yabancı. Sen ne istersen o olurum, kardeşim?”

 

“Beni kaçırdığın gün neden yabancı olmadın bana?” Kırgın bakışlarımı kaldırıp ona baktım.

 

Yüzündeki kedere ek, utanç duygusunu da gördüm orda. Bakışlarını benden kaçırıp başını eğdi. “Çünkü zorla kendimizi sevdiririz sandım, zorla bize alışırsın sandım.”

 

“Alıştım mı peki?”

 

“Alışmadın hatta daha da nefret ettin.”

 

“Ya bugün kabul etmezsem kahramanım olmanı, abim olmanı?” O'nun düşüncelerini merak ediyordum ve biliyorum artık… Onun dudağından çıkan tüm sözleri O'nun doğrusuydu.

 

“Sana yabancı olurum ama senin için geçerli olur bu.” O an inatçı bir tutumla başını kaldırdı ve çenesini dikip bana baktı, itiraz istemez gibi. “Benden nefret et, beni yabancı olarak gör ama ben kardeşimi daima sevip koruyacağım. Bundan sonra senin sevgine, duygularına müdahele etmeye çalışmayacağım, sen de benim duygularıma müdahale etmeyeceksin. Ben kardeşimi seveceğim, sen bir yabancıymışım gibi yanımdan geçip gideceksin.”

 

“Arem,” kısık sesli fısıltım ikimizin arasında bir süre asılı kaldı. “Kahramanım olur musun?” Gözlerimdeki ıslaklığı hissettiğimde yine ağlamamak, gözyaşlarını geri itebilecek için tebessüm ettim. “Ama babam gibi şeytanım olma, olur mu? Ben çok yoruldum da…” Dudağımdaki tebessüme rağmen gözlerimdeki yaşların varlığını hissedebiliyordum. “Sen de beni yarı yolda bırakırsan dayanmam.”

 

İrislerinin çevresinin an be an kızardığını gördüm, bir an çenesi titrer gibi oldu ama burnunu hızla çekip o duygulardan sıyrıldı. “Sen ne istersen o olurum, kardeşim ama sen dahi senin için hayal kırıklığı olmamı istesenbu saatten sonra olmam, bu saatten sonra olamam da. Ben küçük bir kızın kahramanı olacağım sadece.” dedi ve bir kez yutkundu. “Asya, şimdi bir kez sarılalım mı?”

 

Sadece iki saniye. İki saniye sonra O'nun kollarının arasında hüngür hüngür ağlıyordum. Kolları hızla belimi bulup başını boynuma gömdü. Boynumdaki atkıya rağmen kendine bir yer bulabilmişti.

 

“Ağlama, ağlama. Dayanamıyorum artık ağlayışlarına.” Kulağımın dibinden gelen fısıltısı ile daha da ağladım.

 

“Ağlamak mı istiyorsun?” deyip sırtımda koca elini gezdirmeye başladı. Üstümdeki kalın kabana rağmen parmaklarından yayılan ısıyı hissettim.

 

Sadece başımı sallayıp onu onayladım.

 

“O zaman ağla ama bundan sonra sadece benim yanımda ağla.” dediğinde başımı omzundan ayırıp kızgın gözlerle ona baktım.

 

“Hani karışmayacaktın bana?” Akan burnumu derin bir solukla çektiğimde yüzündeki tüm keder gidip yerini şefkata bıraktı.

 

“Sümüklü bebe,” dediğinde ağzım açık ona bakakaldım. “Sana karışmıyorum ama ben dururken de gidip Parsla veya Buğrayla konuşmanı da kendi nezdimde doğru bulmuyorum. Hani kahramanın ben olacağım ya ondan ben şey ettim…” diye gevelediğinde duraksadı bir an. Onun bu haline kahkaha attığımda gergin hali anında söndü. “Abi ile uğraşılmaz.” deyip o da bana eşlik etti.

 

Gülüşümü bastırıp konuşmaya çalıştım. “Tamam abi ile uğraşmam ama ben zaten Baha’nın veya Pars’ın yanına gitmem ki.” İrice açtığı gözlerini bana diktiğini fark ettiğim an duraksadım. “Yani Çağrıya giderim ya da Enis’e ondan dedim.” Buğra'nın da yanına giderdim aslında.

 

Hala yüzüme şaşkın bir ifadeyle bakan adamla yanlış bir şey söylediğimi düşünüp toparlamaya çalıştım. “Tamam senin de yanına…”

 

“Abin olduğumu kabullendin…” Sanki bir gerçeği dile döküyordu. Gözlerindeki o perde gitti ve buğulu gözlerle bana baktı. “Asya, abin olduğumu kabul mu ettin?”

 

Öz abimdi. Kabul edip etmeme bakmıyordu bu durum ve biliyordum O'nun kast ettiğinin ne olduğunu. Cümlemi böyle anlayacağını da düşünmemiştim doğrusu. Ona baktım ve diyecek herhangi bir şey bulamadığım için sadece omuz silktim. Beni daha da baskılamadı, yüzündeki mutluluktan da bir gram eksilme olmadan bir adım geri çekildi ve arabalardan birini gösterdi.

 

“Hadi gidelim, babam bizi bekliyor.”

 

“Kendi arabamla gelsem?”

 

Bakışları bir an düşermiş gibi oldu. “Sen nasıl istersen.”

 

Arabama dönüp baktım. Arem’in her şeye tüm kinime rağmen ve en çok da on üç yaşındaki o küçük hali için bir adım atanın da ben olmasını istedim.

 

“Tamam.”

 

“O zaman biz arkandan geliriz.” Dalgın bakışlar ile arabaya bakıyordu.

 

“Seninle geleceğim, Arem. Buna tamam dedim.”

 

Dalgın bakışları hızla bana döndü. Sürekli yüzünde değişen duygulara belki de sonuncusu ve bütün gün sabit kalacak o ifade geldi. Mutluluk. Mutluydu ve bunu bozmak istemiyordum.

 

“Gidelim o zaman, kardeşim.” Gidelim o zaman rüyalarımın canavarı olan ama benim kahramanım olmak için hayatını adayan abim.

 

Yanımda yürüyen ve her bir adımını bana uydurmaya çalışan adamla kalbimde bir burukluk yeşerdi. Keşke, onun küçük bebeği olarak kalabilseydim. O zaman her şey çok farklı olabilirdi.

 

Baybars Bey'in içinde olduğu ve bizi içinde izlediğine emin olduğum o arabanın önüne geldiğimiz an kapı kendiliğinden açıldı. Kapı sonuna dek açıldığında sol koltukta bacaklarını üst üste atıp bizi büyük bir sevgi ile izleyen adamı gördüm. Onunla son konuşmalarımız, son görüntülerimiz zihnimde aniden birikince bakışlarımı hızla ondan kaçırdım ve aceleci bir tavırla arabaya bindim. Baybars Bey'in karşısındaki koltuğa geçip oturdum. Bu tavrım yüzündeki sevgiye ek bir kırılganlık da eklemiş gibiydi.

 

“Dışarıda çok üşümedin değil mi?” Baybars Bey'in sesi ile ondan kaçırdığım bakışlarımı ona geri çevirdim. O sırada da Arem araca binmiş ve babasının yanındaki boş yere değilde benim yanımdaki boşluğa bedenini atmıştı.

 

“Yok, üşümedim.” Elli kat elbise giymiştim. Kabanım, ceketim, kazağım üst bedenimi; pantolunumun altına da geçirdiğim kalın, yünlü taytım alt bedenimi gayet ısıtıyordu. Bir de unutmamak gerek bir çorap, bir de patiklerim…

 

“Ağrın var mı, peki?” Demin çıkan sesine nazaran şu an sesi daha kararsız ve kısık çıkmıştı.

 

Yeşil harelerinden bakışlarımı kaçırıp Arem’e baktım. Büyük bir ilgi ile beni izliyordu. “Yok…” Bakışlarımı Aremden çekip kucağıma koyduğum ellerime baktım.

 

“Asya,” Arabanın bir an sarsılması ile bakışlarımı cama doğru çevirdim. Hiçbir şey yoktu. Sakin bir şekilde ilerliyorduk. “Bana bakmayacak mısın, kızım?”

 

Ona bakıyordum. Sürekli değil ama bakıyordum yine de… “Bakıyorum ki.”

 

Dudaklarından bir gülüş kaçtı, mutluluk içermeyen bir gülüş. “Baktığın an kaçırıyorsun ama o güzel gözlerini.”

 

Dudağımın içindeki o eti kemirmeye başladım. Şu an konuşmak istemiyordum geçmişi, nedenleri. Zaten var olmak istemediğim o eve geri dönüyordum. O evdekiler ile yeniden uğraşacaktım ve üstüne bir de Korgözlerin tamamı eklenmişti.

 

“Baba, sonra konuşursunuz bu konuyu.” Arem’in araya girmesi ile rahat bir nefes aldım ve bakışlarımı bu kez çekinmeyerek kaldırdım. Arem ile göz göz geldiğimizde bana şefkatle tebessüm etti. “Eve daha çok var, uyumak ister misin?”

 

Teklifine hayır demezdim ama arabanın içinde uyumakta hiç rahat bir fikir gibi gelmiyordu.

 

Bakışlarımdan anlamış gibi bir iki kere dizlerine vurdu. “Dizlerimde uyuyabilirsin, kardeşim.”

 

Bakışlarım dizlerine kaydı. Daha önce bir kere Arem ile uyumuştum. O gün kendimi iyi hissetmiyor ve en sonunda yorgunluktan pes eden bedenim yine Arem’in arabasında uykuya dalmıştı. O da beni salondaki koltuğa götürmüş ve beraber uyumuştuk o gece.

 

Aremden korkmamıştım o an. Kokusu tanıdıktı. Merih gibi kokuyordu ve biliyorum ki artık Merih ile aralarındaki koku farklıydı. Tanıdık kokusu üç yaşımdaki koku hafızamdan kaynaklı olmalıydı.

 

Daha önce korktuğum adamın kollarında rahat bir uyku çekmişsem şimdi de uyuyabilirdim. Şimdimiz dünümüze göre daha iyiyken neden olmasındı ki?

 

“Bacakların ağrımaz mı?” Bir kere teklif etmişti, artık umrumda değildi ağrısı ama nezaketen sordum yine de.

 

“Evimizin prensesi dizlerimde uyuyacak ve ben ağrı hissedeceğim? Tıpta yeri yoktur.” Gülerek konuşması ile kıkırdadım.

 

“Tamam, günah gitti benden.”

 

“Gitsin bakalım günah senden.” Beni taklit etmesi ile kaşlarımı çatıp ona kızarmış gibi yaptım ama tek kelime dahi etmedim.

 

Yerimde kıpırdanıp biraz daha yer açtım, bir an içimde yeşeren tedirginliği yok sayıp başımı Arem’in dizlerine koydum. Bakışlarımı Arem’e çevirip “Bacakların ağrırsa uyandır beni, tamam mı?” dedim.

 

“Tamam, derim.” Yüzündeki tebessüm ile beni izlemeye devam ettiğinde bende tebessüm ettim ve önüme döndüm. Önümde Baybars Bey, büyük bir ilgi ile bizi izliyordu. Konuşmak istiyor ama konuşmamak için de çabalıyordu.

 

Bakışları tekrar ben ve Arem arasında gezindi ve dudaklarında acı çektiğine dair bir tebessüm yeşeriverdi o an. Zoraki bir tebessümdü. Acı çeker gibiydi daha çok. Haykıramamış da içinde kalmış tüm acısı sanki.

 

Üstümde bir ton acı var, bu yüzden gözlerimi dışarıdakilerin acısına kapadım. Gözlerimi yumduğum an beni sadece karanlık karşıladı. Bekledim korkmayı, ışık vardı mesela… Ne demişti Merih abim, ışıktan kaçarsan kimse seni karanlıkta bulamaz. Korkmana da gerek kalmaz.

 

Peki, ben şimdi aydınlıktayken neden korkmuyordum?

 

Zihnimdeki düşünce çığı son buldu. O korkunç çığın ardındaki sessizlik kuşattı zihnimi ve Merih abimin yanındaymış, her şeye rağmen yine de O'nun yanında güvende kalabilirmiş gibi uykuya daldım.

 

Zaten ben ne zaman kaçmak istesem, uyurdum.

 

Çünkü uyku kaçıştır.

 

Saçlarımın arasında gezinen parmaklar hissediyorum, beni rahatsız etmek yerine daha da rahatlattığını bedenimdeki güven duygusunun arttığını hissediyorum. Kime karşı, neye karşı bilmiyorum ama iyi geliyor. Yerimde kıpırdanmak istediğimde kulaklarıma “Şşt, uyu prenses. Abin, seni eve götürüyor.” fısıltısı ilişti.

 

Uyku ve uyanıklık arasındaki o ince çizgide duruyorum. Uyu derse, uyurum. Uyan derse uyanırım. Tüm kararı şu an bilincime fısıldayan ses veriyordu, bilincimin ardındaki o sese güvendim ve kollarının arasında olduğum abimin iyi olduğuna kanaat getiren bilincime güvendim. İhtiyacım olan o uykuya devam ettim.

 

Yüzümde bir an keskin bir soğukluk hissettim, zemheri soğukluğu gibi ama kısa sürdü. Hem de çok kısa. Yine kulaklarıma yatıştırıcı sesler geliyordu, bedenim o kadar gevşek ve bana ait değilmiş gibi geliyordu ki uyanamadım. Soğuk uyandırır sandım ama o bile uyandırmadı.

 

✂✂

 

Kulağıma gelen çığlık sesi ile hızla uzandığım yerden kalkıp etrafıma telaşla baktım. Belime kadar düşen yorganı hızla bir kenara atıp hala devam eden o bağırış seslerinin kaynağını bulmak için uzandığım yataktan kalktım ve odamın kapısını açıp hızla koridordan inmeye başladım.

 

Attığım son adım halıya takıldığı an dengemi sağlayamadım ve hızla ilerlerken dengemi tamamen bozup önümdeki aralıklı kapıya çarptım. Aralıklı duran kapı yüzünden de dengemi sağlayamayarak salona dalıp yere kapaklandım. Yüz üstü düştüğüm an dudaklarımdan engelleyemediğim bir çığlık koptu.

 

“Allahım valla vereceksen tek seferde ver belamı! Böyle bana da yazık!” Ellerimi yere koyup bedenimi açık tonlardaki tahta parkelerden kaldırdım ve bakış açıma birçok ayak girdi.

 

Dudaklarımdan inilti koptu o an. “Böyle bela değil ama Allahım!” Başımı yavaşça kaldırdığımda bana şaşkın şaşkın bakan tüm kan bağım olan şahsiyetsiz varlıkları gördüm.

 

Yüzümü buruşturup onlara baktım. “Maymun mu oynuyor burda? Düşene ya el uzatılır, ya gülünür!”

 

“Asya,” Peri Hanımın dudaklarından dökülen ismim ile biraz daha doğrulup dizlerimin üzerinde durdum.

 

“Buyrunuz benim.” İstemsizce kıkırdadığım an kahverengi harelerindeki bakışların nasıl ıslandığını gördüm.

 

“Geldin mi, kızım?” Şaşkın çıkan ve mutlulukla yoğurulmuş sesi ile bu kez ben şaşırdım.

 

Bana yardım etmeyip hâlâ bana bakan ev ahalisi ile derin bir soluk alıp kalçamın üzerine oturup onları izlemeye başladım. “Peri Hanımcığım, evinize gireni çıkanı bilmiyor musunuz?” Farkına vardığım şeyi, ona anlatmaya başladım. “Uyandığımda odamdaydım. Arem, beni odama götürürken görmediniz mi, ya da Arem geldiğimi söylemedi mi?”

 

Bakışlarım koltukta oturup bana gülerek bakan Arem’e kaydı. “Fırsatım olmadı.”

 

“Oğlum, nasıl fırsatın olmadı!” diye Peri Hanım bağırdığında bakışlarımı ondan ayırıp salonun içinde gezdirmeye başladım. Sarhun Korgöz en baştaki koltuğa geçmiş ve ev sahibi kendisiymiş gibi oturuyordu.

 

Bu hayatta bu kadar yüzsüz olsanız ne derdiniz kalır ne tasanız.

 

“Anne, zaman mı vardı?” Bana bakan bakışları değişmiş, annesine karşı daha gaddar bir tutum yer almıştı. “Kardeşimi odasına götürüp gelene kadar bu ihtiyar geldi,” deyip parmak ucuyla dedesini gösterdi. “Sonra da kavganız başladı. Susun dememe bile müsade etmedin ki! Al bak uyandırdın, kızı!”

 

“Yalnız Peri Hanımcığım sadece Arem değil, Baybars Bey de biliyordu.” Arem'e ne diye kızıyordu ki!

 

O an gülen bir ses duydum. Bakışlarımı o yöne çevirdiğimde gözlerindeki yaşlarla bana bakan doktorcuğumu gördüm. “Doktorcuğum,” boğazımda aniden oluşan o yumru ile duraksayıp yutkundum.

 

“Ekşi limon,” diye fısıldadığında alt dudağım titredi ve burnumu çekip gözlerime akın etmek için çabalayan gözyaşlarını geri itmeye çalıştım.

 

“Biliyorum artık.”

 

Bir adım attı bana doğru, ardından bir adım daha. İlk gün olduğu gibi bana hep ilk adımları Buğra atmıştı. İlk andan kabullenen ve ilk düştüğümde yanı başımda olan.

 

“Neyi biliyorsun?” Annesinden aldığı kahve harelerinde özlem vardı. Kederi baskılamış ve geriye sadece tutam tutam kalmış özlem…

 

Tam dibime gelip duraksayan adama baktım. “Bana neden ekşi limon dediğini.”

 

Bedeni üzerime doğru eğildi, sol dizini yere koyup önümde yavaş hareketlerle diz çöktü. Diz çökmüştü ve ben de önünde yerde oturmuştum, yüzü hala yukarıda kalıyordu bu yüzden bakışlarım demine nazaran yine de yukarı bakıyordu.

 

“Nedenmiş?”

 

“Çünkü annen Polyanna.” dediğim an O'nun bakışlarından bir an geçen gururu gördüm.

 

“Ben ne alaka?” Peri Hanımın arkada duyduğum fısıltısı ile açıklamayı Buğra’ya yaptım.

 

“Çünkü Polyanacalık ‘Tatlı limon’ olarak da adlandırılıyormuş psikolojide. İkisi de hep iyiye bakma. Limon da bile tatlı olanı annen ekşisi ben.” sonlara doğru bir an sesim kısılır gibi olduğunda hızla kendimi toparlamıştım.

 

“Ekşisi değil, kardeşim. Gerçeği ve olması gerekeni sensin.” Yüzümde gezinen parmaklarını hissettim, bakışlarım ise hala O'nun parlak kahve gözlerinde. “Neysen O’sun. Acı veya ekşi fark etmeksizin içindeki kızı en gerçeği ile yansıtan bir sensin, Asya.”

 

Annesine Polyanna diyen benim ve bana gerçek olan sensin diyen de oğluydu.

 

Peri Korgöz’e karşı ilk kez kazanmış, Ona karşı ilk kez tercih edilmiştim.

 

“Şimdi,” Buğra bir kez derin soluk aldı ve hızla verdi. “Sana sarılabilir miyim? Kardeşime sarılabilir miyim, Asya? Yere düşen kardeşimi kaldırabilir miyim?”

 

Diğerlerinde durup düşünürüm ama onda asla. Kollarımı havaya doğru kaldırdığımda istediğini ona verdiğimi anladığı an sağ dizini de yere koydu ve önümde tamamen diz çöküp beni kollarının arasına çekti. Şu an ikimizde dizlerimizin üstünde birbirimize sarılıyorduk. Daha doğrusu Buğra Hardemir beni kanatlarının arasına hapsetmişti.

 

“Öldün sandım.” Boynumda hissettiğim ıslaklık O'nun geçmişine bıraktığım o ızdıraba aitti. “Kardeşimi kurtarmama bile izin vermediler, Asya. Kurtaramadım sandım.”

 

Unuttuğum ve atladığım bazı küçük detayların geldiği o sonuçlar. “Doktorcuğum, böyle olsun istemedim.”

 

“Senin suçun yoktu. Suçu olanlar da krallar gibi hala.” diye isyan ettiğinde parmaklarımı saçlarının arasına daldırıp okşamaya başladım.

 

“Kraliçen dizlerinin üstünde hâlâ ama.” diye fısıldadığımda hızla benden ayrılıp bana kızarmış gözlerle baktı.

 

“Şu an seni gram anlamıyorum.” Yüzündeki ifadeye kıkırdamamak için bakışlarımı ondan kaçırdım.

 

“Anladığında da kızmayacaksın ama, tamam mı?”

 

“Bak bakayım sen bir bana.” diye kısık sesini duyduğumda başımı kaldırmadan bakışlarımı ona diktim. “Yine ne yaptın bilmiyorum ama bundan sonra bensiz yapacağın her şeye kızacağımı bil. Bana söylersen kızmam ama…”

 

Koyduğu koşulla kıkırdamamı serbest bıraktım bu kez. Bir çocuğun babasından istediği o şekeri alabilmesi gibi bir neşe kaplamıştı içimi. Buğra tarafından her sevildiğimde, her kabul görüldüğümde yaşadığım o kabullenişlik o mutluluktu.

 

“Tamam, söylerim…” Kızmayacağı engellemeyeceği anlamına gelmezdi. Bu yüzden engelleyemeyeceği her şeyi diyebilirdim.

 

Alnıma küçük ve şefkatle bir öpücük bırakıp kollarını hızla bedenimin etrafına sardı ve ayağa kalktığı vakit beni de kendi ile beraber kaldırdı. Bakışları bana kaydığında surat ifademi gördüğü an duraksadı ve gülmeye başladı.

 

“Etkilendin bakıyorum?”

 

“Basit beğenilerim var. Güçlü erkekler gibi…” Kıkırdamaya başladığında daha da keyiflendim. “Doktorcuğum, desene doktor arkadaşların da mı böyle?”

 

Gülüşü anında soldu. “Ne alaka Asya? Hepsi ölmek üzere olan, yürümesini dahi beceremeyen yaşlı moruğun teki.”

 

“Kesin öyledir, kesin.” diye onu alaya aldığımda kaşlarını çatıp beni kucağından indirdi.

 

“Küstün mü hemen?” Yok artık!

 

“Ne küsmesi, Asya? Ben kardeşime küser miyim hiç?” Çatılan kaşları yumuşayıp eski halini aldı ve Ona has güzel bakışlarını bana dikti.

 

“Bilmem.” deyip omuz silktim. Bilmiyordum da gerçekten. Onu bırakıp bizi izleyen seyircilere doğru yürümeye başladım. Hızlı adımları bana eşlik etti.

 

“Ee, sevgili kan bağım olan ailem, ne bu gürültü şamata? Bir uyutmadınız!” diye sitem ettiğimde beklemediğim biri cevap verdi.

 

“Senin gibi etrafımızdakileri uyutabilme kabiliyetimiz yok malesef, kardeşim.” Bakışlarım ayakta bana acıyla bakan adama kaydı. Pars…

 

Yüzüme yerleştirmek üzere olduğum o küstahlık anında gitti. “Pars,” diye fısıldadığımda araya girdi.

 

“Bilerek mi babamın önüne atladın?” Direkt konuya mı girecekti? “Sırf bu sahte oyunun gerçekleşsin diye gerçekten de canını mı ortaya serdin?” Bana kızıyordu ama tam olarak neye kızdığını anlamıyordum.

 

“Benim planım değildi.” İnanacak mıydı, yalancı bildiği kardeşine?

 

“Sana inanmıyorum.”

 

“Pars, yeter!” Baybars Bey, sorulması gereken soruları soran oğlunu susturmak için müdahale etti.

 

“Ne yeter baba?” Parmakları ile beni babasına gösterdi. “Baksana şuna! Dedesinin tüm yalanlarına inanıp nasıl da gözü dönmüş, nasıl da herkesi bitirmeye meyilli. En başta da kendini bitiriyor.”

 

“Görüyorum ama zamanı şimdi değil,” Baybars Beyin yüzünde anlayış vardı. “Şimdi değil, Pars.” dediğinde Pars öfke ile sırtını bize dönmüştü.

 

Bakışlarımı hepsinden çekip bunların mimarı olan adama diktim. Keyifle izliyordu. Acı çekenler O'nun torunlarıydı ama sırf Baybars Hardemir de acı çekiyor diye bu yaşananlardan memnundu. Hiç mi kalbi sızlamıyordu hiç mi damarlarından akan kan, ondan türeyen diğer canların acısı ile sızlamıyordu?

 

Bakışları, hepsinin üzerinde gezindi bir tur, ardından bende durdu. Yüzümdeki iğretiyi gördü. Dudaklarındaki o galibiyet zehri söndü.

 

Bakışlarımı ondan çekip Peri Hanıma baktım. Öfke ile babasına bakıyordu. Görmüştü o da… Şeytanı tanıyordu. Şeytanı tanıyorduk.

 

İkimiz de şeytanın tohumuyduk ve şeytanın kanatları arasında büyümüştük.

 

“Abim ve Enis nerde?” Peri Hanımın bakışları bana kaydı. Yüzündeki öfkeyle kirlenmiş nefreti hızla silindi.

 

“Enis, geldiği gibi duşa girdi. Hiç birimize açıklama yapmadı. O'nun odasından çıkmasını bekliyorduk. Abilerin de burda kızım,” beni yanıtlayıp kendi sorusunu hızla araya soktu. “Asya, senden bir şey istesem yapar mısın?”

 

Son sorusunda çenesi titrediğinde az çok ne isteyeceğini tahmin edebiliyordum. Konuşmadım ama yanıtsız da bırakmadım. Onu onaylamak amacıyla sadece başımı bir kez salladım.

 

“Sarılayım mı, sana? Kokunu özledim, tenindeki sıcaklığın, yükselip inen nefes alan bedenini özledim.” Çünkü ona hep ölü bedenleri kızı diye tanıtmışlardı. Dayanamamıştı ve gözlerinden yaşlar akmıştı.

 

Benim ise ona karşı hislerim veya merhametim yoktu. İçimdeki hiçbir duyguyu uyandıramamıştı ama bakışlarım Sarhun Korgöze bir anlığına takıldığında kararımı vermiştim. Yine dudaklarımdan kabülüm olan cevabı vermemiş sadece onaylamak için başımı sallamıştım. Sarhun Korgözden dolayı kabul ettiğim bir sarılmaydı.

 

Yıllardır, acı çektirmeye çalıştığı kızını nasıl avuttuğumu görsün istedim. Tüm bu oyunların O'nun için nasıl da anlamsızlaştırdığımı, boşa çıkardığımı görsün istedim. Ona göstereceğim bir çok şey vardı. Önce tahtını sarsmış, sonra da oyunlarını elinde patlatmıştım. Durmayacaktım, durmayacaktı ve ikimizde tam anlamıyla duramayana kadar savaşacaktık. Bu oyunda ikimizden biri tam anlamıyla yok olacaktı. Bir koltukta iki karpuz olmazı boşuna dememişti atalarımız neticesinde.

 

Benim bakışlarım, Sarhun Korgözdeyken Peri Hanım yanıma gelmiş ve kollarını bedenime sarmıştı. Parmakları, saçlarımın arasında geziniyor, dudakları yüzümdeki her noktaya öpücük bırakıyordu. Kusmak istiyordum… Nefes alamıyor, karnımda hamam böceklerinin yürüdüğünü hissediyordum.

 

O mezarda olduğumu hisssediyordum. Peri Korgöz’ün kolları mezardı benim için.

 

“Biraz daha sarılsan kriz geçirecek.” İlk andan itibaren sessiz kalıp sadece eğlenerek olayları izleyen adam olaya müdahale etti.

 

“Ne krizi?” Birden çok kişiden sıyrılan, farklı tonlardaki o soru.

 

Peri Hanım hızla kollarını benden alıp bir adım uzağa gitti.

 

“Kriz falan yok.” Oysa nefes nefese kalmıştım. Başımı yerden kaldırdığım an yanı başımda Arem’i gördüm. Endişe ile bana bakıyordu.

 

“Asya,” O'nun konuşmasına müsade etmeden Buğra araya girdi. “Gel önce şuraya uzan. Bu saatten sonra da tüm kontrollerin bende. Verdiğin sözleri tutma vakti.”

 

“Yalan söylüyor, kriz falan yok.” diye sakinleşen bir sesle konuşmaya başladım.

 

“Tırnağını, parmak uçlarına batırıyorsun. Kriz esnasında kendini sakinleştirmek için uydurduğun şeylerden biri.” Yaptığı tek şey olayı fitillemek.

 

Tüm bakışlar, hala tırnaklarımı geçirdiğim parmaklarıma kaydı. O an parmaklarımın kasıldığını gevşetemediğimi hissettim. Kasılı bir şekilde durmuştu parmaklarım.

 

Ya hep böyle kalırsa? Endişe ile bakışlarımı elime indirdiğimde nasıl titrediklerini gördüm. Daha önce de böyle kasılı kalmıştı ama kısa süreliydi, bu denli uzun daha önce hiç olmamıştı.

 

Nefes alışlarım hızlandı ve bakışlarımı korku ile kaldırıp Sarhun Korgöz’e diktim. Yerinden telaşla kalkıp bana doğru adımladı ama ondan önce Buğra yanıma geldi.

 

“Buğra,” dedim kısa bir nefesin ardından. “Elim.” Elim kasılı kalmıştı. Basit bir kramp mıydı yoksa gerçekten de bir krizden dolayı mı bilmiyorum ama elimdeki bu kasılma ve sanki giderek daha da ağırlaşan elim ile oturup ağlamak istiyordum.

 

“Şşt, sakin ol.” Buğra’nın sakin sesi ile bakışlarımı ellerimden kaldırıp ona diktim. “Kramp girmiş eline.” Parmakları, parmaklarımın arasına nazikçe daldı. “Bana bak ve burnundan nefes al, Asya.” Burundan nefes al, Asya. O doktor, o biliyordur. Dene, dene… Burnumdan nefes aldım. Sanki göğsüm sıkıştı, nefes alırken bile boğuluyormuş gibi hissediyordum. “Aferin, güzelim. Şimdi ağzından uzun bir şekilde ver.” Verdim.

 

Dediği şeyi O'nun komutuyla sürekli tekrarladım. Bakışlarımı O'nun gözlerinden ayırmadım, O'nun da bakışları bendeydi lakin arada bir de aşağı aramızda kalan parmaklarımıza kayıyordu.

 

“Gördün mü, telaşlanılacak bir durum yok. Parmaklarımıza kramp girmişti şimdi hallettik.” Onun sözleri ile bakışlarımı ellerimize indirdiğimde gerçekten de gevşek duran o parmaklarımı gördüm. İçime aniden yerleşen rahatlama ile iç çekip Buğra'ya baktım.

 

“Tamam, ağlama.” Ağlayacağımı anlayıp beni hızla göğsüne çekti. Yüzüm göğsüne gömüldüğünde Buğra'nın kısık bir şekilde birilerine bir şey dediğini duydum ama sesi bana bile gelmiyordu.

 

Omzumda gezinen elleri beni rahatlatmak ister gibiydi. “Bak, burdasın. Burdayız. Yine gidip takı siparişleri verelim mi? Hem sen eve gelene kadar ben yine sipariş vermiştim biliyor musun? Yeni modelleri çıkmıştı o saatlerin, çok istediğin saatler vardı ya. Bir de yeşil renk bandanalar gelmiş. Onları istiyordun.” dediğinde yüzümü göğsünden kaldırıp burnumu çektim.

 

“Valla mı?” Dikkatimi dağıtmaya çalışan adam nerden oynayacağını biliyordu.

 

“Valla, hatta gel göstereyim.” dediğinde başımla onayladım.

 

“O zaman gel bakalım abinin kollarına.” dediğinde kollarından birini bacağımın diğerini de belimin etrafına sarıp ayaklarımı yerden kesti. İkimizi de orta alanda duran uzun koltuğa doğru ilerletti.

 

Başımı göğsüne gizleyip bana bakan aile üyelerinden bakışlarımı gizledim. Şu an aslında utanıyordum. Kendimi aciz gibi hissediyordum, eksik ve yetersiz.

 

Gözlerime dolan gözyaşlarını geri yollamak için bakışlarımı yukarı kaldırdığımda bana acıyla bakan Buğra ile göz göze geldim. Alt çenem titredi ve bakışlarımı yine kaçırdım.

 

“Baha, Asya’nın masasının üstündeki poşetleri getirir misin aslanım?” Buğra’nın seslenmesi ile o an hiç ilgilenmediğim ve hiç konuşmayıp sessiz kalan o adam bir anda zihnimde belirdi.

 

Baha da vardı ya? Bu adam her olaya müdahale ettiği için varlığını sesi ve soruları ile belli ederdi. Şimdi neden bu denli sus pus duruyordu ki?

 

Bakışlarımı kaldırıp Baha’ya bakınmaya çalıştığımda kapıdan çıkan halini tek görebilmiştim. Benim bakışlarım Baha’nın gittiği kapıdayken dibimdeki minik kalabalığı da o an algılayabilmiştim. Baybars Bey, Arem, Sarhun, Pars… Peri Hanım ise korku ile hepsinin arkasında endişe ile beni izliyordu.

 

Hepsine bakıp birden bire çemkirdim. “Ne var be?” Bunu beklemiyorlardı. En çok da Arem beklemiyor olmalı ki yerinde sıçradı.

 

“İyi misin, Peri kızım?” Baybars Bey'in endişeyi silmeye çalıştığı ama hala oralarda bir yerde endişesini yansıttığı sesi ile mırıldanması ile derin bir nefes aldım. Nefes alabiliyordum. Demek ki iyiymişim.

 

“İyiyim, siz?”

 

“Sen iyiysen ben de iyiyim, kızım?” Baybars Beyin gözlerindeki ışıltı bunu doğruluyordu.

 

“Yalaka, kızının durumundan haberi yok gelip beylik laflarını diziyor utanmadan birde.” Sarhun Korgözün yüzünü ekşiterek söyledikelri ile bakışlarımı hepsinden çekip yüzümü Buğra'nın göğsüne gömdüm.

 

Bu iki adamın yeniden atışıp arada kaynayacak olan o kurbanlık kuzu olmaktan bıkmıştım. Buğra da bunu hissetmiş olmalı ki müdahale etti.

 

“Eğer kavga edecekseniz çıkın dışarı kavga edin, birbirinizi yiyin de ama evimin içinde artık sizin kavgalarınız yüzünden oluşacak bir gerginlik istemiyorum.”

 

“Korkut’un dediği hiçbir şey umrumda değil, bu evin içinde ikinizden biri yüzünden bir daha kavga çıkarsa acımam bedelini ödetirim.” Arem de Buğra’ya destek çıkıp ilk günden kavgaları engellemeye çalışmıştı.

 

“Kimin evinde kime bedel ödetiyorsun?” Baybars Beyin, şaşkın sesi ile bir an gerildim.

 

“Kardeşimin olduğu evde onu huzursuz eden herkese bedel ödetiyorum, baba.” Yüzümü Buğra'nın göğsünden çekip arkamda kalan Arem'e diktim. Tüm keskinliği ile babasına bakıyordu.

 

“Kızımı benden mi koruyorsun, oğlum?” Baybars Beyin kırgın sesi bile Arem de etki etmemişti.

 

“Senin yapamadığını yapıyorum, baba. Kardeşimi sana bile artık emanet etmem.”

 

Şaşkınlıkla Arem’e baktım. Korumacı tavrını biliyorum, beni koruyacağını kahramanım olacağını dediğini de hatırlıyorum ama ailesine, babasına karşı dahi olacağını tahmin edememiştim.

 

“Abi, sonra…” Buğra’nın müdahalesi ile Arem bakışlarını ona kırgın bir şekilde bakan babasından ayırıp bize doğru döndü ve bakışlarım ile buluştuğu an yüzünde bir tebessüm belirdi.

 

“Prenses, istersen odana gidelim. Buğra’nın bahsettiği şu boncuklara bakarız.” dediğinde dayanamadım ve kıkırdadım.

 

“Arem, onların adı boncuk değil ki.” Benim kıkırdayışım ile yüzü aydınlandı ve onunda dudaklarında bir tebessüm yeşerdi.

 

“Buğra öyle dedi ama.” diye suçu hızla Buğra'ya yıkmaya çalıştı.

 

“Abi, ben boncuk demedim ama!” diye Buğra da keyifle araya girdi.

 

“İt, ben yalan mı söylüyorum?” Buğra'ya deyip bana döndü. “Prensesim, sen bana inanmıyor musun?” Buğradaki tavrı gidip nazik bir tavır edinmişti.

 

“İnanıyorum sana, Aremcim.”

 

“Aremcin, kurban olsun sana!” deyip Buğra’nın oturduğu ve benim hala Buğra'nın kollarında olduğum o koltuğun dibine bedenini bıraktı. Şu an üç kardeş dip dibeydik.

 

“Yok, kurban olma. Sen de bana takı al.”

 

İçten bir kahkahası o an dudaklarından koptu. “İncik boncukları hep sevmiştin de bu dönem arttı sanki.”

 

“Bu dönem enayi abi sayısı arttı.” dediğimde odada bir çok kahkaha sesi yankılandı. Abi tayfası kahkahalarını bastırıp kızgın bir suratı yüzlerine yedirmeye çalışıyordu.

 

“Kendimi hiç bu kadar kullanılmış hissetmemiştim.” Buğra’nın dudaklarından kopan cümle ile bende kıkırdadım.

 

“Ne güzel bir şeyle şereflendirmişim ya seni.” kıkırdayarak söylediklerim ile o da bana eşlik etti ve saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı.

 

“Getirdim abi.” Arkamda kalan sese doğru döndüğümde bakışlarım Baha ile kesişti. Kızarıktı gözleri. Diğerlerine nazaran hatta Pars’a göre bile daha mutsuz daha keyifsiz duruyordu.

 

“Ver bakalım bana.” Arem kollarını ileriye doğru uzattığında Baha elindeki bilgisayarı Arem’e vermişti. Sonra arka cebine eli uzandı, oradan da benim telefonumu çıkarıp bana doğru uzattı.

 

“Senin.” Bakışlarımı bana uzattığı telefondan ayırıp gözlerine diktim.

 

“Neden şaşırmadın?” Düz çıkan sesim ile bakışlarını bir an benden kaçırdı.

 

“Asya, güzelim sonra konuşursunuz.” Buğra’nın yeniden müdahale etmesi beni bu kez durdurmamıştı.

 

“Biliyordum…” Ölmediğimi biliyordu. Ama bilmesini istememiştim. Hak etmiyordu.

 

“Bilmeyi hak etmiyordun.” Bu konuda nettim. Evet, Baha ile gülüp eğlenmiştim ama bu anlık gelen zevklerin, gülüşlerin; geçmişte Baba’nın bana dediği ‘Sokak kızı’ tabirinden, gerçeğinden daha gerçekçi daha kalıcı değildi.

 

“Biliyorum.” Giderek kısılan ve benden uzaklaşan bakışları ile utandığını görebiliyordum.

 

“Kim sana söyledi?” Onca kişiye söyleme demiştim ama o yine de biliyordu.

 

“Peri kızım, sonra bunları konuşun. Abilerinle alışveriş yapın siz.” Baybars Beyin hemen yanımızdaki koltukta yükselen endişeli sesi ile daha da sinirleniyordum. Bana bir şey olacakmış gibi bu endişeleri beni daha da geriyordu. Basit bir kramp girmişti parmaklarıma. Neden bu kadar abartıyorlardı ki?

 

“Kim sana söyledi, Baha!” diye kendimi tekrardan yenilediğimde Arem araya girdi.

 

“Ben söyledim.”

 

“Neden?” Kırgın bakışlarımı Arem’e dikmiş yanıt bekliyordum.

 

Gözlerimdeki kırgınlığı gördüğünde iç çekip bilgisayarı yere koydu ve ellerini uzatıp elimi tuttu. Parmaklarımı dudaklarına götürüp her birine küçük küçük öpücükler bırakmaya başladı. “Çünkü ben bir abiyim ve tüm kardeşlerimi korumak zorundayım. Gerekirse sizden bile.”

 

“Ama beni hiçbir zaman Baha’nın sözlerinden korumadın, Arem.”

 

Gözlerindeki pişmanlığı gördüm. “Çünkü seni önce kendimden korumam gerekiyordu.”

 

“Baha gibi mi?” Sözleri yani… Baha’nın uyguladığı tek şey kelimeleri ile deşmekti. Arem bu yüzden mi sessiz kalmıştı?

 

“O eşek kadar değil. Sadece nasıl yaklaşacağımı bilmiyordum.”

 

“Bunların hepsi cahil. Bir dön bana bak,” Buğra'nın konuşması ile bakışlarımı ona çevirdim. “Ben nasıl da ilk andan itibaren kardeşime yaklaştım. Koca koca adamlar değil kardeşlerine yakın olmayı insan olmayı becerememişler ilk andan.”

 

“Lan, it abine hayvan mı diyorsun?” Arem’in kızgınlıkla araya girmesi ile kıkırdadım.

 

“Karışma Arem. Doktorcuğum doğru diyor.”

 

Kırılmış gibi bana baktı ama yüzündeki kırgınlık sahteydi. “Aşk olsun prenses.” deyip parmaklarımı son kez öptü ve bıraktı ardından yere koyduğu bilgisayarı geri aldı, boştaki elini de tekrardan Baha'ya uzattı. “Telefon.” Telefonum.

 

Baha, hızla elindeki telefonu Arem’e verdi ve sağımızda kalan koltuklardan birine geçip melül melül bizi izlemeye başladı. Babam burda olmasaydı kesinlikle bu bakışlarına karşı bir nah çekerdim de şimdi yeri değildi.

 

“Buğra, nerden alıyorsun boncukları?” Hala boncuk diyor ya!

 

“Abi son sekmelerde açık olması gerekiyordu sitenin. Evet, evet o.” Dediğinde Arem siteyi bulmuştu bile.

 

“Bunlar mı?” deyip başını geriye doğru uzatarak bana baktı.

 

Hızla başımı salladım. “Evet.”

 

“Bunlar neden bu kadar ucuz?”

 

“Ucuz mu?” Neresi ucuzdu?

 

“Demin yüz elli liralık olan o takıyı gördün sen de değil mi?” hayretle bana bakan adama aynı şekilde baktım.

 

“Ne bekliyorsun, Arem?” Yurt dışındaki ürünleri, ülkeye getirip uygun fiyata satan sitelerden biriydi.

 

“Prenses, bunlar zarar vermez mi tenine?” Endişeli sesi ile neyi kast ettiğini anladım.

 

“Alerjim yok, Arem. Bu yüzden zarar vermiyor.”

 

“Bu kadar ucuz bir şeyin kaliteli çıkma ihtimali yok ama…” Düşünceli sesi ile onu boğup boğmama arasında kararsız kaldım.

 

“Arem, su on lira! Hadi buna da kalitesiz de ve içme. Görelim sonunu!” diye bağırdığımda yerinde irkildi.

 

“Ne bağırıyorsun. Tamam alalım şu telleri sana.”

 

“Ne teli ya, bak delirtme beni!” diye ona tekrardan bağırdığımda Buğra dayanamamış gibi gür bir kahkahayı saldı.

 

“Abi, bu konuda nasıl kavga çıkarttın, inanamıyorum sana!” Buğra'nın keyifli sesi ile yüzü bize dönük olan Arem’in bakışları daha da düştü.

 

“Sizi düşünende kabahat!” deyip önüne döndü ve ekranda gördüğü her takıyı sepete eklemeye başladı.

 

Yemin ederim sinirden kriz geçirecektim burada! “Arem ne yapıyorsun?”

 

“Telleri alıyorum.” Kör müsün dermiş gibi çıkan sesi ile dayanamadım ve sol elimi saçlarına daldırıp çektim.

 

Boynu geriye doğru bükülüp başı koltuğa düştü ve bakışlarım ile denk geldi. “Bak sen alışverişte böyle her şeyi almazdın. Yaptığın bu şey de alışveriş değil! Delirtme beni!”

 

Saçları parmaklarımın arasındaydı ama çekiştirmediğim için acımadığını da biliyordum şayet dudaklarının iki yana kaymasından da bunu anlayabiliyordum. “Öfkeli civciv dehşet saçıyor.” Bu kez saçlarını yoldum.

 

“Sensin civciv!” daha da saçlarına asıldım.

 

“Ne istiyorsun benden?” diye de Arem sitem etmeye başladı.

 

“Ver bilgisayarı Buğra'ya. Onunla alışveriş daha keyifliymiş.” dediğimde Arem’in yüzündeki tüm sevinç buhar olup uçtu, yerini kıskançlık almıştı. Buğra ise neşeyle kahkaha atıyordu.

 

“Dünyanın en zeki insanı olduğunu nasıl da belli ediyor, canım kardeşim. Aferin, aferin.” Buğra’nın keyifli sesi ile Arem araya girdi.

 

“İt, ilk günden kızın dibinden ayrılmadın. Yalaka olduğun için hep bunlar.” diye kıskanç bir tonda konuşan Aremle bir an gülmek istedim..

 

“Sen de olsaydın yalaka abi. O zaman böyle kıskançlık yaşıyor olmazdın.”

 

“Olan yine bana oldu. Benim ne suçum var?” Baybars beyin kısık ve düşünceli sesi ile tüm bakışlar ona döndüğünde bakışlarımızı hissetmiş gibi başını yerden kaldırıp bize baktı. “Kızım, ben mi Buğra denen kansız mı?”

 

“Buğra…” Yani bu da soru mu şimdi.

 

“Nedim!” diye birden bire ortaya bağırdı ve çok kısa bir süre sonra korumlardan Nedim abi telaşla içeri girdi.

 

“Buyrun Baybars Bey.”

 

“Nedim, avukatlara söyle yeni bir dava açıyorum. Buğra diye oğlum yok. Gerekli ayarlamaları yapsınlar.” Baybars beyin net çıkan sesi ile ağzım açık bir şekilde ona baktım.

 

“Yuh!” diye duyduğum sese ben de eşlik ettim. “Yuh ki ne yuh!”

 

“Baba!” diye Buğra isyan ederek baktı. “Asıl benim suçum ne?”

 

“Baybars, ne saçmalıyorsun sen?” Peri hanım dahi şok olmuş bir ifade ile eşine bakıyordu.

 

“Baba, ben işlemleri başlatırım.” Baha’nın ilk kez çıkan keyifli sesi ile bu kez tüm bakışlar ona döndüğünde oturduğu koltuğa gömüldü.

 

“Yok, siz erkek evlatlara artık güvenmiyorum. Hepiniz şerefsiz çıktınız!” Baybars beyin yakarışı ile dudaklarımı birbirine geçirip isyankar babaya gülmemeye çalıştım.

 

“Enisimin ne suçu var?” Hakkını yemesinler şimdi bebek gibi adamın.

 

Baybars Bey durdu. Bir süre düşündü. “Babandan önce ona Enisim dedin. O da artık suçlu.” Bulduğu suç bu muydu şimdi?

 

“Ama Enis’in ismi Enis. Ben nasıl ismi Baybars olan birine Enisim diyebilirim ki?” Şaşkın surat ifademe baktı ve derin bir iç çekti.

 

“Oğullarım şerefsiz, kızım da hafif alık… yedi tanesi de olmamış.” Bakışlarını yanı başında şokla ona bakan karısına çevirdi. “Peri, yeni bir tane mi yapsak? Belki o normal olur.”

 

“Yuh!”

 

“Lan, anama mı yürüyor bu?”

 

“Şerefsiz, ben burdayım demeden kızıma yavşıyor!”

 

“Ben kardeş istemiyorum artık!”

 

“Baha ve Çağrı itinden sonra yeni bir tanesine daha katlanamam.” Hayret, Pars beni muhteşem ikiliye dahil etmemişti.

 

“Baba, senin işin bitmemiş miydi?” Buğra’nın kulağımın dibinde söylediğini hepimiz duymuştuk.

 

“Hepinizden çok utanıyorum!” diyerek bağırdım. “Sizin neden ayıbınız, utanmanız yok? Ben kendimi utanmaz, arlanmaz sanırdım siz benden beter çıktınız be!”

 

“Bu da her seferinde nasıl doğduğunu unutuyor.” Baha'nın kısık fısıltısını işittiğimde sinirlerim iyice tepeme çıktı.

 

Baybars beye dönüp “Çok çocuk sevmek istiyorsanız ben veririm kucağınıza bir torun. Oturup sabah akşam torunlarınızı seversiniz artık!” diye bağırdığımda tüm alan sessizliğe boğulmuştu.

 

“Sen ve bebek?” Arem’in şaşkın sesi önce ilişti kulaklarıma. “Asya, sen daha kendin bebeksin!”

 

“Ben kızımı kimseye vermem!”

 

“Ben torun için çok gencim!” Peri hanım çok anne olabilmiş de torununu düşünüyordu.

 

“Biz daha kardeşimize alışamadan bir de bebeğine mi maruz kalacağız?” Pars’ın ilk kez bu denli endişeli çıkan sesi ile hayretle ona baktım.

 

“İkinci bir Asya vakası yaşamak istemiyorum.” Şerefsiz Baha!

 

Hepsine ayıplarcasına baktım. “Yani benim bebeğim olsa kabul etmeyecek misiniz?”

 

“O itleri boş ver kızım. Seni ne zaman kabullendiler ki senden olanları kabullensinler. Ben yine senin yanında olurum ama.” Sarhun Korgöz’ün herkesi tek seferde susturduğu ve aynı anda öfkelendirdiği sözlerini düşündüm.

 

Aslında doğruyu söylüyordu. Ama… Amaları bir çoktu.

 

“Kızım ile sürekli aramıza girmekten vazgeç.” Baybars Beyin demin eğlenen ve şakacı tavrı gitmiş yerini öfkeli ve yüz hatlarında ölüm olan biri gelmişti. “Onu bizden almamış olsaydın, kendimizi kızımıza tanıtmak zorunda kalmazdık. Onu tüm varlığımız ile kabullendiğimizi, bu evin güneşinin o olduğunu bilirdi. Ne sen izin verdin, ne de diğerleri… Kızım ile arama girmekten vazgeç!”

 

Sarhun Korgöz, onca laf ona denmemiş gibi dümdüz bir surat ifadesi ile önüne bakıyordu. “Kızın ile arana girenler olacak, Baybars. Sonra günün sonunda kızın da gidip aranıza giren o adamı seçecek.”

 

“Baybars ile aramıza giren sendin, baba!” diye bağıran Peri Hanım ile hızla bakışlarımı ona çevirdim.

 

Baba… O'nun babası.

 

Bakışlarımı Sarhun Korgöz’e geri çevirdiğimde yerdeki bakışlarını kaldırıp bana diktiğini gördüm. Bakışlarımdan ne gördü bilmiyorum ama gördüklerinin onu memnun ettiğini görebiliyordum.

 

“Hepiniz duymuşsunuzdur: Kız çocukları, annelerinin kaderini yaşar. Yıllar önce Baybars’a sıktığım kurşunun önüne Peri atladı, otuz beş yıl sonra ise o kurşunun önüne Asya atladı…” Bakışlarını benden çekip Baybars’a dikti. “Gör bak, benden aldığın ahları kızın sana yaşatacak.”

 

“Peri kızın, seni seviyordu. Sen sevilmene rağmen terk edilmişsin.” Bakışlarımı düz tutmaya çalıştım. Peri kızı… O'nun Perisi de onu seviyordu. Ortadaki sorun ise ilk kez babasından bir isteğine karşı hayır almasıydı. O zamana dek tüm isteklerine evet diyen babasını bir hayır uğruna satabilmişti. “Baybars Hardemirle iki ay dolmayan bir baba kız ilişkimiz oldu ve emin ol bu ilişkimiz senin yirmi bir yıl boyunca kızınla yaşadığın o günlerden, o ilişkiden daha sağlam. Seni kızın bile yeterince sevmemiş, dede.”

 

Madem Peri Hardemir’in babası benim de dedem olur… Babam olarak hala gördüğüm o adam.

 

“Belki de Peri ile olan ilişkimden güçlüdür ama söyle bakalım Asya,” deyip bana meydan okudu. “Seninle aramdaki bağ mı güçlü yoksa Baybars ile olan bağın mı güçlü?”

 

Bakışlarım bir an Baybars Beye kaydı. Korkuyla bakıyordu bir de gözlerinde şimdiden yerleşen o kaybetmişliğin verdiği yükle. Bakışlarımı ondan alıp dedem olan adama diktim.

 

“Baybars Hardemire karşı içimde nefret ve öfke vardı.” Bakışlarımı yutkunan adama doğru çevirmedim. “Sana karşı ise içimde sevgi vardı. Sonra sen ne yaptın biliyor musun?” Ne yaptın biliyor musun, baba… baba demek istemiştim. O an, ona baba demek istemiştim ama o elimden bunu bile almıştı.

 

Başını olumsuz anlamda yavaşça iki yana salladı. Ben de devam ettim.

 

“İçimdeki nefreti ve öfkeyi nasıl sen harladıysan sen öyle söndürdün. Baybars Hardemir’in varlığına dahi tahamülüm yokken şu an onu görüyor ve anlıyorum.” Hayır, görmüyorum ve her geçen gün ona karşı öfkem daha da artıyordu. Bir yalan daha, ben yalancıyım ve yalanlarım da silahlarım. “Sana ise tapardım ben. Şimdi ise kendi ellerinle kendi celladına dönüştürdün beni.” İşte bu gerçekti. Yalan yok.

 

Dört cümle. İkisi yalan ikisi dolanmış gerçeklik.

 

Sırtım hala Buğra'nın göğsüne yaslıyken daha da oraya sığındım. Bunu anladı ve kollarını bedenimin etrafına sardı.

 

“Hiç kimse taptığı şeye ters düşemez. Ters düşüşü bile ona karşı olan büyük sevgisindendir.” diye reddettiğinde kaşlarım havaya kalktı.

 

“Doğrudur. Ben, seni sana rağmen sevmeyi becermiş bir kız çocuğuydum. Sana düşman kesişimin nedeni de elimden babamı alman.” Babam dediğim Baybars Hardemir değil bizzat Sarhun Korgöz’ün kendisiydi. Ben bir baba gördüm, o da Sarhun Korgözdü. Baybars Hardemir sonradan gelen bir adamdı.

 

“Çok havalı cümleler kuruyorlar da bir yerden sonrasını kaçırdım.” Baha’nın yine kısık çıkan sesi ile bakışlarımı ona diktim bu kez.

 

“Cidden sen nasıl avukat oldun?” İşi cümleler olan, ordaki anlamları çözmek olan bu adam nasıl avukat olmuştu?

 

“Böyle…” deyip bakışlarını hızla benden çekti.

 

“Nasıl yani?” şaşkın sesim ile Arem kısık bir sesle güldü.

 

“Her şeyi anladı. Sadece konuyu dağıtmak için aptalmış gibi davranıyor.” dediğinde şokla bakışlarımı Aremden çekip Baha'ya diktim.

 

“Ben seni gerçekten de aptal sanmıştım ya.” dediğimde hızla bakışları bana döndü ve dudaklarını açıp bir şey söyleyecekti ki durdu. Bir an bakışları yüzümde takılı kaldı sonra iç çekip ayağa kalktı.

 

“Biliyorum.” dediğinde salondan çıkmak için adımlamıştı.

 

“Ağır depresyonda her halde.” diye arkamdaki Buğra'ya sesimi duyurdum.

 

“Sanırım en çok o etkilendi.” Doğum günümdeki olaydan bahsediyordu. “Yaşadığını öğrendiğimiz o videoyu hepimiz aynı anda izlemiştik tabi ki Baha da oradaydı ve videonun sonunda Baha'ya söylemeyin, benden kurtulduğuna sevinsin dediğin kısmı da görmüştü. Yaralanman hepimizi etkiledi ama Baha, seni bir de kendisinin yaraladığını o an fark etti sanırım.” Arem, kendisinin söylediğini dememiş miydi az önce?

 

“Keşke izlemeseymiş.” kapıdan çıkıp giden adamın arkasından baktım. “Sürünseymiş biraz daha.”

 

“Çok kincisin ve maalesef haklısın.” diye önümüzde oturan Arem de bize katıldı.

 

“Oo, sen daha kinlenmiş halimi görmedin. Dur senin de ipini çekeceğiz paşam.” diye Aremle dalga geçtiğimde sanırım kimse şakamı şaka olarak algılamadı.

 

“Arem, masum Asya.” Peri hanım hızla oğlunu kurtarmak için araya daldı da, bu kadın oğlunu kimden koruyor?

 

“Bahayı süründür de Arem abim sanki masum gibi…” Buğra’nın çekingen sesi ile bakışlarımı ona şaşkınca çevirdim.

 

“Kırmışsam seni, kır kalemimi.” Arem’in kısık ve kabullenmiş sesi ise son nokta olmuştu.

 

“Abi, siz salak mısınız? Şaka yapmıştım.”

 

“Baha’yı süründürürken yaptığın o ultra üstün zekalı şakan…” Pars’ın düz çıkan sesi ile bakışlarım bu kez ona kaydı. Boş gözlerle bana bakıyordu. Şu an sanki bu anda değildi sadece arada bir yorum yapıyor sonra önündeki boşluğa bakıp dalıp gidiyordu.

 

“Ne düşünüyorsanız düşünün ya! Banane sizden.” deyip kollarımı göğsüme çekip bakışlarımı hepsinden ayırdım.

 

O sırada salona yeni giren biri oldu. Bakışlarım gelene doğru kaydığında anında yüzümdeki tüm somurtkanlık silindi ve yerine bir tebessüm yerleştirdim.

 

“Şerefsiz, kızı nasıl da büyülüyor.” Baybars Beyin kıskanç sesi bile tebesümümü gölgelemedi.

 

Enis, görkemli heybeti ile adım attıkça kulak hizasına gelen uzun, sarı saçları küçük küçük hareketleniyor güzelliğine farklı bir ahenk katıyordu. Üzerinde turuncu bir basketbol forması altında ise beyaz, diz kapaklarının bir karış kadar üstünde biten bir şort geçirmişti.

 

Evin içi sıcaktı ama yine de bu kış ayında bu kadar ince giyinmesi endişelenmemi sağlamıştı.

 

Hiç kimseye bakmadan veya tek bir selam vermeden doğrudan üzerime doğru geldi. Arem’in yanında benim ise tam önümde durduğunda kollarımı ileriye doğru uzattım. Koltuk altlarımdan beni tutup tekte havaya kaldırdı ve beni kucağına aldı.

 

“Lan, kızı nereye götürüyorsun?” Buğra anında sitem etmeye başladığında Enis ona bayık bakışlarını gönderdi ama yine de konuşmadı.

 

Sarhun Korgöz’ün yanındaki boş koltuklardan birine geçip oturdu ve beni de hemen yanına aldı. Anında başımı omzuna gömüp kollarımı da belinin iki yanına sardım. Enis’in de kolları çoktan bedenime sarılmıştı.

 

“Dinlendin mi, canım?” Eve geldiğinden itibaren sadece duş almayıp dinlenmiştir diye de düşünüyordum.

 

Başını salladığını görmeden anlamıştım, sallanan bedeninden dolayı.

 

“Siz hangi ara bu kadar samimi oldunuz? Lan bari beni kaçırsaydılar! Resmen kollarımın arasından kardeşimi çaldı!” Buğra’nın isyanı ile kıkırdadığımda alttan bakışlarımı Enis’e diktim. Onun da dudakları iki yana doğru kıvrılmıştı.

 

“Bana bile böyle sarılmadın, Asya.” Sarhun Korgözden dökülen her kelime ile kriz geçirsem, kafamı duvarlara duvarlara vursam çok mu abartı olurdu? Bir de utanmadan kıskanıyor!

 

“Sen kimsin ki sana, ikizine sarıldığı gibi sarılsın?” diye Baybars bey öfke ile bağırdı.

 

“Babasıyım, it! Kabullensen de kabullenmesen de bu kıza on yedi yıl boyunca babalık yapan benim.” Bağırmıyordu ama ses tonundaki o her an bağırma tınısı yer alıyordu.

 

“Eğer kızımı bizden saklamasaydın yirmi dört yıl boyunca ona babalık yapabilirdi Baybars da!” diye Peri Hanım, kanını aldığı adama bağırdı.

 

“Kızınıza sahip çıkamadıysanız ben mi suçlu oluyorum?” diye yeni bir tartışma açıldı.

 

“Şimdi haklı ama…” kısık sesimi bir tek Enis duydu.

 

“Sanane benim kızımdan! Sen kızına sahip olabildin mi ki başkasının kızı hakkında yorum yapıyorsun?” Baybars Beyin öfkeli sesinin hedefi Sarhun Korgöz olabilirdi ama yanındaki kadın da bundan incinmişti.

 

“En azından ben kızımın yerini de yediği içtiği şeyi biliyordum. Sen kızının yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyordun!”

 

“Şey bir de ona yollanan her çocuğu kendi yavrusu sanıp sevmiş.” Eksik kalamam…

 

Baybars Beyin, Sarhun Korgöz’ün üstündeki öfkeli bakışları bana acıyla dönmüştü. Bakışlarında daha çok sen de mi der gibi bir ifade yer alıyordu.

 

Söylesene Asya, sen de mi acılı bir babanın yarasına tuz basar oldun?

 

“Evlat acısı ne bilmiyorsun, kızım.” Peri Hanımın sesini duyduğumda dahi bakışlarımı Baybars Beyden ayırmadım. “Allah göstermesin de ama acı içinde kavrulan bir anne babanın teselliyi bulmak için çırpınması, gözlerinin önündeki gerçeği reddetmesini de bilemezsin, anlayamazsın.”

 

“Gözünün önünde reddettiğin o gerçek, benim varlığımdı! Her bir kızı sevmişsin de iş beni bulmaya gelince hiçbirinizde tık yok!” Alaylı bir homurtu burnumdan kopup odaya daldı. “Hoş, isteyen buluyordu aslında. Daha on dokuz yaşında, ergenliğini yeni bitiren bir çocuk bile kardeşini isteyince bulabilmiş. Demek gözünün önündeki gerçeği reddetmeyince böyle oluyormuş.”

 

“İlk andan itibaren kavga mı ediyordunuz?” Enis’in kulaklarıma dolan melodik sesi ile anında sakinleşip ona döndüm.

 

“Durmuyorlar ki! Sürekli biri diğerine laf atıp ortalığı kızıştırıyor.” diye onları Enis’e şikayet ettim.

 

Dudakları iki yana kıvrıldı. “Baş edemedin mi yoksa?”

 

Böbürlenen bir ifade ile yerimde doğrulup ona baktım. “Senin bu ikizin, hepsini parmağında oynatır be!”

 

Dudaklarından erkeksi ama tatlı bir kıkırtı koptu. “Kimin ikizi be!” diye anında beni gazladı.

 

Kıkırdayıp başımı omzuna gömdüm. “Enis’in ikizi!”

 

Saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktığında ikimizi de huzurlu anımızdan koparan bir şey oldu.

 

“Enis,” Peri Hanımın şok içindeki sesini duyduğumuzda bakışlarımı ona çevirdim. Havaya kalkan ve irice açılan gözleri, aralık duran dudakları ile büyük bir şaşkınlıkla oğluna bakıyordu. “Sen konuştun mu?”

 

Yuh! Bunlar Enis’in konuştuğunu bilmiyorlar mıydı?

 

Doğum günümde Enis konuşmuştu oysa ve Peri Hanım ile Baybars Bey o an oradaydı.

 

Enis, bugün eve geldiğinde de onlarla konuşmuş olması gerekirdi. Demek ki konuşmamış.

 

Ee, peki doğum günümde Enis konuşurken kimse mi fark etmemişti?

 

“Anne, konuştu.” Buğra'nın şaşkın sesine döndü bu kez bakışlarım. “Anne, Enis gerçekten de konuştu!” diye mutlulukla yerinden kalktı Buğra.

 

“Abim, sen ne zamandır konuşuyorsun?” Arem’in dolan gözleri ile bakışlarımı ondan kaçırıp Pars’a baktım.

 

Büyük bir gururla kardeşine Enis’e bakıyordu. O şaşırmamış sanki bu anın bir gün geleceğini bilir gibi kardeşine bakıyordu.

 

“Kızım yanımda ve oğlum artık konuşabiliyor.” Baybars Beyin titrek sesi ile ev ahalisinden bakışlarımı alıp ikizime döndüm. Onun bakışları ise bendeydi.

 

“Neden onlara konuştuğunu söylemedin?” kısık sesimi bir ona duyurmuştum.

 

“Bilmem, alışkanlıkla hiçbiri ile konuşmadım. Konuşmayı da akıl edemedim.”

 

“Valla yine konuştu.” Buğra’nın heyecanla yerinde gezinmeye başladığını gördüm.

 

“Oğlumun sesini yıllar sonra ilk kez duyuyorum.” Peri Hanım daha cümlesini bitirmeden ağlamaya başladı. Alt dudağı titreyip bakışlarını bir süre bizden gizledi ama hıçkırıklarını hepimiz duyabiliyorduk.

 

Enis ise hepsine karşı kayıtsızdı. O'nun için sıradan, olağan bir durummuş gibi davranıyordu. Bakışlarım Enisteyken yanımda hissettiğim beden ile önüme döndüğümde Peri Hanımı hemen önümüzde buldum. İkimize bakıyordu. Bakışları bir Enis’e takılıyordu bir bana. Kime bakacağını şaşırmış gibi kime ağlayacağına şaşırmış gibi.

 

Ama bildiğim bir detay vardı burada. Enis’e mutluluktan ağlayan kadın, benim için sadece acıyla gözlerinden yaşlar akıtıyordu.

 

Sormadı, etmedi ve ya az önce ona sarılmak istemediğimi unutmuş gibi kollarını etrafımıza sardı. İlk gün olduğu gibi o hala aynı. O kendi acılarını, her şeyin önüne koyabiliyordu. Sarılmasını ilk gün de istememiştim bugün de belli etmiştim ama o hala kollarını etrafıma sarıyordu.

 

Ve ben bu kez de sustum. Sadece yine patlayacağım o günü bekledim.

 

İlk gün yaşadığım o yalnızlık yoktu artık. Bu kez tamamlanmış ve eksik bir ruhum artık yoktu. Yanı başımda canımın ötekisi, ruhumunun ötesi vardı.

 

“Anne, biz iyiyiz.” deyip annesinin kollarını benden çekmeye çalıştı Enis.

 

Peri Hanım burnunu çekip kahve ıslak bakışlarını oğluna dikti. “Enis’im,” acıyla yüzü gerildi. “Sesini bir yerlerde duysaymışım tanımazmışım. En son üçünde duydum sesini oğlum.” dediğinde bedenimde bir utanç dalgası yayıldı.

 

Bir anneden oğlunun sesini mi çalmıştım? Suç beni kaçıranlarda, suç beni koruyamayanlarda ama suç benim varlığımda.

 

Bakışlarımı ikisiden çekip Peri Hanımın kollarını dahi kendime unutturmaya çalıştım. Bir anne kendi oğlunun sesini dahi tanıyamayacak noktadaydı ve nedeni bendim.

 

Kötü olmak için kötü eylemlere gerek yoktu bazen sadece varlığınız dahi kötü olmanız için yeterliydi. Benim varlığım kötü ve pis.

 

Bakışlarımı sol tarafımdaki halıya dikmiş desenleri hafızama kazımaya çalışıyor ve kötülüğümü unutmaya çalışıyordum. O an birinin bakışlarını üzerimde hissettiğimde bakışlarımı yerden kaldırıp baktığımda Pars’ı gördüm. Bana bakıyordu. Öfkeli veya nefretle değil. Anlarmış gibi bakıyordu.

 

Onu, ben vurmuştum. Yanlışlıkla değil, bile isteye bir cinayetti bu. Peki, o neden bana öfkeyle nefretle bakmıyor da anlayışla bakıyordu?

 

Artık tanımış mıydı şeytanı mı? İçimdeki şeytan uyandı demiştim pizza yediğimiz gece. Uyanan şeytanın ilk kurbanı olduğunu bilip de kurbanın celladına olan körlüğünden mi yaşıyordu? Artık görmez mi olmuştu şeytanlığımı?

 

Biz insanları rahatsız eden hep bilinmeyenlerdi, bilinenler ise artık normal olan. Şeytan veya melek, iyi veya kötü bilindiği sürece normal mi oluyordu? İstenilen tek koşul bilinmek ve görülmek miydi yani?

 

Ona bakıyorum, o da bana bakıyor ama ikimizin de gördükleri farklı ikimizin de düşündükleri farklı.

 

“Asya,” Buğra’nın endişeli sesi ile bakışlarımı Buğra'ya çevirdim ve “Hmm,” dudaklarımdan kısık bir mırıltı döküldü.

 

“Annem, uzaklaştı.”

 

“Yani?” Anlamsız bakışlarımı Buğra'ya diktiğimde yüzündeki endişe silindi yerini hızla sevecen ve her zaman bildiğim, tanıdığım o adama bıraktı.

 

“Bedenin kasılmış. Sanırım üşüyorsun.” Annem sana sarıldı diye kasıldın, diyemeyen adam üşüdüğümü ileri sunuyordu.

 

Omuz silktim ve bakışlarımı çok kısa bir süre Pars’a geri çevirdim. Bakışları bedenimde dolanıyor, üşüyüp üşümediğime bakınıyordu. Üşümediğime kanaat getirmiş gibi bizden uzaklaşan annesine bakışları takıldı sonra zihninde bir şeyler yerine oturmuş gibi bakışlarında o aydınlanmayı gördüm. Tekrar bana döndüğünde benimle göz göze geldi ve o an Parstan beklemediğim bir hamle geldi. Tebessüm etti.

 

Alaycı veya sahte bir tebessüm değildi. Gerçekçi ve güzel bir tebessümdü. Kurbanlar gerçekten de cellatlarına gönüllü olarak boyun eğermiş. O başın kopacağını bile bile…

 

Hızla bakışlarımı Parstan ayırdım yine de çünkü o an utandığımı da hissettim. Pars’ın celladı ben olmamalıydım.

 

“Üşümüyorum, doktorcuğum.” Bakışlarımı etrafta gezdirdim tekrardan. “Hem abim nerede? Hâlâala eve gelmedi mi? Onu çok özledim.”

 

“Özleyecek başka it mi kalmadı?” Baybars beyin öfkeli sesi ile ona döndüm.

 

“Oğlunuzdan bahsediyorum?” Selçuk'a bile bu kadar öfkelenmemişti.

 

“Benim oğlum değil.” Baybars Beyin dudaklarından ayrılan o üç kelime ile zihnimde dolaşan ihtimaller ile zihnimde yavaş yavaş bir kaos baş göstermeye başladı.

 

“Benim abim nerede?” Fark etmemiştim ama ilk andan itibaren Çağrı abimi ne zaman sorsam geçiştirmişlerdi.

 

“Bilmiyorum.” Sorum herkeseydi ama muhatabı yine de Baybars Bey olmuştu.

 

“Bilmiyorum da ne demek?”

 

“Bilmiyorum, bilmiyorum demek Asya!” Bağırmamıştı ama her fısıldadığı kelime bağırma etkisi bırakmıştı bedenimde. İlk kez Baybars Bey bana bu denli öfkeli yaklaşıyor, bana ters davranıyordu. Bakışlarım bir anlığına Sarhun Korgöze yani sözde dedeme kaydı. Öfkeli ve nefret dolu bakışları Baybars hardemirin üzerindeydi.

 

Oğluşum da oğluşlarım diye ortalıkta gezinen kadına döndüm. Yüzünde demin ne kadar duygu varsa hepsi gitmiş yerini boşluk almıştı. Boşluğun ardında da umursamazlık. Oğlunu soruyorum ve o bu kadar sakin, bu kadar boş ve bir o kadar da umursamaz mı duruyordu?

 

“Oğlun nerde, Peri Hanım?” Öfkeli çıkmıştı sesim. Giderek endişeleniyor ve bu da korkumun önüne geçip gizliyordu.

 

“Az önce baban yanıtladı seni, kızım.”

 

“Kafayı yiyeceğim şimdi!” deyip ayağa kalktım. Sanki oturduğum yer batıyordu. “Abim nerde benim?” Hızla kahramanım olacağına söz veren adama döndüm. “Arem,” Ona yalvararak baktım. O anlardı beni. “Abim nerede? Sen bilirsin kardeşinin yerini.”

 

Arem arada kalmış gibi bakışlarını ilk babasına sonra da bana dikti. Sağ eli yükselip sakallarının arasına daldı ve sıkıntıyla nefes verip konuştu. “Babam, onu evden kovdu. Bir de evlatlıktan reddetmek için süreç başlattı. Çağrıya Miras Feraget Sözleşmesi imzalattıp hemen işi bitirmek istedi ama Çağrı sen ortaya çıkmadan hiç bir şeyi değiştirmeyeceğini söyledi. Babam da bu arada eve giriş çıkışlarını yasakladı.”

 

İşi hemen bitirmek istemiş. Çağrı’nın varlığını da hemen silmek mi istemiş? Bakışlarım Peri Hardemir ve Baybars Hardemir arasında gezindi. Pişmanlık yoktu ikisinin de gözlerinde. “Hanginiz açtı bu davayı?”

 

“Sorun bu mu şimdi, kızım?” Peri Hanımın sesine döndü bakışlarım.

 

“Sen yaptın değil mi?” Tiksinerek baktım yüzüne. “Baban seni reddetti. Varlığını her yerden sildi sen de hemen oğlunun ilk hatasında ona yaşattın yaşadıklarını, değil mi?”

 

Bakışlarım Sarhun Korgöze takıldı. “Aferin, aferin sana baba! Kendin gibi bir çocuk yetiştirmişsin. Tıpatıp sen. Aynı merhametsizlik aynı gaddarlık!”

 

Baybars Bey yerinden kalkıp bana doğru adımlamaya başladı. “Asya, annen değildi. Bu kararı ben aldım.”

 

Bana doğru gelen adımlarına inat, arkaya doğru adımladım. Adımları duraksadı. “O zaman da oğlunu ilk hatasında silen bir adama mı güveneyim, inanayım? Ne istiyorsunuz ya siz çocuklardan?”

 

Haklı olduğunu düşünüyordu. Bakışlarında bir gram pişmanlık yoktu. “Abin bizden seni sakladı, Asya. Nasıl acı çektiğimizi bilip de sakladı.”

 

Alaylı ve öfkeli bir gülüş burnumdan kopup odaya daldı. Parmaklarım ile en baş köşede duran adamı gösterdim. “Dön bir ona bak. Asıl o beni sakladı, daha haftalar önce o beni vurdu. Ama evin en baş köşesinde, krallar gibi yayılmış. Olan masum bir adama oldu.” Masum dediği yere takılmış ve araya girmeye çalışmıştı. İzin vermedim. Abimi hiç birine karşı ezmem, ezdirtmezdim.

 

“Sakın bana abin masum değil, deme!” İşaret parmağımı öfkeyle ortamızda salladım. “Onun yaptığı iyiliği, babalığı siz iki adam bir araya gelip bana yapamadınız be!” Atladıkları noktalara değindim. “Sen unutmuş olabilirsin ama ben hatırlatayım Baybars Bey. Ben senden de büyük oğlundan da köpek gibi korkuyordum. Bir sorsana ben neden bu eve geldiğim ilk vakitlerde korkmadım ya da korkumu görmedin, görmediniz?”

 

Abime haksızlık yapıyorlardı. Çağrı sadece benim yanımda değildi. Çağrı Hardemir beni ailesine alıştırıp onlarla tanışacağım güne hazırlıyordu.

 

Baybars Beyin gözlerindeki o kırılma anını net bir şekilde gördüm. “O evden kovduğun oğlun var ya, kabuslarım olan öz babamı bana tanıtmaya çalıştı. Her gece rüyamdaydın, Çağrıyla azaldı. Çağrıyla atlattım. Korkum, öfkem ve nefretim vardı size karşı. Sonra naptı biliyor musun? Korkumu aldı, öfkemi azalttı ama nefretimi bitiremedi.” Yüzümü buruşturup baktım yenilmiş ifadesine. “Sizle tanıştığımdan beri de giden öfkem giden korkularım geri geldi. Çağrı abim olsaydı anlardı. Sizin daha haberiniz olmadan onların hepsini bir çöpe atar ve yerine güzel duyguları eklerdi.” Ben artık onlara kırgındım. Ben artık onlara kırgın olmaktan da yorulmuştum. “Ne oğlunuzun sizin için çırpınışlarını gördünüz ne de benim abimle iyileştiğimi. Hem kendi dermanızı hem de benim dermanımı bu evden sürgün etmişsiniz.”

 

“Yine göremedik, değil mi?” arkamdan Arem’in kederli sesini duyduğumda dönüp bakamadım.

 

“Asya, abinin bazı şeyleri anlaması için bazı cezalar alması gerekiyor. Yaptığı her şeye aferin dersek çok daha büyüklerini yapar.” Peri hanımın cümlenin başında sakin ve bir şeyleri bana entegre etmeye çalışması ile sonlara doğru olan sesi farklılaşmış sesine öfke yansımıştı. “Hoş, kızımızı bizden saklamış. Daha nasıl büyük hatalar yapmış olabilir?”

 

“En azından bakamadığı yedi çocuğu doğurup da sizin gibi sokaklara atmamış!” Abime laf söyleyecek son insanlar bile değiller.

 

Bakışlarımı diğerlerine doğru çevirdim. Hepsinde bir gerginlik bir pişmanlık ve bir o kadar da yaşanacak herhangi bir olaya karşı tedbir vardı. Hepsi sanki şu an ayağa fırlayacakmış gibi duruyordu. Biri hariç. Sarhun Korgöz gururla bakıyordu.

 

Gözlerinde, büyüttüğü kıza karşı bir gurur vardı. Hayır, Peri Korgöze karşı değil, Asya Dorukere karşı bir gurur. Büyüttüğü kızı bendim.

 

“Masadaki kural umrumda değil. Masada örgütte her şey de sizin olsun. Sizin gibi kanı bozuklardan düzgün çıkmış tek adamı sokakta yalnız başına bırakmam. Çağrı Hardemiri madem bu kapının dışına attınız. Bundan sonra benim yerim de bu kapının dışı.” dudaklarımdan alaycı bir kıkırtı koptu. “Hoş, ne zaman bu kapının sıcak tarafında oldum ki? Sizin beceriksiz anne babalığınız yüzünden hep o soğukta kalan bendim, şimdi de Çağrı abim!”

 

Çağrı abimde suç görmüyordum. Çağrı Hardemir on dokuz yaşında kayıp kız kardeşini bulabiliyor ve anne babası o kayıp kızı bulamıyorsa suçlu abim değil anne babasıydı. İsteyen zaten buluyormuş. İstemeyenler onlarken neden bedeli kardeşini bulan adam ödüyordu?

 

Abim için tüm kinimi bırakıyorum. Dediğim gibi her şey onların olsundu. Beni yalanların içinden söküp almaya çalışan, gerçek bir hayatın nasıl gözüktüğünü bana göstermeye çalışan adamın yanına gidiyorum. Konuşmam bittiği gibi kapıya doğru adımladım ve hızla bir beden önüme geçti.

 

“İzin vermem,” Kahve rengi gözlerin etrafındaki kırışıklıklar daha da belirginleşmiş, aldığı yaşlardan değil de acılardan kırışıklıkları artmış gibi duruyordu. “Kızımın bir daha bu evden çıkmasına izin vermem.”

 

Bakışlarımı bir anlığına ondan alıp arkamda kalan aile üyelerine çevirdim. Sarhun Korgöz dışında hepsi ayakta dikilmiş bekliyordu. Gitmemem için verecekleri mücadeleyi bekliyordular.

 

Sağ elimi kaldırıp onu bekledim bende. Enis, aramızda kalan son iki adımı da atıp elimi, koca avcunda hapsetti. Enis gelirdi. Sormama, nedenlere veya sebeplere ihtiyacımız yoktu. Ben nereye gidersem o, oraya gelirdi.

 

Tekrar önümdeki kadına döndüğümde acıyla ikizimle birleşen ellerimize bakyordu. Islak gözleri, ellerimizden ayrılıp gözlerimi buldu. “Gitmene müsade etmem, Asya.” Çenesi titremeye başlamıştı ama gözlerindeki ıslaklığa rağmen orda ciddiyet ve büyük bir keskinlik vardı. “Zaten nefret ediyorsun benden, burda tutmak için vereceğim tüm çabada da yine nefret etmeye devam et ama burda kal. Burada kalman için gerekirse canımı ortaya sererim.”

 

Onun anlamadığı da buydu işte. “Daha önceden ölmüş olsaydın belki de bu denli yaralı bir aile olmazdık, Peri Hanım.” Keşke hiç doğmasaydı. Keşke Baybars Bey de hiç doğmasaydı. Önceden keşke hiç doğmasaydı dediğim kişi bendim ama dönüp bakıyorum da hata onların. Onlar sadece bana değil hiçbir çocuğuna annelik babalık yapamamış. Keşke hiç doğmasalarmış.

 

Enis’in parmakları, parmaklarımın arasında kasıldı. Ne olursa olsun karşısında gördüğü kadın annesiydi. Rahminde can bulduğu, ak sütünden yaşam bulduğu kadındı.

 

Peri Hanımın gözlerindeki tüm keskinlik kırıldı, tuzla buz oldu. Beklemiyordu. Ondan bu denli nefret etmemi beklemiyordu. “Ölsem üzülmez misin?”

 

“Arkandan fatiha okuyacak o kız değil, beddua edecek kızım. Aylardır sana anlatıyorum anlatıyorum ama anlamıyorsun. Kendi acıların senin gözlüğün olmuş. Takmışsın gözünün önüne acılarını baktığın her yerde kendi acılarını, kendi duygularını kendi kederini görüyorsun.” Bana annelik yapamamış bu kadına kırgındım aslında. “Görmeni bekledim. Beni görmeni bekledim ama sen bende sadece kendi acılarını gördün. O oğlun Baha var ya, o bile senden daha çok acılarımı gördü! Şimdi gelip bir de senin ölümüne üzülmemi mi bekliyorsun? Keşke ölsen!”

 

“Asya,” Baybars Beyin hemen solumda yükselen sesi ile nefes nefese ona döndüm. Başka bir şey demek için aralanan dudakları bakışlarım ile denk düşünce geri kapandı. Gözlerini yumup sağ elini göğsüne götürüp orayı bir süre ovdu. “Yapma kızım.” Gözlerini açıp bana baktı yeniden. “Kırgınsın biliyoruz ama kırgınlık ile de yıkma anneni. Kırıp dökmek istiyorsan beni kır, beni dök.”

 

Sevdiği kadın için kızına yalvarıyordu. “Sen de bir Periyi görüyorsun. Hepiniz bu kadını merkezi almış diğerlerinin de ona göre şekillenmesini istiyorsunuz.” Bakışlarımı ondan alıp gözünden akan tek bir damla yaş ile bana bakan kadına döndüm. “Baban, seni sevmemekte haklıymış. Senin gibi bir bencili kim kızı diye sever?”

 

Enis’in elini çekiştirip yeniden ilerlemeye başladım. Bir adım sağa kayıp Peri hanımı önümden çektim ve yeniden o kapıya doğru adımlamaya başladım.

 

“Çağrı bu eve geri gelecek.” Adımlarım havada asılı kaldı. “Madem abin nerede sen de orada olacaksın Çağrı evine geri dönecek sen de evinde duracaksın.” Bakışlarımı konuşan adama doğru çevirdim. “Feraget Sözleşmesi de iptal. Babam o sözleşmeyi de iptal edecek.” Arem Hardemir, daha bu sabah bana kahramanım olmaya söz veren adam ilk hamlesini yapmıştı.

 

Bakışlarımı ondan bir anlığına alıp Baybars Beye diktim. İtiraz etmesini bekledim. Sustu. Bu kez de Peri Hanıma baktım. O da oğlunun kararına karşı gelmedi ve suskunluğuna devam etti.

 

“Abime kötü de davranmayacaksınız ama.” Madem beni bu evde istiyorlar tüm şartları da kabul edecekler.

 

“Çağrı benim kardeşim, öncesinde nasılsam yine öyleyim. Küçük bir farkla. Şimdi her gün dövebilmek için bahanem var.” Anne ve babasına inat duruyordu bakışları. Gözlerinde gülüş vardı.

 

Arem’in cümlesi ile yüzümde bir küçük bir tebessüm belirdi. “Tamam, ben de arada döverim onu.”

 

Arem içi rahatlamış gibi güldü. Gülüşünde bir oh vardı. “O zaman senin şu şerefsiz abin gelene kadar gidip biraz daha dinlen, güzelim.”

 

Çok iyi bir teklifti. “Tamam ama abimi hemen çağırın tamam mı, Arem? O şimdi yine kendine zarar verecek şeyler yapıyordur.”

 

“Adamlar peşinde, izin vermem buna.” dediğinde dudağımdaki tebessümün bile sekteye uğradığını hissettim.

 

“Keşke abimiz değilde babamız sen olsaymışsın.” Arem çok iyi bir baba olurdu.

 

Arem’in gözlerinde bir anlık donukluk yaşandı. Şok olmuştu. Abi olarak dahi kabul etmediğimi söylediğim adama şimdi keşke babam sen olsaydın diyordum. Çünkü artık biliyorum. Arem’in sevgisi, nefreti ve öfkesinden bile büyüktü.

 

Arem’e bakmaya devam ederken Baybars Beyin derin iç çekişini duydum. Bakışlarımı Aremden alıp bu kez de diğer babam dediğim adama çevirdim. Sarhun Korgöz kıskançlıkla torununa bakıyordu. Baba olmayı ikisi de becerememişti ama kanlarından olan adam da onlara çok iyi bir şekilde bunu öğretebilirdi.

 

O an irkilmeme neden olan bir şey oldu. Dış kapı sert bir şekilde çalmaya aynı zamanda sanki biri tarafından tekmeleniyormuş gibi ard arda sesler geldi. Tüm ev halkının odağı oraya doğru kaydı.

 

“Ne oluyor?” Pars’ın şaşkın sesi alanda yankılandığında “Bu adamlar ne diye kapının önünde boş duruyor?” Baybars beyin sesi de oğluna eşlik etti.

 

“Kimden alacaklın var, lan!” diye kapının dışından Baha’nın sesi geldi. “Patlama lan, geldim.” dediğinde büyük bir gürültü ile kapının açıldığını duyduk.

 

“Kafayı mı yedin, sen? Kapı böyle mi çalınır? Ahır mı lan, burası!” diye hala Baha’nın sesi geliyor ama konuştuğu kişinin sesi gelmiyordu.

 

“Gir içerde, seninki. Hıncını bir daha kapımdan çıkarma! Arkadaşının yaptığı haltların bedelini de masum kapımız çeker oldu.” Bu Baha salağı yine ne saçmalıyordu ve kimin arkadaşı?

 

Bakışlarımı arkamda kalan erkek tayfasına çevirdim. “Bu arkadaş hanginizin hayvan arkadaşı? Mağaradan mı inmiş bu?” diye gülerek sorduğum soruya Buğra büyük bir keyifle yanıt verdi.

 

“Senin mağaranın yakınlarından inmiş.” dediğinde anlamadım. Benim konuyla alakam neydi?

 

“Ben ne alaka?” dediğimde beklemediğim bir ses beni yanıtladı.

 

“Dön bir bak ne alakaymış?” Duyduğum ses ile hızla önüme döndüğümde yine beklemediğim bir şey oldu. Yüzümü çevirdiğim an yüzüme inen tokat ile dengemi sağlayamayıp sağ tarafıma doğru dengemi kaybettim. Enis, hızla beni tutup ayaklarımın daha sağlam yere basmasını sağladı.

 

Elim şokla yanağıma atılan o tokadın olduğu yere yükseldi. İrice açtığım ve nefes almayı dahi unuttuğum bir halde tekrar önüme döndüğümde arkadaşımı gördüm.

 

“Görüyor musun alakayı, Asya?” diye yüzüme bağırmaya başladı. Gözlerinde öfkenin perdelediği bir kırgınlık vardı.

 

“Harbi alacaklıymış.” Baha’nın şaşkın sesi bile bu andan beni çıkaramıyordu.

 

“Belçim,” dudaklarımdan ismi fısıltı ile çıktığında sesime tahammül edemiyormuş gibi adımlamaya başladı.

 

“Kes sesini!” diye bana bağırdığında olduğum yerde donup kaldım.

 

“Yavaş ol!” Arem’in müdahalesi ile Belçim daha da öfkelendi.

 

“Sanane lan! Yirmi yıldır abilik yapmamışsın gelmiş iki gündür abicilik taslıyorsunuz!” Belçim’in öfkeyle bağırmasına karşı Arem’in ne tepki verdiğini bilmiyorum ama yanıt veren Baha’yı net bir şekilde görüyordum.

 

“Biz yirmi yıldır abilik yapmamamışız da sen yirmi yıldır ne yapabildin? Yapamadığın şeylerin acısını kardeşimin yanağından mı çıkarıyorsun?” diye öfkeyle Belçim’in üzerine doğru yürüdü.

 

“Ben mi yapamamışım?” Belçim de aynı öfke ile Baha’nın üzerine gitti. “Asıl senin kardeşin hiç bir halt olmayı beceremediği için karşısındaki kimse birşey yapamıyor. O'nun için ayırdığın yere uymayan, aykırı olan ve sevilmeyi hak etmeyen ucubenin tekiymiş!”

 

“Tek bir kelime daha edersen kalbini öyle bir kırarım ki Asya’dan değil af dilemek helallik dilemek zorunda kalırsın!” Baha’nın beni korumaya çalışmasına mı şaşırmalıydım yoksa en yakın dostumun benim için düşündüklerine mi yanayım?

 

Belçim, Baha’nın hemen önünde durduğunda öfkeli bakışlarını alttan bir şekilde Baha'ya dikti. İşaret parmağını Baha’nın göğsüne getirdi ve kalbini bir iki kere dokundu. “Ben senin o kardeşinle tam üç hafta önce helalleştim, Baha. Kendini bile isteye herkese ölü gösterip acısını bize yaşatan o kardeşinle ben haftalar önce helalleştim. Şimdi bu odadaki kadın ise mezardakinden kalan çirkinliklerden başka bir şey değil. Bununla da ben helalleşmem.”

 

Yanağımdaki tokat acıtmamıştı ama Belçim’in her sözü kalbime kırbaçların inmesine neden olmuştu. Konuşurdum ben. Haklıysam sonuna kadar konuşur, acımı feryad figan tüm dağlara haykırır o dağın da benimle beraber yıkılmasını isterdim ama haksızsam… Utanırdım ve utanınca konuşmasını bilmeyen, Belçim’in de dediği gibi ucubenin teki olurdum.

 

Ben nasıl Hardemirler tarafından sevilip de yandıysam, Belçim de benim tarafımdan sevilip yanmış. Ben Hardemirleri dağım bilip yıkmak istedim, Belçim de beni…

 

Şimdi ikimizde mezardaki kadın için yanmaya devam edecektik.




 

 

 

 

 

yeni bölümden

 

Çekil lan, yalancı şerefsiz!” Baha, önündeki Çağrı'yı kenara itip onun yerine geçmek istedikçe Çağrı abim de inat edip orada durmaya devam ediyordu. İşin garip yanı ise ikisinin kavga ettiği yer dümdüz boş bir alan. Bir adım solunda veya sağında dahi kalınılabilinirdi.

 

“Git ötede dur sende! Yerimde gözün mü var senin?” Çağrı abimin hoşnutsuz çıkan sesi ile Baha daha da delirmişti. Bu ikiliyi keyifle izlemeye başladım bir an.

 

“Evet, var(!)” diye öfke ile Çağrıya kızdı ama buradaki kimse Baha’nın öfkesini kaale almadı. Çağrı abim bıkkın gözlerle onu izliyordu. “Senin gibi bir dalavereci, adi, şerefsiz, or…” Baha daha hakaretlerine devam edeceği vakit Buğra hızla araya girdi.

 

“Lan, Asya burda!”

 

Baha bir an bana bakıp düşünür gibi bana baktı sonra ise bakışlarını öfkeli Buğra'ya dikti. “Ya, abi! Bu kız benden daha çok küfür biliyor, benim edeceğim iki küfürden mi rahatsız olacak!” Bakışları yeniden bana döndü. “Asya, bacım rahatsız olur musun küfürlerimden?”

 

Dayanamadım ve gülmeye başladım. O an Baha o kadar tatlı gelmişti ki gözlerime tatlılığına ek masumluğu da eklenmişti. Başımı iki yana salladım. “Yok, olmam. Sen kafana göre takıl.”

 

“Salak, salak konuşma.” Çağrı abim anında müahale etti. Bakışları benden ayrılıp Baha'ya döndü. “Ben bu kızın küfürlerini azaltana kadar ne kadar zorluk çektim biliyor musun, sen?” Öfkeliydi sesi. Ergen bir kızken küfür etmeyi havalı sanan o tiplerden olduğumu nereden bilebilirdi ki bu evdekiler?

 

 

 

 

Bölüm : 02.07.2026 22:29 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...