
Son bölümlerde düşen yorum sayılarına inat bol yorum beklentimin olduğu bir bölüm ile geldim:') Okunma sayıları ile 5 yorum çok çok az kalıyor, aşklar. Bölümleri yetiştirmek için bu denli çabalarken okunup da yorumların az olması motivemi düşürüyor.
Minik bir sitem ettikten sonra sizi bölüm ile baş başa bırakıyorum, umarım fazla tutmadım.
Keyifli Okumalar
İlahi Bakış Açısı
Krallar yenildiğini ne zaman anlardı? Savaşta ölen yüzlerce belki de binlerce askerini gördüğünde mi yoksa savaşa daha girmeden verilen o küçük bir hatayı savaş esnasında fark ettiğinde mi anlardı?
Asya Dorker’in zihninde dolaşan tilkinin adım seslerinde hep bu soru yankı buluyordu. Karşısında oturan adamlara bakındı. Krallar kazanabilir veya kaybedebilirdi. Peki, kendini Tanrı gibi görenler kaybettiğinde ne olurdu?
Ya da çok sevgili Tanrılar kaybeder miydi? Nasıl?
Var ettikleri tarafından inanılmadıklarnda, onlara dönen her bir sırt ile kaybederdi ve o bunu biliyordu.
Asya Doruker de tam olarak bunu yapacaktı. Kendini ilah gibi görenlerin, onlara sırt dönen insanları görmesini sağlayacaktı. Ve biiyordu ki başaracaktı.
“Biliyor musun, Baybars kızın çok küstah!” Batur Koral’ın dudaklarından akan her kelimede alay vardı. Gözlerine ise sadece biri bakıp gerçeği anlamaya çalıştı.
“Eğer küstahlığını görmüşsen hadsizlik yapmışsındır.” Baybars Hardemir emindi. Kızı, adamına göre muamele yapmayı iyi biliyordu.
Asya, öz babasının ona destek olmasıyla sevindi. Dudağında küçük bir kavis belirdi. Farkında olmadığı kalpte küçük bir tüy dokunuşu kadar bir etki.
“Küçük bir çocuğa karşı nasıl davranmam gerektiğini biliyorum.” Batur’un alaylı ifadesi hiçbir zaman sarsılmazdı. Dudaklarında daima sizi aşağı gören o gülüşü var olurdu.
“Küçük kızı, şikayet etmeni dinlemeye mi geldik?” Resul Baltacıoğlu Namı diğer İmam oldum olası Baturdan hiç haz etmezdi. O genel olarak kimseden haz etmezdi.
“Milletvekilliğinden çekildim. Şu an Divan tarafından inceleme altında.” Gereksiz bulduğu konuşmayı Sarhun Korgöz iki cümlesi ile bozdu. Bundan haberi olmayan ise sadece iki kişiydi. Korkut Dağlı ve Resul Baltacıoğlu.
“Neden? Siyasi ayağımız sendin! Ne gibi zararlara…” İmam anında öfkelendiğinde onun sözünü bölen Korkut Dağlı oldu.
“Artık Lider değil zaten. Onun siyasi ayağı bizi ilgilendirmiyor.” Masadan kalkan birinin ardından ağlayıp sızlayacak bir adam değildi.
“Siyasi ayağımızı yeniden oluşturmamız gerek.” Umay Töre’nin bakışları bir anlığına ayaktaki tek kadın varise takıldı. “Bizden ve siyasette atılgan, zeki biri lazım.”
“Şimdi nerden bulabileceğiz? Ülkede dönen her şeyin ön yüzü siyaset. Bulacağımız kişi bilgili, konuşmasını bilen ve halkı manipüle edebilecek biri olmalı.” Cebi iki kuruşla dolu insanlar, daima cebi delik olanları yönetme arzusuyla aç köpeklere dönüşürdü.
“Tanıdığınız genç ve siyasette olan biri var mı?” Batur Koral’ın merakla sorduğu soruya Umay Töre keyifle atlamıştı.
“Asya, senin bilgin var mı?”
Asya Doruker’in gözlerinde masaya karşı bir iğreti vardı. Gizleme gereğinde bile bulunmadığı Batur Koral’ın da dediği küstah bir iğrelti. “Var.” Derin bir soluk alıp arkasında durduğu adamdan bakışlarını çekti. “Sarhun Korgöz, varisi olarak ilk Merih Doruker’i yani torununu varisi olarak seçmişti. Her anlamda onu kendi gibi yetiştirmeye çalıştı. Bu yüzden Merih Doruker daha doğrusu Merih Korgöz, liderin varisi olabilmek için kendini en iyi şekilde yetiştirmişti. Siyasette de manipülede de.”
“Ama onun yerini sen aldın.” Batur’un sesinde kızgınlık vardı. Merih Korgöz gibi bir varis varken kemikleri dahi sayılan, yıllardır sokaklarda olan bir kızın varis olması hiç hoşuna gitmemişti.
“Evet, çünkü ben onu da yendim.” Asya’nın dudaklarından kıkırtı koptu. “Kuzenim diye demiyorum ama çok zeki bir adam lakin kusurları var, zaafları var ve bir şeytanın tavsiyelerine uymayacak kadar da masum.”
“Masum adamı yendin? Senin nasıl bir gücün olabilir ki?” Batur durmadan onu alttan alttan tehdit eden bu kızdan sıkılmıştı. Onu tehdit ettiğinin farkındaydı elbette ama elinde kanıt yoktu.
Asya’nın boynu usulca omzuna doğru düştü, bir an bile Baturdan bakışlarını ayırmadı. “Şeytanın vesveselerini dinlemeye son verdim.” Tıpkı Merih’in en baştan itibaren dinlememesi gerektiği gibi. “Bizzat kendim şeytan oldum.”
Ve sıkacağı her kurşunu tek tek saymıştı. Tek bir mermisi dahi bu şer yuvasında boşuna akmayacaktı.
“Sadece ergenliğini atlatamamış küçük bir çocuk görebiliyorum.”
“Oğlunda bu küçük ergene aşık. Oğlunda da haysiyet yok o zaman!” Baybars kızına sürekli dil uzatan bu adamın dilini kökünden koparmak istiyordu.
Selçuk ise itham edildi iğrençlikle yerinde huzursuzca kıpırdandı. Dudaklarını aralayıp Baybars’a bağırıp çağırmak istedi ama haksız olanın onlar olduğunu, arı yuvasına durmadan çomak sokanın babası olduğunu da gayet iyi biliyordu.
“Oğlumun haysiyeti,” Batur’un öfkeli sesini Sarhun böldü.
“Haysiyetsiz ailenin onurunu konuşmak için toplanmadık, Batur! Eğer toplanmış olsaydık kızıma ettiğin her kelimeyi misliyle sana ve ailene ödeteceğimi iyi bilirdin. Benim sınırlarım yok. Kızıma dokunursan, kızını korumak zorunda kalırsın!”
Açık bir tehditti. Dişimi sökersen dişini söker, kanımı dökersen de kanını dökerdim.
Batur da Selçuk da bunu gayet iyi anladı. Zira Selçuk burdan çıktığı gibi yapacağı ilk şey korumaları artırmaktı. Babasının hatalarının bedelini kız kardeşinin ödemesine müsade etmeyecekti.
“Bu ailevi kavgaların hep temel taşı sen oluyorsun, Baybars.” Korkut’un dudaklarından ayrılan cümlelerde art niyet yoktu ama yaralar vardı.
Baybars yarayı bildiği için keyifle sandalyesine yayıldı. “Ne diyebilirim ki biz Hardemirlerin atmosferine girdiğiniz an bizden kopamıyorsunuz. Sülük gibi yapışıp kalıyor, atmosferimizi zehirliyorsunuz.” Son sözlerini Selçuk’a bakıp söylemişti. Kızının etrafında dönüp duran bu adamdan asla haz etmiyordu. “Eh, bizde zehirlerden arınmaya çalışırken etrafta rahatsız olanlar da çıkabiliyor.”
Asya aklına gelen espriyi bu ortamda söylememek için dudaklarını birbirini bastırdı. Bakışları Temur ile kesişti. Temur, kızın yerindeki kıpırdanışından bir şeylerde zorlandığını her an çenesini açıp ağzına geleni söyleyeceğini bildiği için sabırla o anı bekliyor, Asya’nın her hareketini ince bir detayla inceliyordu.
Asya, yaramaz bir ifade ile Temur’a göz kırptığında bunu tam da karşısında duran Selçuk da görmüştü. Kalbinde sancıların yeşerdiğini, tek tek tüm damarlarına acı tohumlarını ektiğini hissetti. Bir de yanında kıskançlıkla.
Asya, önüne gülen bir ifadeyle döndüğünde bakışları Selçukla kesişti. Gözündeki kıskançlığı gördü. Selçuk’u kışkırtma dürtüsü dört bir yanını sardı. Selçuk’un karşısında çırpınmasını, şeytani bir zevkle arzuladı ama arzularını arka plana attı.
Şimdilik.
Odağı dağıldığı için yeniden önüne dönüp konuşulanlara odaklanmaya çalıştı. Baybars hala Korkut’a bir şeyler söylüyor, Korkut ise sakinliğini hala koruyordu.
“Bu iti başımıza sen bela ettin!”
“Ben senin liderinim!” Asya konunun basitliği ile yanaklarını şişirip üfledi. Bunu Umay kaçırmadı.
“Sanırım ikinci toplantıdaki beklentini karşılamadık?” Umay’ın sorusu ile ikinci kez bugün bir varis konuşmaya başladı.
“Buraya lise çocuklarını getirirsek ülkenin gidişatını çok daha iyi tartışır, daha iyi şeyler yapar.” Yaşı geşmiş adamlara bakındı. “Şimdi iki ayağı da çukurda, nefesleri ölüm kokan morukların saçma yönetimi altında kim ne kadar uzağa işeyebiliyor yarışını izliyorum.”
Umay Töre, zarif ama güçlü bir kahkahayı saldı. Arkasında duran varisi, oğlu Temur ise dudaklarını birbirine bastırıp gülüşünü bastırmaya çalışıyordu.
Geriye kalan Nezirler ise öfkeliydi. Küçük ve hor gördükleri kızın doğruluğuna mı, yoksa onlara karşı saygı içermeyen cümlelerine mi öfkeliydi kestiremiyorlardı.
Varislerin geneli ise alıştıkları suskunlukların ardındakileri dile döken bu kızı şimdiden sevmişlerdi lakin onlar için atılgan ve cüretkar bir varis, güçlü bir rakip demekti.
“Peki, senin beklentilerin neydi?” İmam’ın merakla sorduğu soruyu Asya düşünme nezakaetinde dahi bulunmadı.
“Ülke, tamamen kutuplaştı. Sağı, solu; mezhebinden, ırkına kadar bu ülkeyi içten parçalamaya başladılar. Bu tarz durumlarda ülkeyi ayakta tutan asıl güçün din, vicdan olduğunu biliyor olmanız gerek. Mesela sizin bu konuda elinizi taşın altına koymanız gerektiğini düşünmüştüm. Sosyal medyada, televizyon programlarında en çok izlenilen sizsiniz, yıl içerisinde yazdığınız daha doğrusu yazdırdığınız kitaplar en çok satanlarda ama siz milleti birleştirmek yerine halkı görmezden geliyor, dışarıdan sokulan her fitneye sessiz kalıyorsunuz.” Öfkeliydi Asya. İşini yapmayan, yüzyıldır amacı ülkeyi arkada kalan pisliklerin için korumakla yükümlü olan, devletle beraber çalışan bu topluluğun bu kadar basitleşmesine öfkeliydi.
“Sarhun Korgöz gibi sizin de o masadan kalkmanız gerektiğini düşünüyordum. Bir beklentim de buydu.” Beklentilerini soruyorlarsa o da söylerdi.
“Aptal bir varisin sözleri ile masadan kalkacaktım zaten.” İmam öfkeliydi. “Kimi zaman araya fitne girmeli, sağ ve solda kan dökülmeli, ırklar çatışmalı. Çatışmalı ki büyük bir kargaşa yaşanmadan asıl çürükleri ortadan kaldırabilesin. Çatışmalar olmalı ki, iyi günlerin değeri bilinmeli. Daima huzurlu olamazsın. Bazen imtihanla da mücadele etmen gerek.”
“Ama sizler Tanrı değilsiniz!” Haykırmak, yüce gördükleri benliklerini alaşağı etmek istiyordu. “Sizler, hizmet etmek zorunda olduğunuz bu halkın refahı için bu koltuklardasınız! Sen kimsin de evine bir tas çorba götürmeye çalışan adamın imtihanına karar veriyorsun!”
“Genç nesil,” Büyük bir umut yeşerdi Umay’ın zihninde. Bütün ümitlerin neden gençlikte olduğunu bir daha gördü.
“Evine bir tas çorba götüren adama kurşunlar sıkılmasın, yollarında çöpler olmasın, evladına göz dikmesinler, başını kaldırıp göğe baktığında çatısında yurdunu görebilsin diye altmış yılını veren bir adamım ben. Peki, sen kimsin?” Kimsin sen, Asya? Kimsin de altmış yılını heba eden adamı yargılıyorsun?
“Senin kotuğunun asıl sahibiyim. Sen dedin,” Artık zorunlu kurduğu o saygıyı silmişti. “Altmış yıl çökmüşsün bir koltuğa yapman gerekenler için ahkam kesiyorsun! Sen dediklerini bir yapıp on cebini doldurdun! Bu bir lütuf değil.”
“Zorlama, İmam.” Korkut, genç kızın öfkeli yüzünden bakışlarını ayırıp hala kızla sataşmaya devam edecek olan adama bakındı. “Kız haklı. Siz aslınızı unutup ceplerinize yöneldiniz. Görevini, kimliğini unuttun.”
“Bu arada,” Aklını kemiren o kelimeyi yutamazdı Asya. “Aptal falan değilim. Karşıma geçip bana hakaret edemezsiniz.”
“Aptala aptal derim ve dedim.” İmam iyice delirmişti. “Ne yapabilirsin ki?”
“Dilini kesip sana yediririm.” Masumane yeşeren gülüşünün ardındaki bu gerçek, yüzündeki maskeye tezattı.
“Ölmeye ant mı içtin sen?” Ceyhundu bu. İmam’ın torunu, onun varisi.
“Belki de. Siz mi öldüreceksiniz?” Küstah bir aşağılama vardı sesinde.
“Akıllarından dahi geçirdiklerinde kanlarını taşıyan tek bir canlıya dahi ulaşamazlar.” Arem’in dudaklarından ayrılan tehditi Nezirler sessizlik içinde dinlemiş ve tek bir kelam etmemişti. Bekleyip izliyorlardı. Varislerini ne kadar eğitebildiklerini, kimin lider olmaya hak kazanacağını merak ediyorlardı.
“Açık bir tehdit?” Ceyhun da masadaki okların onlara dönmesi ile öfkeli ve tedirgindi. “Sessizce işinizi bitirmemizi mi bekiyorsunuz? Hem de Hardemirler? Önce kardeşini korumayı öğren, daha sonra benim aileme zarar vermekten bahsedebilirsin.”
“Hardemirler mi?” Asya’nın dudaklarından yine kıkırtı dökülmüştü. Buradaki herkes bu gülüşlerin masumane durmadığını iyi anlamıştı. Asya, gülüyorsa zehir içmiştir. Zehir, kusmaya hazırdır. “Ben sadece bir Hardemir değilim ama! Damarlarımdaki kan Hardemir ve Korgözlere ait ve benden sonra gelecek varislerim, benden doğacak varislerimin damarlarından akacak kanı ise asla tahmin edemezsin!” Asya açıkça ileride evleneceği adamın bu masadan olacağını belli etmişti.
Tehdit ettiği adam, Ceyhun Baltacıoğluydu. Masadaki herkes onu anında eledi. Geriye Asya’nın evlenebileceği üç varis kalıyordu: Selçuk Koral, Temur Töre ve Nizam Dağlı.
Temur ve Nizam’ı hepsi eledi. Geriye aşkından delirme raddesine gelen adam, Selçuk kaldı.
Baybars ve Arem beklemediği bu gelişme ile hızla kızına, kardeşine döndü. Asya ikisine de bakmadı.
Batur, Sarhun’a sunduğu anlaşmanın işe yaradığını düşündü. Asya’ya gelini olarak ilk kez o an baktı.
Ama Selçuk hislerinde karıştı. Benliğini kaybetti. Birden bire ona yaklaşan, tenindeki cenneti ona sunan kadının amacı güç müydü? Güçlüydü. İki ailenin desteğini alan kız, masadaki en güçlü varisti. Aç gözlülük ile tüm güçleri toplamak için mi ona yanaşmıştı?
Durdu. O an Seluk’un kalbi durdu. Atmaya dahi korktu. Beyninde şekillenip duran, ona en kötü ihtimalleri sunan o kıvrımları söküp atmak istedi ama zihnindeki o soru şekillendi ve Selçuk Koral’ın nefesi dahi kalbi ile o an durdu.
Asya Hardemir, güç için dostum dediği Temur Töre ile evlenir miydi?
ASYA DORUKER
İstediğimi ne olursa olsun elde ederdim. Zorla ya da güzellikle umrumda değildi.
İntikam istiyordum. Yirmi bir yılımı çöp eden, hayır hayır yirmi bir yılımı cehenem eden o adamdan intikam istiyordum. Ondan, onun olanlardan ve ona destek olan herkesten intikam istiyordum.
Ve ben intikam uğruna herkesi silip süpürecektim.
“Asya, sen ne diyor…” Baybars Beyin şaşkın sesini bölen içeriye acele ile giren adamdı. Ardından giren adamın telaşı ise hat safhadaydı.
“Efendim,” bakışları ilk lidere yani Sarhun’a takıldı. Ardından telaşla Batur’a döndü ellilerindeki adam. “Batur Bey, bir sorunumuz var.”
Bakışlarım Batur ve Selçuk arasında gezindi. İkisi de gerilmişti. Toplantıar kolay kolay bölünmezdi. Bölünüyorsa ölüm veya kalım vardır.
“Ne oldu, Metin?” Batur’un bastırmaya çalıştığı gerginliği fark ettiğimde bedenimdeki öfke yatıştı. Keyfim yerine geldi.
“Teslimat yerine ulaşmamış.”
Üç kelime, tek bir cümle ve ardı sıra bir çok ölümün başlangıcı.
Tabi eğer teslimattaki mallar bulunmazsa. Bulunmadığı takdirde Koralların kökü kazınacaktı.
O an bakışlarım Selçuk’a kaydığında gözlerindeki tedirginliğe kalbimde farklı bir nota titredi. Bir an burnuma, ferah kokusu sindi. Yutkunup bakışlarımı ondan çektim.
Benim meselem değildi. Koralların sorunuydu ve onların çözmesi gerekiyordu.
“Ne demek yerine ulaşmamış, lan?” Batur öfke ile ayağa kalktığında tüm Nezirler sessizlikle Batur’un çırpınışlarını izlemeye başladı. “Saniye saniye araçları izlemediniz mi? Bana hiçbir sorun olmadığını söylediniz!”
“Biz izlediğimiz sanıyorduk efendim ama görüntülerle oynanılmış.” Adamın kısık sesini zar zor işitiyorduk.
“Delirtme lan beni! Görüntülerle oynanıldığını anlayamayacak kadar aptal mısınız?” Batur’un haklı isyanı ile dudak büküp adamın savunmasını dinlemeye başladım.
“Biz kamera görüntülerini izlediğimizi sanıyorduk ama izlediğimiz aslında kameranın önceden çektiği ve video olarak bize gösterdikleri bir videoymuş. Ayarlarla oynanılmış, canlı görüntü gibi gösterildi. Adamlarla her irtibata geçtiğimizde sorun da yoktu.”
“Siz yaptınız!” Batur öfke ile Baybars ve Arem’e döndüğünde çıkan kargaşaya daha odaklanamadan oklar bana döndü. “Hatta o iki aptal değil, bizzat sen yaptın! Şeytansın sen!”
Şaşkınlıkla işaret parmağım yükselip göğsümü bulmuştu. “Ben mi? Ne alaka be!” diye çemkirdiğimde yüzündeki öfke daha da arttı.
“Dün gece evime gelip de beni tehdit eden sendin! Hardemir ailesi teknolojide uzman ve o piç Çağrı’nın da teknolojide iyi olduğunu biliyorum. Sen ve o abin yaptı!”
“Çocuklarımı diline dolama demedim mi lan ben, sana?” Baybars Bey öfke ile ayağa kalktığında Korkut Dağlı da ayağa kalkıp onu tutmuştu.
Bir anlığına bu manzara komik gözüktü. Baybars Hardemiri sakinleştiren bir Dağlıydı.
“Çocuklarını bizden uzak tut sende!”
“Baba, Asya’ya saldırmaktan vazgeç. Onu suçlamak yerine gidip malları bulmamız lazım.” Selçuk’un gergin sesini duyduğumda araya girdim.
“Bence de gidip malları aramaya başlayın. Ne de olsa ülkenin silah deposuna girmesi gereken silahları kaybettiniz. Her an kökünüz de kaybolabilir.” üzülmüş gibi ahladım. “Koş, Batur Koral. Koş. Evin yanmak üzere!”
Ve Selçuk Koral, babasının kollarından çekiştire çekiştire onu götürdü.
Giden adamların arkasından bakarken söylendim. “Erkekler daha çoraplarının yerini dahi bilmezken ülkeyi güvende tutacak silahları onlara teslim ediyoruz.”
Bakışlarımı kapıdan ayırıp önüme geri döndüğümde hepsinin bana baktığını gördüm. “Ne oldu?” Ne var demek kaba kaçar diye bu kez kibar bir kız olmaya karar vermiştim.
“Sen mi yaptın?” İmam’ın sorusu ile ağzımı şokla açtım.
“Tövbe be! Ben en son yedi yaşındayken hırsızlık yaptım. İşim olmaz bir daha hırsızlıkta.” dediğimde İmam’ın yüzü ekşimişti.
“Hırsızdan da tövbe duyduk ya!” İmam’ın alaylı sesine kinle döndüm.
“Her gece torunu yaşındaki kadınlarla yatıp kalkan, cinsel videoları ellerde olan adamdan daha masumdur benim hırsızlığım!” diye çemkirdiğimde sessizlik oldu.
“Asya, neden sende herkesin cinsel videosu var?” Arem’in şaşkın sesine döndüğümde gözleri irice açılmış ve ağzı da beş karış açık bana bakarken görmüştüm.
“Abartma! Bir İmam’ın bir de eski sevgilimin var. O şerefsiz adamın videosunu da Selçuk atmıştı ve izlemedim ben! Eğer izlersem,” Parmaklarım İmam’a doğru yükseldi. “Bu adamı mı izlerim?”
“Utanma asla yok.” Umay'ın gülerek söyledikleri ile omuz silktim.
“Burada utanacağım kimse yok.” Selçuk burda olsaydı söylerken abartabilirdim mesela!
“Buğra’nın bugün ameliyatı yoktu, değil mi?” Baybars beyin kısık sesi ile bakışlar ona döndü. Arem, hayır dediğinde ise baygın haline devam etti. “İyi, o zaman şu kalbimi yerinden söksün de kriz geçirmesin! Hatta önce kulaklarımı kesin.”
“Silahlar ortada yok. Batur’un o silahları bulması lazım.” Dağılan konuyu tek bir sözü ile toplayan Korkut Dağlı ile herkesin bakışları ona dikildi.
Önümde hareketlilik hissettiğimde Sarhun Korgöz’ün ayaklandığını gördüm.
“Herkes bir şeylerin bedelini ödüyor. Bulsun ya da bulmasın ona da sıra gelecek.” Herkes aptalı oynadı, Sarhun Korgöz devam etti. “Ve varisler, sizin için o önemli gün geldi. Yarışlarınız başlıyor. Aranızdan biri lider seçilecek. İlk üçteki ise direkt masaya geçme hakkına sahip olacak. Ve mecbursunuz.” Omuzları dikleşti. “Kendinizi kanıtlamak istiyorsanız üstünüzü yıkıp yerine geçmeniz gerek. Biri hariç,” tüm bakışlar bir anlığına bana kaydı. “Asya Korgöz, kazansın veya kaybetsin ilk üçte sayılacak. Liderin tahtını daha gelmeden yıkmayı ve kendi görkemli tahtını dikmeyi hak etti lakin bir Nezir olarak oturacak.” Bakışları bana döndü, sırtı ise hepsine döndü. Yeşilliklerine baktım. Yansımam olan adamın zihnindeki cehennemde nefes almayı özledim. “Asya eğer hiçbir bilgisine rağmen sizleri yenip birinci olursa masanın yeni lideri o olur. Siz koltuk ve liderlik için savaşırken o sadece liderlik için savaşacak.”
Sol eli havalandı omzumun üzerinde durdu. “Zaafları kullanırken kızım, merhamatsiz olduğunu hatırla.” İşaret parmağı tam da yüreğime kondu. “Kazanmak için Asya, merhamet etme. Yedi yaşında avuçlarında kan vardı senin. Ellerine kan bulayanların kökünü kazı.”
“Anne rahmine düşen nefeslerin dahi ensesinde olacağım.”
Bu muydum ben?
Bilmiyorum, lakin ilk günden beri dediğim intikamı istiyordum.
“Asya’nın elini kana bulamasına gerek yok!” Baybars Beyin öfkeyle araya girmesi ile karşımdaki seksenleri de devirmek üzere olan adamın dudaklarında yorgun bir tebessüm belirdi.
“Sana bir baba nasihatı, Baybars. Kızının, sol avucundaki yaralara bir kez de sen merhem sür. Bir kerede sen kızının içinde olduğu kan banyosunu gör.”
Ama görmezler.
Bilemiyorum. Ben ilk günkünden daha da kırgındım özlerime. Nasıl beni anlamayıp göremiyorlardı? Hani, kanllarından canlarından onları bilirlerdi. Bilememişler.
“Ve Asya, özgürsün. İstediğin eve, istediğin yere gidebilirsin. İlk sınavın bitti.”
Sarhun gitti, masa dağıldı. Zihinlerde çürümeye meyletilmiş sorular birikti ve Temur ile beraber koca odayı terk ettik.
“Fazla açık veriyorsun.” Yanımda yürüyen ve dışarı çıktığı gibi sıfıra vurduğu saçlarından dolayı parlayan kafasına siyah beresini taktı.
“Artık korkmaları gerekiyor. Saklamamız gereken bir olay kalmadı.” Bakışlarımı merdivenlerden ayırıp siyah harelerine diktim. “Bam, bam! Direkt saldırıyorum.”
“Kızlar, doğaları gereği uslu olmalıdır.” Merdivenlerin sonunda, korkuluğa dayanıp bizi bekleyen adam ile sahte tebessümü yüzümü yerleştirdim.
“O doğayı sana montalarım.” Tatlı çıktığına inandığım sesime karşı gür kahkahası boşlukta yankılandı.
“İçerideki performansından sonra emin ol, montalama işlerin ilgimi çekti.” Bakışları Temur’a kaydı. “Sahi Selçuk mu temur mu?” Merdivenlerin bitmesine son iki adım kala durdum. Boylarımız neredeyse eşitlendi. Koyu gri, daha çok kül gibi olan göz bebeklerine baktım. “Sahi listende bende var mıyım?” Başı boynuna doğru büküldü. “Varsam bilmeliyim. Ona göre müstakbel eşime karşı iyi davranmam lazım.”
“Listemin başındasın,” üzerine doğru eğildim. Yüzlerimizin arasında çok az bir mesafe kaldığında bir an dudaklarına baktım. Anında odağı değişti. Yüzündeki çıkarlar silindi, sertçe yutkundu. “Öldürmem gereken adamların başını çekiyorsun, Ceyhun Baltacıoğlu.” İşaret parmağımı çenesinin altındaki o et parçasına getirdim. Hassas deriye tırnağımı batırıp çenesini yukarı kaldırdım. “Dikkat et, her an canını alabilirim.”
Çenesini sertçe bırakıp son iki merdiveni de indim. Elleri ceplerinde eğlenerek Ceyhun’a bakan Temur’da bana eşlik etti. “Hadlerini bilmeden bir de ismimi yanlarına ekliyorlar.”
Bunu sözde Temur’a söylemiştim ama duyurmak istediğim Ceyhundu. Lafım da yerini aldı.
“Herkes sana aşık değil, sana aşık gibi davranamazsın!” Ceyhun’un öfkeli sesine döndüm.
“Tabiki de herkes bana aşık değil. Olamaz da.” Alayla güldüm. “Ama seni de kanındakileri de biliyorum. Güzel herhangi bir insan ilginizi anında çeker. Eh, bu da sizin zaafınız her halde.”
“Ceyhun,” dedi Temur. “Siktir git.”
“Selçuk ve senin aranda yaşanacaklar ne biliyor musun?” Ceyhun’un sesinde öfke yoktu. Zihnindeki şeytanlar hızla toplanmıştı. “Peri’nin yaptığının aynısını yapacak. Güç için Korgöz kadınları, erkekleri avlamakta iyiler. Dikkat et mezardaki kurbanlardan biri de sen olma çünkü Selçuk, Asya’yı sana bırakmaz.” Yanımızdan ayrılmak için sırtını döndü. Son sözünü de söyledi. “Dikkat et dostum, Selçuk Asya’yı kazandığında mezarda olan bu kez sen olacaksın. Peri, bir Dağlı’yı mezara koydu. Sıradaki de kızı. Bir Töre’yi mezara sokacak.”
Alayla Temur’a baktım. Düşünceli bakışları giden adamın arkasındaydı. “Ee, sevgili dostum benim için sen de ölür müydün?”
Bakışları bana döndü, gözlerinde haylazlıklar yeşerdi. “Cehenneme önden gitmek hep hayalimdir!”
Gür kahkaham boş alanda yankılandı. Korumaların bakışları bize döndü. “İşte bu yüzden seni seviyorum. Olması gereken arkadaş!” Duraksayan adımlarımız yeniden hareketlendi.
Dudağındaki alayda kırılma belirdi. “Sürekli arkadaş olduğumuzu vurgulamana gerek yok. Eğer Selçuk’u seviyorsan aranıza girmem. Eğer sen aranıza girmemi istiyorsan o mevzu farklı.” Dışarı çıktığımızda arka cebinden bir sigara paketi çıkardı. Önce bana uzattı. Bir dal aldım. Kendi içinde bir sigara çıkarıp bana baktı. “Ama Asya, benim bir Dağlı gibi kurban olmaya niyetim yok.”
“Selçuk’u sevmiyorum.” Başka ne diyebilirdim ki? Konuşmama izin vermedi.
“Ama ilgi duyuyorsun. İlgini çekiyor, o olduğunda odağın tamamen onda. Her hareketini izliyorsun. Sana bakmadığı anlarda kaşların çatılıyor, başkasına baktığında o kişiye anlık olarak öfke ile bakıyorsun…” ve daha da devam edecekti. Bu saçma nedenlere o an katlanamadım. Elindeki çakmağı sertçe aldım.
“Attığı adım dahi ilgimi çekiyor!” Öfke ile gözlerine baktım. “Bunu mu duymak istiyorsun? O zaman haberin olsun köpek gibi ilgimi çekiyor! Bakışları benden koptuğunda kafamın içini oyuyormuş gibi hissediyorum. Bana hissettirdiği bu huzursuzluktan dolayı da ondan nefret ediyorum.” Sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim, çakmağı yakıp sigarayı yaktım. Bir sigaranın ucunda yakmak istediğim bu saçma duygulardı. “Ama bak ben ne yapıyorum! Onunda ailesinin de sonu olabilecek o silahları aldım. İnine sindim.”
Parmaklarımın arasındaki çakmağı almak yerine dudaklarımın arasında duran, Selçuk’a olan bu saçma duyguları ucuna bağlayıp yaktığım sigaramı aldı. Sigaramı dudaklarına dayayıp derin bir soluk aldı, yanakları içe çöktü. “Ve pişman olacaksın ileride. O adama aşık olacaksın, gerizekalı ve sen tekerlekleri patlamış bir tır gibi hepsinin ailesinin içine dalıyorsun.”
Yanımıza gelen kadın kabanımı uzattı. Bu soğukta daha fazla kalmamak için hızla üzerime geçirdim. “Teşekkür ederim,” Bakışlarımı yumuşatmaya çalışmıştım ama Temur sinirlerimle bu denli oynamışken zordu.
Temur’da siyah kabanını giydiğinde dudaklarının arasındaki sigarayı uzattı. Alıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. İçime zehri soludum ve ardında kalan zehirleri Temur’un üzerine üfledim.
Kadın da bu sırada yanımızdan ayrılmıştı.
“Ben tek miyim? O tekerlerden biri de sensin, Temur. Annende var unutma. Eğer bir günaha bulanıyorsam bil ki arkadan destek veren sizsiniz!”
“Ben de annem de kendimizi kurtarabiliriz!” Öfkeyle üzerime geldi. “Asya, anlamadığın da tam olarak bu. Sen kendini açık hedef yapıyorsun, seni kurtarabileceğimiz bir alan yaratmıyorsun.”
“Sizin kurtarmalarınıza ihtiyacım yok. İstediğim tek şey o çürük yumurtayı bulmak.”
“Ve günün sonunda kendini öldürteceksin, değil mi?” Gözlerinde bir dostun kaybını gördüm. Belçim’de de benzeri vardı. “Uyumak kaçıştır diyordun ve sen sonsuz uykuyu arzuluyorsun!”
“Enis var.” Sesim kısık çıkmıştı. “Enis’i bırakamam.” Temur’dan o an bakışlarımı kaçırdım. “Temur, eğer Enis olmasaydı ben ölümümü dahi ayarlamıştım. Mezarım zaten var sadece bu kez orası gerçekten de bedenimle dolacaktı ama Enis’i bırakamam.” Bakışlarımdaki telaşla ona döndüm. “Ondan bir kez gittim, ondan sesini aldım. Bir daha gidersem neleri alırım bilemiyorum.”
“Kendin için değil de Enis için mi yaşıyorsun?” Sesi küsmüş bana.
“Öbür yarım için nefes alacağım hatta en iyisiyle.” Dudaklarmı yalayıp kendimden dahi sakladığım sırları örtmeye çalıştım. “Onu boş ver de sence Korallar silahları bulmuş mudur?”
Bir kaçışıma daha göz yumdu. “Daha erken. Bir iki saate bulurlar. Geceye kadar Batur da Selçuk da meşgul olur.”
Kollarımı tenime sardım. Soğuğu unutmaya çalıştım. “Sence Selçuk,” cümlemin devamı gelmedi. Dudaklarım mühürlendi.
“Ailene karşı her kötülüğü yapabilir, yapmıştır da ama seni bildikten sonra senin için yapmamıştır.” Arabalara doğru yürümeye başladık.
“Selçuk’dan hoşlanmıyorsun ama onu destekliyor gibisin de.”
“Genel olarak hiçbirimiz birbirimizden hoşlanmayız. Çıkarlarımız dışında.” deyip göz kırptı. “Ama sana değer veriyorum bu yüzden senin için doğru adamın Selçuk olduğunu düşünüyorum.”
Umay Töre’nin aracın içindeki bakışlarını gördük. Oğlunu bekliyordu. Beklerken de bakışları durmadan hesap yapan bir ifade ile üzerimizde geziniyordu. “Ama eylemlerin düşüncelerini doğrulamıyor.”
“Çünkü düşüncelerim, cebimi doldurmayacak.” Bedeni tamamen bana döndü. Adımlarımız durdu. “Varisler için ayarladıkları o saçma sınavda neler olacak bilmiyoruz. Hepimizi en kötü şekilde zorlayacaklar ve sakın unutma lider olmak istiyorsan lider gibi davran.”
“Merak etme, hiçbirinizin ölmesine müsade etmeyeceğim.”
Dudakları yana kıvrıldı. “Umarım, umarım Asya. Günü geldiğinde umarım Selçuk’u durdurabiliriz.”
“Gurursuz değilse durur.” Oysa ne aşk ne gurur, sadece sen diyen bir adamdı o.
“Aşk ve gurur mu?” Gülerek arkasını döndü. Önüne geldiğimiz arabanın kapısını açtı, bir anlığına bakışları bana kaydı. “Onun için bir sen varsın. O gün yeterince gördük.” dedi ve arabaya binip gitti.
Kendi arabama doğru ilerlediğimde arkamdan seslenen Arem’i duydum. “Asya, bekle.” Hızlı adımlarla bana yetişmeye çalışan Arem ile durup onu bekledim. Baybars Bey de hemen arkasındaydı.
Yanıma geldiklerinde daha onlar konuşmadan ben konuştum. “İçeride konuşulan hiçbir konuyu şu an konuşmak istemiyorum. Eğer konuşacaksanız sınav gününe kadar amcamın yanına giderim!”
Artık beni evde tutabilecekleri tek bir neden de yoktu. Eğer istersem Enis benimle amcamın evine gelirdi ama onu da evinden etmek istemiyordum.
“İçim patlayacak artık.” Arem’in soğuktan kızaran yanakları, hafif çatık kaşları ile öfkeli eski Aremden ziyade on beş yaşlarında öfkelenmiş çocuk Arem’i görüyordum.
“Asya, içeride bahsettiğin şeyler konuşulmayacak konular değil.” Baybars’ın sakin sesi ile iç çektim.
“Sadece onları kandırdım.” Evlilik konusuna takıldıklarına emindim. “Gücün bende olduğunu kanıtlamak istedim.”
“Benim parmağımdan düşen yüzük bu masadakiler yüzünden Asya.” Arem’in sesindeki acıyı duyduğumda kalbim onun için sızladı. “Sevdiğim kadının oyunlarına alet edildim ve bak hayatımı mahvettiler. Asya, sakın. Sakın sen de benim düştüğüm bu hataya düşme be abiciğim.”
“Aşık değilim, Arem.” Aptallık etmem demek istemedim. Aşık değilim dedim bende. İkisi de denkti.
Denkliği kavradı, gözlerindeki keşkeler yerini aldı.
“Şimdi, ne yapıyoruz peki?” Sorumla beraber Baybars beyin kaşları havalandı.
“Özgürsün. Ne yapmak istersin?” Evet, bu kez evlerine zorla yollanılmıyordum. Bu kez gerçekten de özgürdüm. Ya da öyle sanılıyordum.
Enis ve Çağrı abime bu denli bağlıyken bırakamazdım. Çağrı abimi o yamyamların içinde yalnız bırakamazdım.
“Eve gidelim o zaman.” Kısık sesim üçümüzün arasında yankılandı. Üç kalpten ikisinde mutluluğun yeşerdiğini gözlerinden gördüm. “Ben arabamla geliyorum.”
“Arem, benim arabayı da eve yollat. Ben kızımla biraz gezinmek istiyorum.” Gözleri bendeydi.
Sol kaşım soru sorar gibi yükseldi. “Kızınızın haberi var mı peki?”
“Babasına kıyamaz diye düşünüyorum?” Bir an gözlerini kaçırıp çekingenliği ile bana geri döndüğünde başımı iki yana salladım.
“Çocuk gibisin.” İşaret parmağım ortamızda havalandı. “Ama arabayı ben sürerim.”
Şartımı anında kabul etti. Başını aşağı yukarı salladı. “Tamam,” dedi.
Aremle vedalaşıp benim eski arabama bindiğimizde ehliyet kemerimi takıp Baybars Beye döndüm. “Ben deli sürerim.”
“İnan normal sürmüş olsaydın şaşırırdım kızım.” deyip arabaya tutundu.
Kıkırdayıp arabayı çalıştırdım ve hızla orayı terk ettim. “En azından beni az çok tanımışsınız.”
“Zamanın iyileştirdiği yaralardan biri daha.” Bakışlarını yan profilimde hissedebiliyordum. Ona dönüp gözlerinden geçen her duyguyu görmek istiyordum ama bir kez baksam bir daha yola odaklanamamaktan da korkuyordum.
“Zaman yaraları iyileştirmez.”
“Demektir ki, hala yaraların açıkta.”
Bir anlık gafletle ona döndüm. Yeşil harelerinde bana doğru yükselen sevgi ve keder vardı. Bir babanın sevgisi ve kederi de bendim.
Hızla önüme döndüm. “Tuz basılmadığı sürece çirkin durmalarından başka bir sorunları yok.”
Hoş erkeksi kıkırdayışı arabada yayıldı ve o an gülüşündeki o yaşlılığı duydum. Baybars Bey yıllar önce kızının kaçırıldığı yaşta değildi. Ben onu hep o günkü gibi hayal ediyor, o günkü adama nefretimi kusuyordum ama bu yanımdaki adam da yıllarla boğuşmuştu.
“Günün sonunda seni ve anneni estetik ameliyatlarından toparlayacağımı biliyordum.”
Dudaklarımda bir kıkırdayış koptu. “Yedi tane çocuk doğuran, otuz üç yaşında oğlu olan bir kadın ile daha yirmi dördünde olan beni mi hayal ediyorsun estetik ameliyatında?”
“Yeni neslin ilgisi olduğunu biliyorum.” Bir an sesinde bir böbürleniş yankılandı. “Özellikle burun estetiği.”
“Benim burnumda estetik.”
“Ne? Aşırı doğal duruyor ama. Bir sağa çeksene bakayım.” Baybars beyin bakışlarını daha yakınımda hissettim.
“Anlar mısınız ki?” diye gülerek sordum.
“Unutma bir dönem üniversitede akademisyendim. Öğrencilerim bana doğal bir burun ve estetik burun arasındaki farkları anlatmıştı.”
“Derste bunu mu konuşuyordunuz?” Kırmızı ışıklarda durduğumuzda şaşkınlıkla ona döndüm.
“Her an ders olamaz ya. Öğrencilerin odağı dağılıyordu ve araya bazen böyle saçma şeyler ekliyordum. Ee, her hafta okula burnu bantlı biri gelince de merak etmiştim.” Çalan telefonuna bakıp sessize aldı anında.
“Estetik yaptırmadım. Belki ileride ama bu kadar kargaşanın içindeyken burnuma gelen bir darbe hasar bırakabilirdi.”
Heyecanla yerinde kıpırdandı. “Bak onu da biliyorum!” Neyi kast ettiğini anlamadan işaret parmağnı burnuna koydu ve “Burnum estetik yaa!” diye ince bir sesle taklit yaptığında dayanamadan kahkaha attım. Arkadaki korna sesleri kahkahama eşlik edince toparlanmaya çalışıp yeninden eve doğru sürdüm.
“Bunu beklemiyordum.” kıkırdayışıma artık o da eşlik ediyordu.
“Ben yeni nesli takip eden modern bir babayım.” Kendini övdüğünde hala gülüyodum.
“Hardemir erkeklerinden biri bile modern değil.” Alayla ona döndüm. “Kanıtlayalım mı?”
Anında ellilerin ortasındaki adam yerine sindi. “Yok, kalsın kızım. Zaten bu aralar kalbim çok kötü. Bak bak yine geldiler.”
“Kaçak oynuyorsun.”
“Ve daima böyle kazandım.”
Öne doğru uzanıp müzik açtığımda çıkan müzik ile Baybars Beye döndüm. “Bakalım ne kadar gençlere ayak uydurmuşsunuz. Bu hangi müzik grubu?”
Bakışları benden ayrıldığı an yüksek sesim arabada yankılandı. “Bakmak yok!” Korkuyla bakışları bana döndünde tehditkar bir ifade ile baktım. “Kopya da yok!”
Kısık bir sesle “Tamam,” dedi pes eder gibi. “Ben aslında bu grubu daha önce duymuştum. Ama bilmiyorum. Çok yeni olmalı.”
“Doğru çok yeni bir kız grubu. Hatta bu ilk şarkıları.”
Müziği dinlemeye başladı. “Zamansızdık?” diye tahmin de bulunduğunda kıkırdadım.
“Doğru. Ama bu şarkının ismi. Grubun değil.”
“Bari ipucu ver kızım! Şimdi fakülteye de gitmediğim içi çok geride kalmışım.” İsyanı çok tatlı gelmişti bir an.
“Yedi yedi yedi.” Bakışlarım ona döndü. “Bunu yaptığımda neyi yapıyordum!”
“Duadan kaçan yeni neslin sığındığı bir şeydi. Alıp veriyorsunuz işte.”
“Hatırlat eve indiğimizde bol bol güleceğim.”
“Babayla da dalga geçilir olmuş!” Sesinde kızgınlık yakaladığımda tekrardan ona döndüğümde gülerek bana bakan yeşil hareleri ile denk düştüm.
Gülüşümü yutup önüme döndüm. “Manifest. Yeni kız grubunun ismi. Bu konuda çok eksiğin var. Daha hangi renk olduğunu dahi seçmemişsin. Nasıl yeni nesil modern bir babasın?”
“Kızım bana öğretir.”
Kızı, öğretirmiş. Ondan öğrenemediğim onca şeye rağmen ben ona öğretirdim. Öğretirmişim.
Sonrası biraz sessizlik, biraz Baybars Beyin sessizliği bölmeye çalışmaları ile eve gelmiştik. Arabadan indiğimde ilk gördüğüm Selim oldu. Hain Selim! Hem evlenme teklifimi reddetmiş hem de o gün Enis’in beni kara gömüşünü gülerek izlemişti.
“Selim’den yana bir sıkıntı mı var?” Baybars Beye döndüğümde baktığım yere bakıyor, Selim’i boğacakmış gibi duruyordu.
“Aslında,” Baybars Beydeki bakışlarımı ayırıp Selim’e baktım. Korku ile bana bakıyordu. “Sıkıntı var.”
“Ne yaptı?” Baybars Beyin arabanın içindeyken kullandığı o sesi gitmiş yerine korkutucu bir ton yer almıştı.
“Ne yaptığını söylediğimde kalbin dayanır mı?” Yüzüm anında düşmüş ve alt çenem titremişti. Parmağımı kaldırıp Selim’i işaret ettiğimde Selim ve yanındaki tüm korumalar Selim’i, Baybars Beye şikayet ettiğimi anlamıştı.
“Selim!” Baybars Beyin gür sesi bahçede yankılandığında buraya bakmayan korumalar dahi bu tarafa dönmüş ve neler olduğunu anlamaya çalışır gibi bizi izlemeye başlamıştı. “Gel lan buraya!”
Selim tek solukta yanımıza adeta ışınlandığında korku ile Baybars Beye bakıyordu. Sanki bana bakmamamakta ayrı bir ısrarcıydı. “Buyrun, Baybars Bey.”
“Lan it, kızıma ne yaptın da onu ağlattın?” diye bağırdığında bir kaç korumanın güldüğünü duydum.
“Hiçbir şey,” Selim kekelemeye başladığı an sustu.
“Kızım yalan mı söylüyor?” diye Baybars Bey bağırdığında bir an sakin bir ifade ile Selim ile göz göze geldi ve ikisinin de bakışları bana döndüğünde sırıtan yüzüm ile denk düştüler.
“Ben yalana da yalancılara da karşıyım.”
“Asya kızım, hoş mu yaptığın?” Baybars Beyin kınayıcı bakışları ile omuz silktim.
“Ama ben Selim’e gel kocam ol dediğimde bunun korkunç bir şaka olduğunu, bir daha ona şaka yapmamamı söyledi. Yalan mı demişim sanki!” diye çemkirdiğimde Selim utangaç bir şekilde bakışlarını indirmiş Baybars Bey şokla bana dönmüştü.
“Altı oğlumu zapt edebilip de kızımın hovardalığına bir çözüm bulamıyorum. En sonunda eskilerdeki gibi seni everip bu hovardalığına son vereceğim!” diye söylenip yanımızdan ayrılmak için iki adım atmıştı ki durup Selim’e döndü. “Evladım sen de fazla ortalıkta gezinme. Bir şey olursa sorumlu ben değilim.”
Elim şaşkınlıkla dudaklarıma yükseldi. “O ne be öyle! Sapık mıyım ben! Sadece o gün dalga geçmiştim. Selim bir daha sana selam dahi vermem lan! İsmimi sapığa çıkardın resmen. Hayırsız, bir de korumam olacak, önce beni kendi dilinden koru! Durduk yere ismimi çıkardınız resmen! Seni de Baybars Beyi de Arem’e söyleyeceğim. İkinizi de evimden kovuyorum!”
Bu kez iki kişiyi arkasında bırakıp giden bendim ve hala söylenmeye devam ediyordum. Kapıya vardığımda anında kapı açılmış ve Peri Hanım ile göz göze gelmiştik. Sevecen yüz ifadesi yüzümdeki somurtkanlığı gördüğü an soldu.
“Ne oldu kızım?” Telaşlı sesi ile arkamda kalan adamları gösterdim.
“Bana sapık muamelesi çektiler.” diye bağırdığımda şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“Kim?”
“Hayırsız kocan!” deyip evin içine girdim ve topuklularımı öfkeyle çıkarıp farklı yerlere fırlattım. Peri Hanım savurduğum ayakkabıları toplarken aynı zamanda şaşkınlıkla bana bakıyordu.
“Baybars mı?” Yerden doğrulup bana şaşkınlıkla bakan kadın ile burnumu çektim.
“Evet, o! Bir de adamlara kendinizi koruyun diyor.” Kabanımı da çıkardığımda bu kez ortalığa atmak yerine elimde taşımaya karar verdim. “Hayırsız adam!”
“Kızım yanlış anlamışsındır?” Peri Hanımın kararsız sesini duyduğum an arkamdan Baybars Beyin kısık gülüşünü duydum.
“Şimdi de beni, annene mi şikayet ediyorsun?” Elleri cebinde kapıya yaslanıp bizi izliyordu eğlenerek.
“Ben kimseyi şikayet etmem, kendi işimi kendim görürüm!” diye cırladığımda bir an yüzü buruşur gibi oldu.
“Evet, kızım. Kesinlikle öyle yaparsın.”
“Baybars, ne oluyor?” Benden bir cevap alamayınca bu kez kocasına sarmıştı.
Parmağım Peri hanıma yükselip Baybars Beye baktım. “Anlat, anlat! Karına, kızını nasıl sapık diye ilan ettiğini o da duysun! Rezil aile! Benim standartlarım daha yüksekti be!” Çantamı da elime alıp söylene söylene merdivenlere ilerledim.
“Neymiş, Selim kendini korusunmuş! Kimin namusuna göz diktik be! Edebimizle gel evlenelim dedim, o da şakaydı! Zengin koca alacaktım ben!”
“Duyuyorum seni! Bir seksen yıl boyunca koca lafını duymayacağım senden!” Baybars Beyin arkamdan bağırması ile ona döndüm.
“Bir yıla evlenip gittiğimde görürsün sen!” Ve hızla koşmaya başladım. Bir de bu yaşlı adamın dırdırlarını mı çekeceğim?
“Asya gel buraya! Kim o it! Bütün gün kocadan bahsetmeni artık ciddiye alacağım!”
Odamın önüne geldiğimde alt kata doğru bağırdım. “Kocama it deme! Oğlum diyeceksin!” Odama hızla girip kapıyı kapattığımda sadece boğuk sesleri kapıyı aşıp kulaklarıma ilişmiş ama anlamsız sözcüklerden ibaret kalmıştı.
“Kudur!”
Bu kez kabanımı koltuğun üzerine attım. Odama göz gezdirdiğimde birilerinin odamı toparladığını görünce kapıya doğru yeniden yöneldim ve kapıyı açıp başımı koridora doğru çıkardım. “Kimse odamı toparlamasın demedim mi? Benim dağınıklığıma karışmayın kardeşim ya! Alın bakın odam gibi değil! Bu ne ya böyle!”
Karşı kapının açıldığını gördüğümde bir an Enisle göz göze geldim. “O anana de, odamı toparlamasın!” ve kapıyı yüzüne sertçe çarptım.
Odaya göz gezdirdiğimde beni en çok sıkan olay, masamın düzeninin tamamen değişmesiydi. “Bir kere ben o kitapları öyle dizmem ki!” Masaya doğru ilerlediğimde bilgisayarımın da farklı bir köşede olduğunu gördüm.
Kaşlarım bir an çatıldı. Hızla bilgisayara girdiğimde en son üzerinde çalıştığım kat planı taslağı hala açıktı. Sorun etmeyerek bilgisayarı geri kapattım. Birileri girmiş dahi olsa bulabilecekleri en fazla şey Belçim ile çektiğimiz ifşalık fotoğraflarımızdı, ki onları da alıp manşetlerde paylaşmayacaklarına göre sorun yoktu.
“Bu gidişle odama kamera takacağım!” Balkonun kapısına yönelip balkona ordan da Çağrı abimin odasına doğru geçtim. İkimizin balkonları ortaktı. Her iki odaya ortak bir balkon yapılmıştı. Garibim Enis’in balkonu ise Baha ile ortaktı.
Bir an adılarım duraksadı. Yüzümde tatlı bir tebessüm belirdi, zira ben öyle düşündüm.
O bombayı mabadında patlatacağım Baha!
Çağrı abimin siyah ağırlıklı ve araya serpiştirdiği kırmızılık ile içimdeki kasvet arttı. “Sanki bana kötü çocuk, haspam!”
Onu odada bulamadığım için geri dönüyordum ki masasında gördüğüm şey ile yakınına girdim ama görebildiğim daha doğrusu anlayabildiğim tek şey kablolar, daha fazla kablolar. Zarar vermekten korkup hızla uzaklaştım ve odasından çıktım.
Kendi odama geri döndüğümde bıraktığım gibiydi her şey. Fazla düzenli. Korseyi çıkarıp yatağın üzerine attım. Çoraplarımı da çıkarıp koltuğun üstüne attım. Duşa girmeden önce burayı bana ait kılmaya kaldığım yerden devam ettim. Pislikse de benim pisliğimdi.
Yerde yarım bıraktığım yapboz parçalarını bile kaldırmışlardı. Ben odamda doğru düzgün adım dahi atamazdım. Üç farklı köşede üç farklı yapboz olurdu. Komodinlerin üstünde tamamlamadığım ama arada bir sayfa yapıp bıraktığım iki üç sudoku defterim olurdu. Masamın üstü ise daha kalabalıktı. Mesela o küçük raf yoktu! Kafalarına göre düzen kurabilmek için birileri kafasına göre odama eşya koyup çıkarabiliyordu.
Yine öfkelenip kapıya doğru yürüdüm. Kapıyı sertçe açıp koridorda bağırmaya başladım. “O rafı kim getirdi? Saygısız aile! Benim odamsa ellemeyin! O rafı da sökeceğim!”
Tekrar odaya dönüp kapıyı sertçe vurdum. Normalde hepsi aynı anda ortalıkta olurdu ama şu an hiçbirinden ses çıkmıyordu. Korkaklar!
Bir kaç parça kıyafet alıp banyoya doğru ilerledim ve kısa bir sürede duşumu alıp çıktım. Saçlarımdaki ıslaklığı alıp saçlarıma krem sürmek istediğimde saç diplerimdeki kırıkları gördüm.
Onca parayı kremlere, şampuanlara, yağlara vereyim saçlarım yine de kırılsın. Bunlar hep Selçuk’un suçu. Düzgün sevseymiş saçlarım da canlılığını korurdu.
Çekmeceden makası alıp saçlarımı keseceğim ayara getirmiştim ki Baha’nın sesini odamda duydum.
“Zilli, nerdesin?”
Biraz konuşur beni bulamaz sonra gider.
Sus bu yüzden Asya. Umursama.
“Banyoda olduğunu biliyorum. Ses versene!” Kapının dibinden gelen sesi ile üfledim.
“Madem nerde olduğumu biliyorsun, o zaman ne diye nerede olduğumu soruyorsun süper zeka?”
Kıkırtısını işittim. “Bir şey soracaktım!”
Beni salmayacağını anladığımda pes etmem uzun sürmemişti. “Gel söyle ve defol!”
“Emin misin?”
“Baha, ya gel söyle ya da defol!” diye bağırdığımda kapının açılan kapısını gördüm. Çok az açılmıştı. Sonra kafasını gördüm. Uzun saçları alnından döküldüğü an eliyle onları geriye taradı ve kapattığı gözlerinden birini açıp içeriye daha doğrusu yere bakındı. Gözü ayaklarımı bulunca biraz yukarı çıktı ve eşofmanımı gördüğü an derin bir soluk alıp içeriye daldı.
“Bu neydi şimdi böyle?” Huysuz sesim ile gülerek bana baktı.
“Adabı muaşeret, ders bir.” deyip bana bakındı. Kısa bir süre bakındıktan sonra kahkahayı bastı. “Kızım yeterince boynuzlanmadın mı? Bu boynuz ne?”
Önüme gelen saçlarımı geriye doğru attığımda yeniden önüme düşmüştü. Düşmeme ihtimali yoktu çünkü saçlarımın yarısını neredeyse alnımın yakınlarında at kuyruğu şeklinde toplamıştım.
“Saçımı kesiyordum!” Bakışlarımı ondan alıp aynaya geri döndüm ve uç kısımlarından kesmeye başladım.
“Neden kesiyorsun ki? Saçların çok güzel.” Baha’dan beklemediğim iltifatla bakışlarım yandan ona döndü.
“Kırılmışlar.”
“Onları da mı üzmüşüz.” dediği an parmaklarımın arasındaki makası daha sıkı tutundum.
“Bilmem.” fısıltım dudaklarımdan ayrıldığında bakışlarımı da ondan ayırmıştım. Eş zamanlı olarak da adım seslerini duydum. Tam önümde durduğunda ona yeniden baktım.
“O zaman kırıkları kesip atmana, yeniden en canlı hali ile büyütmene yardımcı olabilir miyim?” Siyah harelerindeki beklenti ve umut boğazımdaki düğümü daha geriyordu.
“Hayır istemiyorum. Tek başıma haledemeyeceğim bir şey değil.” Mevzu sadece saçımın ucundaki kırılmış uçlar değildi. Reddedişim ona değildi.
Reddedişimin adı Bahaydı.
“Gaddarsın.” dedi.
“Anca böyle hayatta kalabiliyorum.” dedim hiç reddetmeden ve o devam etti hiç acımadan.
“Bu yüzden sana hayranım. Bu yüzden aptallıklarıma rağmen seni görebildim.” dediğinde bu kez cevap vermedim. Yanıt vermem için de beklemedi. Zira odağı cümlelerimden kayıp parmaklarımın arasındaki makasa doğru yol almıştı bile. Parmaklarını, avucumun üstünde hissettim sonra da kayıp akan makası.
“İki yaşına girdikten dört ay sonrasıydı sanırım.” Saçlarıma tarağı geçirdiğinde sessiz kaldım ve onu dinlemeye başladım. “İlkbahar vaktiydi işte. Saçını kesmek istediğini anlatıyordun. Batur’un kızı Selin’in o dönem kahkülleri vardı. Bir davette görmüştün ve o saçları çok istemiştin. Bir de ağlayarak derdini anlatmaya çalıştığın vakitler vardı. Başta kimse anlamamıştı annemlerin anlaması üç günü bulmuştu.” Saçlarımdaki tarağı çekip çıkardı, uçlarına makası dayadı ve benim yamuk kestiğim her yeri ustalıkla düzeltmeye başladı. “Annem, ağlayışlarına dayanamayıp kahkül kestirecekti ama babam engel oldu o an. Makası saçlarında görünce ‘Kızımın saçına kıyamam ben’ deyip makası alıp saklamıştı. Seni susturma işi de tabiki de babamda kaldı.”
Gülerek anlatıyordu. Geçmişi yad eder gibi. Bahsettiği o küçük kız çocuğu bendim. Anısındaki o minik kardeş bendim ama yabancı gibi hisseden, başkasının hikayesini dinliyormuş gibi hisseden de bendim.
Ait olduğum anlara dahi yabancı kılınmışım.
Baha, susmadı. Kaldığı yerden devam etti. “O gün herkes kahkülleri unuttuğunu, bir daha istemeyeceğini düşünmüştü ama ben seni biliyordum. Şirret bir şeydin,” dediğinde dayanamayıp kahkahayı basmıştı. Bir an bende gülmek istedim ama Baha’ya yumuşamamak için gülüşümü gizlemeye çalıştım. “Gece odanıza geldiğimde Enis yatağında ağzındaki emzikle çoktan uyumuş sen ise Enis’in yanına bebeklerinden birini koyup yataktan kaçmıştın.” dediğinde şaşkınlıkla ona baktım.
“Nereye kaçmıştım ki?”
Bir an gözleri saçlarımdan kayıp gözlerime ilişti. Orda o küçük çocuğa dair olan saf sevgiyi gördüm. “En alt kata. Önce annemlerin odasına girip banyodaki makası çalmış sonra da alt kata inip saçlarını kesmiştin. Yalan yok, ilk seni göremediğimde aklıma çok başka şeyler geldi. Beş yaşındayım daha. Seni mutlu etmediğimiz için canavarların seni, bizden kaçırdığını sanıyordum.” ve o dudaklarından sızan acıyı gördüm. Dudağındaki gülüş çürümüş, gözlerindeki mutluluk cesede dönmüştü.
“Peki, yakışmış mıydı?” Bir an daldığı yerden irkilirmiş gibi uyandı. Sorumu, kaçamağımı o an algılayamadı. “Saçımı kestim ya, kahkül bana yakışmış mıydı Baha?”
Bir an kaşları yukarı kalktı ve gözlerindeki cesetlerden çiçekler yeşerdi. “Yakışmıştı aslında ama sen pek beğenmemiş gibiydin.” dediğinde anlamayarak ona bakındım.
“Nasıl yani? Kötü mü kesmiştim?” dediğimde arkama geçip arkada bıraktığım saç tutamlarını taramaya başladı.
“Saç diplerinden kesmiştim desem?” dediğinde hızla iki buçuk yaşlarında, sarı kafasının yarısı kel bir çocuk hayal etmeye çalıştım.
“Şaka de!” İrice açtığım gözlerimi görmese de sesimdeki dehşeti duymuştu.
Kıkırtı ilişti kulaklarıma. “Değil malesef. Hatta aynada kendini gördüğünde çığlık çığlığa ağladığın için herkes uyanmıştı. Herkes hızlıca aşağı indiğinde makas benim elimde, senin de ayaklarının dibinde saçların vardı. Haliyle benim kestiğimi sandılar. Annemim kalçama attığı o terliği hala hatırlıyorum.” Sitemi ile kalbim sızladı.
“Demedin mi, Asya kesti diye?” Aynadan Baha’ya baktım. Saçlarıma makası daldırmadan önce bir şeyler fısıldıyordu, sanki onları kesmeden önce özür diliyordu.
“Çok ağlıyordun, diyemedim.” Aynadan omuz silkeleyişini izledim. Sonra makası saçlarımın ucuna getirdi.
“Kıyamadın mı küçük kardeşine?”
“Kıyamazdım.” Ama yirmi yıl sonra geldiğimde bana ilk kıyan da oydu. “Sonra kalbim kirlendi, kardeşime kıydım.”
Başını sola çevirdi ve aynada göz göze geldik.
“Kirli kalpler bir gün temizlenir. Mahşerde yaptıklarının bedelini ödemek için saf bir kalbe ihtiyaçları vardır. Peki, sen şimdi mahşerde misin, Baha?”
Yutkunuşunu gördüm. “Mahşerimsin.”
Bu kadar. Kalp kiri kırar, yıkanır ve arınırdı. Azap çekeceği vakte hazırlanmak için ve Baha azabını çekmek için kalbindeki katrandan kurtulmuştu. Lakin kalbindeki azabı kalbim de hissediyordu.
Arkadaki saç tutamlarıyla işi bittikten sonra önüme geçti ve ön tutamlardaki saç tokasını çıkarıp kontrol etmeye başladı. Makası tekrar saçlarıma daldırdı ama büyük bir ustalıkla kesiyor, hatalı olduğunu dahi fark etmediğim yerleri saniyeler içinde düzeltiyordu.
“Sana bir şey soracağım?”
Odağı saçlarımda kaldı. Dudaklarından bir hmlama döküldü.
“Bu kadar iyi saç kesmesini nerden biliyorsun?”
“Kendim öğrendim. Sen saçlarını yanlış kesince ben de doğrusunu öğrenip kardeşimi mutlu etmek istedim.” Bunu beklemediğim için şaşkınlıkla ona baktım, o ise şaşkınlığımı artırmaya devam etti. “Hatta tüm kesimlerim kendi saçlarımın üzerinde oldu. Senin bir defasında hatalı kesilen saçların için ben, doğrusunu öğrenene kadar saçlarımı kestim. Babamlar beni durduramadı. Ve ben doğrusunu öğrenince de sen yoktun. Ben de unutmamak için saçlarımı hep uzun tuttum. Sen gelene dek saçlarımı kestim, en iyisi için ve şimdi o haylaz çocuğun saçları parmaklarımın arasında.”
“Baha,” Baha ne? Ne diyeceksin Asya? Aptal, Asya. Kör, Asya.
Kindar Asya.
Affetin mi?
Beş yaşındaki masum çocuğun kırılan kalbini bir de sen şimdi kırıyorsun.
“Beni manipüle ediyorsun. Kelimeleri iyi kullanıyorsun.” Sesimde öfke vardı. Böyle yapmamalıydı. Ona iyi hisler beslemek istemiyordum.
Dudaklarında kibirli bir tebessüm belirdi. “Baha Hardemir’in işi bu, bebeğim.”
“Şımarık!”
Güldü. “Senden çok değil.”
Bir an bu haline dayanamadım ve sonunda o gülüşün kilidi kırıldı. Güldüm. Gözlerindeki parıltılar, ruhuma ışıldadı.
“Şimdi gidebilirim.” Saçlarıma uzandı parmakları. Bu kez kırılmış uçları kesmek için değil, sevmek için. Sessiz kaldım. Kırık olmayan, canlı uçları ilk o sevdi. “Unutma, Baha Hardemir hiçbir davayı kaybetmez ve abin olarak diyorum ki, kırık olan her şeyi senden alacağım.”
Sessiz kaldım lakin yüreğimden geçeni susturamadım.
Umarım, Baha Hardemir hiç bir davada kaybetmezdi.
Uzun siyah saçlarındaki kesiklerin yeniden uzaması gibi. Verdiği o çabalar, pes etmeyen o küçük çocuk için ben davalarında daima kazanmasını diledim.
___________
Salona indiğimde sadece Peri Hanım vardı. Onu umursamayıp koltuklardan birine yöneldim ve televizyonun kumandasını alıp yerime kuruldum. Elindeki tableti indirip her hareketimi zarifçe izlemeye başladı. Gözlüklerini de çıkarıp tabletle beraber sehpaya bıraktığında konuşmaya başladı.
“Gözlüklerinin derecesi ne, kızım?” Ve bende gözlük takıyordum. Arem de takıyordu. Arada Çağrı abim de takıyordu.
“Sıfır beş, miyop. Sağ gözümde astigmat da var.” Ona bakmadan yanıt vermiş aynı zamanda izleyebileceğim bir film arıyordum.
“Astigmatın derecesi ne?”
Bir an bakışlarım ona kaydı. “Onun da derecesi aynı.”
Bu kez bir şey demedi. Hatta şaşırtıcı derecede beni rahatsız etmeden salondan çıkıp gitti. Giden kadının arkasından baka kaldım. Omuz silkip oturduğum yerde yayıldım. Kollarımın arasına bir yastık alarak seçtiğim fantastik bir filmi izlemeye başladım.
Beş dakika kadar bir süre sonra Peri Hanımın topuklularının sesini yeniden duydum. Adımları doğrudan bana doğru geliyordu. Başımı ona doğru çevirdiğimde elindeki küçük tepsi ile geldiğini gördüm. Tam önümde durduğunda tebessüm etti.
Ve gözlerinde çekingenlik gördüm. O çekinmezdi oysaki.
“Sıcak çikolata yapmıştım, içer misin?” Gözlerim siyah kupalara takıldı ama uzandığım yerden içini göremiyordum.
Bugün iyi günümde olduğum için sessizce teklifini onayladım. Elimi kaldırdığımda yüzündeki çekingenliğin kırıldığını sevincin yer edindiğini gördüm. Hızla avucuma kupayı koydu.
“Biraz doğrul kızım, böyle içme.”
“Peki,” Kupayı biraz kaldırıp ona gösterdim. “Ve teşekkür ederim.”
“Ne demek, afiyet olsun. Ne zaman istersen bana söyle, hemen yaparım.” Heyecanlı sesine karşı umursamazça ona bakındım. Ama o yine de mutluluğuna devam etti.
“Baybars bey, nerde?”
Tepsiyi ortadaki masaya koyup en uç köşeye oturdu. “Çalışma odasında. Uzun zamandır evrakları birikmişti. Onlarla ilgileniyor.”
Bir yudum alıp filme geri döndüm. İkimizde sessizce filmi izliyor, sıcak çikolatalarımızı yudumluyorduk. Dış kapının açılma sesini duyduğumuzda Peri hanımla oraya dönmüştük ama ben sadece koltuğun sırtını görünce yeniden filme odaklandım.
“Anne, Asya eve geldi mi?” Pars’ın sesini duyduğumuzda bir an Peri hanım ile bakıştık. Ona bir an göz kırptığımda kıkırdayıp oğluna döndü.
“Hayır, gelmedi. Neden ki oğlum?”
Pars’ın sesini daha yakından duydum. “Ona birşey verecektim ben.” Pars’ın hayal kırıklığını duyduğumda son verdim.
Sol ayağımı havaya kaldırıp ona varlığımı belli ettim. “Burdayım!” Neşeli çıkan sesimle Peri Hanım da kıkırdadı.
“Sen abiyi mi kandırdın?” Pars, önüme gelip kaşlarını sanki kızarmış gibi çatması ile gülüşümü tutmaya çalıştım.
“Annen dedi ama!”
Pars’ın bakışları annesine kaydı. “Anne, kızınla bir olup bizi mi kandırıyosun artık?”
Garip bir şekilde ortamda kimse kırgın veya kızgın değildi.
“Kızım nerde ben orda!” Peri Hanımın kısa saçlarını arkaya doğru atışı ile Pars kalbinde vurulmuş gibi ellerini oraya götürdü.
“İşte bu beni üzer!”
“Siz gidin babanıza. Biraz kız kıza film izleyeceğiz biz!”
“Pars, sanırım istenmiyorsun?”
“Anne, beni gerçekten de satıyorsun!” Pars’ın şaşkın sesi ile annesi kıkırdadı ve bir an küçük bir çocuk gibi başını aşağı yukarı salladı.
“Hı hı, sizi babanıza satıyorum.” dediğinde kahkaha attım.
“Parasını bölüşelim.” dediğimde beklemediğim bir ses geldi.
“Miyav!” Bakışlarım şaşkınlıkla Pars’a döndüğünde kırpıştırdığı yeşil hareleri ile denk geldim.
“Sen mi miyavladın oğlum?” Ortam birden garipleşmişti.
“Ne,” Pars’da şaşkındı. “Ne alaka!” deyip hala üzerinde olan montun fermuarını açmaya yönelmişti ki bir miyavlama sesi daha yükseldi. Başı öne eğik olduğu için yüzünü görememiştik ama ses Pars’tan geliyordu işte!
“Pars,” dediğimde bu kez kızgın bakışlarını bize yükselttirdi lakin bu kızgınlığı çok komik duruyordu.
Öfke ile fermuarı indirdiğinde sarı bir şey Pars’ın montunun içinde belirdi. Tekrar miyavladığında hızla ayağa kalkıp Pars’ın içinde tuttuğu sarı kediyi okşadım.
“Bu ne güzel şey!”
“Senin seranda gördüm. Yeni doğmuş ve annesi ortalıkta yoktu. Üşümesin diye montumun cebine koydum ama karnıma kadar inmiş, çakal!” Huysuz sesi ile kıkırdayıp minicik kediyi alıp onu bakış açıma kadar yükselttim.
“Bu çok küçük. Avucum kadar.” İlk kez bu kadar küçük bir kedi görüyordum. Çok, çok küçüktü. Acaba kaç günlüktü? “Pars,” dedim tüm içtenliğimle. “Bu benim olsun mu? Söz ona çok iyi bakarım. Valla bak!”
Gözlerinde merhamet ve şefkat yeşerdi. Kıyamaz gibi bakındı çehreme. “Annesi yoktu. Ona annelik yapabilir misin?”
Hızla başımı salladım. “Ona eksik bırakıldığım her şeyi vereceğim. Söz!” dediğimde gözlerindeki hezeyanı gördüm. Yanımda duran kadının aldığı derin soluğu duydum.
“O sana emanet artık.” dediğinde heyecanla parmak uçlarımda yükselip Pars’ın yanağını öptüm.
“Pars,” a’yı büyük bir heyecanla uzatıp gözlerine bakındım. “Çok teşekkür ederim.”
Demin oturduğum koltuğa geri oturup kediyi sevmeye başladım Gözleri kapalıydı. Parmaklarımı tüy kadar hafif dokunuşlarla kedinin tüylerinin üzerinde gezdirmeye başladım.
“Hasan’ı aramam lazım. Hatta onun yanına gitmeliyim.”
“O kim ki kızım?” İlk andaki neşesini kaybeden sesini duyduğumda Peri Hanıma anlık olarak baktım. Gözleri kızarmıştı.
“Üniversitede tanıştığım veteriner bir arkadaşım. Ne yapmam gerektiğini o daha iyi bilir. Kediyi de ona göstermem gerek. Bir sorunu varsa hemen önlem almamız lazım.”
Başım omzuma doğru büküldü. “Pars, bu en güzel hediyelerden biri.”
“Bir de sarı. Enis gibi.”
“Senin gibi.” Pars’ın hayran çıkan sesi ile ona baktım.
“Senin gibi de.”
“Üç tane sarı taş doğurmuşum.” Peri hanımın övünmesi ile anlık kıkırdadım. Sanırım bu kedi beni uysal birine dönüştürdü.
Hem kedinin yanında kavga edemezdim. Çok küçük, çok korkardı.
“Sen neden bugün işe gitmedin?” Diğerleri işe gitmişti. Buğra erkenden gitmişti ama. Bugün onu doğru düzgün görememiştim bile.
Yanıma gelip oturdu ve benimle beraber kediyi sevmeye başladı. “Serada kediyi görünce seni bekledim. Sana vermem lazımdı.”
“Siz abilerde bir gariplik var.”
Kedinin zayıf kaburgasında dokunuşlarım gezindikçe kedi mırlıyor, parmaklarıma tenini hapsediyordu.
“Abi olmayı öğreniyoruz, diyelim.” Kısık mırıltısını tekrarladım. “Abi olmayı öğreniyorsunuz.” Derin bir soluk verdim. “Bir katilden.”
Benim parmaklarım kediyi sevmeye devam etti. Onun parmakları duraksadı. Kedi azalan sevgiyi hissedip huysuzlandı ve onu daha fazla sevmeye başladım. Sevgim ikimize de o an yetti.
Gerilen ortamın farkında değilmişim gibi tebessüm ederek Pars’a baktım. “Hatta daha fazla geç olmadan ben Hasan’ın kliniğine bir uğrayıp geleyim.” Ayaklandığımda Peri de hızla benimle ayaklandı.
“Filmin yarıda kaldı.” Bakışlarım ekrana kaydığında hala oynayan film ile iç çektim.
“Zaten ilgimi çekmemişti. Basit bir havası vardı.” Huysuz sesim ile Pars’ın anlık gülüşünü duydum.
“Akşam hoşuna giden bir film buluruz o zaman.” dediğinde keyiflenerek ona baktım.
“Sen ve güzel bir fantastik film?” Kaşlarım alayla yukarı kalktığında kendini beğenircesine göğsü gerildi.
“Son zamanlarda karşıma çıkan yapay zeka videolarından nasıl bir film bulmam gerektiğini biliyorum.” dediğinde bu kez şaşkınlıkla ona bakındım.
“Yapay zeka filmleri mi?”
“Onlar ne?” Peri Hanımın olaydan bi haber oluşu normaldi.
“Sürekli karşıma çıkıyorlar.” Pars’ın bakışlarını kaçırması ile dayanamayıp kahkaha attım.
“Hadi canım! Onları mı izliyorsun? Ben de sabah akşam şirkette karnımızı doyurmak için çalıştığını sanıyordum.”
Kaşlarını huysuzca çatıp bana baktı. “Ne zaman kardeşlerimi aç bırakmışım? Alt tarafı bir iki kere izledim.”
“Bana da söyleyin.” Peri hanımın meraklı sesi ile ona döndüm.
“Telefonunu getirsene. Sana direkt göstereyim.” dediğimde hızla arkasında kalan koltuktan telefonunu alıp hevesle bana uzattı. Ve bir dakika içinde favorim olan beş eşli elf kızının yapay zeka videosunu açıp ona gösterdim.
Bence akşam tercihim için bana baya sövecekti. Ama yüz ifadesi de aşırı komik olacaktı.
“Ben gittikten sonra bunu izle, tamam mı? Ama Baybars Beyin yanında izleme. Kalbine indirme!” deyip koşturarak yanlarından ayrıldım ve arkamdan Pars’ın bağıran sesinini duydum.
“Seni şeytan!” arkama döndüğümde hızlı adımlarla geldiğini gördüm. “Gel buraya, önce bu izlediğin saçma şeylerin sonra da anneme açtığın beş kocalı hürmüzün hesabını ver!”
“Annen çok beğenecek Pars, çünkü ben bayılmıştım!” Kahkaha atarak kabanımı ve botlarımı alıp hızla evden çıktığımda aklıma gelen iki şey ile duraksadım.
Bakışlarım kediciğe indi. “Kedicik, anne arabanın anahtarını unuttu.” Yanaklarımı şişirip etrafa bakındığımda karşımda gördüğüm adamla gözlerim açıldı. “Selim! İkinci Selim!”
Gözleri bıkkınlıkla kapanan adamla ona çektireceğim her an bana keyif vermeye başlamıştı.
“Buyrun Asya Hanım!” Gözlerini benden kaçıran adamla güldüm.
“Paran var mı?” Sanki yanlış oldu.
Şaşkınlıkla bana baktı. “Var.”
“Tamam, peki çocuğun var mı?”
Sorumla gözleri irice açıldı. “Bu seferde çocuk mu teklif edeceksiniz?”
Şaşkınlığına bu kez benim şaşkınlığım dahil oldu. “Ne alaka be, pis herif! Bugün senin paranı yiyeceğim. Eğer çocuğun varsa rızkına göz koymak istemiyordum!” Yüzümü buruşturarak ona baktım. “Erkek değil misiniz, hepiniz aynısınız işte!” Botlarımı ayağıma geçirip terliklerimi kapının önüne bıraktım ve kediyi Selim’e uzattım. “Kabanının içine koy çabuk.” Hızla kediyi kabanının içine koydu.
Ben de kabanımı pijamalarımın üzerine giyip kediyi geri almak için ellerimi uzattım. Kedinin alnına bir öpücük bırakıp bana geri uzattığında anında ikinci Selim’i affettim.
“Cüzdanım, telefonum ve arabamın anahtarı evde kaldı. Bugün senden geçineceğiz kızımla.” dediğimde bakışları göğsüme sinen kediye kaydı. Dudakları kıvrıldı.
“Başım gözümün üstüne. Peki, bu minik kızın bir ismi var mı?” Selimle beraber arabaya doğru yürüdüğümüzde düşünmeye başladım.
“İkinci Selim, biliyor musun cinsiyetini dahi bilmiyorum.”
Bakışlarını yan profilimde hissettim. “Ama kızım dediniz?”
“Çok güzeldi. Oğlum diyesim gelmedi.” Huysuz sesim ile kıkırdayışını duydum.
“Anladım. Peki, isim?”
Şoför koltuğunun yan tarafına geçip oturduğumda o da hızla araca bindi. “Havuç?”
“Sarı kediye mi?”
“Mantıklı. O zaman limon?” Anında itiraz eden bendim. “Yok çok uzun. Nane?”
Şaşkınlıkla anlık olarak bana döndü. “Yok kavun!”
Durdum. Anlık kavun ismini düşündüm ve kediciğe seslendim. “Kavun, kızım?” Kedi dönüp bakmayınca keyifsizce Selim’e baktım. “Sevmedi sanki.”
“Tabiki de sevmez! Kediye sebze ismi mi verilir!” diye söylendiğinde kaşlarım çoktan çatılmıştı.
“Bağırma bana! Seni babama söylerim!” Anlık duraksadım. Babama söylerim?
Alışık olduğum bir kelimeydi. Sarhun’a baba demeye alışıktım ama ilk kez bunu söylerken aklımdaki Baybarstı. Derin bir soluk alıp bakışlarımı cama çevirdim.
Selim anlık değişimimin nedenini anlamış gibi sessiz kaldı. İstediğim yere bizi götürdü. Önce veterinerliğe gelmiş kediyi göstermiştik ve kedinin daha bir iki günlük olduğunu öğrenmiştik. Annesine ihtiyacı varmış ama Pars, annesinin olmadığını söylemişti. Zavallı kedicik, daha gözlerini açamadan kimsesiz bir çare ortalıkta bırakılmış.
Kedi için gerekli olan eşyaları almak için büyük bir alışveriş merkezine gitmiştik. Kediyi Selim’in kucağına bırakmış ve kedi için gerekli olan listedeki her şeyi iki saatte almayı başarmıştım.
Mağazadan çıkmadan önce anlık olarak biri dikkatimi çekti. Derin bir soluk alıp kucağımdaki kediye daha fazla sarıldım.
“Selim,” Korku dolu sesimi işittiğinde hızla önüme geldi.
Gözlerimdeki korkuyu gördüğünde endişe ile bana baktı. “Asya Hanım, bir sorun mu var?”
İşaret parmağım yükselip demin gördüğümü sandığım o adamın olduğu yeri gösterdim. “Ordaydı. Ölmemiş.” Korkuyla Selim’e döndüm. “Ölmemiş mi?” Ağlamak istiyorum. Bilmiyorum belki de şu an ağlıyorumdur zaten. Emin değilim.
Bacaklarımdaki tüm enerjinin sömürüldüğünü hissediyorum, midem bulanıyor, tenimde gezinen ahtapot bacakları gibi iğrenç dokunuşları hissediyorum. Karanlığa sığınıp kötülerden kaçmak istiyorum.
“Orda kimse yok, Asya Hanım.” Endişeli adama umutla döndüm.
“Değil mi?” Gülmeye çalıştım. Büyük bir aptallık sonuçta bu. O adam orda olamaz. “Olamaz. Orda olamaz ki. Öldü.”
“Asya Hanım, kediyi fazla sıkıyorsunuz.” Selim’in kediye uzanan ellerini gördüğümde korkuyla iki adım geriye gittim.
“Uzak dur, bizden!” Bağırmak istemedim. Bize dönen bakışlarla yutkunup Selim’e döndüm. “Özür dilerim. Ben,” Başım dönüyor, mide bulantım artıyordu. Soluk almak ise imkansıza yakın.
“Tamam, sakin olun. Sorun yok. Şimdi hastaneye Buğra Beyin yanına gidiyoruz.”
Telaşla ona baktım. “Hayır! Buğra olmaz. Eve gidelim. Eve gitmek istiyorum.” Bu kez yanağımdaki o ıslak soğukluğu hissettim. “Selim çok soğuk! Eve gidelim.”
Gözlerini kapa, karanlığa sığın Asya.
Kimse bulamaz seni.
Gözlerimi açıp etrafa bakındım. Gürültü kulaklarıma şiddetle çarpıp midemde düğüm oluyordu. Kusma isteğim asla dinmiyordu. Derin bir soluk alıp bakışlarımı anlık olarak soluma çevirdiğimde siyahlarının içindeki o adamı yeniden gördüm. Sağ gözünde bir bant, saçları ağarmış ve o.
Bir adım, iki adım ve ard arda birçok adım geri gittim. Selim konuşuyor, çarptığım insanlar konuşuyor ama duymuyorum. Sağır ve lal olmuşum. Oysa gürültünün içinde ben boğuluyordum.
Kendi çığlıklarım kulaklarıma şiddetle çarpıyor, beni delirtiyordu.
Hızla arkamı dönüp yürüyen merdivenleri ikişer ikişer inmeye başladım.
“Kimse bize zarar vermeyecek.” Kediye daha fazla sarıldım. Canını yakmamaya dikkat ettim. “Bizi koruyacağım.”
Daha önce korudun, Asya. Şimdi de koruyabilirsin.
Binadan çıktığım gibi bir taksi aradım. Bu kez şanlıydım. Bir taksi bulabilmiştim. Mutluluktan ağladım. “Kurtulduk, kızım. Kurtulduk.”
Taksiye bindiğim gibi evin adresini verip başımı dizlerimi gömdüm. Karanlığa boğuldum. Kediye sarıldım, yine sıcaklığına sığındım.
“Kalbim çok acıyor.”
“Kızım, iyi misin?” Taksicinin sesini duyduğumda başımı kaldırıp ona baktım.
“Benim param yok ki?” Her şeyim evde. Enis de evde.
“Bir şey olmaz yavrum, bu kez benden olsun. Asıl sen iyi misin?” endişeli yaşlı adamla gözlerim yeniden doldu.
“Ben,” Bilmiyorum. Konuşamadım ve yeniden ağlamaya başladım.
Evin önünde araba durana kadar ağladım. Ölmeliydi. Ölmüş olması lazımdı.
Delirmedim, ben delirmedim!
Hızla taksiden inip eve doğru koştum. Korku ile arkama döndüğümde arkamdaki arabayı gördüğümde korkuyla adımlarım hızlandı. Soluklarım tıkandı ama durmadım. Açılan kapıdan geçtiğimde ilk soluğumu hissettim.
“Asya Hanım!” Arkamdan bağıran Selim’in sesini duyduğumda adımlarım duraksadı. Dönüp arkaya baktığımda arabadan inenin o olduğunu gördüğümde gevşeyen bedenim ile olduğum yere çöktüm.
Nefes almaya çalıştım. O ilk soluğun devamı gelmeliydi. Neden gelmedi?
“Asya!” Abi. “Ne oldu lan kardeşime?”
Önümde diz çöken adamı hissettim. Ona bakmaya çalıştım ama gözümün önü bulanık. Göremedim. Varlığını hissedebilmek için parmaklarımı kaldırıp onu hissetmek istedim ama tenim kitlendi. Soluk dahi alamadım.
Ölüyormuş gibi hissettim. Cehennem bedenime yuva yapıyor sandım. Çığlık atmak, debelenmek ama en çok da yardım dilenmek istedim ama hiçten ibaret oldum.
“Abine bak! Asya bana bak!” Çağrı abimin acı sesini duydum. “Buğra abimi çağırın!”
Buz gibi zeminden yükseldiğimi hissettim. Sıcak bir teni hissettim. İrkildim ama kulağıma gelen ses ile bedenim az da olsa gevşedi. “Kurtardım. Bizi kurtardım.”
Ben bizi kurtardım.
Yedi yaşımdayken de kurtuldum yirmi dört yaşındayken de.
Gözümün önü tamamen karardı, abimin sesi tamamen boşluğa düştü ve ben yeniden sevdiğim karanlığa sığındım.
Uyu Asya, son kez küçük Asya için uyu ve kalk.
Yarım kalan intikamını al.
Yüreğindeki korkuyu da unut. Korkmaya hakkın yok henüz.
Yeni Bölümden
"Seni bir daha uyarmam. İstediğim şeyleri ver.” Boştaki elimi aramızda kaldırdığımda dudağındaki alayla avucuma baktı.
Boştaki elimi es geçti ve sol elimi avuçlarına hapsetti. Elimi yönleniren oydu zira çenesinin altına dayadığım çakıyı oraya dayayan ben değil, elimi zorla tutup oraya götüren Buğraydı. “Beni öldürsen dahi vermeyeceğim.”
Ve boynunda açtığım kesiğin nedeni bendim. “Pars’a acımamıştım. Sana da acımam.”
Odada yankılanan çığlık sesi ile bakışlarım kapıya kaydığında Peri’yi gördüm. Dehşetle oğlunun boğazından akan kana bakıyordu. “Buğra!”
Buğrişe de yazık oldu.
34. Bölüm 9 Eylülde gelecek. 6 Eylülde kpss sınavım da var. Sınavdan sonra bölümü tamamlarsam erken paylaşrım ama. Duyuruları yapıyorum genelde, takipte kalmanız yeterli.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |