7. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 7. Bölüm- İkiz Payı

7. Bölüm- İkiz Payı

Aden Sakaaa
adensakaa

Bir çok kez ailemle aynı sofraya oturup yemek yemiş, bunun nasıl bir duygu olduğunu bildiğimi düşünürdüm. Bugün sözde öz olan ailemle oturduğum bu yemek sofrası boğazımda koca bir yumağın oluşmasına neden oluyordu.

Etrafımda kan bağım olan adamlar var, etrafımda beni dokuz ay karnında taşıyan doğuran kadın var ama ben kendimi yabancıların içinde hissediyorum. Hissetmekte haksız mıydım peki? Dışarıda beni görseler tanımayacak bu insanların, şimdi birden bire aile olduğumuzu söylüyorlardı.

Hayır, hiçbiri ailem değildi. Benim zaten bir ailem vardı ve onlar üç ay sonra eve geri dönmemi bekliyorlardı. Yıllarca beni büyüten aileme karşı sorumluluğum vardı ve onları yüzüstü bırakmayacaktım. Evet, beni anında postalamalarına karşı öfkeliyim, kızgınım ama bu onların yıllar boyunca bana verdikleri sevgiyi, fedakarlığı asla örtemezdi.

Ben onlarla bir aileydim ve aileler arasında kızgınlıklar da kırgınlıklar da hatta hatalar da olabilirdi. Biz her şeye rağmen bir arada kalabilecektik.

Önümde duran salatadaki havuçları ayıklamaya devam ettim. Ne zamandır bunu yaptığımı, zihnimin derinliklerinde kaybolduğumu hatırlamıyorum. Beni kendime getiren Peri Hanımın sesiydi.

“Kızım, havuç sevmiyor musun?” Meraklı sesi ile daldığım yerden bakışlarımı kaldırıp ona baktım.

Bomboş bir surat ifadesiyle ona bakıyordum. Hala zihnimdeki kargaşayı atlatamadığım için kime nasıl tepki vereceğimi kestiremiyordum. “Hm?”

Dudaklarında tatlı ve sevecen bir tebessüm yeşerdi anında. “Havuç sevmiyor musun?” Bu kez tüm kargaşayı zihnimin kuytularına yollayıp ana odaklanabildim ve bir anlığına bakışlarım tabağımda ayıkladığım havuçlara takıldı. Hem yemeğim içinde pişmiş havuç vardı hem de salatanın içinde. En nefret ettiğim.

Omuz silkip tekrar ona baktım. “Severim.”

Kaşlarını merakla yukarı kaldırdı ve güzel yüzünde daha önce görmediğim parıltılar oluştu. Kızı hakkında bir şeyler öğrenmek sanırım hoşuna gidiyordu. Eh, yanlış bilgiler araya serpiştirilmiş olsa dahi… “O zaman neden tüm havuçları ayırdın?”

Çok mantıklı bir soru. Havuçlara baktım ve bir anlığına yüzümü buruşturmamak için zor durdum. “Aslında en son yemek için ayırmıştım.”

Tebessümü daha da arttı. “Madem bu kadar çok havuç seviyorsun bundan sonra tüm yemeklere eklemeye çalışırım.” deyip önüne döndü.

Lütfen şaka olsun. Böyle bir aptallık yaptığıma inanamıyorum. Resmen kendi topuğuma sıktım!

Hızla araya girdim ve tekrar bakışları bana döndü. “Ah, hiç gerek yok. Hem her şeyin içinde olursa bıkarım. Tadını çıkara çıkara yemeyi seviyorum ben.”

Başını anladığını ifade eder gibi usulca salladı ve “Çok haklısın ama ben yine de senin için mutfakta ekstra havuç bırakırım. Canın çekerse hemen ye, olur mu kızım?” dedi.

Başımı hızla aşağı yukarı salladım. “Olur.”

“Bakıyorum da ilk günden kızın ile ilgileniyorsun, Sultanım.” Baybars Beyin sesi ile bakışlarım ona döndü ve ikimizin arasında dönen bakışları eşinin üstünde sabit durdu.

Peri Hanım mutlu bir şekilde eşine döndü. “Sonunda yıllardır çektiğimiz acı son buldu, Baybars.” Anında gözleri doldu. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve önümde duran pilava kaşığı daldırdım. “Artık kızımız bizle.”

Kaşığı ağzıma götürdüğüm vakit bakışlarım Enis ile denk geldi. İlk andan itibaren karşımda duran ve nefret dolu bakışlarını benden çekmeyen sevgilim ikizim. Sağ gözümü hayırdır der gibi kırptım. Yüzünü buruşturup önüne döndü. Dili de yok sanki. İki kelam etse vereceğim ağzının payını da susana ne denir bilmiyorum.

Masada birkaç konuşma döndükten sonra karnımı doyurup ayaklandım. Canım ailem ilk akşam yemeğimin tadını damağımda bırakmıştı gerçekten de. Tatsız, tutsuz bir yemek. İğrenç bir yemek.

Şimdi ikizlerim burda olsaydı eğlenmekten yemek yiyemezdik.

Ayağa kalktığım gibi tüm gözler bana döndü. “Ellerine sağlık, çok güzel olmuş. Ben artık odama çıksam…”

Baybars Bey ve Peri Hanıma yönelttiğim soruya Buğra dahil oldu. “Birlikte film izleyelim.”

Bakışlarımı ona çevirip omuz silktim. “Uykum var.”

Kaşları çatıldı ama anında düzeltti. “Daha yeni uyandın?”

“Olabilir. Ben tekrardan uyumak istiyorum.” Aslında uykum falan yoktu. Sadece burdan kaçmak istiyordum.

Bıkkın bir şekilde nefes verip “Bu sağlıklı değil ama.” dedi.

“Sence ordan bakınca sağlığına pek önem veren biri gibi mi duruyorum?” Sağlığıma dikkat eden biriyim.

“Ne yapıyorsan yap. Aşağı inmek istediğinde filmi baştan başlatmayız.” deyip ayaklandı ve benden önce masadan gitti. İlk günden bu adamın bana attığı tripler beni de şaşkına sokuyor. Sanki yıllardır onunla beraberim de kendinde bu hakkı görebiliyordu.

Bakışlarımı giden adamdan çekip Baybars Bey ve Peri hanıma çevirdim. “Ben odama gidiyorum.”

Bu sefer hiçbir itiraza mahal vermeden oradan hızla uzaklaştım.

Acaba Buğra’ nın teklifini kabul etse miydim diye bir milyonunca kez düşünüp bir milyonuncu kez bunun neden olmaması gerektiğini kendime kanıtlamaya çalışmaktan artık sıkılıp aşağı inmeye karar vermiştim. Kapıdan çıktığımda bu sefer eve geldiğimden beri göz ardı ettiğim şeyi ertelemedim.

Evet, neredeyse on iki saattir olduğum eve hiç bakamamıştım. Etrafıma bakındığımda gördüklerim hoşuma gitmişti. Beyaz duvarlarda büyük boy, altın kaplama olduğunu tahmin ettiğim çerçevelerdeki siyah beyaz aile fotoğrafları vardı ve her biri belli aralıklarla duvara sabitlenmişti. Tablolar merdiven basamaklarının sonuna kadar devam ediyordu ve tablolarda anladığım kadarıyla bir kronolojik sıra ile ilerliyordu. Tabloları incelediğinizde, kendinizi zamanın derinliklerinde kaybetme ihtimaliniz çok fazla vardı. Duvarların diplerine duran sehpalar, küçük dolaplar ve üzerlerine koyulmuş antika eserler ortamın havasını kaliteli bir hale sürüklüyordu.

Köşelere yerleştirilmiş ev bitkileri ve bitkilerin üstünde asılan geometrik tablolar, hasır şapkalar, sarmaşıklar ile üst katın tasarımı karışık duruyordu ve bu karmaşadan güzel ahenkli bir ev ortaya çıkmıştı.

Kendine has tasarımı hoşuma gitmişti. Hem art deco hem de bohem iç tasarımın aynı anda kullanılması ile bu kadar zevkli bir şeyin ortaya çıkmasını beklemiyordum doğrusu. Etrafıma bakınmaya devam ettiğimde toplamda dört kapı ile denk geldim. Ev toplamda üç kattan oluşuyordu. Ben ikinci katta kalıyordum ve benimle beraber bu katta kimlerin kaldığını hala öğrenememiştim.

Etrafıma bakınmaya bir son verip merdiven basamaklarına doğru ilerledim ve sağ elim anında merdiven trabzanına gitti. Bu hareketi ne zaman tek başıma olsam yapardım. Çok önemli bir nedeni yoktu. Sadece izlediğim o çizgi filmdeki prenseslerin bunu yaptığını görmüş ve bir gün benim de gerçek bir prenses olacağımı düşünmüştüm bu hareket ile. Bunu ilerleyen yaşlarımda amcama söylediğimde basit bir hareket ile prenses olamayacağımı ve benim prenses olmama gerek olmadığını söylemişti. Ona göre ben zaten bir kraliçeydim. Küçük bir prensesin kaprislikleri ile vakit kaybetmemeliymişim.

Haklı olduğuna inandım ve etrafta sadece ben ve ruhum varken bunu yaptım. Benimde prenses olmaya ihtiyacım vardı. Bir sevgilinin prensesi, bir abinin prensesi ve en çokta bir babanın prensesi olmaya ihtiyacım vardı. Bu hareketi yapıyorum ve sanırım ruhumun buna hala ihtiyacı vardı. Sorun değil, ihtiyacı olabilir. Ben onu dinlemeyeli yıllar oluyor.

Merdiven basamaklarında indiğimde direkt karşımda film izleyen aileyi gördüm. Hepsi burada bir arada duruyordu ve karşımdaki tablo çok güzel duruyordu ve biliyor musunuz hiç eksik durmuyor…

Sözde bu aileden bir çocuk alındı. Bir çocuk kayıp. Sözde bu aile yirmi yıldır kız evlatlarının hasretini çekiyor. Dediğim gibi bu sözde bir dilleniş. İçteki dillenişleri, yakarışları göremediğim için buradan tablo tam gözüküyordu.

Sanırım ruhum ile beraber kalbimi de susturmam gerekiyordu yoksa bu saçma aile dramı bize çok acı çektirecek.

Onlardan bakışlarımı kaçırıp yemek yediğimiz esnada çalışanların sürekli çıkıp geldiği yeri yani mutfağı oturduğum yerden keşfetmiştim.

Hiçbiri de bu kıza evi gezdirelim demiyor. Açlıktan gebersem hiçbirinin haberi de olmaz zaten. Anca dayasınlar havucu. Havuç aklıma geldikçe midem bulanıyordu. Hepsini çöpe atma vaktim elbet gelecekti.

Mutfağa girip etrafa bakındım. Mutfak çok büyük ve diğer alanlara göre daha minimalist bir tasarıma sahipti. Mutfak büyük ihtimalle sabahları çok fazla ışık alıyordu. Batı cephesine bakan ve büyük pencereleri ile ışıklandırma kısmı güzeldi. Ada tezgahın boyutu da çok iyiydi eğer evdeki herkes buraya gelmiş olsaydı büyük ihtimalle herkesin rahat hareket edebileceği bir yeri olurdu. Etrafında da dört tane bar sandalyesi vardı.

İç tasarımı es geçip dolapların içini tek tek açtım ve her birinde ne olduğunu hafızama kazıdım. En sonunda buzdolabına yöneldim ve oranın da tıka basa dolu olduğunu ama ilgimi çeken bir şeyin olmadığını fark ettim.

Dudaklarımdan sıkıntıyla bir oflama havaya süzüldü ve ellerimi belime yerleştirip ne yapabileceğime karar vermeye çalıştım.

Normal şartlarda olsaydık yani sadece bir günlük kaldığım bir evde olmuş olsaydım asla mutfağa bu kadar rahat girip hareket edemezdim. Bu kadar rahat hareket etmemin nedenleri çoktu. Bunlara örnek verecek olursam eğer beni kaçırmış olmaları, beni kaçırtmış olmaları -fark ettim de ben sürekli kaçırılıyorum- çocuk yapıp beleşe büyük haline konmaları, saygısız olmaları, sevgisiz olmaları, düşman safhalarında olmaları… vereceğim örneklerden birkaçı.

saçma düşüncelerimi bi kenara bırakıp dolapların birinde gördüğüm Cannelloni makarna paketini alıp tezgahın üzerine bıraktım. Derin bir tencere de alıp yarısından daha az yağ ekleyip kızarması için ocağın üzerine bıraktım. Yağ kızarmaya başlarken tatlımın iç harcı için diğer malzemelerimi de alıp iç harcı yapmaya başladım.

Odamdayken taktığım ve aşağı indiğim süreç boyunca kulaklarımda takılı olduğunu unuttuğum ve arkadan gelen arabesk müzikler yüzünden neden depresyon moduna girdiğimi çözdüğüm vakitte telefonumu cebimden çıkarıp ‘Temizlik Yaparken Kopmalık Müzikler’ çalma listesini açtım ve işime devam ettim.

Yağın kızardığını görünce makarnaları tek tek içine atıp kızarmasını bekledim ve hepsini kızarttıktan sonra pencerenin önüne götürüp soğumasını, krema ile yaptığım iç harcımı da buzdolabına atıp dinlenmesini bekledim. O sırada pasta süslerini de bulup tezgahın üzerine bırakmış bir süre de sosyal medyada takılmıştım.

“Aman güzel yavaş yürü…” Müziğe eşlik edip makarna ve iç harcımı aldım. Makarnaların kenarına fırça yardımı ile bal sürüp hindistan cevizine buladım ve hemen sonra sıkma tüpüne koyduğum iç harcı bu kez makarnaların içine doğru sıktım. Şimdiden çok güzel bir görüntü elde etmiştim bence. Elimdeki tatlıyı göz hizama yükseltip eserimi daha detaylı incelemeye başladım ve o sırada tekrardan müziğe eşlik ettim.

“Maşallah, kırk bin kere…” Kendimden memnun bir şekilde diğer makarnaların da içini doldurup bakarnaların ucunu pasta süslerine buladım.

“On elimde bir milyon kat trilyon marifet var be.” diye kendimi övüp bir tane cannoliyi alıp ısırdım. Anında kırılan ve ağza dalan tat ile mırıldanıp gözlerimi yumdum. Vallahi de dehşet bir aşçı olurmuşum ben. Danillo şef çırağım olurdu, çırağım!

Bir tanesine daha uzandığım vakit izlendiğim hissine kapıldım ve başımı arkaya, kapıya doğru çevirdiğimde gerçekten de izlendiğimi gördüm. Bunların hepsi o mutfak kapısına nasıl sığdı?

Şaşkın bir şekilde kulağımdaki kulaklığı çıkartıp önümdekilere baktım. “Ne yapıyorsunuz siz orda?”

Sorum ile her biri girdiği transtan çıkıp yüzlerindeki tebessümü sildi. “Ben su içmek için gelmiştim.” deyip Peri Hanım hızla yanıma geldi ve yanımda duran sürahiden bardağa su doldurmaya başladı. Bakışlarım diğerlerine kaydığında her biri bir şeyler sıralamaya başladı.

“Karım çok güzel su içer, benim de canım çekti.” dedi Baybars Bey. “Su içeceğim bende.”

“Buz almaya geldim.” deyip birden inledi ve elini sağ gözünün üzerine bıraktı. “Abim gözüme vurdu ve şişmemesi için önlem almak istedim.” deyip Buğra da buzdolabına doğru ilerledi.

Hemen arkasından Arem “Bu pezevenk ayak üstü kendini hangimize dövdürttü?”

Pars omuz silkip içeriye girdi. “Sen dövdün ya abi. Hatta bende arkasından kontrol amaçlı gelmiştim.” deyip yanıma geldi eğlenen bir surat ifadesi ile.

“Ben sizin yala…” birden öksürmeye başlaması ile kaşlarımı çatıp olayları çözmeye çalıştım. Bunlar niye yalan söylüyor? “Ben de Buğra şerefsizin diğer gözünü morartmaya geldim o zaman.” deyip Buğra’nın üzerine doğru gitti ve anında Buğra bağırıp babasının arkasına saklandı. Onları es geçip diğer üçlüye baktım. Sevgili ikizim ve iki abim.

Kollarımı göğsüme sarıp ağırlığımın bir kısmını sol bacağıma vererek onlara baktım. “Tuvalete gidecektim ben.” diyen Baha ile kaşlarım havaya kalktı.

Bahanın şaşkın ve ne yapacağını bilmeyen surat ifadesi ile bir an kahkaha atmak istedim ama buna izin vermeyip üzerine gitmeye karar verdim. “Burasının tuvalet olmadığını benden daha iyi biliyorsun diye tahmin ediyorum?”

Sağ eli ensesine çıktı ve orayı ovmaya başladı. Gözlerini, yeşillerime dikip yalanını daha da desteklemeye devam etti. “Tabiki de biliyorum sadece uykulu bir halde yolu karıştırdım.”

Alt ddudağımı, kahkahamı bastırmak için ısırdım. “Uykun açılmış gibi. Artık doğru yolu bulacağına inanıyorum.” demem ile arkamdan bir kahkaha sesi yükseldi ama kime ait olduğunu çıkaramadım. Zaten hemen sonra kahkaha boğuklaşmıştı. Sanki biri kahklaha atanın dudağını elleri ile kapatmıştı.

“Tabiki de doğru yolu bulurum.” deyip içeriye girdi. “Hem tuvalete gitmeden son kez su içeyim. Bir daha işemeye gitmek istemiyorum.”

Bu kez gerçekten de kahkahamı tutmayıp serbest bıraktım. Kahkaham mutfakta duyulan tek sesti ve kısa bir süre sonra bu sessizlikten rahatsız olup diğerleri ile göz teması kurmadan karşımda duran Bahaya baktım. “Hm, zaten suyu içtiğin gibi işediğin için gece bir daha asla kalkmazsın.” Biyoloji dersinde acaba bu çocuk ne yapıyordu?

“Evet, evet ondan.” Aceleyle mırıldanıp o da arkada su içenler kervanına katılmıştı.

Bakışlarım kapının önünde duran ikiliye kaydı. Dümdüz surat ifadeleri ile ilk önce Çağrı konuştu. “Giden bir daha geri dönmedi diye geldim.” diyerek içeriye geçti ve bakışlarım bu kez sözde ikizim Enis’e kaydı. Bakışları dümdüzdü. Bir kaç saat önce olan nefret bakışları da yerini silmiş ve hiçliğe bırakmıştı. Diğerleri gibi bir şey demesini istedim. Konuşmasını istedim. Kulağımda nasıl bir ahenk bırakacağını merak ettim ama o ne konuştu ne de bir tepki verdi. Öylece arkasını dönüp gitti.

Bir an ağlamak istedim. Hiç tanımadığım bu çocuk yüzünden terk edilmişim gibi hissettiğim için kendimden nefret etmek istedim ama kendimden nefret edemeyeceğim aklıma geldi. Ben kendimi bu yaşıma kolay getirmedim ki, bir günlük biri için yirmi yıllık çabamı heba edeyim.

Derince yutkunup dudağımın iç kısmını ısırdım ve önüme döndüm. Ada tezgah için tahmin ettiğim hesaplamanın doğru olduğunu fark ettim anında. Sekiz kişi rahatlıkla etrafında durabiliyordu ve hatta ekstra dört-beş kişi için de yer kalabiliyordu.

Hemen karşımda Baybars Bey, Peri Hanım, Baha, Buğra ve Arem vardı. Sağ tarafımdaki baş köşede Çağrı ve hemen solumda diğerlerinin de karşısında duran kişi Buğraydı.

Bakışlarım her birinin üstünde gezinirken ellerimi yavaşça önümdeki servis tabağına uzatım. Ben hiç cömert bir insan değildim ve tatlılarımı bu yamyamlara vermezdim. Hem bunları, buncacık tatlılar ile asla doyuramazdım ki ben.

Ellerim tabağın üzerine konduğu vakit “Benim yine uykum var ya. Ben uyumaya gider.” deyip tabağı kendime doğru çevirdim.

Tabak anında başka bir el tarafından tutuldu. Yanımdan uzanan kollara kızgınlıkla bakıp Buğraya çevirdim bakışlarımı. “O tatlılar benim!”

Anında çipil çipil olan gözleri tabaktan ayrılıp bana değdi. “Kız hayvan mısın da hepsini tek yiyorsun?”

“He, hayvanım seni aptal!” demem ile yüzüme tükürdü! Tamam sadece tükürür gibi bir hareket yaptı ama hiç hoş duruyor mu?

“Abiye aptal mı denir saygısız!” diye bağırması ile bu kez bende bağırdım ve bir kez daha tabağı kendime doğru çevirdim.

“Sen benim abim değilsin!” Bağırışım ile bir an bakışları, elleri dondu. Onun bu tepkisi ile bende sakinleştim. “Benim için sadece bir günlük birisin.”

Yutkundu ve yukarı çıkan adam elması ile sözlerimin üzerindeki etkisini fiziksel olarak daha da net gördüm. Diğerlerini bilmem ama Buğra aralarında en çabuk bağlanan kişiydi. Evet, anladığım kadarıyla Buğra bir gün gibi kısa bir sürede de insanlara bağlanabiliyordu.

Anında yüz ifadesi değişti ve yerini öfkeye bıraktı. “O zaman bırakta bir günlük kız abisi olabileyim.” Öfke, kırgınlık, özlem, acı… Tüm negatif duyguların karışımı içeriyordu sesi.

İstediği onun için basit olabilirdi ama benim için hiçbir açıdan kolay değildi. Belki de farkında olmadan benden imkansızı istiyordu. Üç ay… Üç ay sonra bu evden ayrılacaktım. Hatta seksen dokuz gün sonra.

“Kavga etmek istemiyorum. Dolaplarda hala malzeme var, kendine yap.” İlk cümlem onun yakarışına cevaptı ama ben bu cevabı da doğrudan verememiştim. Vermedim, uğraşamadım, yoruldum.

Dediğimi usurmayıp bu kez de bana yüzünü buruşturup baktı. “Sen benle didişeceğine dön de tabağına bak.”

Hızla başımı çevirdiğimde sadece iki tane carellino ile karşılaştım. Bunlar hangi ara benim tatlımı aşermişti? Bakışlarım diğerlerine kaydığında her birinin elinde gördüğüm tatlı ile iyice öfkelendim. Tamam şu an pislik yapıp vermiyorum ama hepsini gerçekten de yiyemezdim ve dolaba koyacaktım. Şimdi bunlar benim yaptığım bir şeyi böyle alınca, kızlarının malıymış gibi alınca istemediğim duyguları gün yüzüne çıkartıyorlardı.

Hayır, efendim o duygular ölü olmalı. Bir daha gün yüzüne dahi çıksa bir etkilerinin olmaması gerekir. Etkisiz olmalı. Olmuyorsa da oldururum.

Ben kendi içimde öfkeden kudururken Bahanın elindeki üç tatlı ile tabakta kalanlara elini uzattığını gördüm. “Ama cidden çok zorluyorsun!” Bakışlarımı Buğraya çevirdim. “Sen bana hayvan diyordun da bu öküze baksana bir! Tüm tatlılarımı yedi!” deyip elimi öfke ile tatlı tabağından çekip pes ettim. Baha hayvanı artık başını da tabağın içine sokabilirdi. Küskün ve kırgın bir şekilde Bahaya sırtımı dönüp tezgaha yaslandım. Sadece bir tanecik yemiştim. Bir dahakine mutfak kapısını kilitleyeceğim.

Zihnimdeki planlarımı oluşturmaya devam ederken önüme bir tabak uzatıldı. Tabağın içinde hala o iki tatlı duruyordu ve Baha onları alamamıştı. Bana uzatılan tabağı tutan ele, ardından da o elin sahibine baktım.

Buğra, tebessüm eden bir ifade ile bana baktı ve gözleri ile birden tabağı işaret etti. Yüzümdeki tüm küslük anında buhar olup uçtu ve yerini baharlar açtı. Tebessümüm ile ona baktım. “Neden kendine almadın?”

“Çünkü istemiyorsun.” dedi gayet basit bir şekilde.

“Ama başta da istemiyordum.” Arada hiçbir fark yoktu ki.

“Evet ama fark vardı. İlkindi sadece bir şakalaşmaydı ve eğer alabilmiş olabilseydim diğerleri gibi alıp yerdim ama bu seferkinde küçük kardeşim abilerine tripli, yiyemezdim.” dedi şefkatle.

Zor olur. Buğra böyle yapmaya devam ederse ona bağlanmamak zor olur.

Bakışlarımı anında ondan çekip elindeki tabağa çevirdim ve tabağı elinden aldım. “Ben yine de yerdim.” Bahanın boğuk çıkan sesi ile ona döndüğümde ağzına attığı son lokma ile zar zor konuşabildiğini gördüm. Ona yüzümü buruşturdum sadece. Cidden hayvan ve obur.

“Abi, bu mideyle bir gün başına çok kötü işler gelecek.” Eğlenen bir ses ile konuşan Çağrıya bakmadım. Bakışlarım tekrardan tabağıma dönmüştü. Hiç düşünmeden tabağı aramızda yükselttim ve kalan iki tatlıyı Buğraya sundum.

Gözlerinde bir parıltı belirdi. Alt dudağını yalayıp umutlu bir sesle “Kardeş payı mı yapıyorsun?” diye sordu.

Evet diyemedim bende sadece başımı salladım. İçi içine sığmayan bir çocuğun neşesi ile tatlılardan birini alıp ısırmaya başladı. Üç lokmada hepsini gözümün önünde büyük bir aşkla yemesini izledim. Her ısırışta her lokmasında duygularının nasıl da boyut atladığına şahit oldum. Bazen bir insanı mutlu etmek bu kadar da kolay olabiliyordu.

Son lokması da bittiğinde dudaklarının kenarlarını yaladı. “Şimdiye kadar yediğim en güzel şeydi.”

Beni mutlu etmek için mi dedi yoksa gerçekten de bunu mu düşünüyor bilmiyorum ama yüzündeki ifade yalan olmadığını belirginleştirmek için adete daha da büyüdü.

“Aa, annesinin yemeklerini iki dakikada sattı.” Peri Hanımın eğlenen sesi ile bakışlarım ona döndü ve diğerleri gibi hepsinin bize mutluluk içinde baktıklarını gördüm. Hadi bugünlük izin veriyorum. İlk günün günahı olmaz derler sonuçta.

“Annelerin bir tanesi, kusura bakma ama kızın seni bu konuda geçmiş.” Buğra’nın eğlenceli sesi ile Peri Hanım kahkaha attı.

“Ee, kimin kızı sonuçta.”

“Benim.” Baybars Beyin gururlu çıkan sesi ile Peri Hanım daha da kıkırdadı.

“Ona bir şey demedik, kocam. Sonuçta bu kız gökten inmedi anne rahmine.”

Sanırım utandım.

Ve birden Bahadan gür bir kahkaha sesi yükseldi. Ben onu sesli mi düşünmüştüm. Utanç üzerine utanç.

Elimdeki tabakla hızla mutfaktan çıktım ve arkamda büyüyen kahkaha seslerine karşı “Uykum geldi.” deyip adımlarımı daha da hızlandırdım.

Mutfaktan çıktığım gibi salonda tek başına oturup duvarı izleyen Enis’i gördüm. Sanki benim varlığım onu ailesinden etmiş gibiydi. Böyle hissetmekte yanlış yaptığımı biliyorum ama bilmek, duygularımın yönünü değiştirmiyordu.

Derin bir nefes alıp ona doğru ilerledim. Benden istediği kadar nefret edebilir ama şu an ailesi ile arasına mesafe koymasını ben sağlamışsam telafi etmek istiyordum. Ne kadar da saçma, ne kadar da yersiz bir düşünce ama işte…

“Ben de dahil herkes yedi.” deyip sırtı bana dönük olan adamın önüne geçtim ve anında bakışları beni buldu. Yüzünde bir anlığına şaşkınlık gelip geçti. “Eğer zehirleneceksek evdeki herkes zehirlenmeli bence.” dedim ve son kalan bir taneyi elimle ikiye bölmeye çalıştım. Biraz yamuk gelmişti ama idare edebilirdik. Küçük parçayı tek lokmada ağzıma atıp tabağı Enis’in önündeki sehpaya bıraktım. “Az önce Buğra kardeş payı yapıp iki taneden bir tanesini aldı. Sanırım bir taneyi de ikiye bölmem ikiz payı yapıyor.” deyip kendi fikrime kıkırdadım. “Ben hiç kardeş payı yapmamıştım. Birden ikiz payı falan yapıyorum.” deyip kıkırdadım ve bir daha Enis’e bakmaıp ordan ayrıldım.

Merih ve Semih abim hep kedni paylarını bana verirdi. Onlarınki benim için abi payıydı. Her şeylerini bana verirlerdi. Buğra bana kardeş payını öğretmişti, bölüşmeyi. Enis ise… Bilemiyorum ikilemde kalmış gibi hissediyorum.

İlk günden kardeş payı ve ikiz payını öğrenmiştim ve geriye seksen dokuz günüm kalmıştı. Ben bu gidişle burda ölüm dahi her şeyi öğrenecektim.

Acılara Sığan Hayaller

Bu hayatta en nefret ettiğin şey ne diye sorsalar, uyandırılmak derdim net. Başımın tepesinde sabahtan beri konuşan bir insan mı yoksa gerçekten de bir sinek mi artık kestiremiyorum. Bu sesten o kadar rahatsız oldum ki en sonunda yüzüme kadar çektiğim ama göbeğimden aşağısına kadar açıkta bırakan yorganı üstümden çekip yere attım. Öfke ile karşımda durmuş telefonla konuşan adam bakıyordum.

“Telefon konuşmasını yapacak başka bir yer bulamadın mı?” diye boğuk çıkan sesim ile bakışları beni buldu ve telefonda son bir kaç şey söyleyip bana döndü hayretle.

“Yarım saattir seni uyandırmaya çalışıyorum ve uyanmıyorsun ama kısık sesle telefonda konuşmamdan rahatsız olup uyandın mı sen?” dedi şaşkınlıkla. “Ne tür bir ruh hastasısın?” Tamamen merakla sorduğu soruya karşı arkamda kalan yastığı alıp kafasına attım.

“İki kez şu yatakta yattım ve bir kez bile kendi isteğimle uyanamadım! Beni uykumla baş başa bırakın!” deyip yerdeki yorgana uzandığım anda bedenime sarılan bir çift kol ile dünyam tepetaklak oldu.

Dudaklarımdan korku ile çıkan çığlık sonradan öfkeden dolayı çıkmıştı. Bu adam iyice beni zorla bir yerlere, isteğim dışında götürmeye alışmıştı! “Arem, indir beni!” deyip sert yumruklarımı sırtına indirdim. Beni umursamayıp odadan çıktı ve hemen sonra merdivenleri indi. O sırada öfke ile sırtına yumruk atıyor ve çığlık atıyordum. Ben sırtına vurup çığlık atarken o çoktan merdivenleri bitirip salona girmişti.

“Nefret ediyorum senden!” Hiçbir cümlem onun adımlarını sekteye uğratmazken bu cümlem anında durmasını sağlamıştı. Adımları salonda durmuştu ve beni yere bırakması için son kez debelendim. Bu kez hiçbir tepki göstermediğinde bedenimi omzundan yere attım ve öfkeli bakışlarım ile karşısında dikildim.

“Yapma!” deyip bağırdım. “Benim rızam olmadan beni bir yere sürükleme! Bir malmışım gibi beni oradan oraya taşıma! Nefret ediyorum senden de bu zorbalıklarından da!” öfke ile karşımdaki adama nefret kustukça yüz ifadesi değişiyordu. Önce yüzünde pişmanlık vardı, sonra yerini öfke almıştı.

Öfkesi kime bilmiyorum ama umarım kendine karşı bir öfke duyuyordu. O sert ve duvar gibi bakışları ben her konuştukça maskelerini yeniliyordu.

İşaret parmağımı ikimizin ortasında salladım. “Sakın bir daha bana bir metreden fazla yaklaşma Hardemir!” deyip salondan çıkacaktım ki biri bana seslendi.

“Asya, kızım?” Başımı sese doğru çevirdiğimde korku dolu gözlerle bana bakan Peri Hanım ile göz göze geldim.

“Ne?” diye kabaca konuştum.

Endişeli bir sesle “Ne oldu kızım?” dedi.

Bakışlarımı bu sefer öfke ile ona diktim. “Ne mi oluyor? Sizin yetiştiremediğiniz oğlunuzu eğitmekle uğraşıyorum.” demem ile sessizliği bozan ilk Çağrı oldu.

“Kes sesini artık!” deyip üzerime geldiğinde üzerine doğru gittim bende.

“Gel, gel kes bakalım!” diye bağırdım. “Hayatıma girdiğiniz ilk andan itibaren mafya gibi ya asarım, keserim ya da zorla beni ordan oraya sürüklüyorsunuz! Medeniyetten, insanlıktan haberiniz var mı ya sizin! Unuttuysanız hatırlatayım ben buraya zorla hatta kaçıralarak geldim ve siz beni ailemden ettiniz!” Hepsinden nefret ediyorum.

Üzerime doğru gelen adımları duraksadı. Diğerleri de oturdukları yerden ayağa kalkmış olabilecek herhangi bir olayı engellemek için hazırda bekliyordu. “Defol git lan evimden! Aileme hakaret edip yıllarca çektikleri acıları görmezden gelen bir kızı zaten kardeşimiz olarak kabul etmeyiz!”

Öfkem en az Çağrı’nın ki kadar büyüktü. Onun gibi adımlarımı durdurmuş, o adım atmadığı sürece kavgayı başlatacak kişi olmamak için olduğum yerde ona laf yetiştiriyordum. “Ailenin çektiği acı mı?” Alayla güldüm. “Lan ne yaşadı senin annen?” diye bas bas bağırdım. “Sokağa mı düştü, tacize mi uğradı, aç mı kaldı, soğuktan ölme raddesine mi geldi ya da bu kadın yetimhane köşelerine düşüp sabah akşam dayak mı yedi?” dedim tüm yaşadıklarım gözümün önünde canlanırken. “Ne yaşadı ya, ne? Sıcacık evinde kocasının kolları arasında; etrafındaki altı oğlu tarafından teselli görürken ne yaşadı? Ya da siz ne yaşadınız?” dedim onu baştan aşağı süzerek ve elimi kaldırıp onu işaret ettim. “Mesela sana bakıyorum ama hiçbir şey görmüyorum. Boşsun oğlum sen! Senin acılarını geçtim mutluluğun bile yok lan gelmiş bana kafa tutuyorsun.” deyip hızla sırtımı dönüp önce salonu sonra evi terk ettim.

Bahçeye çıktığım gibi derin bir nefes alıp başımı gökyüzüne çevirdim ve sakinleşmeye çalıştım. “Nefret ediyorum sizden!” deyip arkamdaki eve sol omzunun üstünden baktım. “Aptal mafya bozuntuları sizi!” deyip dışarıya doğru ilerledim. Nefret ediyorum işte hepsinden. İstemiyorum hiçbirini.

Adımlarım durmadan dış kapıya doğru giderken bir ses daha arkamdan ismimi andı. “Asya!”

Baybars Hardemir.

Adımlarım durmadı. Adımlarımı hiçbiri durduramazdı. Bu evde kalmak istemiyordum, bu evde yaşamak, onları tanımak istemiyordum. En küçük bahanede burdan gitmek için çabalayacağımı asla mutlu olmayacağımı da biliyordum.

“Asya, bir adım daha atarsan…” cümlenin devamını getiremeden adımlarımı durdurup ona döndüm ve onun sözünü kestim. “Şimdi de sen mi beni tehdit ediyorsun?” dedim düz bir sesle ama kalbimde küçük bir sızı olmuştu ve bu sızının neden olduğunu dahi bilmek istemiyordum.

Yeşil gözlerini dikti yeşillerime. Gözlerini bu kadar uzak bir mesafeden gördüğüm için ya da gözlüğümü takmadığım için net göremiyor olabilirdim ama yemin ederim yüzündeki ifadede acısını, gözlerindeki parıltıyı görüyordum.

Onun yüzünde de kalbinde de ruhunda da yaşlar vardı. O sert, korkusuz ifadesi yerine asla beklemediğim bir yıkım vardı.

“Dayanamam…” dedi derin bir soluk vererek. “Ben bir daha kızımdan ayrı kalmaya dayanamam.” Dumura uğradım. Asla beklemediğim bir itiraftı bu. Evet, tehdidi belki de hakareti beklerdim ama böyle bir itirafı asla beklemiyordum.

Bir kez yutkunup kalbimi kitledim ona. “Ben senin kızın değilim.” dedim soğuk bşr sesle.

Acı ve büyük bir yenilmişlikle “Sen benim kızımsın. Ben senin babanım. İzin ver yıllardır hasretini çektiğim babalığı yapayım.” Bıraksak daha doğrusu kendini bu kadar sıkmasa ağlardı değil mi? Her an dizlerinin üzerine çöküp ağlayacakmış gibi duruyordu.

Bakışlarımı ondan kaçırıp etrafa diktiğim an onunla göz göze geldim. Kimsenin fark etmediği o kısacık bir anda bana destek olmak için tebessüm etti ve hemen ardından yine o eski maskesini taktı.

Diğerlerini umursamayıp tekrar Baybars Beye baktım. “Bana babalık yapmak için çok geç kaldınız ama…” dedim ve bir damla gözyaşı yanağımdan usulca aktı. Alt dudağım hemen ardından titredi. “Ben çok bekledim bana babalık yapmanı.” Başımı sol omzuma doğru büküp gözlerine baktım. “Ben bir babam olsun istedim diye yediğim dayakları unutmam Baybars Bey. Şimdi bir babaya daha ihtiyacım yokken yersiz gelişiniz sadece bana acı veriyor.” dedim. Dudağım daha da titriyordu ve her titrediğinde sesim daha boğuk ve kısık çıkıyordu. Benim artık bir babaya ihtiyacım yoktu ki. Benim zaten bir babam vardı.

Ağlarken konuşmaktan nefret ederdim. Sesim o kadar savunmasız ve kısık çıkardı ki… Sırf bu yüzden ağlarken konuşmayı yasaklamıştım kendime ama bugün susmak yasaktı bana. Benden kızlarını isteyen bu aile anlamalıydı ki onların kızı bedenimde ölmüştü.

Son kelimem kulaklarına iliştiğinde sarsılmış gibi bir adım geriye doğru dengesizce adım attı. Yıllardır kayıp kızlarının nasıl bir hayat yaşadığını tahmin etmek dahi istemiyordur belki de ama o, bana baba olmak isterken acılarımı görmezden gelmemeliydi. Hoş, ona sadece küçük yaralı bir kısmımı göstermiştim. Geride saklı olan sırlar, ihanetler bende hala bir süreliğine gizli kalacaktı. Sonrasında ise yandığım kadar yakacaktım. Sadece hardemileri değil herkesi…

“Özür dilerim, seni koruyamadığım için.” dediği gibi dudaklarımdan bir hıçkırık koptu.

“Ben de özür dilerim, küçük kızını koruyamadığım için.” Bu sefer gözlerinden akan yaşları görebilmiştim. Sağ elinin usulca kalbine gittiğini gördüm ve o an kalbini sıkan parmakları ile bir an dumura uğradım. Şaşkın bir şekilde başımı eğdiğimde benimde sağ elimin onunki gibi göğsümde olduğunu, sıktığını gördüm.

Babam denen adam acımı hissediyordu; babam denen adamın acısını hissediyordum.

Gözlerimizdeki yaşlarla ikimizde karşımızdakinin kalbine bakıyor bu anın içinde boğuluyorduk. Sadece üç yıl…Onunla sadece üç yıl geçirmiştim. Ben unutmuş dahi olsam zihnimin en derin köşelerinde bu adama dair anılar vardı. Bunu biliyordum, bunu bildiğim için verdiğim bu tepkiyi içimdeki üç yaşındaki küçük kıza yordadım ve elimi usulca indirdim.

“Gitme.” dedi Baybars Bey. Acı bir insan suretine girmiş olsaydı bugün o olurdu. O bugün acının en somut haliydi.

Acı içinde yutkundum. Bir an ne yapacağımı, tüm bildiklerimi bir köşeye atıp kabul etmek istedim ama kalbim küstü hepsine. Sanki onca acı, geçmiş; karşıma dikilmişte kendini tekrar hatırlatıyordu. Bak diyordu acılarım, geçmişim… Ben burdayım, ne çabuk unuttun geçmişini, yaşadıklarını.

Alt dudağımı yalayıp bakışlarımı kaçırdım ondan ve “Eve gitmem gerek.” dedim kısık bir sesle.

“Evindesin zaten.” dedi acı bir şekilde.

“Değilim. Burası benim evim değil. Evim gibi hissettirmiyor.” Ne kadar acı olsa da gerçeklere tutunmuş ve önlerine sermiştim.

“İzin ver hissetirelim. Asya, ben daima sana bir ev sıcaklığı sunarım be kızım.” dedi yenilmiş ama bir o kadar da yeniden kalkmak ister gibi.

Gözlerimi kapatıp bir süre her şeyi zihnimden silmeye çalıştım. Şu an için imkansızdı. Gözlerimi açıp o duygusal boşluğu tamamen bir kenara bırakıp tüm umursamazlığım ile ona baktım. “Eve gidip abilerimin eksik bıraktıkları eşyaları alacağım.”

Yüzündeki o parıltıyı herkes gördü. O parıltının bir benzerini ilk andan itibaren bakışlarımı kaçırdığım Peri Hanımda da görmüştüm. Hiçbirini umursamamam gerektiğini kendime hatırlatıp Baybars Beye tekrardan diktim harelerimi.

“Tabi… tabi. Hatta Buğra da sana yardımcı olsun.” deyip hemen yanında duran adama konuşma fırsatı vermeden kolundan tutup ileriye yani bana doğru itti. Bu Buğrayı pek rahatsız etmemiş hatta sevindirmiş gibiydi.

Sevimli ve tatlı bir suratla “Ben götürürüm tabi.” deyip göğsünü gere gere yanıma adımladı. Onun bu hali ile tebessüm etme isteğimi yutup bakışlarımı ondan kaçırdım ve bu kez Arem ile gözlerim kesişti.

Gözlerinde kıskançlık vardı bir o kadar da öfke. Buğrayı mı kıskanıyordu? Öfkesi kime veya neye idi? Umursamadım. Gözlerimizin kesiştiği o kısa sürede kırgınlığımı da ondan gizledim. Neden bilmiyorum ama diğerlerine karşı gösterdiğim tavır en çok onda beni yoruyordu. Belki de tıpkı Baybars Beyle anılarımın olduğu gibi Arem ile de vardır. O en büyük çocuk olunca daha fazla anım vardır belki de zihnimin kuytularında.

Buğra yanıma geldiği gibi sırıtan Çağrıya yüzümü buruşturup Enis’in yok saymasına sırtımı döndüm. Baha kollarını bir araya geçirip annesinin yanında dağ gibi dikiliyordu. Pars ise yine o keskin bakışlarla beni inceliyordu.

Sanki kafese kapatılmış bir habeş maymunuydum da ilk kez beni görüyorlardı. İçimden söve söve Buğrayı takip edip onun arabasına doğru ilerledik. Önce benim için açtığı ön kapı ile bir an dudaklarım memnuniyetle büküldü. En azından içlerinden biri öküz değildi.

Araca binip konuşmadım. O da konuşmadı, ben sustum; o sustu. O arabayı sürdü, ben dışarıyı izledim. O yolu izledi, ben zihnime mühür kurmuş geçmişi yad ettim.

Düşüncelerime o kadar dalmış o kadar dünyadan soyutlanmıştım ki araba durduğu an evime geldiğimi anlamıştım. Dışarıda olan bakışlarım bu sefer gördüklerini algılayabilmişti. İki katlı, küçük bahçeli evimi gördüğüm an bedenimde anında bir gevşeme meydana geldi. Sadece evimi görmem bile rahatlatmıştı beni. Koltuğa daha da yaslanıp derin bir soluk verdim.

“Bu kadar çok mu seviyorsun?” Buğra’nın kırılgan sesi ile bakışlarım ona döndü.

Üzüntü ve kederle bana bakıyordu. O evdeki huysuz kız saniyeler içinde gitmişti. Burda ait olduğum yerde anında bedenim gevşemiş zihnim bir süreliğine bana zaman tanımıştı. Dudaklarımdaki buruk tebessüm ile baktım karşımdaki adama. “Burası benim evim, Buğra.”

Her şeyi tanımlayacak bir kelimeydi aslında, ev. Ev benim için bir çok şey ifade ediyordu. Bu dört duvarı olan yer belki az önce geldiğim yere göre daha sönük kalıyordu ama benim için ev denildiğinde zihnimde oluşan o yer burası oluyordu. Sonra zihnimde iki kişi beliriyordu. İkizlerim. Melihim ve Semihim. Benim her şeylerim. Onlarsız geçirdiğim bu kısa zamanda bile onları ne kadar çok özlemiştim.

“Bir evin daha da var.” dedi yutkunarak. Kardeşler arasında en saf ve net bir duyguyla bana yaklaşan tek kişi Buğraydı. Bu kadar kısacık bir sürede nasıl bana bağlanmış, aile olmayı istemişti bilmiyorum.

“Çok çabuk bağlanmadın mı bana?” demek akılda olan dilde kalmıyor. “Bir başkası da şu an benim yerimde olsaydı yine de böyle bağlanabilir miydin?” dedim devamını getirerek.

Dudaklarında hiç görmediğim bir tebessüm, gözlerinde hiç şahit olmadığım bir kin, bir anlığına gelip geçti. “Sen diğeri gibi değilsin.” demesi ile dumura uğradım.

Diğeri derken?

Şaşkın bir şekilde “Diğeri?” diye anında sorumu yönelttim.

Gözlerinde anında pişmanlık oldu ve sanki dememesi gereken bir şeyi dile getirmiş gibi garip bir tavır takındı. “Senden sonra yerine geçmek isteyen çok oldu diyelim.” dedi ve hızla kapıyı açıp dışarı çıktı. Ardından bende inip onu bir süre süzdüm. Şu an konuşmayacağını tahmin etmek zor değildi bence. Normal tanıdığım Buğra yerine öfke ve kine bulanmış bir yüzle karşısını izleyen bir adam vardı.

Elbet yakında gerçeklerin kokusu çıkardı.

“Ben toparlanana kadar evin içinde bekle.” diye bir fikir yönelttim ve anında zihnindeki cehennemden sıyrılıp bana döndü. Yüzünde tanıdığım o tebessümü var oldu ve bana doğru ilerledi. O bana doğru gelince bende eve doğru gittim ve beni takip ettiğini bilerek kapının önünde durdum. Yanıma geldiği an kapıyı çaldım ve ikimizde kapının açılmasını bekledik.

Kapı açıldığı gibi karşımda gördüğüm adam ile sevinçle çığlık atıp bedenimi kollarının arasına attım. “Abim…” En içten şekilde dudaklarımdan çıkan bu sesle iki sesi birden duydum bir Melih’in neşeli çıkan gülüşü bir de arkamda acı içinde çıkan bir yutkunma sesi.

“Güzelim benim…” dedi Melih abim. Anında gözlerim doldu. “Hemen özledin de mi geldin bize?” dedi yarı alayla yarı acıyla.

Yüzümü boynuna gömüp “Abi beni oraya geri yollamayın, ben sizsiz yaşamak istemiyorum.” Anında yakarmaya başladım.

Saçlarımı usulca sevmeye başladı. “Gel bakalım içeri de orda konuşalım. Kapı ağzında kaldı misafirin.”

Başımı boynundan çıkarıp harelerine diktim ve anında uysal bir şekilde başımı aşağı yukarı sallayıp onu onayladım. İçeri girip ayakkabı dahi giymediğim ayaklarıma kenardaki terlikleri geçirdim, evi adımlarımla kirletmemek için.

“Abim ve amcam nerde?” deyip içeride onları bulmak için bakışlarımı gezdirdim.

“Semih çiçekçide amcamda bir kaç şey almak için dışarı çıktı.” dedi sakin ses tonu ile.

Bakışlarımı arkamdan ona çevirip “Sen neden buradasın o zaman?” dediğimde hafif bir gülüş sergiledi.

“Bende birazdan çiçekçiye gidecektim, sorgu meleği.” diyerek dalga geçmeyi de es geçmedi.

Ona yüzümü buruşturup dilimi çıkardım ve salondaki koltuğa bedenimi gevşekçe bıraktım. Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım ve aşina olduğum evimize ait o has kokuyu ciğerlerime yolladım. Evimize ait bu kokuyu çok seviyordum. Bu evin, bize ait olduğunu biz gibi koktuğunu her soluduğumda hissedebiliyordum.

“Ee, şimdi söyle bakalım küçük hanım ikinci günden neden evine geldin?” Abimin sesi ile gözümü açıp ona baktım direkt.

Melih abim, karşımdaki koltukta Buğra ise sessiz bir şekilde onun yanında oturup bizi imrenen bir yüz ifadesi ile izliyordu.

Anında şikayetçi modumu açmıştım. “Abi, ben o evde kalmak istemiyorum ya. Kimsenin bana saygısı yok.”

Buğra’nın anında kaşları çatılmıştı ve abim yerine o hızla araya girdi. “Çağrı dışında sana saygısızlık yapan olmadı ve onun da hemen sana alışmasını bekleyemezsin, Asya. Bu zaman alan bir durum.”

Gözlerim ile ona sen ne diyorsun demeyi bırakıp konuşmaya başladım. “Baha hastaneden beri bana karşı tavrını belli etti, belki Çağrı kadar değil ama en az onun kadar o da beni o evde istemediğini net bir şekilde belli edip haykırıyor. Arem beni zorla kaçırdı, kafası estiği gibi beni ordan oraya sürüklüyor. Sözde ikizim olacak çocuk beni görmezden geliyor ve tek bir kez bile benimle konuşma zahmetine girmedi bile.”

Buğra önce yutkundu sonra çenesindeki sakalları sertçe ovaladı. “Enis… O, konuşamıyor.” dedi pat diye.

Ağzım şaşkınlıkla açıldı ve bir an kalbime bir hançer saplanmış gibi hissettim. Benim bir ikizim vardı ve o konuşamıyordu… Enis’in beni tüm görmemezlikten geldiği o kısacık süreyi unuttum anında. Kalbim bir an Enis’in sesi olmak için can atar oldu.

Dudaklarımı yalayıp bakışlarımı Buğradan çektim ve benim gibi şaşkın ama yüz ifadesi sabit olan adama baktım. Evet, yüz ifadesi sabitti ama ben onun maskesinin ardındaki o şaşkınlığı görebiliyordum.

“Ben burda, evimde kalmak istiyorum.” dedim kısık ve acı bir sesle.

Abim, Buğra’nın yanından kalkıp önümde dizlerinin üzerine çöktü. Ellerimi avuçlarının içine hapsedip bacaklarımın üzerine bıraktı ellerimizi. “Güzelim, kısa bir süre için o küçük kıza ailesini tanıtmak istemez misin? Sen belki istemiyorsun ama kalbinde saklı olan o kızın ailesini görmek istediğini biliyorum ben.” Sözünü kesip onu reddedeceğim an bana izin vermedi ve elimi biraz sıkıp ona konuşma hakkı tanımamı istedi. Her hareketini ezbere bildiğim adamı acı ve yenilmişlikle dinledim. “İleride keşke veya acabalarla yaşamanı istemiyorum. Şu an iyisiyle kötüsüyle hepsini tanımanı ve ona göre yargılamanı istiyorum. Üç ayın sonunda biz zaten yanında olacağız, tıpkı şimdi yanında olduğumuz gibi tıpkı geçmişte yanında olduğumuz gibi.” dedi ve başını eğip parmaklarımın üzerine öpücük bıraktı.

En sevdiğimin bu olduğunu bildiği için beni her rahatlatmak istediğinde parmaklarımı öperdi. “Sen iste dünyayı yakayım ama bunu benden isteme güzelim. Öz aileni tanımanı istiyorum, biliyorum kolay olmayacak ama ilerisi içinde aklında sorular kalmayacak.” dedi.

Haklıydı aslında. Bundan günler öncesinde bile aklımda küçük soruların yeşermeye başladığını hissedip onları törpülemeye, gizlemeye çalışmıştım ama günler ilerledikçe bunu yapacak gücümün olmadığını o soruların çığ gibi büyüdüğünü anlamak şu an beni yormuyordu çünkü er birine bir cevap bulabilirdim artık. Artık o soruların büyümesine de izin veriyordum hatta şu an dahi büyüyordu. Aklımda o kadar soru vardı ki…

Beni kim ve n’için kaçırmıştı?

Hardemirler, yirmi yıldır kızlarını bulamamışken her şeyin patlak verdiği bu dönemde beni nasıl bulabilmişlerdi?

Hiç kaçırılmamış olsaydım Baybars Beyle aramda nasıl bir baba-kız ilişkisi olurdu?

Ben hiç bu kadar acı çeker miydim?

“Tamam.” dedim pes eder gibi ve ikisiyle de göz göze gelmeyip yenilmişlikle odama doğru yol aldım.

Üç aylık bir süre… O aile için değil tamamen kendi zihnim ve geçmişteki o küçük kız için bu üç aylık süreyi kendi rızam ile kabul ediyordum.

Dışarıdayken bulamadığım sırları şimdi içlerindeyken bulmaya çalışacaktım.

 

 

Yeni Bölümden

"Gavatlıkla ne alakası var? İlerde sende, birilerinin kız kardeşi ile sevgili olacaksın. O zaman onun abileri de mi gavat oluyor?” dedim şok ve öfkeyle.

 

Omuz silkti. “Ben ve onlar bir miyim kızım? Sen ya da bir başkası bir mi? Vermem ben seni kimseye.” dediğinde yastığımı kapıp yüzüne vurdum.

“Delirtme beni!” demem ile sadece omuz silkti.

“Kızım bak erkeğim diye demiyorum ama bu erkeklerin hepsi pezevenk. Bak aldatırlar seni.” fısıltısıyla anında buz kestim.

İrileşmiş gözlerimle ona baktım ve dudaklarımdan o cümle çıktı. “Harbiden he, o g*t Hakan da beni aldattı.” demem ile bu sefer o da şok oldu ve hemen ardından gözlerinde öfke belirdi.

“Lan o kim ki benim kardeşimi aldatıyor? Dar ağacında s*keceğim onu da yedi ecdadını da.” dedi öfke ile.

“Sen merak etme doktor senin yerine ben yaptım.” dedim büyük bir gururla. Sanırım birazdan kalp krizi geçirecekti. “Sen, mi şey ettin onları?” demesi ile bir an anlamadım ama sonra bunun gerçekten de fiilen yapılmış bir eylem olarak algıladığını fark ettim ve yastığı tekrardan ona geçirdim.

“Ya sen salak mısın? Benim çirkin organım mı var da şey edeyim!” diye bağırdım. “Olsa da yapmam lan! Ay, ben neler diyorum? Bu işin tadı kaçıyor bak. Olay nereye gidiyor farkında mısın?” demem ile şaşkın şaşkın bana baktı. Bu sohbet çok iğrençleşmişti.

“Aldatmış lan seni!” dedi ve birkaç saniye sonra kahkaha atmaya başladı. Bu tavrına karşı kollarımı göğsümde bir araya getirip küskün bir şekilde ona baktım.

“Bak bir beddua ederim sen de karın tarafından aldatılırsın!” Kızgın sesim ile gülüşünü bastırmak için alt dudağımı ağzının içine yuvarladı. Yanıma çöküp oturdu bu kez de.






Ben gedliimm... Bölümü biraz erken atıp finallere çalışmaya kaçıyorum. Bol bol Yorum yapmayı unutmayın olur mu? :')

Ee, bölümü nasıl buldunuz?

An itibarıyla, Asya kendi isteği ile o evde kalmaya başladı. Bu bazı kişilerin hoşuna gitmeyeck tabi... Hatta hiç gitmicek.

Bu arada erkek karakterimiz ile bilgi vereyim. Şimdiye kadar bazı yerlerde ondan bahsettim. Ama bulan olmadı.

spoi
Şu an 19. bölümü yazıyorum. Orda işte Hardemirler ve bu adam tattlııı bir şekilde sohbettt ediyorlar. Asya, zaten adamaa bayıldı ahahhaha öyle ki adamı deşmediği yer kalmadı.
Öyle bir sahne ki Buğra bile adama bayıldı ahahhaha

Bölüm : 30.12.2025 19:27 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...