19. Bölüm

19. Bölüm- Sonradan Gelen Adam

Aden Sakaaa
adensakaa

Artık sorunun tamamen varlığımdan kaynaklandığını düşünüyorum. Kötücül bir davranış sergilediğimde ve bunun sonuçları ile yüzleştiğimde yadırgamaz, hak ettiğimi söylerdim. Ama hiçbir şey yapmadığımda, basit bir kahvaltıya dahi otururken bu kadar kötülük taşımak ve yaymak bana da sürpriz olmuştu.

Hür irademle sergilediğim o kötücül davranışları bile aslında ben vermiyormuşum. Veren varlığımın ta kendisiymiş. Ben öylece dururken bile kötüymüşüm.

Fred'un insan felsefesi aklıma geldi bir an. Ona göre insan, doğuştan tamamen iyi değildir. Kişinin, İd bölümü yani en ilkel olan tarafımızdan gelen doğuştan bir saldırganlık, cinsellik ve bencil istekler vardır. Genel bir tabirle baktığımızda hayvanlar aleminin çoğunda bu ilkellik mevcuttu.

Sonra bizi, diğer hayvanlardan ayırıp İnsan sıfatına yükselten o yapılar geliyordu. Ego ve süperego. Ego dendiğine akla hemen o olumsuz tanım gelebilirdi lakin Freud'un tanımındaki çok daha farklıydı.

Ego, gerçekliği temel alıp insan ile toplum arasındaki o köprüyü kurardı. Süperego ise insanın ahlak, vicdan ve toplumsal kuralları kendi benliği ile içselleştirmesiydi. Ego, sen ve topluma bakış açısıyken süperego tamamen kendine dair bakışındı.

Ve tam bu noktalarda bir sorunum olduğunu düşünüyorum. Her insan gibi bende doğuştan kötü bir varlık olarak doğdum ve toplum beni istediği gibi şekillendirmeye başladığında topluma uyum sağlayamadım. Bunun en büyük nedeni de yıllarca toplum tarafından dışlanan biri olmamdı. Toplum tarafından dışlanan biri nasıl olurdu da toplumun kurallarına teslim ederdi kimliğini?

İd'de sorun yoktu. Kötüyüm ama sonra ego kımında benliğime oturtulamayan şeyler vardı.

Burda tozu dahi kalmamış Freud'a seslendim. Gel de insan felsefeni benim üzerimde dene ve ne kadar doğru olduğunu bir kez daha kanıtla.

Önümdeki cırtlak sarı rengine sahip elbise o an dikkatimi çekti. Ne çirkin bir şey bu?

"Hanımefendi denemek ister misiniz?" Uzun süredir reyonda duran bu elbisenin önünde durunca satıcı kız beğendiğimi düşünmüş olmalıydı.

Kıza dönüp "Sence bana yakışır mı?" dedim.

Yüzünde var olan o tebessüm bir an kırılacak gibi oldu. Gözleri bir anlığına elbiseye kaydı ve yüzündeki o sahte tebessümü daha da artırdı. "Tüm elbiseleri taşıyabilecek birisiniz."

"Bu çirkin şeyi bile mi?" diye dalga geçtim.

"Büyük ihtimalle bir çuvalı bile." dudaklarımdaki alaylı gülüş yerini gerçekçi bir tebessüme bıraktı.

"Teşekkür ederim. Galiba şımardım." kadınları çok seviyorum. "Bunu almayacağım malesef. Başka ürünlere bakınayım ben." deyip oradan ayrıldım.

Evet, evden ayrılmamın nedeni alışverişe çıkmamdı. Bu kadar abartılacak bir şey yoktu ama evde kaos çıkmıştı resmen.

İki saatten fazladır bu alışveriş merkezinde geziniyordum. En çok takıldığım ve oyalandığım yer ayakkabıcılar olmuştu. Giyim konusunda takıntılı olduğum şey sanırım ayakkabılardı. Evde bile onlarca ayakkabım vardı. Tüketim çılgınlığı olabilirdi veya büyük bir israf ama ben buna tamamen koleksiyonculuk diyordum.

Adımlarım, yavaş yavaş ilerliyor bakış açıma giren tüm ürünleri inceliyordum ve bir an adımlarım duraksadı. Önümde duran beyaz elbise ile dudaklarım aralandı, çok güzel duruyordu. Adımlarım mankenin üzerinde duran elbiseye doğru ilerledi.

Beyaz renkteki elbise sade ama bir o kadar da çarpıcı duruyordu. Mini boydaki bu elbise asimetrik kesimlere, kat kat etek tasarımına sahipti. Eteğinden çok tek bir omuzdan dökülen şifon parça kumaş ilgimi çekmişti. Mankenin etrafında dönüp sırt kısmını gördüğümde ise alacağım son parça kıyafeti de bulduğuma emin oldum. Sırt dekoltesi elbisenin can alıcı kısımlarındanmış. Sırt dekoltesi ince iplerle tamamlanmıştı. Parmaklarım elbisenin kumaşına kaydığında, tenime yayılan o yumuşak kumaş hissi ile tebessüm ettim.

Yanımda duran kadına döndüm. "Bunu da..." Daha cümlem bitmeden içeride kopan küçük bir gürültü ile bakışlarım oraya kaydı.

"Peki, hanımefendi. Sizi biraz bekleteceğim." Kızın sesi ile bakışlarımı girişten ayırıp ona baktım.

"Tamam, ben kasanın olduğu yere geçeceğim." dediğimde beni onaylayıp hızla arka kısımlara doğru ilerledi. Bu aceleci tavrına gülümseyip bir köşeye bıraktığım alışverişim torbalarıma doğru ilerledim. Ne olduysa da o an oldu zaten.

Bileğimden tutulup sürüklenmem ve boş kabinlerden birine girmem sadece on saniyelik kısa bir sürede olmuştu.

Dudaklarıma yapışan iri ellerden dolayı çığlık atamıyor, kimin buna cesaret ettiğini düşünmekten de bedenimde yüksek gerilimli bir öfke ağı yayılıyordu. Kabine geldiğimiz an arkamda duran adamın sesini duydum. "Çığlık atma, çiçekçi kızı."

Kahretsin... Kahretsin. Onun ne işi vardı burda. Bedenimdeki öfke bir anlığına yerini şaşkınlığa bıraktı. Başımı onu onaylamak için salladım. Eli ve bileği, tenimi okşar gibi bedenimden ayrıldı. Anında sırtımı sert göğsünden uzaklaştırıp ona baktım ve onu gördüm. Mavinin en koyu gözlerine sahip adam. Belki mavi bile değil lacivertti. Emin değildim. İlgimi de çekmemişti daha önce.

Öfke ile ona baktım. "Ne yaptığını sanıyorsun, sen?"

Normalde de kısık ve düşük göz kapağına sahip gözleri, ona alttan bakmam ile daha da küçük duruyor, tüm odağı iri ve uzun kirpiklerine veriyordu. O kirpiklerin arasından da parıldayan mavi yıldız taşına benzeyen gözlerinin tüm odağı çehremdeydi.

Garip duruyordu. Özlemiş gibi.

"Gördüm. Bir selam vereyim, dedim." Kısık çıkan erkeksi sesi ile yüzümü buruşturdum ve bir adım geriye doğru attım.

"Her gördüğün kızı böyle kabinlere çekip mi selam veriyorsun?" Nefret ediyordum şu adamdan ve bunu yeterince belli etmiştim.

"Hayır, güzelim." Başını beni daha iyi izleyebilmek için sağ omzuna doğru küçük bir kavisle yatırdı. "Sen dışında hiçbir kıza selam vermiyorum."

"Ya kardeşim, bana da selam verme!" diye yüzüne doğru bağırdığımda çenesini birbirine sıkıca kenetledi.

"Asya, kardeşim falan deyip durma." dediğinde koyu kahve saçlarını yolmak istedim.

"Ne istiyorsun sen ya?" diye çemkirdim hemen.

Sol elini cebine yerleştirdi ve sırtını kapıya doğru yasladı. "Biliyorsun ne istediğimi." Sorun da buydu ya!

"Git başkası ile gönül eğlendir. Örnek dışarıda bir sürü erkek var." Gönül eğlendirecekse biz kadınlardan uzak dursun. Erkekler ne halt ediyorsa umrumda değil.

Derin bir soluk verdi. "Neredeyse bir aydır hiçbir yerde yoksun. Nereye gittin?"

Gözlerimi şüpheyle kıstım. "Sen nereden biliyorsun?" Takip mi ediyordu bu beni?

"Çiçek almak için çiçekçiye gittim. Yoktun. Merak edip evinize de baktım. Orada da yoktun." Kalın kaşları her cümlesi ile çatılıyordu. "Neredeydin?"

"Sanane be! Ve bu yaptığın normal bir şey değil!" Anlaması için tek tek açıklama yapmaya başladım.

"Normal değil mi?" Aramızda duran o bir adımı aşıp hızla üzerime geldi. "Siktiğimin deposundaki kız sensin, Liderin varisi de sensin ama ben merak edip başına bir halt geldi mi diye sordurunca anormal oluyor değil mi?" diye kısık ve öfkeli bir sesle konuşmasıyla yutkundum.

Tamam anladığını fark etmiştim ama bu denli emin olmasını beklemiyorudm.

"Varis mi?" Ve şeytanın tohumu en iyi bildiği şeye başvurdu: Yalana. "Neden herkes bana son günlerde öyle sesleniyor?" diye olayı tamamen çevirdim.

"Selçuk," ve adını fısıldadım, aylar sonra ilk kez gözlerine baka baka. "Neden hepiniz bana varis diyorsunuz?" Korku dolu bakışlarım, sertçe yutkunuşum ve dolan gözlerim ile bakışlarında şüphe gezinmeye başladı.

"Asya, sen olduğunu biliyorum. Yalan söyleme!" Sonda kızmaktan çok yakarır gibiydi.

Endişe ve korku ile başımı iki yana salladım. "Kahretsin ki yalan söylemiyorum." Endişe ile parmaklarım saçlarımın arasına daldı. "O adamlar da öyle söylüyordu." demin atladığı o noktaya tekrardan değindim.

"Adamlar?" Korkunç bir fısıltı yayıldı ortamda. "Kim onlar, Asya." Başını eğip üzerime daha da geldi. "Bana isim ver."

Bakışlarımı kaçırıp yutkundum. "Bilmiyorum sadece yoluma çıkmıştılar."

Hiç beklemediğim bir şey oldu. "Arem mi?"

Ben o geceyi unutmuştum ya! O gece beni arabanın altında kalmaktan kurtaran adam Cengizden başkası değildi ve o adam beni Arem ile yolda görmüştü. Cengiz de tabi hemen patronuna yetiştirmişti.

"Hardemirden mi bahsediyorsun?" O soyadı anmam ile çenesini öfke ile sıkıp başını olumlu anlamda salladı.

"O değildi. O gece beni kurtaran kişiydi." Şimdi Selçuk'a en büyük rakibin ve düşmanın, abim dersem adam kalpten giderdi. Hiç gerek yok buna, şu anlık.

"O itle bir ilgin, bağlantın yok yani?" Kıskanç çıkan sesi ile olayları çok farklı anladığını fark ettim. Eğer Arem abim olmasaydı çok pis oynardım da bu kadar vizyonsuzluğu ben bile yapmazdım.

"Sence olsaydı Koralların şirketinde mi olurdum Hardemirlerin mi?" Bıkkın çıkmış sesim ile dudakları iki yana kaydı ve bakışları çeneme doğru indi. Bu adamın çenemdeki gamzeme karşı zaafı olduğunu onu tanıyan herkes gibi bende biliyordum.

"Doğru seçimi verip de gelmiştin zaten." Parmakları o an yükseldi ve tam çeneme değecekti ki durdu. Çenemde olan o büyülenen tondaki bakışları anında silinip o büyüden sıyrıldı. Bir kez yutkunup bakışlarını kendine gelmek istercesine kaçırdı ve bir adım geri gitti.

"Arem ve diğer Hardemirlerden uzak dur." Beni korumak istercesine çıkan sesi ile yutkundum.

"Neden ki? Arem iyi birine benziyordu." dediğimde yüzünde bildiğim o kıskanç ifade belirdi.

"O iti, hangi ara tanıdın da iyi birine benzettin?" Kıskanç çıkan sesi ile her an Arem'i öldürmeye gidebileceği sinyallarini aldım.

Sırf bu kadar kıskanç diye bile bu adamla olmam.

"Of, Selçuk! Sal beni! Daha eve gideceğim." deyip yanından geçiyordum ki kolumu tuttu. Başımı soluma doğru çevirdim. Benden uzun olan boyuyla başımı kaldırıp ona bakıyordum.

"Evin? Hangi evin?" Ne?

Şaşkın bakışlarımı ona diktim. "Selçuk, sen beni zengin falan mı sanıyorsun? Tek bir evim var işte! Oraya gidiyorum."

Kaşları çatıldı. "Haftalardır gitmediğin şu evin!" diye atladığım noktaya bu sefer o değindi.

"Selçuk Bey, ben neden size hesap veriyorum ki?" Dudaklarımdan alayla bir homurtu kaçtı. "Ya, bizim tüm ilişiğimiz o gün kesilmedi mi? Ben o gün stajımı bitirdim ve şirketten ayrıldım." Gözlerinin içine baktım. "Ayrıldım oradan sonsuza dek. O günde bir daha karşıma çıkma dedim!" Başta resmiyetle konuşmam sonda yine bozulmuştu.

Gözlerinde bir yorgunluk belirdi. "Neden bana bir şans vermiyorsun?"

O bilmiyordu. Neden imkansız olduğumuzu neden ondan bu denli nefret ettiğimi bilmiyordu.

"Çünkü seni sevmiyorum." Kolumdaki parmakları tenimden ayrıldı kapının önünden de bedenini çekip geçmem için bana yer açtı.

"Ama kalbin boş." Öyle büyük bir umutla baktı ki bana, bir an her şeyi bir kenara bırakıp o umuda sarılmak istedim. "Bir gün kalbin dolarsa benimle dolar." Başını arkasındaki kabin duvarına doğru yasladı. Çıkık ve belirgin duran adem elması tüm ihtişamı ile gözlerimin önüne serildi ve acı çekermiş gibi yutkunduğunda hareketlenmesini izledim. "Gördün mü? Aslında imkansız değilmişiz. Bizim de bir ihtimalimiz var."

Kendini kandırıyordu sadece. Bu kez bir şey demedim. Ondan umutlarını söküp alırsam nasıl bir adama dönüşeceğini bilmediğim için hayallerinde yaşamasına izin verdim.

Kapı kolunu indirip hızla o daracık kafesin içinden bedenimi çıkardım. Adımlarım bir daha bir yere uğramadan çıkışa doğru ilerledim. O kadar hızlı hareket etmiş ve bedenimdeki adrenaline o kadar çok boyun eğmiştim ki Hardemir malikanesine ne zaman geldiğimi hangi ara taksinin evin önünde durduğunu kavrayamamıştım. Abiye parasını verip hızla bedenimi dışarıya attım ve beni gören korumalardan biri olan Selim hızla kapıyı açtırdı.

Çıkmak istediğimde zorla açılan ama girmem için acele edilen o kapı...

Adımlarım ilerledi, ilerledi tam da kapının eşiğinde durdu. Bakışlarımı Selim'e çevirdim. Şu an çok kötü bir ruh halindeydim ve eğer bıraksalar tüm gün ağlayabilirdim.

"Selim..." dedim fısıldar gibi.

Önümde endişeli duran adam ne yapacağını bilememiş gibi duruyordu. "Efendim, Asya Hanım."

Alt dudağım titredi, burnumu çektim. "Şimdi burda ağlasam çok mu saçma olur?"

Her şey üst üste gelmeye başlamıştı. Varisliği açıklamadan birileri öğrenirse sorun olurdu, Hardemir ailesi varlığımı öğrenmişti ve beni büyüten adamın kim olduğunu her an öğrenebilirlerdi. Beni kimin kaçırdığını bulamadım, abiler ile aram karışık, sürekli Enisle konuşmak istiyorum. Hepsi üst üste geldi ve ben nefes almakta zorlanıyorum.

Sorum ile daha da gerildi. O kadar mı saçma olurdu? "Asya Hanım, neden ağlıyorsunuz ki? Birileri, bir şey mi dedi size?"

Sorun ağlamammış, konum değilmiş.

"Bir bilsen neler neler dedi!"

"İsim verin." Hardemirlerin adamı olduğu o kadar belli ki. İnsan önce bir nasılsın, iyi misin diye sorar. Bunlar illa ilk adam öldürmeyi seçecek.

"Selim, siz erkeklerden bir halt olmaz." deyip o kapı eşiğini geçtim. Eve doğru yürümeye başladığımda beni takip etmeye başladı.

"Ne yaptık yine durduk yere?" Şaşkın çıkan sesi ile ona döndüm öfke ile.

"Genel olarak hayvansınız." Yanımdaki adamın adımları bir anlığına durdu ama devam etti.

"Aşk olsun, Asya Hanım. Ne hayvanlığımı gördünüz?" Kırılmış gibi çıkan sesi ile iç çektim.

"Ben, sana diyorum ağlayacağım sen bana diyorsun isim ver. İnsan olan önce nasılsın der." Benim de sesim kırgın çıkmıştı.

"Haklısınız Asya Hanımcığım ama ben, onu işimi hallettikten sonra zaten soracaktım."

Bakışlarımı yoldan ayırıp solumdaki adama çevirdim. "Benden daha önemli olan o işin neymiş?"

"Sizi üzen kişinin canı..."

Tamam. Çok kötü bir şey ama bazen bu hayvanlara da erilikte yakışıyor. "Selim..."

Endişeli bakışlarla "Efendim." dedi.

"Evli misin?"

Anlamamış gibi bana baktı. "Yok, Asya Hanım. Daha doğru insanı bulamadım." Hayıflanır gibi çıkan sesi ile tebessüm ettim.

"Üzülme. Ben buldum doğru insanı." İlk anki dramatik ruh halim gitmiş yerini o çapkın ruha bırakmıştı.

Selim merakla bana baktı. "Kim?"

Parmaklarım ile kendimi gösterdim. "Ben."

Şimdi adımları tamamen durmuştu. Bana şaşkınlıkla baktığı sıra bakışları başka yere takıldı ve şaşkınlık büyük bir hızla yerini korkuya bıraktı. "Hayır, Asya Hanım. Böyle korkunç şakalar yapmayın lütfen." dedi ve bir daha bana bakmadan kaçıp gitti.

Kaçarken ayakları götüne mi vuruyor onun?

Bir dakika! Az önce red mi edildim?

"Lan, benimle evlenmek bu kadar mı korkunç bir şey?" Hayretler içerisinde kaçan adamın arkasından baktım. "Şerefsiz Selim!" deyip koşan adamdan bakışlarımı çekmiştim ki demin Selim'in korku dolu baktığı yeri gördüm.

"Naptın da adamı korkuttun?" Öfke ile bağırmamla gergin yüzü daha da keskinleşti.

"Asya, bir gün senin yüzünden katil olacağım. İşte o zaman göreceksin bu itlere ne yaptığımı!" Bana bağırması ile adımlarımı ona doğru attım.

"Ya abi! Sen neden salmıyorsun beni! Senin yüzünden sap geziyorum ortalıkta." diye haykırdığımda bir anda keyiflendi ruh hastası.

"Güzelim, bu gidişle hep sap kalacaksın." Bir kelime daha etmeden bana sırtını dönüp eve girdi, kapıyı aralık bırakarak.

"Yanlış adamla işbirliği yapıyorum." dedim ve aralık bırakılan o kapı ile eve girdim.

Eve girdiğimde ev ahalisinden kimse yoktu. Çalışan ablalar dahi gözükmüyordu. Bunu fırsat bilip kimseye yakalanmadan odama çıktım. Odaya geldiğim an aklıma gelenlerle durdum. Alışverişim?

Aldıklarım... Her şeyim Koralla son konuştuğumuz mağazada kalmıştı. Onları geçtim o beyaz elbise de kalmıştı. Söylene söylene topukluları ayağımdan çıkardım ve kenara bırakıp banyoya doğru ilerledim. O arada da kabanımı çıkarıp salıncağın üstüne atmıştım.

"Ya ben en son seni yaralamıştım... Ondan önce de seni yaralamıştım. Ne kan dökme arsızı çıktın ya!"

Evet, Koral şirketinde stajım bittiğinde Selçuk ile bir kafede kavga edip oradaki bardaklardan birini kafasına geçirmiştim. Kafasına kaç dikiş atılmıştı bilmiyorum ama ona son bir iz bıraktığımı biliyordum. Hak etmişti doğrusu. Tüm öfkemi nefretimi o gün bilerek üzerine çekmişti.

Hakan denen eski şerefsiz sevgilimin sadık biri olmayacağını tahmin edebiliyordum ama bunu Selçuk'un da bilip bir de bana yaşatması öfkemin tamamını üzerine çekmişti.

Selçuk, Hakan beni aldatabilsin diye resmen bir düzenek kurmuştu. Gözü dışarıda olan Hakan da Selçuğun istediklerini verip beni aldatmıştı. Zaten ondan sonra bu şerefsizin önceden de beni aldattığını öğrenmiştim ama elinde kanıtlar ile karşıma çıkan Selçuk'un sağ kolu Cengiz ile patronunun iş yemeğini basmış ve kafasını yarmıştım.

Hakanı o an görmüş olsaydım büyük ihtimalle sonsuza dek kısır kalmış olacaktı.

O gün Selçuk'un kafasını yarmış ve bir süre gözüme gözükmemişti ama anlaşılan beni unutmamıştı ki arada bana bakınıyormuş.

Banyoya girip zihnimi işgal eden Selçuktan uzaklaştım ve işlerimi halledip çıktım. Dolaptan kalın, yünlü ve beyaz bir pijama takımı çıkarıp giydim bu kez.

Duvardaki asılı saate baktığımda daha ikindi olmadığını gördüm. Yapacak başka bir işim de olmadığı için bir kaç saatlik uyumayı planladım. Bedenimi yatağa atmadan önce kalın perdeleri çekip göz bandını taktım ve uykuya tam anlamıyla hazırlandım.

Zihnim önceki günlere göre yorgundu. Bu yüzden hiçbir uyku ilacına ihtiyacım olmadan kısa bir süre içinde uykuya daldım.

...

Bir tıkırtı sesi geldi. Sonra çok hafif adım sesleri. Yatağımın kenarının çöktüğünü hissetim. Saçlarımın arasındaki parmaklarla uyku ve uyanıklık arasındaki o çizgiden az çok kurtulup uyandım ama kimin geldiğini yine de göremedim.

Gözümdeki, göz bandından dolayı da karşıdaki büyük ihtimalle uyandığımı görmemiştir.

Parmaklar zarif ve merhametle saçlarımın arasında gezinmeye başladı. Uykudan yeni uyanmış olan bedenim, yeni bir uyku için gerindi. Bu evde bu parmaklara, zerafete ve merhamete sahip bir kişi, tek bir kadın vardı: Peri Hanım.

Ama istemedim. Onun, beni sevmesini istemiyordum. Teninin tenime değmesini istemiyordum. Onun dokunuşları bana ölüydü.

O ölüydü, Asya. Ölü. Bizim için ölen biri.

Lakin kalkamadım. Zihnim ne kadar uyanmış olsada bedenim hala uykuda hala yorgun.

Uzun uzun saçlarımı okşadı. Bazen dokunuşları o kadar hafif oluyordu ki parmaklarının varlığını dahi unutuyordum.

Gerçekten de unutmuştum. Bunu yeniden kendime geldiğimde fark edebilmiştim. Peri Hanımın parmakları yoktu, hatta yatağımın kenarında da kimsenin varlığını hissedemiyordum. Şaşkın ve mahmur bir ifade ile yüzümdek göz bandını çıkarıp odaya bakındım. Hava iyice kararmış olmalı ki sabahki o hafif loş ışık gitmiş yerini tamamen karanlığa bırakmıştı.

Peri Hanım, gerçekten de beni uyutmuştu.

Yataktan çıkıp banyoya gittim. Elimi yüzümü yıkayıp masanın üzerindeki telefonumu da alarak odadan çıktım. Bugün alışveriş merkezinde atıştırdığım bir kaç şey dışında başka bir şey yememiştim. Kahvaltıyı da yapamamıştım zaten.

Artık tövbeliyim. Asla Hardemirlerin sofrasına oturmam.

Alt kata indiğimde mutfağa doğru ilerliyordum ki sağ tarafımda kalan ve aralık duran kapıdan Baybars Beyi gördüm. Keyifli bir şekilde önünde her kim varsa onunla konuşuyordu ve nasıl olduysa bir an konuşmayı bırakıp benim tarafıma doğru bakışları kaydı. Beni gördüğü an yüzündeki tebessüm arttı.

"Güzel kızım, tam vaktinde indin. Gel akşam yemeği yiyelim." Hevesli ve mutlu sesi ile gözlerimi kırpıştırdım.

Ya sadece bir dakika önce dedim bu masaya oturmayacağım diye! Evrenin ciddi anlamda benle sorunu vardı. Yani gelsin iki medeni insan gibi konuşup halledelim. Böyle olmuyor ki!

"Yok, teşekkür ederim. Ben tokum." Karnım gurulduyordu az önce.

"Nereye gidiyorsun, peki?" Baybars Bey, yine mutfağa gittiğimi iyi biliyordu.

"Mutfağa." Sondaki a harfini uzatıp gayet normal bir şeymiş gibi davrandım çünkü öyle!

"Asya!" Peri Hanımın içeriden yükselen sesi ile onu görmeye çalıştım ama bakış açımda değildi. "İçeriye gel. Yemekler soğuyacak!" dediğinde oflayarak oraya doğru adımladım.

Kapıdan girdiğim gibi sabahki gibi herkesin tam takır burda olduğunu gördüm. Çoğu yemeğe başlamıştı bile. "Geldim." dedim isteksiz bir sesle.

Peri Hanım keyifli bir sesle konuşmaya devam etti. "Geç otur o zaman, kızım. Davetiye mi bekliyorsun?" Sarı, kısa saçlarını kulağının arkasına itekleyip güldü.

Masadaki abi tayfasına şöyle bir göz attım sonra anneleri ve babalarına. Hani sabah kavga etmişlerdi bunlar! Hiçbir şey yaşanmamış gibi davranıyorlar. Baybars Bey nasıl hemen Peri Hanım ile barışmıştı?

Eee, o zaman ben niye durduk yere kendimi cezalandırıyorum ki?

Buğra ve Baha'nın ortasındaki boş sandalyeye geçip oturdum. Umarım bu yemekte de sorun çıkmazdı!

Ki olmadı. Yemek boyunca hiç sorun çıkmadı. Ben yemeğimi yerken başımı hiç kaldırmamış ve genelde beni katmaya çalıştıkları tüm konuşmaları geçiştirici, basit kelimeler kullanıp muhabbetten uzak duruyordum. Yemeğim bittiğinde son bir yudum su almak için bardağa uzanmıştım ki telefonum çaldı.

Telefonumu cebimden çıkartıp ekrana baktım. Eğer babam arıyorsa şu an hiç bir gerginliği çekemezdim. Zaten ekranda beliren isim de onun değil Belçimindi. Bardağı elime aldığımda telefonu da açmış kulağıma yaslamıştım. Bu sırada Hardemirlerin bakışları bendeydi.

"Alo," Daha konuşmama izin vermeden aceleyle araya giren kız ile kaşlarımı çattım.

"Asya!" Telaşlı sesi ile gerilmeye başladım.

"Ne oldu, Belçim?" Bendeki gerginliği ev halkı da fark etmişti.

"Gelin olup gidiyorsun!"

"Ne?" Anlamadım ki şimdi.

"Asya... kaç lan! Everdi bunlar seni! Artık yirmi yeğen verirsin kucağıma!" Telaşlı ve ne dediğini bilmeyen sesi ile kafam iyice karışmıştı.

"Belçim, sakin olup bana doğru dürüst bir açıklama yap!" diye kısık sesle bağırdığımda anında karşı tarafın sesi kesildi ve derin bir nefes alış sesi duydum.

"Batur Koral geldi. Seni oğlu Selçuk Koral'a istedi!"

Şu an Koral'ın yaptığı bu hamleden çok beni ilgilendiren asıl mesele babamın verdiği tepkiydi. "Babam ne dedi?" Sakin çıkan sesim ile Belçimden bir süre ses gelmedi.

"Be-ben emin değilim," Sesi giderek kısılıyordu. "Ama olumlu gibi konuşuyordu, Asya."

Babam, bu aralar çok üstüme gelmeye başlamıştı ve asıl nedeninin hala bu evde olmamın da olduğunun farkındaydım.

"Tamam." deyip telefonu kapattım ve o an telaşlı bir şekilde odaya dalan Selim'e baktım.

"Baybars Bey, Korallar burda."

İşte şimdi bitirdim sizi.

"Al içeri." deyip kimsenin konuşmasına izin vermeden emri ben verdim. Hızla ayağa kalkıp müstakbel yeni ailemi karşılamak için dışarıya çıktım.

"Asya, ne oluyor?" Baybars Beyin sorusu ile duraksamadan konuştum.

"Koralları cehenneme yolluyorum. Ne olacak başka." Dışarıya çıktığım gibi iki araba önümde durdu.

İlk arabanın arka kapısı açıldı ve içinden Selçuk Koral tüm ihtişamı ve öfkesiyle indi.

İkimizin de bakışları başka kimseyi görmedi. O neye bu denli öfkeli anlayamayacak kadar kendi öfkemde boğuluyordum.

"Asya," Dişlerinin arasından öfke ile ayrılan ismim ile adımları bana doğru ilerledi.

Önümde anında bir beden dikildi. "Bir adım daha atarsan leşini kimse bulamaz." Arem'in bağırması ile yanımda dizilen diğer abi üyelerini gördüm.

"Çık önümden Hardemir. Yoksa asıl o zaman kim kimin leşini kaybediyormuş görürsün!" diye öfke ile bağırdığında dayanamadım.

Arkamda kalan Selim'in belindeki silahı daha o engel olamadan aldım. Peri Hanımın attığı çığlık ile tüm bakışlar bizi buldu anında. Bu sırada yanımdaki bedenler gerilmişti. Benim ise gördüğüm tek kişi, Selçuktu.

Arem, annesinin çığlığına dönerken Selçuk'u yeniden görmemi sağlamıştı. İki adım atıp Arem'i arkamda bıraktım ve silahı tam da önümde duran adama doğrulttum. Selçuk'a doğrulttuğum silahla beraber onun tüm adamları da aynı anda bana silahları doğrulttu.

"Burda tek bir leş var, Koral!" diye dişlerimin arasından konuştum.

Selçuk'un bakışları sol elimdeki silaha takıldı ve dudaklarında bir kıvrılma yeşerdi. "Eğer silah doğrultacaksan, sıkmasını da bileceksin." Alayla güldü. "Ama sen daha hangi elinle silahı tutman gerektiğini bile bilmiyorsun." Cümlesi bittiği gibi parmaklarım tetiği çekti. Karşımdaki adam acı ve şokla bana baktı.

Kolunu sıyıracak bir şekilde nişan almış ve sıkmıştım. Adamları da tam bana sıkacakken Cengiz'in sesi yankılandı. "İndirin lan silahları!"

"Ne oluyor lan burda?" Arem'in öfkeden delirmiş sesi ile bakışlarım arkamda kalan adamlara kaydığında Buğra dışında tüm abilerin ve malikanedeki tüm adamların da Korallara silah çektiğini gördüm.

"Bu piç, Asyayı nereden tanıyor?" diye ortaya sordu Buğra.

Bakışlarım onlardan kayıp önümdeki adama çevrildi. Sağ elini, kanayan kolunun üzerine götürdü ve parmakları kana bulanınca elini geri çekti. Parmaklarını, yüzünün hizasına getirip kana baktı. Dudaklarında şeytani parıltılar yeşerdi.

"Bayılıyorsun değil mi her seferinde beni deşmekten." Eğlenen sesi ile ben konuşamadan Pars araya girdi.

"Ne diyor bu?" Pars'ın bakışlarını üstümde hissettim. Cevap bekleyen sesini umursamadım.

"Evimde ne işin var, Koral?" İçeride eğlenen, babacan olan o Baybars Hardemir gitmiş yerini örgütün çakal adını verdiği o adama yer vermişti.

"Ben sizin evinize gelmedim, Baybars Bey." Baybars Beyin üzerindeki bakışları bana kaydı. "Asyaya emanetlerini getirecektim."

"Ne emaneti?" diye sordu giderek öfkelenen bir sesle Baybars Bey.

"Bu itin elinde ne emantin var senin?" Baha'nın arkamdan eğilip kulağıma fısıldaması ile bende onun gibi kısık bir sesle konuşmaya başladım.

"Mahalle yanarken harbiden saçını tarıyorsun!" Konu şu an bu mu?

"Kızım bir gün hepimizi kalpten öldüreceksin!" deyip uzaklaştı. Bakışlarımı önüme çevirdiğimde Selçuk'un büyük bir öfke ve kıskançlıkla Bahaya baktığını gördüm.

"Asya..." Kendini sanki zor tutuyormuş gibi derin bir nefes verdi. Beklemediğim bir şey yaptı ve kahkaha atmaya başladı. Eli, beline gitti ve silahını çıkarıp kahkahalarının arasından o silahı Arem'e doğrulttu. O an kahkahası kesildi. "Bana bu iti tanımadığını söyledin ve seni akşamında onun evinde, ona doğrultulan silahların önünde buluyorum!" Büyük bir hayal kırıklığı ile konuşmasıyla küfrettim.

"Lan kocaya kaçacağın o şerefsiz Koral mıydı?" Ya senin ağzının yayını sökeyim Baha!

"Ne kocası?" Diye bir çok ses aynı anda yükseldi.

"Allah belanızı versin artık!" diye çığlık attım ve Selçuk'a döndüm öfkeyle. "Niye geldin lan evime?"

Elindeki silah bir an titredi. "Evim mi?"

Buğra hızla araya girdi. "Tabi evi, lan! Kızı eve kadar bir de takip mi ettin sen?"

Harbiden takip etmiş beni!

Selçuk'un yüzündeki öfke yerini hayal kırıklığına bıraktı. "Eşyalarını mağazada unutmuştu. Onları getirmiştim." dedi ve devam etti. "Nereden bilebilirdim ki düşmanımın sevgilisi çıkacağını!" diye öfke ve nefretle bağırdı.

Bakışlarımı Cengiz'e çevirdim. "Çok salak senin patronun." dediğimde Cengiz bana tiksinerek bakıyordu. Ay haspam!

"Ne sevgilisinden bahsediyorsun lan sen!" Arem, öfke ile Selçuk'un üzerine doğru yürüdü ve daha kimse müdahale edemeden yüzüne sert bir yumruk attı. "Öldüreceğim seni!"

"Bu saatten sonra asıl ben seni yaşatır mıyım, Hardemir!" diyen Selçukta Arem'e yumruk attı ve herkes ikiliyi ayırmaya gitti. Bakışlarım yanımda durup kavgayı izleyen Bahaya kaydı.

"Benim için kavga ediyorlar gördün mü?" Gülerek söylediklerim ile kavgadaki bakışları bana kaydı.

Ayıplar gibi yüzüme baktı. "Ne arsız bir şeysin! Bari gidip abini kurtar." dediğinde güldüm.

"Sen niye abini kurtar mıyorsun?" Bana deyip de kendisi büyük bir keyifle bu ikiliyi izliyordu.

"Abimi ben dövemiyorum bari millet döverken izleyeyim." dediğinde hayırlı kardeş, dayanamayıp kahkaha attım. O da bana eşlik etti.

"Siz iki gerizekalı ne yapıyorsunuz?" Kavgayı ayıranlar ve kavga eden ikili büyük bir öfke ile bize bakıyordu.

Elimle iki salağı gösterdim. "Biri yıllar sonra ortaya çıkan öz abim diğeri de nefret ettiğim eski patronum... Benim için kavga ediyorlar. Valla nasıl içimin yağları eridi bil bilseniz."

Baha, dediklerim ile dayanamayıp kahkaha attı. Bu kaos dolu hayatı Baha ile yaşayacaksın kardeşim!

"Abin mi?" Selçuk'un sesi ile bakışlarım onu buldu. Dumura uğramış kanlı surat ifadesi ile onu ciddiye alamıyordum şu an. "Bu ibne senin abin mi?" Tükürcesine söyledikleri ile Arem daha da delirdi.

"Lan şerefsiz, kardeşime bakan o gözlerini oymaz mıyım?" Hemen ardından tekrardan Selçuk'un üstüne atlamaya çalıştı. Pars, onu tutup büyük bir güçle arkasına çekti ve öfke ile Selçuk'a baktı.

"Ne istiyorsun, Koral?" Her şeye rağmen en sakini de oydu. Bu arada benim ikiz neredeydi? Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde elindeki basket topu ile film izler gibi bizi izleyen, benim için çok endişelenen(!) o sevgili ikizimi gördüm. Bakışları kavgadan ayrılıp bana döndü ve yüzünde eğlenen bir ifade ile geri kavgaya döndü.

Bunların hepsi kavga, kaos, vahşet meraklısı.

"Emin misiniz ya Asya'nın sizin kardeşiniz olduğuna?" Hala büyük bir şaşkınlık içerisindeydi. "Semih ve Merih'e ne oldu"

"Siktim şimdi belanı!" deyip silahı kaldırdım ve alnının ortasına hedef aldım. "Abilerimi de mi araştırdın sen?"

Selçuk, demin yüzüne yerleştirdiği o nefreti çoktan silip yerini sinsi bir gülüşe bırakmıştı.

"Tabi araştırdım. Sevdiğim kadını kimden isteyeceğimi bilmem gerekiyordu."

Hani az önce kavga var dedim ya. Onu siz unutun çünkü asıl kavga şimdi çıkmıştı. Arem, Pars ve Buğra aynı anda Selçuk'a dalmış, Enis elindeki basket topunu tüm gücü ile Cengiz'in kafasına atıp onu imha etmiş ve Baha da Selçuk'un üzerine doğru uçmuştu.

Bakışlarım Baybars Beye kaydığında gömleğinin düğmelerini açıp Peri Hanıma bir şeyler söylediğini gördüm.

Elimdeki silahı havaya kaldırdım ve sıktım. İki el silahtan sonra tüm kavga durmuş ve tüm bakışlar bana dönmüştü. Silahı yavaşça yukarıdan indirip tam göğsümün hizasında duraksattım. Silahın ucunda Selçuk vardı.

"Baban nerde, Selçuk?" Sakin çıkan sesim ve sorduğum bu soru ile tüm odaklar bir kez daha bende toplandı.

"Batur, pezevengi ne alaka?" Diye öfke ile bağırdı Baybars Bey. Onu umursamadım.

Selçukta bu soruyu beklemiyormuş olmalı ki şaşkın bir şekilde bana baktı. "Bilmiyorum."

Cümlesi bittiği gibi silahı sıktım. Bu kez sağ koluna sıkmıştım. Acı içinde tıslayıp büküldü.

Bir kez daha sordum. "Baban. Nerde. Selçuk?"

"Kahretsin, bilmiyorum Asya!" Hızla doğrulup acı çektiğini gizlemeye çalıştı. "Sana hiçbir zaman yalan söylemedim, söylemem de. Bilmiyorum babamın nerde olduğunu!"

Başımı yavaşça omzuma doğru eğdim. "Ben biliyorum."

Selçuk bu konuşmadan rahatsız olmuş gibi yerinde kıpırdandı. "Neredeymiş?"

"Babamın yanında." Tüm bakışlar Baybars Hardemir'e kaydı.

Bakışları gören Baybars Bey de şaşkınlıkla "Yok, benim yanımda değil." dedi.

"Baybars Beyden bahsetmiyorum, Selçuk." Öfke ile dişlerimi sıktım. "Senin baban, beni büyüten babamın yanında ve bir teklifte bulunmuş."

İşte işler asıl şimdi kızışıyordu. "Asya, senin babalarının olduğunu bile bilmiyordum!" Şaşkınlıkla bağırdı. Bakışları Hardemire kaydı. "Bir de bu adam, senin baban!"

Baybars Bey "Ne varmış lan bende?" dediğinde Selçuk bağırdı.

"Düşmanımsınız! Daha ne olsun! Daha yarım saate kadar sizi nasıl öldüreceğimi düşünüyordum ben." Çok açık bu adam ya.

Arem küfredip tekrar onun üzerine atladı. Hardemir erkekleri, Selçuk'un üstüne çullanmışken ben, kendimi zihnime hapsettim. Selçuk'un haberi yok gibiydi.

Babası, oğluna dahi demeden neden onu evlendirmek istesin ki? Ve o kadar eminmiş ki direkt gidip beni babamdan istemiş.

Batur, Selçuk'un beni sevdiğini biliyor diye varsayarsak Selçuk'un yaptığı gibi Gökhan Amcam ve Merih, Semih abilerimden bu evliliği istemeleri gerekirdi. Eğer yine Selçuk'un, beni sevdiğini biliyorsa bu adam babamı nereden buldu da bu evliliği Sarhun Korgözden, sakladığım babamdan istedi?

Ya da bir diğer ihtimal bu adam Selçuk'un sevdiği kadını bilmiyor ve sadece o gece ortaya çıkan varisi kendi oğlu ile evlendirmek istiyordu.

Mantığa en yatkın ihtimal buydu ama bir olayda başka ihtimallerde söz konusuydu kesinlik diye bir şey yoktu. Bu kesinliği sağlamam için Batur'u daha çok araştırmam gerekiyordu.

Belki de aradığımız adam O'dur: Batur Koral.

"Zaten ben kimim ki huzur isteyeyim." Dudaklarımdan ayrılan homurtu ile baktığım ama daldığım için anlamdıramadığım o kargaşa şimdi zihnimde anlam ifade etmeye başladı. Bunlar kavgayı bitirmiş.

"Selçuk..." diye seslendim. Daha yeni ayrılan adamlar soluk soluğa birbirlerine öfke ile bakarken ben, ona kayıtsız bir şekilde baktım. Arem'e öfke ve nefretle bakan Selçuk ona seslendiğimi duyduğu an bana döndü. Bakışları anında değişti ve o harelerinde büyük bir ışık parıldadı. "Tebrik ederim."

Tıpkı diğerleri gibi o da anlamazca bana bakmaya başladı. Selçuk ve diğerleri Varis olmamdan şüpheleniyordu ve şimdi tüm bu okları bir süreliğine kendimden uzağa çekmem gerekiyordu.

"Ne için bu tebrik, Asya?" Gözlerinde bir korku belirdi ya da ben öyle sandım.

"Evleniyormuşsun."

"Ne? Hayır..." Şaşkınlıkla gözlerime baktı. "Asya, daha sana evlenme teklifi etmedim ki? Nasıl evlenebiliriz?"

"Bu it bu kadar meraklı mıydı lan evlenmeye?" diye Pars öfke ile bağırdı.

"O merakını seve seve sökecem bir yerlerinden!" diye tüm öfkesi ile bahçeye sesini duyurdu Arem.

"Bu vitaminsize vermem kardeşimi!" diye Buğra tiksintiyle konuştu.

"Bir kez daha Asya'nın adını ağzına al, o zaman soyunu sopunu gömerim toprağa!" Çağrı'nın olay esnasında yaşadığı bu sakinliği biliyordum. Karşıdaki düşmana karşı hep sakinmiş gibi davranırdı. Kimse bilmiyordu ama o çok iyi bir oyuncuydu.

"Hapse mi attırsam on tur kurşun mu sıksam bu ite bilemedim?" Baha'nın düşünceli sesi ile bakışlarım ona takıldı. Bir elini çenesinin altına almış, büzdüğü dudakları ve düşünceli yüz ifadesi ile Selçuk'a bakıyordu.

"Bugün birini sordun?" Hepsinin duyacağından emin olduğum bir ses tonuyla konuştum. "Varis, diye birinden bahsettin. Benden şüphelenmiştin. Bedenlerimiz, sesimiz, tavırlarımız aynı diye." Sonda alayla güldüm ve kesinlikle bedenlerimiz, tavrımızı aynı diye değil o başka bir şekilde öğrenmişti beni. "Duydum ki baban, babamı ziyarette bulunmuş. Ortak bir tanıdıkları varmış. Onun kızını istemek için benim babamdan yardım istemiş, senin baban!"

Son dakika iyi çevirmiştim bence.

"Benim babam, senin babanın yanına gidip seni istemeyip başka bir kızı mı istemiş?" Hayretle konuşan Selçuk'a başımı salladım.

"Sana vermezlermiş o kızı, aracı olarak da benim babamı seçmişler. Oğlu da gelip evimde beni rahatsız ediyor işte." Babalarımızın tanışıklığını merak edecek misin acaba?

Onca söylediğim şeyden "Rahatsız mı oluyorsun?" kısmını tek çekip almıştı.

"Evet, senden rahatsız oluyorum." Babasının yaptığı şeye bile bu kadar yıkılmayan adam benim bu cümlemle yıkılmıştı. Yüzünde var olan tüm duygular gidip yerini kırgın ve perişan bir adama bıraktı.

"Kusura bakma, sadece seni sevmek istedim." dedi ve bir daha kimseye bir şey demeden sırtını dönüp araca bindi. O araca bindiği gibi araç bahçeden çıktı.

Geriye Cengiz kaldı. Bana baktı bir süre. Gözleriyle bir şeyler anlatmak, bana bir şeyleri göstermek ister gibi bakıyordu ama ben onu da anlamadım. Başını bir kere sağa çevirdi öyle olsun der gibi. Sonra onunla beraber kalmış diğer adamlara döndü.

"Asya Hanımın eşyalarını bırakın. Sonra gidelim buradan!" Adamlar anında onun sözünü dinleyip alışveriş poşetlerimi ayaklarımın ucuna kadar getirdiler. Alışveriş torbalarını saygıyla ayaklarımın dibine bıraktılar ama sanki bir çöp gibi ayaklarımın önüne atılmış gibi hissettim.

Cengiz de patronunun yaptığı gibi bir daha bir şey demeden araca binip gitti. Geriye sadece biz Hardemirler kaldık. Yine.

"Sen bu adamları nereden tanıyorsun, Asya?" Diye sağır edici sessizliği ilk bozan Baybars Bey oldu.

Bu saatten sonra bu kısmı gizlemeye gerek görmediğim için açıklamamı yanlışlardan arındırıp söyledim. "Stajımı Koralların şirketinde yapmıştım. O arada ilgisini çekmiştim. Son gün zaten kavga edip oradan ayrılmıştım."

"Sana zarar verdi mi?" Buğra'nın sorusu ile hepsi gerilip ağzımdan çıkacak kelimeleri bekledi.

"Kafasında bardak kırmıştım. Biraz derin yara açmıştım galiba." Şu an yaranın boyutunu tam hatırlamıyorum. Sanırım aklım hala giden Koralda.

"Sen mi?" diye Peri Hanım sordu.

Kaşlarımı çatıp ona baktım. "Ne varmış halimde? Hakkımı savunacak bir tip yok mu bende?"

Gözleri kısıldı anında. "Sana ne yaptı da haktan bahsediyorsun?"

Anında dedikodu moduk açılıverdi. "Ya bu Selçuk denen şerefsiz, gidip benim eski sevgilime felekten bir gece ayarlamış. Bu malda bunu kaçırmayıp beni aldatmış! Bunu bulamayınca bende gidip ilişkime müdahale eden üçüncü şahıs olan Selçuk'un kafasını kırdım. Zaten stajım bitmişti. Bu adam da stajda beni süründürmüştü... Bir kuşla iki taş!"

"Bir taşla iki kuş." diye beni düzeltti. "Ee, o şerefsiz sevgiline ne yaptın peki?" diye sorduğunda üfledim sıkıntıyla.

"Ya bulamadım ki?" Ellerimi belimde bir araya getirip Peri Hanıma tamamen döndüm. "Bu it yüzünden herkes Hakan şerefsizinin aldatmasının nedeni olarak beni gördü. Neymiş kadın olsaymışım da elimdeki erkeği başkasına kaptırtmasaymışım!"

Aldatan erkek, suçlanan kadın. Ortaya seren de platonik herifin teki.

"Ne alaka be!" diye bağırdı. "Hakan denen it, vermeye meraklıysa senin kadınlığınla alakası ne?"

Çok haklı.

"Gel de anlat insnalara! Delirttiler beni! Ya adamın teki aldatıyor suçlu olan benim kadınlığım!" Yine hatırladım bak!

Hiçbir şeyden de habeirm yoktu oysaki o gün. Son kez belgeler için şirkete gitmiş. Şirketteki işlerimi de hallettikten sonra çıkmıştım ki bu Cengiz elindeki belgelerle bana gelmişti. Gösterdiği fotoğraflarla öfkelenmiş ve hayal kırıklığına uğramıştım biraz... ama asıl darbeyi o fotoğrafların şirkettekilerin de eline geçmesi ile yaşamıştım. Selçuk kendi yaymadığını, sadece bana gösterdiğini söylüyordu ama inancım da yoktu o adama. Olan da asıl o andan itibaren olmuştu ya. Ben son kez şirkete gittiğimi sanırken yine önemli bir işim çıkmıştı ve mecbur oraya gittiğimde yüzüme yüzüme konuşulan her şeyi duymuştum.

Çiçekçinin kızının gözleri yüksekteymiş ve şirketlerindeki patronlarından birini ayarttığım için hak ettiğim sonu yaşamışım!

"Şu Hakan yavşağının adresi neresi?" Arem'in sakinlikle çıkan sesine doğru döndüm. Evdeyken taktığı ve bahçeye geldiğimizde dahi gözünde olan gözlükleri şimdi yoktu. Büyük ihtimalle kavga esnasında bir yerlere düşmüştü. Sakin bakışları ve duruşunun ardındaki o gazabı hissettim.

"Bir dur Arem ya!" diye söylendim. "Adamın teki eve geliyor, öz abim olan adamla sevgili olduğumu söylüyor!" diye Selçuk'un ilk an şüphelendiği ve hepsinin atladığı o noktaya değindim.

"Elalemle uğraşacağına ilk kendi evine baksana sen!" Sonda sesim hayal kırıklığı içerisinde yayılmıştı bahçede.

Uzun süredir konuşmayan Baybars Bey konuşmaya başladı. "Enis ve senin doğum gününüze iki gün kaldı. Düşmanlarımdan seni saklamak istediğim için şimdiye dek bir açıklama yapmamıştım ama hem senin varlığını duyurmak hem de baban olacak o adamı tanıyacağımız bir parti düzenleyeceğiz. İki gün sonra yirmi bir aralıkta, doğum gününüzde herkese geri geldiğini duyuracağız."

Hepsi babalarını onayladığında dudaklarımda alaycı ama benim canımı yakan bir tebessüm var oldu. "İyi. Bir an benden utandığınız için sessiz kaldığınızı düşünmüştüm."

Konuşmam bittiği gibi sırtımı dönüp evin içine doğru ilerledim. Ardımdan Baybars Bey ve Peri Hanımın bana seslenen seslerini umursamadan yanlarından ayrıldım. Ardımdan gelen adım seslerini duyduğumda hızlandım. Asansöre binmek yerine merdivenleri kullandım ve asansörü bekleyeceğim o vakti merdivenleri koşturarak çıkmaya ayırdım.

Ardımdan Buğra ve Arem'in seslerini de duyuyordum ama kulaklarımı tıkadım hepsine.

Bilmiyorlardı ama bu gece benim istediğim gibi bitmişti. Son dakika kurduğum o cümlelerin hepsi o partinin yapılması içindi.

Onlar bilmiyorlar ama ben doğum günlerimi kutlamazdım. O gün de kutlamayacaktık. İki gün sonra tüm maskeleri indirecektim. Sonunda iki aile karşı karşıya gelecekti.

Hardemirler ve Korgözler o gece yaşattıklarını yaşayacaklardı.





Boş gözleri ile bakışacağımı sandığımda gözlerindeki merhametle bana baktığını gördüm. Hayır, acıma değildi. Merhametti. Ne kadar yanlış ya da doğru bilmiyorum ama şu an Buğradan çok Enis'in kollarının arasında olmak isterdim.

Enis'in kollarının nasıl hissettireceğini ve onunla beraber o göğü izlemek... Son zamanlarda bu isteğim çok fazla beni baskılıyordu. sanki yapmak zorundaydım. Başka bir şansım yokmuş gibiydi. Sanki bu sonmuş gibi.

Bölüm : 20.03.2026 00:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...