9. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 9. Bölüm- Savaşır Mı Köle Olmadığına İnanan?

9. Bölüm- Savaşır Mı Köle Olmadığına İnanan?

Aden Sakaaa
adensakaa

Ve ben bir gün son kez kaçacaktım. O gün herkes kaçışlarımın sonu ile yok olacaktı.

Asya Doruker K.
Şeytanın Ruhu.

 


Korkuyorum. Kimse neyden korktuğumu bilmiyor. Şu an beraber yaşadığım aile bilmiyor. Bilemezler de çünkü onlar beni tanımıyor, görmüyorlar. Gözlerinin önünde ölümüm için belki de son yarış başladı ve belki de en acısı bu yarışın başlangıcını, bu yarışı başlatanın onların olmasıydı. Biliyorum mesela bir şeyi: Bu yaşadıklarımın tüm sorumluları kan bağımın olduğu kişilerdi.

Onların varlığı bana sadece kötüyü çağrıştırıyor. Tıpki aynadaki boş gözlerdeki gibi. Aynadan bakıyorum aslında karşımda duran kadına. Benim olmam gereken bu kadın, ben değilim ama.

Hayır, hayır ben değilim. Ben değilmişim gibi hissediyorum. Ya da ben miydim bu kadın? Gözlerimi kısıp aynadaki kadını incelemek istediğimde o da aynısını yaptı? Ben miyim o? Hayır, benmişim gibi hissetmiyordum.

Bakışlarımı aynadaki kadından çevirip avuçlarıma diktim. Bana ait değiller gibiydi. Sanki bir yabancının eli önümde açık duruyor ve ben ona bakıyordum. Soğuk, hissiz ve bana ait olmayan bir çift el…

Bedenimi algılamaya çalıştım; nasıl adım attığımı, bacaklarımı nasıl kontrol edip yürüyebildiğimi düşündüm. Sanki bedenim ve zihnim arasına ince ama güçlü bir cam girmiş… Görüyorum ama algılayamıyorum. Yapabilirim ama yapamıyorum. Acı var ama hissedemiyorum. Sanki kendimi başka bir gözün içinde izliyor da bana ait olan bedene yabancıymışım.

Neydi bu karmaşa?

Hayır, doğru soru bu değildi. Doğru soru ‘Neydi beni bu karmaşanın kucağına tekrardan atan?’ olmalıydı. Biliyorum… çünkü bana tekrardan ne olduğunu abilerimin, amcamın ve ailemin geri kalanının bildiği şeylerdi bunlar.

Ailemin devamı? Hala bilmiyorsun, değil mi? İşin içine daha yeni girdiğimizi, hikayenin daha yeni başladığını bilmiyor olmalısın?

Gözlerimi yumup yabancılaştığım bu bedeni yok saymak için bedenimi zorla banyodan çıkartıp odaya atmıştım ki bedenimdeki korku artık adımlarıma mani olmuş ve son adımda beni yerle bir bütün haline getirmişti. Nefes alan, yerde yatan bedenimi de sanki dışarıdan izliyordum.

Ellerimi şakaklarıma götürüp bastırdım. Kafamın içinde dolanan kaosu bastırmak, normal bir günde olduğuma kendimi kandırmak istedim. Nefes alamıyorum. Nefes almak istemiyorum. Buna gerek yoktu ki. Bunca saçmalığın karşısında birde nefes mi alacaktık?

Zihnimde dolaşan engelleyemediğim sonradan şekil verdiğim düşüncelerimi bölen bir ses oldu. “Asya?” Korku dolu çıkan bu sesin kime ait olduğunu bir anlığına kestiremedim. Başımı kaldırmak istedim ama bedenim kitlenmiş gibi ellerim başımın arasında öylece yere bakıyordum. Oysaki nefes alamıyor, burda delirdiğimi düşünüyordum.

“Asya, güzelim…” Bana yaklaşan adım seslerini duydum. “İyi misin?” Korku dolu çıkan sesi tanıyor gibiydim. “Neden yerde duruyorsun, güzelim?”

Önümde duran ayakkabıların parlaklığı ile kaşlarımı çatmak istedim. Gereksiz yere kırmak dökmek istedim ama bir an nasıl konuşmam gerektiğini dahi unuttum. Ben nasıl konuşacağımı düşündüğüm o an önümdeki kişi dizlerinin üzerine çöktü ve bakışlarımızı aynı hizaya soktu. Arem…

Gözlerimi gördüğü an verdiği tepki ve irkilip gerilemesi ile kaşlarımı çatmak istedim. Bu saçma tepkiyi neden verdi?

“Asya, sana noldu böyle?” Korku dolu sesiyle yutkunup gözlerimi kırptım ard arda ve sanki gözlerimdeki bir şeylerin değiştiğini, yerine yaşamın geldiğini hissettim. Sonra bedenimle zihnim arasındaki o cam kalktı, aynadaki kadını tanıdım, dilimi nasıl döndürebildiğimi konuşabildiğimi hatırladım. Birden bedenime dönmüşüm gibi vücudumu hissettim.

“Arem,” Kısık çıkan fısıltım ile kendine gelmiş gibi hızla ayağa kalktı ve “Seni yatağa taşıyalım mı?” Sorduğu soruya başımı hafif bir şekilde sallayıp onayladım.

Hızla üzerime eğilmesine rağmen kırılacak değerli bir eşya gibi beni kollarının arasına aldı. Bir an her şeyi bir kenara bırakıp yorgunluğuma teslim oldum ve Arem beni yatağa taşıdığı o kısa sürede başımı onun omzuna yasladım. Yaslandığım ilk an Arem’in bedeninin kasıldığını ve o an ki adımının havada asılı kaldığını hissettim. Hiçbir şey demedim ve o da bana uyup hiçbir şey demedi. Beni yatağa bırakıp yorganı üzerime örttü ve hemen yanı başıma oturdu.

Endişeden koyulaşan gözleri, gergin çene hatlarıyla içinde yaşadıklarını somut bir şekilde dışarıda görebiliyordum. “N’oldu az önce?” Tekrar eden sorusu ile yutkunup gözlerimi ondan çektim.

“Sanırım biraz yorgun düştüm.” deyip konuyu kapatmaya çalıştım.

“Öyle bir şey değildi. Yorgunluk falan değildi o! Karşımda sanki bir ölü vardı.” Elini birden çenemin altında hissettim ve canımı acıtmadan nazikçe başımı kendi tarafına çevirdi. Göz göze geldiğimizde onun gözlerindeki korkuyu gördüm. “Gördüm. Ben senin gözlerine sahip insanları çok gördüm.” Yutkunup üzerime eğildi ve sesi giderek kısıldı. “Kimlerde gördüm biliyor musun? Ölülerde. O gözler sadece ölülerde vardı.”

Konuşmadım, tepki vermedim, yalanlamadım veya doğrulamadım. Sadece boş boş gözlerine baktım.

“Konuşmayacak mısın?” Benden yanıt bekleyen gözlerine baktım.

“Psikolojik bir şeylerdir. Baksana nerdeyim ben.” deyip odanın içerisini gösterdim. “Burası benim evim değil. Burası alıştığım yer değil, ailem dediğim insanlar birdenbire benden uzaklaştı ve başka bir aile gelip ‘sen bizim kızımızsın ve seni istemek hakkımız’ diyebiliyor. Buna psikoloji dayanmaz tabi.” deyip geçiştirmeye karar verdim. “Birden tüm sinirlerim boşaldı. Her şey bir an yordu, öylece kala kaldım. Ondandır. Hem dedim ya bir kere sinirlerim boşaldı artık olmaz.”

Dediğim her kelimede kaşları daha da çatılıyordu. Aslında atladığı detaylara değinmiştim. Onlar; bu aileye geldiğimde, onlarla beraber yaşadığımda her iki tarafında birbirini kabulleneceğini, mutlu gülistanlık bir hayatı yaşayacağımızı düşünmüşlerdi ama bilmedikleri biz masal kitabının içerisinde değildik.

“Özür dilerim, kardeşim.” Arem’in söylediği tek bir cümlenin kalbinin en derinlerinden geldiğini anlamam zor değildi. Arem bir kez yutkunup bakışlarını benden çekti. “Sana karşı hem çok önyargım var hem de seni tanımak istiyorum.” demesi ile tebessüm ettim.

“Sana benim hakkımda küçük bir bilgi vereyim mi?” Sakin sesime karşı o meraklı gözlerle başını salladı. “Ben karşımda doğru olan adamı severim. Dostum, düşmanım umrumda olmaz. Eğer bana abilerim Merih ve Semih dahi yalan söylerse onları süründürürüm ve sana şunu söyleyim ben onlara normalde kıyamam.” Başımı omzuma doğru yatırdım.

“Ama en komiği ne biliyor musun?” demem ile kaşlarını çatıp bir süre düşündü. Yanıt alamayınca başını iki yana salladı. “Ben görüp görebileceğin en büyük yalancıyım. Benim tek bir doğrum bile olmaz, Arem. Karşında gördüğün bu kadının, bir çok maskesi var ve her bir maskesini yalanların üzerinde inşa etti. Ben, etrafımdan beklediğimi, kendim uygulayamayacak kadar acizim sanırım.” deyip sonda omuz silktim ve şaşkın bakışlarına baktım.

Alayla başını iki yana salladı. “Burada yanlış ve komik bir şey göremiyorum.” demesi ile içimdeki şeytan karşısındaki şeytanı gördü.

Yanlış bir şey görmezdi tabi çünkü o da en az benim gibi iyi bir yalancı. O da benim gibi veliaht. Güç savaşı için karşı karşıya geleceğimiz gün, o da karşısındaki şeytanı görebilecekti. “Her insanın kendisini korumak için maskelere, yalanlara ihtiyacı vardır.” dedi sakin bir tonda.

Daha fazla bu konunun üzerinde kalmak istemedim. Daha fazla sinirlerimin harap olmasını istemedim. Zihnimi sakinleştirmek için kaçmam gerekiyordu. “Alışverişe çıkalım mı?” Saat gecenin ikisi. Anında değişen konu ve ondan bir şeyler istememe şaşırmış olmalı ki yanıt vermeyi unutmuştu. “Arem, alışveriş yapalım.”

Arem şaşkın bir şekilde bileğindeki saate baktı ve şaşkınlığı artarak bana döndü. “Bu saatte mi?” demesi ile kaşlarımı çattım. Alışverişin saati mi olurdu? Hem alışverişin saati olsaydı dışarıda açık hiçbir yer olmazdı. Demek alışverişin saati yok.

“Sen gelmiyorsan gelme! Buğracığımı çağırırım. O hemen gelir, yalnız bırakmaz beni.” Aslında tek başıma dışarı çıkabilir ve kendimi koruyabilirdim ama demin yaşanan olayı sokak ortasında gecenin en koyu tonunda yaşamak istemediğim için birini yanımda istiyordum.

“Ne çabuk bağlandın o ite!” diye sessiz bağırışı ile gözlerimi devirdim. “Kalk, nereye gidiyorsak gidelim!” demesi ile kıkırdayıp yataktan çıkacaktım ki elleri omuzlarımı sardı.

“Bak aklımı karıştırdın, unuttum seni. Biraz daha iyi olsan sonra gitsek. Hem sabah söz istediğin yere istediğin saat gideriz, hm?” diye beni düşünmesi ile kalbimdeki çocuğun tebessüm ettiğini hissettim. Burun kıvırdım kalbimdeki çocuğa karşı ama Arem bunu üzerine alındı ve yüzündeki o şefkat anında kendini sildi.

“Ben şimdi gitmek istiyorum ve dedim ya anlık bir şeydi… Hem, gel bak dışarı çıkalım sen de göreceksin benim ne kadar iyi olduğumu. Kendi gözün ile ne kadar iyi olduğumu gördüğünde ikna olursun artık.” diye ikna çabamın son demini de tükettim. Şimdi kabul etmezse gerekirse Çağrıyı bile uyandırır dışarı çıkarım ben arkadaş.

“Kalk, başımın belası kalk.” diye homurdanıp yataktan kalktı ve “Sen hazırlan ben dışarıda bekliyorum.” demesiyle başımı sallayarak onu onayladım. Kapıdan çıktığı gibi derin bir soluk verdim ve gözlerimi kısa bir anlığına yumup kendimi bu evrenden soyutlamaya çalıştım. Keşke istediğimiz an bunu yapabiliyor olabilseydik.

Gözlerimi açıp hızla yatağımdan kalktım ve beyaz spor ayakkabılarımı; lacivert şapkalı, şapkasında kulakları olan yünlü, kalın hırkamı üzerime geçirip odadan çıktım. Arem beni gördüğü gibi kaşlarını çattı.

“Güzel kardeşim… Üstünü neden değiştirmedin?” Sorusu ile bedenime kısa bir göz attım. Giyiniktim, üşümüyordum ve bu benim için şu anlık yeterdi.

Hem gecenin bu saatinde kimi görecektim ben?

“Ya, Arem lütfen konuyu açma. Ben böyle dışarı çıkacağım. Geleceksen gel, gelmeyeceksen de gölge olma!” deyip merdivenlere yöneldim. “Bu arada beni sen kaçırdın ve iyi bir kaçırıcı olarak tüm masraflarımı sen karşılıyorsun.” Arkamda duran adama bakışlarımı bir anlığına çevirdim. “Sakın benden; alışverişi ödememi, konuyu da gurur gibi bir saçmalığa bağlayacağımı bekleme! Valla donuna kadar her şeyini alırım senin!” demiştim ki merdivenin son basamağında ayağım tökezledi. Yerle aramda çok az bir mesafe kaldığında belimde güçlü bir kol hissettim. Arem, hızla bana yetişmiş ve tek kolu ile beni tutmuştu.

Düşmekten çok buna kalbim hızlandı desem…Acaba tekrardan kendimi atıp tutmasını mı bekleseydim? Uçma deneyimi gibi bir şey bu? Bu aptal teknoloji ben öldükten sonra yükselişe geçecek kesin. İki santim havalandım diye verdiğim tepkileri bilim insanları görse acaba benim için üzülüp kanat falan yaparlar mıydı? Tabi bana özel.

“Dikkat et.” Arem’in korumacı sesi ile daldığım düşüncelerden sıyrılıp bakışlarımı ona çevirdim.

“Arem, gittiğin spor salonunu bana bir desene.” Şimdi vardır orada ayaklarımı kesecek yeşil renk, yakışıklı ve zengin hulklar.

Anında kaşları çatıldı. “Ne yapacaksın ki?” Vesselam adam soruların neyden kaynaklı olduğunu hissedebiliyor.

Kolunun etkisi altından çıkıp daha dikkatli bir şekilde yürümeye başladım. “Oradan kendime koca alacağım.” demem ile arkamdan gelen adım sesleri durdu. Bakışlarımı tekrar oraya çevirdiğimde Arem’in gerçek anlamda donduğunu gördüm. Telaşlı bir şekilde yanına adımladım. Kolunu tutup onu sarsmaya başladım. “Arem… Arem kendine gel! Saçmalama ya!” demem ile bakışlarını diktiği duvardan çekip bana dikti.

“Kimmiş lan senin kocan? Biz daha kardeşimizi bulalı iki gün olmamış, hangi it alacak onu bizden?” demesi ile bozguna uğradım.

Bence bu adam g*tünden duyuyor. Tabi beyne gidene kadar çoğu şey yarı yolda kalıyordu. Anlıyorum, kesinlikle anlıyorum.

“Arem, üçüncü kocamdan bahsediyorum ya.” dediğimde ise kal geldi çocuğa. Gülerek Arem’in kolunu kaldırdım ama o hala şaşkın bir şekilde bana baktığı için ne yaptığımı algılamadı. Ta ki dişlerim tenine saplanıp iz bıraktığı vakit.

Acı ile kendine gelip kısık bir küfür savurdu. “Ne yapıyorsun kızım sen?” deyip kolunu ovaladı. “Saçmalamaya da başladığına göre sen gerçekten de iyisin.” Kızgın homurtusuyla kıkırdayıp kolunun arasına girdim ve onu yürütmeye başladım. Daha doğrusu çabaladım ve o ayak uydu.

“Çok sıkıcısın ama Arem.” demem ile bağırdı öküz.

“Sende çok eğlencelisin! O kadar eğlencelisin ki üç koca şakası yapabiliyorsun!” demesi ile dudak büküp ona baktım.

“Arem, üç çok yanlış olmuş ya.” demem ile “Evet…”dedi ama sözünü yarıda bıraktırıp devam ettim. “Yedi kocalı hürmüz sultanı örnek alıp yedi demeliydim.” dedim sitem eder gibi.

“Kızım sen beni en sonunda delirteceksin sonra da gidip o itleri tek tek bana öldürteceksin!” diye bağırması ile bahçeye çıkmıştık ve etrafta duran bir kaç koruma başını bize çevirip bakmıştı. “Dönün lan önünüze!” Bu adamlara da herkes kızıyor canım. Benim adamlarım olsaydı cenneti yaşarlardı.

“Bağırma adamlara.” diye söylendim.

“Bakmasınlar o zaman sana!” Sanki küçük bir çocuk karşıma geçmişte savunma yapıyordu.

“Delirmişsiniz!” Homurdanıp Arem’in ilerlediği arabaya doğru bende yürümeye başladım.

İkimizde araca bindiğimizde Arem aracı çalıştırıp bana döndü. “Nereye gidiyoruz?” demesi ile telefonu cebimden çıkarıp en yakın ve açık marketi aramaya başladım.

“Bakıyorum şimdi.” Pür dikkat çıkan sesim ile telefona bakmaya devam ediyordum.

“Tamam.” dediğinde açık ve bize yakın bir yer buldum. Telefonu Arem’e çevirip “Buraya gidelim.” dedim.

Kaşlarını çatıp ekrana baktı. “Burada ne alabilirsin ki?”

Omuz silktim. “Bende bilmiyorum. Gidince göreceğiz.” demem ile derin bir nefes alıp aracı çalıştırdı ve yola çıktık.

On beş dakikalık bir yolculuğun ardından büyük bir marketin önünde durduk. Hızla arabadan inip dışarıya doğru adımladığımda Arem arkamdan seslendi. “Güzelim beklesene beni. Ne bu acele böyle?” demesini umursamayıp yürümeye devam ettim.

“Kime diyorum ben!” diye uzaktan duyduğum sesi ile kıkırdayıp ona dönmüştüm.

“Duymuyorum ki seni!” diye bağırdığımda Arem’in endişelenen yüz ifadesini gördüm ve saniyeler içinde ismimi haykıran iki kişiyi duydum.

“Asya!” Arem.

“Asya!”

Her şey sadece yedi saniye içinde oldu. Arem’in endişelenen yüz ifadesi, adımı haykırmaları, üzerime gelen aracı fark etmem ve o sese ait kollar tarafından tutunup geriye doğru çekilmem.

Uzandığım yerde şaşkın ve korku dolu gözlerle yanımdaki adama baktım. Dudaklarımdan ismi benliğimden izinsizce firar etti. “Cengiz…” İsmini anmam onu daldığı yerden sürükleyip aldı ve çikolata kahvesi gözlerini bir kaç kez kırpıp daha yeni beni fark etmiş gibi kaşlarını çattı.

“Yenge?” sonra farkına vardı. Yanında yatan bana, yerde oluşumuza ve koşarak yanımıza gelen Arem’i fark etti. Arem’i fark ettiği an küfredip hızla ayağa kalktı ve öfkeyle bana baktı.

“Hem dikkat etmiyorsun hem de yine bir iti bulup peşine takmışsın, yenge!” Kara saçlarını korku ile çekiştirdi. “Senin yüzünden patron hepimizi öldürecek! Gel de ona Aremle olduğunu söyle! Senin yüzünden aklımızı kaçırmamıza az kaldı” deyip yanımdan hızla geçip gitti. Yenge derken? O şerefsiz patronunu bulduğumda bu sefer sağlam yerini bırakmayacaktım.

Koşarak uzaklaşan adamın arkasından şaşkın bir şekilde baktım. “Yine ne yapmışım ben?” dediğim an Arem yanıma gelmiş ve beni kolları arasına telaşla almıştı.

“Senin yüzünden aklımı kaçırmama az kaldı!” Arem’in de az önce Cengiz tarafından kullandığı sitemi kullanması ile şaşkınlıkla gözlerimi açtım. Bu iki aptalın yan yana gelmemesi gerekir ama yan yana çok eğlenceli olacaklarına kalıbımı basardım.

Acaba Arem ve Cengiz mi yan yana daha komik dururdu yoksa Arem ve Koral mı? Sorduğum soru saçmalıktan ibaretti. Tabiki de Arem ve Koral.

“Neden dikkat etmiyorsun?” Ellerini omuzlarıma yerleştirip beni bedeninden uzaklaştırdı ve hafif bir şekilde beni sarstı. “Ölüp ölüp dirildim lan ben o kısacık sürede! Yine benimleyken koruyamadım sandım seni!” deyip kollarını benden çekti. “Zaten yine ben koruyamadım ki! Bir başkası ben senin yanındayken seni korudu!” Dikkatsizliğim yüzünden Arem’i geçmişe itelediğimi, o küçük çocuğun acılarını tekrardan gün yüzüne çıkarttığımı fark ettiğimde içimdeki küçük kız Arem’in acısı ile uyandı.

“Arem,” deyip elini tuttum. “Özür dilerim hem o adam olmasaydı sen de bana yetişirdin. Bu kez sen beni kurtarmış olurdun.” Gözleri karanlıktaki boşluktan sıyrılıp yüzüme yöneldi. “Hem bak ben buradayım. Tam karşında.” dediğimde hızlı soluk aldığı için yükselip inen omuzları gevşemiş, göz bebekleri bu karanlığa rağmen yine de küçülmüştü. Onun gözleri karanlıktan dolayı değilde yaşadığı duygulardan dolayı büyümüştü ve Arem’in üzerindeki etkimi net bir şekilde görmemi sağlıyordu. Acıları ve korkuları somut bir şekilde önümdeydi şu an.

“Yetişemezdim ben, Asya.” Acı ile çıkan cümleye karşı yutkundum onunla beraber.

“Yetişirsin. Biliyorum ben. Sen bana yetişirsin ki Arem.” Hayır, Arem. Ne o küçük çocuk yetişebildi o küçük kıza, ne de sen yetişebildin bana. Sen de bana hep geç geldin.

Dışarıda korkusuz duran, gözleri öfkeden ibaret olan o adamın asıl yüzü ile şu an karşı karşıyaydım. Korkusuz duran o adamın korkuları ile savaşamadığını görebiliyorum mesela. Ya da öfkeli olan o gözlerdeki karmaşayı, kaosu görebiliyordum. Arem çok iyi usta bir oyuncuydu. Eminim ki bu duygular hep ondaydı ama o sadece nasıl maskeleyebilceğini iyi biliyordu. Karşısındaki düşmanı maskenin varlığından bile bir haberdir.

Onun maskesi öfkesiydi.

Pars’ın maskesi sakinliği,

Buğra’nın maskesi sempatiliği,

Baha’nın maskesi kavgacı tutumu

ve Çağrı’nın maskesi nefretiydi.

Evet, Hardemir erkeklerinden biri hariç hepsi maskeleri ile duruyordu. Hiç biri dürüst değildi. Biz Hardemir kanı taşıyan kardeşlerde tek biri dürüsttü: Enis.

Maskeleri indireceğimiz gün, hepimiz kan dökecektik. Biz, bu sistemde kan dökmek için var olmuştuk.

“Bir daha sözümden çıkma!” Yine o maskeyi yüzüne takmaya başlamıştı. Yutkunup başımı olumlu anlamda salladığımda elindeki elimi daha sıkı tutup ilerlemeye başladı. Bu sefer sorunsuz bir şekilde markete girebilmeyi başarabilmiştik.

İçeriye girdiğimizde başını bana çevirdi. “Seni kurtaran o adam…” deyip o onları tekrardan zihnine iliştirdi. “O adamı tanıyor musun?”

Kahretsin…

Yalan söylersem ileride bu ortaya çıkacaktı ve çıkmama gibi bir ihtimali yoktu ama şu an doğruyu söylersem de Arem tüm hayatımı dikte etmeye başlayacaktı ve bu, şu an için isteyeceğim en son şey bile değildi.

“Evet, tanıyorum. Staj için çalıştığım şirkette tanıştık.” Yalan mı? Kesinlikle hayır. Peki gerçek cevap bu muydu? Hayır. Sanırım bu cümlemde kesin olarak doğru olan tek şey bizim tanıştığımızdı.

“İsmi ne? Ona bir teşekkür borcum var.” demesi ile kaşlarımı çattım.

“Benim teşekkür borcum var. Senin değil!” dediğimde öfkeyle bana döndü.

“Asya, bak bu gece olmaz abicim! Bu gece daha fazla üzerime gelme.” diye sessiz haykırışı ile alt dudağımı ısırıp gözlerimi ondan çektim.

Şu an çok karışık bir durumun içindeyim. Genel olarak baktığımda aslında hayatımın çok karışık olduğunu fark ettim ve bu karmaşayı görmezden geldiğimde anca kaçabildiğimi, nefes alabildiğimi fark ettim. Ben de tekrardan kaçmaya başladım.

“Tamam, üzerine gelmem. İsmini boş ver. Ben bir ara akşam yemeğine, eve davet ederim diye düşünmüştüm. Sana da uygunsa orada görürsün zaten.” Bence çok makul bir yalan. Arem ölse de o adamı evine davet edipte yemeğe buyur etmezdi. Gidipte düşmanının sağ kolunu yemeğe mi davet edecekti, Arem?

Çatık kaşları gevşedi ve başını olumlu anlamda salladı. “Tamam. Şimdi başına bir iş gelmeden girelim şu lanet yere!” diye söylenmesi ile gülüp bu sefer daha dikkatli adımlarla yürümeye başladım.

“Paran var değil mi?” Sorduğum soruyla beraber bakışlarımı ona çevirdim.

Dilini alt dudağında gezdirdi ve alaylı bakışlarını bana çevirdi. “İstersen bu marketi satın alabilirim.” demesi ile burun kıvırdım.

“Ben direkt bu marketin olduğu şehri, ülkeyi falan satın almanı beklerdim. Fakirmişsin ya sen(!)” Paranın gözü çıksın!

Gülmemek için ısırdığı alt dudağıyla bakışlarımı ondan kaçırarak etrafa bakınmaya başladım. “Özür dilerim ya seni hayal kırıklığına uğrattığım için.”

Alayla başımı ona çevirdim. “Zengin abisi olan kızlarla abileri değiştiricem.” Adam ülkenin en zengin ailelerinden birinin çocuğu ve veliahtı…

Dudağının sol tarafı yukarı doğru kavislendi ve bakışlarında muzurluk akmaya başladı. “Kusura bakma güzelim, ülkeyi satın alacak kadar paramın olmaması benim hatam. Şu anlık sadece şehri satın alabiliyorum.” Deyip asıl bombayı patlatacakmış gibi üzerime hafif eğildi. “Tabi benim tarzım genelde ada ve maden satın almak olduğu için hep paralar oraya gidiyor. İstersen birkaç adayı, bu fakir abin(!) sana hediye etsin.”

Zenginin de havası başka oluyor canım.

Hoş bende zenginim ama bilen kimse olmadığı için o zengin, şımarık, küstah yanımı dışarıya çıkartamıyorum. O zengin kız halleri çok yakışırdı bana ya.

“Anladık üç kuruşun var!” deyip önümdeki alışveriş arabalarından bir tane kaptım ve Arem’e doğru ittim.

Birden aklıma gelen ile sırıtıp tekrardan Areme baktım. “Arem…” dediğim gibi alışveriş arabasında olan bakışları bana kaydı. “Ben biraz yoruldum.” Anında sesimi bitkin bir halde çıkartıp gözlerimi kısmıştım. Cümlemi kanıtlar nitelikte bedenim somut kanıt sunmaya başlamıştı bile Areme.

Anında endişelenen yüz ifadesi ile bana doğru adımladı ve aramızdaki o iki adımı da sıfırlayıp omuzlarımdan tutarak beni göz hapsine aldı. “Ne oldu? İyi misin? Hadi, önce doktora sonra eve gidelim!” Bu kadar çok evhamlanmasını beklemediğim için kaşlarımı bir anlığına çattım. Acaba yapmasamıydım?

“Yok, o kadar da değil.” deyip alt dudağımı ısırıp çekiştirdim. “Şey diyecektim ben…” deyip susmam ile Arem giderek meraklanıyor ve telaşlanıyordu.

“Güzelim çatlatmadan desene şunu.” Endişeden öfkelenen bedenini bastırıp sakin bir sesle konuşmaya çalışan adamla gözlerimi ondan çektim ve direkt söyledim.

“Ya, ben bu arabaya binmek istiyorum.” En son Semih abimle yaptığımda reyonlara çarpmış ve kolumu incitmiştim ama bu tekrardan yapma isteğimi körükleyemezdi.

Arem şaşkın bir şekilde bana bakıp “Bunun için mi bu kadar gerdin beni?” kızgın bir ifade ile konuştu.

Anında dudaklarımı büktüm. “Her şeye kızıyorsun sen! Bir şey denmeye gelmiyor ki!”

Derin bir soluk verip dilini sağ dişlerinin üzerinde gezdirdi. “Güzelim ben sana kızmıyorum ki sadece endişeleniyorum ve endişelenince kontrol edemiyorum kendimi.” demesi ile omuz silkip gözlerimle önümüzdeki alışveriş arabasını işaret ettiğim. Senden olmaz der gibi başını salladı ve gülmeye başladı.

“Hadi, bindirelim seni de rahatla.” dediği gibi kollarını belimin iki yanına alıp beni kaldırdı. “Yoksa burda ikimizi de süründüreceksin sen.” Cümlesi bittiği gibi beni alışveriş arabasının içine yerleştirdi. Anında bacaklarımı dışarıya sarkıtıp omzumun üzerinden Arem’e tebessüm ederek baktım.

“Ay, çok güzel böyle! Hadi, sür köle!” Eğlenerek konuşmam ile Arem tebessüm etti. İç ısıtan gülüşünden sakınmak için önüme döndüm.

“Ol bakalım bugün efendimiz.” Eğlenen sesi ile kıkırdadım.

“Ben hep efendinizim ama.” demem ile onun da kıkırtısını işittim.

“Biz neden göremiyoruz?”

“İşte o derece efendinizin farkında değilsiniz!” demem ile tekrardan güldü.

“Bu işte bir terslik var sanki.”

“Ne gibi?” Meraklı çıkan sesime karşı kayıtsız kalmadı.

“Ne kadar iyi bir efendi olursan o kadar çok bilinir, tanınırsın. Bak biz senin ‘hep efendi’ olduğunu bilmiyoruz mesela.” demesi ile konuşmanın başındaki o eğlenceli hal, yerini giderek ciddiyete veriyordu.

Arem dediklerinde haklıydı. Her ne kadar beni tanımak, görmek istese de hala benden şüphelenen, yargılayan bir tarafı vardı. İçindeki şeytan bana karşı hep uyanıktı.

“İşte görmezden geldiğiniz de bu. En iyi efendiler; o kadar iyi oynar ki parmaklarının ucundaki kuklalar, kendi zihinlerinin kontrolünde hareket ettiklerini, her şeyi kendi yaptıklarını ve bir efendilerinin olmadığını düşünürler.” Bakışlarımı önümden çekip arkamda duran adama çevirdim. “Söylesene bir köle, bir kukla olduğunu bilmeyen biri; kurtuluşu için özgürlüğü için savaşır mı?”

Gözlerindeki iblisin soluklandığını gördüm. Düşünüyordu. Haklı olduğumu da biliyordu. “Ben söylim. Hayır. İşte asıl buna kölelik, kuklalık denir. En tehlikeli ve öldürücü silahlardan bile daha etkili. Onlara öl dersin ve onlar ölmeyi dahi kendi istedikleri için yaptıklarını sanır. Yaşa dersin, yaşar; öl dersin; ölür.” Dudaklarımdan derin bir soluk çıktı. Etkilenmiş bir şekilde “Ne büyük bir güç.” dediğimde Arem’in kaşları çatıldı.

“Zihnin çok karmaşık ve korkutucu. İyiki de böyle bir gücün yok.” demesi ile zihnimin karanlıklarındaki o kadının, gür kahkahasını işittim. Yanlış istekler, yanlış dilekler.

Alayla “İyi ki.” dedim.

İhanetin ilk tohumları

Kaçışlar ne içindir? Sadece korktuğumuz için mi kaçarız? Kendime, geçmişime ve şu anıma baktığımda aslında bir çok korkum ile yüzleştiğimi, pes etmeden onlarla savaştığımı görebiliyorum…

Ama sonra bakıyorum kaçtıklarıma, yine ardında korkularım var? Hem onlarla yüzleşebiliyor hem de onlardan kaçıyorsam sorunun temeli değildir korku, diye düşünüyorum. Sonra daha derine iniyorum. Neden korkuyorum, diye.

Şu an kaçtıklarımı canlandırdım zihnimde. Kaçıyorum. Neden? Çünkü korkuyorum ama bu korkumun temelinde ne vardı peki?

Mutluluk mu?

Sanırım.

Benim korkum mutlu olmaktı. Zamanın ağır ve keskin kırbacı sırtımdaki izlerini hatırlatmayı bırakabilseydi eğer ben de bırakabilirdim mutlu olmaktan korkmayı.

Ama bırakamıyorum. Ne zaman mutlu oldum, tam her şey bitti dedim yine bir heyelan gerçekleşti ve ben o felakatin altında acı çeke çeke ölümümü bekledim. Anlıyor musun? Ben ölmedim. Ben o acıyı yaşamaktansa ölmeyi yeğledim.

“Çok fazla dalıyorsun ve bunu her ortamda yapabilme yeteneğin var.” Arkamdan gelen adamın sesi ile irkilip refleksle arkamı döndüm.

“Hı?” Anlamadığımı ve o ani irkiltiyle dudaklarımdan çıkan mırıltıyla Arem’in sol dudağı kavislendi.

“Diyorum ki artık yapalım alışverişimizi.” Arem’in alay kokan ama bütün gün gözlerinde olan o endişe ile ana kendimi teslim ettim.

Ayaklarımı sarkıttığım yerde sallamaya başlayıp önüme döndüm. “Evet, başlayalım. Şimdi ilk abur cubur reyonlarına bakalım.”

Bugün regl olmam gerekiyordu ve ben hala olmamıştım. Reglim bir gün bile geciktiğinde tüm imkansızlıklara rağmen zihnimde bir ‘acaba’ dolanırdı.

‘Acaba hamile miyim?’

Babası var mı? Babaya gerek yoktu zihnimde. Bir kere reglim geçişmiş ve ben babası olmayan bebeğin gelişini düşünmeye başlardım. Eh, gerginliğimin de artma nedenlerinden biri bu olurdu.

Bilimi severdim. Her bir olayın bilimsel bir açıklaması olduğunu, açıklanamayanların ise şimdilik açıklanamdığını da bilirdim ama akıl ve kalbin ayrıştığı o noktaya da burda geliyordum. İnançlar. İşin içine inanç girince kesinlikle beynimi bir köşeye bırakıp canım kızımın/oğlumun ismini düşünür araştırmalar yapardım.

“Yine daldın gittin!” Arkamda duran ve alışveriş arabasını itekleyen Arem’in sesi ile daldığım saçmalıklardan kurtulup ona döndüm.

“Çok mühim bir şey düşünüyordum.” dedim kısık bir fısıltıyla.

Merakını cezbetmiş olmalıki uzun bedenini biraz eğip üzerime doğru yaklaştı. Gözlüğünün ardından bakan koyu ve dikkatli hareleri “Neymiş bu çok mühim olan şey?” dedi.

Bu bir kaç günde öğrendiğim bir şey varsa o da Hardemir erkeklerinin çok kıskanç olması ve ben şu an A desem Arem’in kalbine inme ihtimalinin olmasıydı… Çünkü kesinlikle bunu da şakaya vuracaktım.

Ama şimdi değil. En azından ileriki günler için elimde şaka malzemem olmuştu.

Herifler iki günlük kızı, kardeş görmez ama dibine kadar da kıskanır. Bu terslikte bir iş vardı.

“Bence şimdi söylemesem daha iyi?” deyip gözüme çikolataları kestirdim. “Arem… En sevdiklerim. Çabuk sür şunu!”

Arem’in arkamdan gelen homurtularını duymazdan gelip çikolata cennetine baktım. Reglken ve reglın son haftasındayken çok fazla çikolata aşerme durumum olurdu.

Önüne geldiğimiz reyona, küçük bir çocuk gibi bakmaya başladım. Hepsi benim olmalıydı ve kesinlikle aralarında çoğu benim tarzımdı. Parmağımı uzatıp Arem’e yakın olan çikolataları gösterdim. “Arem, şu mavi ambalajlının kutusunu alsana.” demem ile anında iki kutu alıp yanıma bıraktı.

Emir bekleyen bir asker gibi dudaklarımdan çıkacak kelimeleri beklemesi ile içim kıpır kıpır olmuştu ve bunu kontrol edemediğim parmaklarıma da yansıtıyordum. Parmaklarımı Arem’in çaprazında kalan çikolatalara uzattım bu sefer. “Arem şunları da alalım.” ve anında iki kutu daha yanıma eklendi.

“Şimdi de cips alalım.” dediğim gibi başını olumlu anlamda sallayıp alışveriş arabasını ileri sürükledi.

“Çok değil mi bu kadar abur cubur?” Meraklı sesi ile tebessüm ettim.

Bakışlarımı reyonlarda gezdiyor, alabileceklerimizi belirliyordum. “Hayır, sonuçta hepsini bir günde yemeyeceğiz.” Çok fazla tükettiğimde yüzüm sivilceleniyordu. Bu da beni durduran bir etmendi doğrusu.

“O zaman olur ama evde de bir sürü abur cubur var. Aklında kalsın.” Bütün gün sesinde var olan o endişe gitmiş yerine daha sakin bir ton gelmişti. Alışveriş herkesi rahatlatır teorimi an itibarıyla kabul görüyor ve gerekli mercilere iletiyorum.

“Şu acılı ve baharatlılardan al.” Parmaklarım ile gösterdiğim üst taraftaki cipslerden de üçer tane alıp yanıma attı.

“Şimdi nereye, hanımefendi?” Eğlenen sesi ile benim de yüzümde tebessüm belirmişti.

“Kırtasiye kısmına.” demem ile bu sefer de yeni rotamız orası olmuştu.

“Alışveriş dediğin ilk an aklıma kıyafet gelmişti, desem…” Arem’in arkamdan gelen sesi ile bir an tebessüm ettim.

“Yani?” dedim alaycı bir tonla.

“Ne bileyim diğer kızlar hep kıyafet, marka ayakkabı, çanta falan alıyor.” deyip bir süre sustu. “Sense basit bir markette abur cubur alıyorsun.”

Bir teorim daha kesinleşti. Erkekler salak.

“Doğru, ben şu an burda basit bir mağazada abur cubur alıyorum ama bu marka kıyafetler, ayakkabılar, çantalar sevmediğim anlamına da gelmiyor.” deyip bakışlarımı arkaya çevirdim. “Hatta biliyor musun, genelde paramın son kuruşuna kadar kıyafetlere harcarım ve günün sonunda da bu küçümsediğin marketler bile bana pahalı gelecek kadar çulsuz kalırım.”

Bakışlarımı önüme çevirdim. “Diğer kızlar ya da ben diye bir şey yok, Arem. Hepimiz kızız. Sadece bazılarımızın istekleri bir tık fazla ya da az olabiliyor. Bu da siz aptal erkeklerin bizi ötekileştirmenize neden olacak bir şey değil!” Sonlara doğru öfkelenmiştim. Hayır, ben hiçbir kızdan ucuz bir marketi tercih ettim diye üstün değilim. Ya da onlar pahalı takılıyor diye bizden üstün değillerdi. Sadece anlık zevklerimiz ve tercihlerimize göre yaşıyorduk.

“Çok iyi gidiyordun da ben neden salak oluyorum!” Kızgın ama fısıltıyla çıkan sesi ile gözlerimi devirdim.

“Sus ve sür şoför!” demem ile yine arkamdan bir mırıltı geldi.

“Çok güzel!” İrice açtığım gözler ile elimde tuttuğum kaleme bakıyordum. “Aşk demek böyle bir şey. Aşık oldum, gel kocam ol!” kaleme doğru fısıldadıklarımı kalemde değilde başka birinde etki bırakmıştı.

“Sabahtan beri her saçma nesneye karşı aynı cümleleri kurdun.” dedi Arem şaşkın ve öfkeli bir sesle. “Kızım her şeyi böyle çabuk nasıl beğenirsin!” Şaşkın sesi ile yüzümü buruşturup ona baktım ve elimdeki kalemi kaldırıp göz hizasına çıkardım.

“Arem, sen şaka mısın? Baksana şunun güzelliğine!” Elimdeki kaleme tekrardan büyülenmiş bir şekilde baktım. “Lisedeyken şu uçlu kalemleri bir matematik hocalarında görürdüm ama artık benim de var!” Sonlara doğru dişlerimin arasından konuşmamdan dolayı sesim kaba bir hal almıştı ve aklıma direkt yüzüklerin efendisi filmindeki gollum karakteri gelmişti. Onun ‘Efendimiz…’ demesi ile yarışan ses tonum kulaklarımı iliştiğinde kalemden gözümü çekip Arem’e baktım.

Şaşkın ve aralık duran dudakları ile ilk bana sonra da kaleme baktı. Dudaklarını kapatıp kaşlarını bir saniyeden kısa bir süre çatarak eski haline çevirdi. “O ses senden mi çıktı?”

Allahtan terbiyeli bir kızdım.

“Hayır.” Kanıtı yoktu…

“Evet, senden çıktı.” diye direteceğini belirtince Arem, yanaklarımı havayla şişirip kalemi de arabaya attıktan sonra ellerimi belime yerleştirdim.

“Kanıtın yok. Şimdi ikimiz de bunu sabaha kadar devam ettireceğimizi biliyoruz. Bu yüzden direkt konuyu kapatmayı öneriyor ve şuradaki defterleri uzatmanı rica ediyorum.”

Tek nefeste kurduğum cümleler ile Arem’in dudakları gerildi ve bir an kahkaha atacağını sandığımda elini dudağının üzerine götürdü. Yumruk yaptığı eline küçük bir ısırık bırakıp kaşlarını yukarı kaldırdı. “Rica ettiğine göre gerçekten de konuyu kapatmak istiyorsun?”

Kaşlarım benden bağımsız çatıldı. “Ne demek istiyorsun, sen? Ben normalde kaba biri miyim, Arem?” Hele öyle bir şey de bak sana burda napıyorum, diyen bakışlarımı gördüğü için bence bir şey diyemez.

Başını iki yana salladı hızlıca. “Gördüğüm en kibar, naif insan sensin.”

Düşündükleri umrumda değildi, dilinden dökülenlerle keyfim yerine gelmişti anında. “Biliyorum canım ama tekrardan teşekkür ederim.” deyip havalı olduğunu düşündüğüm hareketlerle yanından uzandım ve arkasındaki raftan defterleri almaya başladım.

Bir saatten fazla Aremle markette alışveriş yapıyorduk ve saat gecenin üçünü geçe de çok olmuştu. Bedenime bir yorgunluk çökmüş uyku bedenime yavaş yavaş uğramaya başlamıştı. Son kez bir rafın önünde durdum ve benden daha yorgun duran Arem’e baktım. Şimdiye dek belli etmediği yorgunluğu şu an kendini gizleyemiyor ve gün yüzüne yansıyordu.

“Arem, çay da alıp gidelim mi?” demem ile derin bir nefes verdi ve olumlu anlamda başını salladı.

Önümdeki çaylara bakıp “Hangi çayı içiyorsun?” diye soru sordum kısık bir sesle.

Arem ilgisiz bir ses tonu ile “Normal çay.” dedi.

Daha fazla konuşacak halim olmadığı için sadece omuz silktim. Melisa, mate, papatya, Ihlamur, adaçayı, hibiskus çaylarından alıp ikinciye aldığımız alışveriş arabasının içine attım.

Arem aracın içindekilere bu sefer şaşırmadı ama tekrardan sordu. “Bu kadar saçma çayın varlığından bile haberim yoktu. Sen bu kadarını birde içecek misin?” demesi ile yorgun çehresine baktım.

“Bunları sadece kendimi tembel hissettiğimde yapıp içiyorum. Normalde çay tariflerime göre kendim bir şeyler yapıyorum.” Ee, yılların çiçekçisinden de bu beklenir.

Kaşlarını yeniden şaşkın bir şekilde yukarı kaldırdı. “Bildiğim tek çay var: Siyah çay.” demesi ile kıkırdadım.

“Abartma. Yeşil çay, papatya çayı falan da mı bilmiyorsun?” Yani elbette duymuştur.

“Onlar bitki.” demesiyle anlamadım.

“Siyah çayda bitki?” Anlamsız bakışlarım ile önüne döndü ve aracını kasaya doğru itekledi.

“Evet ama diğerleri çay değil, kaynatılmış bitkiler. Sadece bir çay var: O da siyah çay.”

“Şimdi önümde iki seçenek var: Sen ya karadenizlisin ya da doğulu.” Bu iki bölgenin siyah çay içmesi kapışırdı ve bu tarz bir savunmayı da tabiki de onlar yapacaktı. Siyah çayın kurduğu bu üstünlüğü kimse yapamaz.

“Sence?” demesi ile dudak büktüm ve “Karadeniz.” dedim.

Başını olumlu anlamda salladı ve kasanın önüne yetiştik o anda. Her şeyi araçtan indirmeye başladı. Bende hızla kasanın diğer kısmına geçip kasiyer kadının geçirdiklerini poşete koymak için hızlı davrandım.

Eşyaları poşete koyarken bakışlarımı arada Arem’in üzerinde gezdiriyordum. “Bugün seni çok yordum, değil mi?”

Arem bakışlarını aldıklarımızdan çekip bana dikti. “Evet, yordun ama şaşırtıcı bir şekilde tatlı bir yorgunluktu bu.”

Dudaklarımda bir tebessüm oluştu ve bu tamamen anlık gelişen minnetten kaynaklı bir tebesümdü. Neden minnet etmiştim ki? Arem, minnet edebileceğim biri olmamalıydı. En basiti beni kaçırmıştı! Aklıma gelenleri hızla zihnimin arkalarına doğru itekledim. Bu gece bana kötü anlar yasaktı.

Poşetlerden bir kaçını elime aldığımda Arem hızla yanıma geldi ve banka kartını kadına uzatıp geriye kalan poşetlerin hepsini aldı. Kadın kartı okutunca Arem’in yerine ben uzanıp kartı aldım ve pijamamın cebine koyup Arem’e baktım. “Kartın temassız demek.”

Alaylı sesim ile yorgun bakışlarında titreşimler oluştu ve bir süreliğine tebessüm etti. “Temassızı açık. İstediğin an kullanabilirsin.”

Sadece gülüp başımı aşağı yukarı salladım ve çıkışa doğru yürüdüm. Aremde arkamdan beni takip ediyordu. Dışarıya çıktığımda gecenin en koyu halini görmem ile dudaklarımı büktüm. Birazdan sabah olacaktı ve ben açtım. Elimdeki poşetlerden birine hazır sandvinçlerden de koyduğumu hatırlayınca kaldırımın kenarına oturdum.

Arem de hızla yanıma oturup yine ne oldu bakışlarını attı. “Neden oturduk?”

“Acıktım.” Huysuz bir çocuktan çıkabilecek sesim ile yüzümü buruşturdum. Bazen kendi sesime dahi tahammülüm yoktu. Başka bir şey demeden elimdeki ilk poşeti açtım ve direkt karşılaştığım iki sandvici de alıp çıkarttım. Birini Arem’e uzattım, kardeş payı.

Arem içten gelen bir tebessümü yüzüne yerleştirip elimdekini aldı ve paketi açıp yemeye başladı. Anında bana uyum sağlaması, yargılamaması ve her an her şeyi benim için yapabileceğini göstermesi daha doğrusu hissettirmesi Arem’e karşı olan önyargılarımı yıkmama neden oluyordu. Arem ailesine karşı iyi bir adamdı sadece bazen nerde ne yapacağını bilemiyor gibiydi.

Aremle beraber bende yemeğimi yiyip elimdeki çöpü poşetin içine rastgele attım. Arem benden önce yemiş ve çöpünü elinde tutuyordu, benim çöpü poşete attığımı görünce bir anlığına kaşları aşağı doğru kavislendi ve hemen sonra o da elindeki çöpü poşete attı. Küçük bir çocuğun taklit etme becerisi gibi gelmişti bu an. İçimden Arem’in yanaklarını sıkıp ısırmak gelmişti ve bu duyguyu örtmek için ayağa kalkıp arabaya doğru ilerledim bu sefer. Her zamanki gibi Arem anında bana ayak uydurmuş hızla yanıma gelmişti bile.

Arka koltuklara poşetleri bırakıp bizde arabaya bindik ve kısa bir süre sonra yola koyulduk. Yol boyunca ne o konuştu ne de ben. Gece bedenimde ve zihnimde olan o kaos, yerini huzura bırakmış ve tatlı bir yorgunluk beni ele geçirmişti. Hatırladığım son şey gözlerimi dinlendirmek için kapattığımdı ve şimdi ise tatlı, bir o kadar da keskin bir kokunun etrafımı sardığını; benliğimi hiç hissetmediğim kadar güvende hissettiğimdi.

Bu güvene, kokuya; bedenimi, zihnimi bıraktım ve uykunun tatlı fısıltılarına direnmeyi bıraktım.

İlahi Bakış Açısı

Hardemir konağı yeni güne hazırlanıyor ve her bir Hardemir yeni günün getireceklerinden korka korka, umut ede ede gözlerini yeni güne açmıştı.

Pars Hardemir; içindeki kaosun, şüphelerin peşinden koşmaktan bedenini yormuş ve günlerini uykusuzlukla geçirmişti. Uzun zaman sonra ilk kez, bu gece uzun bir uykuya teslim etmişti bedenini de zihnini de.

Giydiği siyah kumaş pantolonun üzerine beyaz gömleğini de geçirip gömleğin düğmelerini ilikleyerek odadan çıktı. Evde ilk uyananlardandı yine. Buğra geç saatte hastaneden gelmişti ve onu bu saatte uyanık bulamayacağından emin bir şekilde diğerlerini görmek için salona indi.

Her şeyi görmeyi beklerdi ama bu görüntüyü… Arem ve küçük şeytanı görmeyi beklemezdi. Evet, aynı evin içinde olup yan yana durmaları normaldi ama burdaki gariplik çok farklıydı. Arem koltukta bedenini rahat bir şekilde bırakmış ayaklarını da önündeki sehpaya uzatmıştı. Kollarının arasında tuttuğu kişi ise küçük şeytanıydı.

İkisinin de üzerinde pike vardı ve Arem, sanki Asya kollarının arasından kaçıp gidecekmiş gibi onu sımsıkı tutuyor, kollarının arasından çıkmasına asla izin vermeyecekmiş gibi sarılıyordu. Bu durum uyuyan şeytanı rahatsız etmemiş gibiydi. Hatta doğruyu söylemek gerekirse yüzündeki o huzurlu ifade, Arem’in beline sardığı kolları ile halinden memnunmuş gibi duruyordu.

Pars’ın içinde kıskançlık tohumları yeşerdi. Belki de Arem’in yerinde o olabilirdi.

Pars’ın içinde öfke tohumları yeşerdi. Belki de bu kız da diğeri gibiydi. O da onlara ihanet edip ailesini darmadağın ederdi.

Şüpheleri ve karşısındaki bu görüntüye karşı duyduğu isteğe karşı kaşlarını çatıp ikilinin karşısındaki koltuğa geçip oturdu sessizce. Onları, olabilecekleri, şüphelerini ve Asyayı düşündü. Küçük, şeytan kardeşi…

Onun masum olmadığını ve en az onun kadar günahkar olduğunu biliyordu ve asıl sorun kanıtlarının olmamasıydı. Bir gün bulacaktı ve bu şeytan yuvasında hiçbir iblisin sır olarak kendilerini gizleyemeyeceğini ona öğretecekti.

Şeytanlar birbirini tanırdı.

Diğer Hardemir fertleri de tek tek salona indiklerinde ilk Pars’ın bedeni ile karşı karşıya geliyor hemen sonra ise Pars’ın gözlerini ayırmadan baktığı ikiliye bakıyorlardı. Her birinde benzer ve bir o kadar farklı duygular yeşeriyordu o an. Kiminde öfke kiminde nefret kiminde de hüzün.

Bu kadar çabuk inen yelkenlere karşı öfke vardı.

Geç kalınmışlığa karşı nefret vardı.

Acaba hep beraber olsaydık nasıl olurdu, diye zihne giren düşüncelere karşı hüzün vardı.

Her biri sessiz bir şekilde salonda oturup ikiliyi izledi. Peri Hanım, eşi Baybars Beye dönüp ikiliyi uyandırmamak için kısık sesle konuştu. “Benim çocuklarım çok güzel duruyorlar, Baybars. Tamamlanmış gibi.” Son cümle dudaklarından çıkarken boğazında bir düğüm oluşmuş konuşmasını zorlaştırmıştı ve o an gözlerinden de bir yaş akmıştı. Günlerdir ondan köşe bucak kaçan kızının, onlardan birine bile bağlanma ihtimali kalbinde bir umudu yeşertmişti.

Karısının yaşadıklarının, hislerinin bir benzerini de kendi yaşayan Baybars Bey onu çok iyi anlıyor ve acısını örtmeye çalışıp eşine, oğullarına ve biricik kızına destek olmak için kendini baskılıyordu.

“Bir daha kimse onları ayıramayacak ve onlar hep böyle çok güzel olacak, hayatım.” Karısına karşı kurduğu bu cümle, aslında bu saatten sonra hayatını yaşama amacı olmuştu. Önceden de ailesi için yaşıyordu ama şimdiki yaşama isteği daha farklı bir boyut olmuştu. Önceden eksik hissediyordu, kopmuş bir zinciri elinde tutmak gibi saçma ve gereksiz geliyordu.

Önceki isteği sadece ailesinin daha fazla dağılmamasıyken şimdi ailesinin bir daha bölünmemesi, ailesinin huzuru, mutluluğu için çabalamak her birini mutlu görmekti.

O çatlamış duvarların üzerini kendi elleriyle kapatmak istiyordu. Belki o çatlaklar orda kalacaktı ama eskisi gibi huzursuzluğu değil de artık o çatlaklar onlar için gücü, sevgiyi, atlattıkları badireleri temsil edecekti.

Kızının gelmesi ile Baybars Bey yeniden var olmuş gibi hissediyordu. Yanağını, kollarının arasına aldığı kadının başına yaslayıp çocuklarını izlemeye devam ettiler.

Enis… Küçük yaralı kuş. Diğerleri de Asya’nın gidişi ile acı çekmiş, bir çok kedere boyun eğmişti ama belki de en çok acıyı hisseden kendi benliğini kaybeden oydu. Asyası, ikizi yok diye konuşmaya dahi küsmüş, acısını dünyaya karşı sessizliği ile haykırmıştı.

Asya ile olan her fotoğrafı her videoyu izlediğinde içindeki o yarım kısmın az da olsa tamamlandığını hisseder ve zihnini o anlarda hapsedip benliğini tamamen herkese karşı sıfırlardı.

O küçük kız, onu tamamlıyordu ama başkası o ana müdahale ettiğinde aslında o küçük kızın yanında olmadığını giderken de sesini aldığını hatırlıyordu ve o anlarda öfke nöbetleri ile baş etmesi gerekiyordu.

Bazen ise hiçbir şey yokken ansızın yüreğinde ona ait olmayan duygular hissederdi. O kadar yüksek dozda yaşanırdı ki bu duygular Enis kafayı sıyırdığını düşünüp korkudan tir titrerdi. Bir yerde öteki yarısının acılar içinde kıvrandığını, onu kurtaramadığını, yalnız bıraktığını düşünüp kendinden nefret ederdi. Öteki yarısını dahi kurtaramayan bir zavallı… Kendi gözünden baktığında o buydu. Zavallı.

O kız, ilk geldiği gün onu hissedememişti Enis. Onun kardeşi dünyanın öbür ucundayken bile hissederdi ama bu yanı başındaki yeni kızı asla hissedememişti. Acısı ile acımaz, mutluluğu ile mutlu olmazdı.

Diğerleri ona inanmadı ta ki ihanet ortaya çıktığı an. İhanet eden o kızla aslında evlerine aldıkları ve dnasının uyuştuğunu söyleyen o kızın ailelerinden olmadığını düşmanın yolladığını anlamışlardı. Asya diye bir başka kızı yıllar sonra onlara yollamış ve Hardemir ailesi acılarının son bulduğuna inanmıştı. Her birinde şüpheler oluştuysa da peşine düşmemişti. Sadece iki kişi ötekilerden ayrışmıştı bu konuda: Enis ve O.

İkizini hissetmediği için ona yaklaşmayan ve onun kardeşi olmadığını düşünen Enis ve yeni kızdan nefret edip onu evden gönderebilmek için araştırma yaparken gerçekleri öğrenen adam.

Enis, yine sessiz kalıp ailesinden kendini soyutlarken O, ailesine musallat olan simurarklara karşı ne yapabileceğini bilmiyordu. Hardemir ailesi, iblis olabilirdi ama düşmanları onlardan da tehlikeli olan simurarklardı. Gerçeğin sadece yansıması olan, gerçeği gizleyip onun yerine geçerek taklit eden bu yaratıkları nasıl durduracağını ilk zamanlar bilmiyordu. Ta ki araştırmaları başkalarının da dikkatini çekene kadar.

Sessiz adımlar attığını sandığı zamanlarda bile her yerde gölgeler onu izleyip adımlarını sayıyordu ve en sonunda gölgeler efendilerine fısıldadı.

Kadın ortaya çıktı, sırları avlamak için kadın ve adam bir oldu.

Sona geldiklerini düşünüyorlardı ama bilmedikleri çok şey vardı. Onlar daha başlangıç yapmışlardı ve son onlara çok uzaktı.

Salona en son giren kişi en geç uyuyan kişi Buğra olmuştu. Ovuşturduğu gözleri ve hala esnemesi ile salondaki garip sessizliği fark etmedi. Her birine hitaben günaydın dediğinde normalde gür çıkan seslerin kısık çıkması ile gözlerinin üzerindeki ellerini çekip salona göz gezdirdi ve ailesinin baktığı ikiliyi gördü.

Belki de aralarında en çok sevinen Buğra olmuştu. Ailesinin, Asyaya alışması Asya’nın da onlara alışması onu mutlu etmişti ama tıpkı diğerleri gibi onunda içinde hafif kıskançlık belirmişti. Neden ilk ona sarılıp onunla uyumamıştı ki?

Buğra ikiliye doğru ilerledi ve “Bu kız bana ihanet etti resmen! İlk benle uyuması gerekirdi!”

Onun eğlenceli sesi ile ortamdaki gerginlik gözle görülür bir şekilde azalmıştı.

“O kadar şebeklik yaptın ama o sana yüz vermedi, abi.” Baha’nın alaycı çıkan sesi ile Buğra kaşlarını kızgınmış gibi çattı.

“Ben güzelime şebeklik etmem. Ben güzelime en içten duygularımla yaklaşırım.” deyip Asyayı işaret etti. “Bak hele şu güzele, her şeyi nasıl da hak ediyor. Tabi sen kuduruyorsun değil mi? Asya ile senin aranın kötü kalmasından korkuyorsun.” Buğra eğlenir bir o kadar da Baha’nın, Asyaya söylediklerini ödetmek için devam etti. “Kork harbiden! Bu kız her birimizi abisi olarak kabul edecek, Enis’i ikizi olarak görecek ama sen ve şerefsiz Çağrıyı asla kabul etmeyecek.”

Baha bu gerçeğin karşısında kaşlarını çattı öfke ile. Haksız mıydı? Önceki kızın yaptıklarından sonra bu kızın da öyle olduğunu düşünmesi, korkması yanlış mıydı? Belki ama bunu bir kez ihanete uğramış kalbine anlatamıyordu. Baha kendi iç dünyasında çatışırken Çağrı kendisine karşı yönlenen oklara karşı sadece alaycı bir tebessüm sergiledi.

Hepsi bu gülüşün aşağılıyıcı bir tarafı olduğunu düşünüyordu ama bu gülüşün asıl nedeni çok farklıydı. Asya ve Çağrı… Çağrı’nın, Asyadan hiçbir beklentisi yoktu. Diğerleri gibi de abi demesi için sürünmeyecekti.

Aile fertleri kendi aralarında konuşurken Asya’nın telefonu çaldı. Telefon çaldığında Asya irkilip uyandı ama gözlerini açmadan olduğu yeri sorgulamadan direkt cebindeki telefonu çıkarıp kulağına yerleştirdi.

Karşıdan gelen sesi tanıdığında anında uykulu yüzünde bir tebessüm var oldu ve Hardemir ailesi, kızlarını mutlu eden bu kişiyi merak etti.

Karşıdaki kişinin konuşması bittiği gibi Asya “Sonunda geldin mi, baba?” demesi ile salona büyük bir bomba bırakmıştı.

O’nun dışındaki tüm Hardemirler şaşkınlıkla karşılarındaki kıza bakıyordu. Konuşmaların başından beri uyanık olan ama uyuyor numarası yapan Arem de son kelimeden sonra hızla gözünü açıp kollarının arasındaki kıza bakmıştı.

Baba mı? Bildikleri kadarıyla Asya’nın bir babası yoktu. Bu baba kelimesi Hardemirlerden birinin kalbini paramparça etmişti şimdiden ve bu sadece bir başlangıçtı.





Yeni Bölümden


“Baban kim?” İlk soru direkt Baybars Beyden gelmişti ve bu soru öyle bir yükle omuzlarıma yüklenmişti ki… O aslında ben buradayken senin baban kim der gibi bakıyordu bana.

Sen burdayken ben neden babasız kalmıştım der gibi baktım ona.

Alt dudağımı yalayıp uzunca düşündüm. Benim babam kim? Aklıma gelen onca yanıttan ilkini söylemeyi tercih ettim. “Kahramanım.”

Acı dolu bir gülüş yüzünde var oldu. “Peki, kahramanın kim kızım?” Öyle bir kızım demişti ki o bağın eksikliği ile ikimizde her an burda ağlayabilirmişiz gibi duruyordu.

Gözlerimi ondan kaçırdım, daha fazla ona bakacak gücü kendimde bulamadım. Oysaki buna hakları bile yoktu. “Ölmeme izin vermeyen adam. Beni sokaklardan alıp büyüten adam. Bana her şeyimi veren adam.” Belki de çok daha fazlası.

“Ben koruyamadım seni, değil mi?” O kısacık anda gözünden bir yaş aktı. Bakışları eşine kaydı. “Peri, hani kız çocuklarının kahramanı babalarıydı.” Parmakları havalanıp beni gösterdi. “Ben neden kızımın kahramanı olamadım? Baksana bir başkası benim kızımın kahramanı olmuş.” Onun isyanı ile boğazımda koca bir yumru var oldu ve her kelimesinde o yumru nefes almamı dahi engelledi.


Anneğğğ! geliyorr geliyor benimkiler geliyor. Evet arkadaşlar babamızz geldi. Ee, bizim S. Koraldan da bahsedildi. Cengo şimdi yetiştirmiştim hahaahah.

Ben dram kadınıyım. Şimdiye dek çok mutlu takıldılar biraz sürünelim ahhaha

Fark ettiniz mi? Paylaştığım bölümlerden en uzunu.

Bir de burdan wattpade sövüyorum. Pazartesi kitabı 20 k gösterip 16k ya düşürmesi. Senin benim duygularımla oynamaya ne hakkın var! Ekstra bölüm de atmıştım hahahha

Öyle işte yazarınız yarın finali yokmuş gibi sizin için bölümü iki kere düzenliyor.

(İlk düzenlemede hatalar bıraktığımı fark edince gariban gariban ikinci düzenlemeleri de yapıp size atıyorum. Neymişim ben be ahahhahah)

Neyse... Bu kezz kesinlikle çarşamba bölüm gelecek! Hep çarşamba diyorum ama önden bir sürü bölüm atıyorum. Olmaz böyle. Bu gidişle elimde bölüm kalmayacak. zaten 20. bölümü yazamıyorum (kalbim dayanmıyor anneğğğ... sizin de dayanmasın arkadaşlar ahhahah ayyyy drammm okuyacağızz maskeler inecek.... heyecanlandım bak hahaha)

Şimdi öğrenme güçlüğüüü gibi zor(!) bir sınavı çalışmaya gider ben.

yorum yapmayı unutmayın, oluurr muuu:')

Seviliyorsunuz.

Bölüm : 07.01.2026 00:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...