

Çağrı HARDEMİR
Kim dost,
Kim düşman...
İki büyük valizle evden çıkmıştım. Önceden abimlerin getirdikleri o bir valizde temel ihtiyaçlarımın olduğu şeyler vardı ama benim hazırladığım bu iki valizde her şey vardı. Kitaplar, örgüler, ipler, boyama kitaplarım, legolarım, yapbozlarım…
Bir çok hobim vardı ve sürekli yeni şeyleri keşfetiyordum. Bir ay boyunca sadece boyama yaparken birden bire onu bırakıp örgü örüp film izlemeye başlayabiliyordum ama şu ana kadar denediğim hobilerden hiçbirine tam anlamıyla bağlanamamıştım. Bunca aktivite ile uğraşmam bazılarına garip geliyordu. Oysa onlar, kendimi tanımak için verdiğim bu küçük mücadeleyi anlamıyordu. Bu hobileri vaktinde ne yapacak zamanım vardı ne de param.
Şimdi aklımda ve hevesimde kalanları küçük kız için deniyordum. Küçük kız neyi seviyor bilmiyorum ve ben de bunu öğrenmek istiyorum. Ben nelerden hoşlanıp hoşlanmadığımı yaşayarak öğrenmek ve kendimi tanımak istiyordum.
Valizlerimi bagajdan çıkartan Buğraya baktım. “Sence çok fazla tepki verdiğimi düşünmüşler midir?” Fikirleri umrumda değildi ama merak etmiştim.
Bagajın kapısını kapatıp bana tebessüm ederek baktı. “Fazla mı? Arem abime az bile yaptın. Dedikleri yapılmayınca zorba bir karaktere dönüşmemesi gerektiğini artık anlaması gerekiyordu zaten.” dedi ve yanıma geldi.
“Haklısın.” dedim kuru bir sesle.
“Ben her zaman haklıyım zaten, güzelim.” deyip havalı olduğunu düşündüğü hareketlerle yanımdan ilerledi. Arkasından kıkırdayıp “Az kıvır, az…” dediğimde kalçasını daha da kıvırdı ve istemsizce dudaklarımdan kahkaha firar etti.
Ben güldüğümde önce adımları durdu ve bana baktı. Gülüşümde bir süre gözleri takılı kaldı ve bir süre sonra gözleri bahçedeki adamlara kaydı. Bakışlarında daha önce onda görmediğim bir kıskançlık ve öfke belirdi. Daha ne olduğunu anlamadan bağırdı. “Önünüze dönün, lan!”
Onca adamın içinde kıvırmayı bile pek önemsemeyen adam, şu an birden bire neye sinirlenmişti? Bakışlarımı adamlara çevireceğim an tekrardan Buğra'nın kızgın sesini duydum. “Asya, gelip yardım eder misin?”
Şaşkın bir şekilde ona baktım ve yanına adımladım. “Ne oldu be iki dakikada?”
Gözlerini yumup derin bir nefes aldı. “Sorun yok, güzelim. Hadi gidelim.” dediğinde elindeki valizlere uzandım ve yeniden bakışları bana döndü fakat bu sefer öfkeyle. “Ne yapıyorsun, ben taşıyorum ya?”
Hayretler içinde ona baktım. “Sen dedin ya bana yardım et, diye.”
“Hay ben beynimi si…” Kısık sesle konuştuğu şeyleri gayette net duyuyorum. “Güzelim, yanlış konuştum. Sen sadece eve gir.” dediğinde öfkeyle ayaklarımı yere vura vura kapının önüne gelip kapıyı çaldım. Anında açılan kapı ile merdivenlere yöneldim ve tam merdiven basamaklarını bitiriyordum ki karşıma Baha çıktı.
Gömleğinin kol kısmını katlıyor ve bakışlarını oraya dikmişti. Önüne bakmadan yürümesinden dolayı doğrudan üzerime geliyordu. Bir adım kenara çekildiğimde dikkati gömleğinden kaydı ve bana baktı. Az önce sakin duran yüz ifadesinde anında bir öfke belirdi. Ya sabır…
“Ne işin var senin burda?” Kızgın sesi ile ofladım ve onu kaale almayarak yanından geçip gitmek için bir adım attım ama anında önümü kesti. “Sana bir şey sordum.”
Öfkeli yüzüne sakin bir şekilde bakıp başımı omzuma doğru yatırdım. “Baha, sen de çok boşsun be.” demem ile yanaklarının bir anlığına dalgalandığını gördüm. Öfkeden çenesini mi sıkıyor? Sıksın. İnşallah çenesi de kırılır.
“Dua et kadınsın…” Devamını getirmesine izin vermeden sözünü kestim. Ekşi bir yemek yemiş gibi buruşan yüz ifadem ile “Asıl sen dua et de kadınım yoksa şimdi çoktan senin gibi bir erkek şahsı ile kavga etmeye başlamıştım.”
Gözlerini kısıp “Salak mısın?” demesi ile gözlerimi kıstım.
“Salak seni yapan babandır.” cümlem ile gözleri bereldi.
“Lan, sen babama hakaret mi ediyorsun?” deyip üzerime bir adım daha atmıştı ki adımlarını durduran bir ses oldu.
“Baha, bir adım daha atarsan seni dayak manyağı yaparım.” Arkamı dönmeme, gelen kişiye bakmama gerek yoktu. Duyduğum bu seste bu koku da Buğraya aitti.
“Abi, kız gelmiş babamıza sövüyor sen hala onu savunuyorsun.” İsyanı ile hiçbir şey demeden yanından geçip gittim. Artık muhatabı Buğraydı.
“Kızın üzerine gidip de dedirttin it!” demek her şeyi duymuştu.
“Ama abi, ben babasına sövüyor muyum ki o benim babama sövüyor?” Kaç yaşındaydı bu? Beş?
“Oğlum senin kafan iyi mi? Babanız bir ya!” demesi ile gülüşümü yutup odamdan içeriye girdim ama kapıyı kapatmadım. Buğra valizlerimi getirecekti ki hemen ardımdan odaya geldiğini gördüm.
Valizleri ortada bırakıp bana döndü. “Yerleşmene yardım etmemi ister misin?” Teklifi ile yatağımın üzerine oturup evdeyken ayağıma geçirdiğim sporları çıkardım.
“Aslında çok iyi olur ama bir beş dakika seni bekletsem sorun olur mu?” demem ile başını iki yana sallayıp anında kabul etti. “Tabiki de sorun olmaz, güzelim.” deyip yatakta yanıma oturdu.
Ayakkabılarımı çıkarıp ayağımın dibine baktım. Arem beni aşağı indirdiğinde çıplak ayaklaydım ve öyle dışarıda bir süre gezmiştim. Kimse de fark etmemişti.
Evde abimin dediklerine o kadar kafam dalmıştıki kirli ve küçük yaralar alan ayaklarım aklıma dahi gelmemişti. Ayaklarımın tabanına baktığımda küçük çakıl taşlarının ayağıma battığını ve bazılarının da kanattığını gördüm. Sıkıntıyla bir soluk verdiğimde yanımdaki adam hızla önüme geçti ve dizlerinin üzerine çöküp ayaklarımı ellerine aldı. Anında ayaklarımı ondan çektim ama tekrardan eline aldı.
“Buğra, bırak. Ayaklarım kirli.” demem ile ayaklarıma bakan endişeli ve kızgın bakışları bana döndü.
“Senin canın yanıyor burda!” dedi kızgın bir sesle. Umursamadım ve tekrar ayağımı çekmeye çalıştım.
“Buğra, birinin ayaklarıma temas etmesinden iğreniyorum ya!” demem ile önce şaşkınlıkla sonra hafif güler bir tonla “Neden diye sormayacağım.” deyip ayaklarımı nazik bir şekilde yere bıraktı ve hızla odadan çıktı. Tam çıkmıştı ki birden başı aralık kapıdan belirdi.
“Ben gelene kadar karışma, kıpırdama ve uslu uslu otur.” Cümlesi bittiği an kafası da ortadan çekildi.
Arkasından tebessüm ederek başımı iki yana salladım ve ayak bileklerimi, bacağımın üzerine getirip ayak tabanımdaki taşları çıkartmaya çalıştım. Çok fazla adım atmadığım için fazla rahatsız olmamıştım ki sonradan acıyı hissettiğimde acıya tutunmaya karar vermiştim.
Tam küçük bir parçayı dahi çıkartıyordum ki odaya giren kişiyle dikkatim dağıldı. Başımı kaldırmadan Buğraya söylenmeye başladım. “Ya yavaş girsene şu odaya! Tam çıkarıyordum taşı.”
“Asya,” O’nun sesini duyduğum an hızla başımı kaldırarak ona baktım. Yüzümdeki tüm duygular anında kendini maskeledi ve onun karşısında sadece bir duvar oluştu.
“Efendim.” dedim kuru bir sesle.
Ani değişimi fark etmişti ve bu değişim karşısında sertçe yutkunmasını sakin bir şekilde izledim. “Ben özür dilemek istedim.”
Kollarımı göğsümde bir araya getirip tüm dikkatimi ona verdim. “Dile o zaman, Arem.”
“Be-ben…” Kekelemesi ile alayla gülüp sözünü kestim. “Senin sahte özrünü istemiyorum. Çık odamdan.” dediğim an gözlerinde bir hayal kırıklığı parıltısı belirdi.
“Çok zorsun.” dedi dümdüz bir sesle bu kez o.
“Zor olmasaydım bu yaşa gelemezdim.” Gerçeği dile getirmem ile derin bir nefes alıp dilini sağ üst dişlerinde gezdirdi. Benden bir süreliğine bakışları ayrıldığında; zihninin, geçmişteki yaşlarıma takıldığını düşündüm.
“Kahvaltı yapmadıysan hazırlatayım.” Direkt konuyu değiştirmesi ile dikkatimi ondan alıp ayaklarıma çevirdim tekrardan. Taşları yeniden çıkarmaya çalıştığım an bana doğru adımladığını hissettim ve gölgesi üzerime düştüğünde başımı kaldırıp ona baktım.
“Ne oldu ayaklarına?” Sesinde endişe mi vardı?
“Yok bir şey.” deyip geçiştireceğim an odada “Abi?” kelimesi yankılandı. Buğra’nın sesini duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim ve elindeki ilk yardım çantasını gördüğümde de tebessüm ettim.
Arem, Buğraya dönüp “Efendim.” dedi.
“Bir şey mi oldu?” diye korku içinde konuştu Buğra.
“Ne alaka oğlum?” diye anında köpürdü Arem ve bu da Buğra'nın irkilmesine neden oldu. Arem’in sert ve öfkeli bakışlarını anında kendime yönelttim. “Ne diye bağırıyorsun çocuğa!”
Bakışları bana döndüğünde aynı yüz ifadesini takınacağını hatta daha da öfkeli olacağını düşünmüştümki gördüğüm yüzü, gevşemiş ve sakin bir hal almıştı. Bu duruma şaşırmamak daha doğrusu yüzümde belli etmemek için irademi zorladım.
“Birden oldu.” Bana kısa bir açıklama yaptıktan sonra bir daha bir şey demeden odadan çıkıp gitti. Buğra ile arkasından sadece bakmakla yetinmiştik.
“Çok garip bir adam.” dememle Buğra kendine gelmişti ve başını bir iki kez olumsuz anlamda iki yana sallayıp yanıma geldi.
“Garip değil aslında sadece korkuyor.” demesiyle alayla ona baktım. O sırada o da önümde diz çöküp ayaklarımla ilgilenmeye başlamıştı.
“Arem Hardemir’in bir şeyden korkacağını pek sanmıyorum.” Onun çömelmesi ile aynı hizada duran bakışlarımızı, yerden kaldırıp bana dikti. “Arem’in de korkusu var.” dedi bilir bir şekilde.
“Pek öyle durmuyor ama…” Cümlemin bitmesine izin vermedi. “Çünkü onu tanımıyorsun. Tanısaydın en büyük korkusunun sen olduğunu bilirdin.” dedi pat diye.
“Ben…Ne?” Ben ne alaka?
“Onun yanındayken kaçırıldın, Asya. Ona en büyük korkuyu sen yaşattın. Senin tekrardan kaçırılacağını, kendinin de yetersiz kalacağını düşünüyor.” demesi ile dumura uğradım. Onun yanında mı kaçırılmıştım? O daha çocuktu. Küçük bir bebeğin, gözlerinin önünde kaçırılmasının onda bıraktığı travmaları tahmin dahi etmek istemiyordum ama kolay olmadığını düşünmeden de anlayabiliyordum.
“Bilmiyordum.” diyebildim sadece.
O kısacık düşünce süremin aslında kısa olmadığını Buğra’nın her iki ayağımdaki yaralara bakıp da yara bandı kullanması ile anladım.
“Ciddi kesikler yok. Bir süre kesiklerin acısı dahi kalmaz. Sarmadım sadece küçük yara bantları ile yaraları kapattım ama şu kremi yarına kadar iki kez kullan.” deyip çantasının içine malzemeleri yerleştirip ayaklandı. “Ben bunları bırakıp geliyorum.” deyip odadan çıktı. Arkasından tebessüm edip onu bekledim. Onunlayken ne çok tebessüm etmiş, huzuru hissetmiştim.
Odaya geri geldiğinde valizlerimin önüne gidip bir tanesini açtı ve ikimizin önüne serdi. “Şimdi sen, oturduğun yerden bana; neyi, nereye yerleştireceğmi söylüyorsun bende yerleştiriyorum.” dediğinde ayaklandım ama hızla omuzlarımdan tutup yatağa geri oturttu.
“Küçük kesikler olabilir ama iyileşmesi için zamana ihtiyacı var.” demesi ile başımı sadece onaylamak amacıyla salladım. Aldığı onayla tebessüm ederek tekrardan valizin başına gitti ve on kitabımın hepsini tekte alıp bana gösterdi.
“Bunları nereye yerleştireyim?” Sorusu ile odanın içine göz attım ve pencerenin önündeki masaya gözüm kaydı. Masa çok büyük olduğu için bir çok eşyamı oraya bırakmayı düşünüyordum ve elimdeki az kitabı da oraya bırakacaktım şimdilik. Elimle masanın duvar ile birleştiği kısmı gösterdim. “Oraya bırakabilirsin.”
Hızla masaya adımlayıp kitapları yan yana bırakıp geliyordu ki onu durdurdum. “Öyle değil ama.” Somurtmam ile anında adımları durdu.
“Nasıl yerleştireyim?” deyip anında kitaplara yöneldi.
“Kalın olanı en başa koy. Kalından inceye doğru yerleştir ve renkleri de koyudan açığa doğru dizer misin?” dediğimde sıkıntıyla bana döndü.
“Burda en kalın kitap sarı renk ama koyu renktekileri başa koymamı istedin. Ne yapayım şimdi, anlamadım ki?” demesiyle kıkırdadım haklı isyanına.
“Tamam ben onları sonra ayarlarım. Sadece kalından inceye doğru yaparsan şu an çok makbule geçer.” Derin bir nefes verip dediklerimi yaptı ve tekrar valizin başına geçti.
Valizdeki örgü iplerimi, tığ setimi ve yarıda bıraktığım bir kazağı alıp ayaklandı. Her hareketini, saçının her dalgalanışını, gözünü dikkatle eşyalara dikmesini büyük bir ilgiyle izliyordum. Onu izlemek kalbimin sakinleşmesini sağlıyordu.
“Peki bunlar?” deyip kollarının arasındakileri bana gösterdi.
Tekrardan odaya göz gezdirip yanı başımdaki komidine baktım ve “Yarıda bıraktığım hırkayı, komidinin üzerine diğerlerini de alt çekmeceye koyabilir misin?” dediğim gibi tebessüm edip adımladı.
“Tabi koyabilirim, güzelim.”
O sırada ona kolaylık olsun diye alt çekmeceyi açtım. O da tüm eşyaları tek seferde içine bıraktı. Sonra yarıda bıraktığım örgüyü içinden çekip aldı ve göz hizasında tuttu bir süre. O arada kaşları giderek çatılıyordu.
“Bir kadına göre çok büyük bu. Kime yapıyorsun bunu?” Kıskanç çıkan sesine karşı alt dudağımı ısırdım.
“Sevgilime.”
Anında bakışları bana kaydı ve o bakışlarında bir çok duyguyu gördüm. Kıskançlık, öfke, korku… “Sevgilin mi var senin?” dedi şok olmuş bir ifadeyle.
Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Neden bu kadar şaşırdın ki? Çok da güzel bir kızım, neden şaşırdın yani? Kimse sevemez mi, beni?” dedim öfkeyle.
Anında başını iki yana salladı ve “Ben kıskanç bir abiyim. Kız kardeşimin yanında hiç bir iti görmek istemem. Gavat mıyım kızım ben?” demesi ile şu an tamamen şoka uğrayan bendim. Bu adamın bu adar çabuk beni kabullenmesi normal miydi? Bence değildi. Ucundan ürkmedim desem yalan olurdu.
“Gavatlıkla ne alakası var? İlerde sende, birilerinin kız kardeşi ile sevgili olacaksın. O zaman onun abileri de mi gavat oluyor?” dedim şok ve öfkeyle.
Omuz silkti. “Ben ve onlar bir miyim kızım? Sen ya da bir başkası bir mi? Vermem ben seni kimseye.” dediğinde yastığımı kapıp yüzüne vurdum.
“Delirtme beni!” dediğimde sadece omuz silkti.
“Kızım bak erkeğim diye demiyorum ama bu erkeklerin hepsi pezevenk. Bak aldatırlar seni.” Anında buz kestim.
İrileşmiş gözlerimle ona baktım ve dudaklarımdan o cümle çıktı. “Harbiden he, o g*t Hakan da beni aldattı.” Fısıltımla bu sefer o da şok oldu ve hemen ardından gözlerinde öfke belirdi.
“Lan, o kim ki benim kardeşimi aldatıyor? Dar ağacında s*keceğim onu da yedi ecdadını da.” dedi öfkeyle.
“Sen merak etme doktor senin yerine ben yaptım.” dedim büyük bir gururla. Sanırım birazdan kalp krizi geçirecekti. “Sen, mi şey ettin onları?” dediğinde bir an anlamadım ama sonra bunun gerçekten de fiilen yapılmış bir eylem olarak algıladığını fark ettim ve yastığı tekrardan ona geçirdim.
“Ya sen salak mısın? Benim çirkin organım mı var da şey edeyim!” diye bağırdım. “Olsa da yapmam lan! Ay, ben neler diyorum? Bu işin tadı kaçıyor bak. Olay nereye gidiyor, farkında mısın?” demem ile şaşkın şaşkın bana baktı. Bu sohbet çok iğrençleşmişti.
“Aldatmış lan seni!” dedi ve birkaç saniye sonra kahkaha atmaya başladı. Bu tavrına karşı kollarımı göğsümde bir araya getirip küskün bir şekilde ona baktım.
“Bak bir beddua ederim sen de karın tarafından aldatılırsın!” Kızgın sesim ile gülüşünü bastırmak için alt dudağını ağzının içine yuvarladı. Yanıma çöküp oturdu.
“Güzelim, sevgilim dedin ama eski demedin. Ayrılmadın mı ondan?” Yüzündeki o kahkaha izleri an itibariyle silinip gitti. “Hala seviyor musun o iti?” Korku dolu sesine karşı gözlerimi devirdim.
“Ya salak mıyım, beni aldatan adamla hala devam edeyim?” deyip biraz üstüne gitmeye karar verdim. “Baktım bu beni aldatıyor, ben de gittim onu aldattım sonra da gözüne soktum dedim ki ‘Sen kimsin ki beni aldatıyorsun? Asıl ben seni aldatırım.’" Büyük bir heyecanla ona baktım. "Nasıl demişim? İyi demiş miyim?”
Yemin ederim bu adama bugün bir şeyler olacaktı. Bana bir kafam daha çıkmış gibi bakıp gözlerini irice açmıştı. “Sen de mi aldattın? Nasıl?” Korku dolu çıkan sesine karşı gülmemek için yanaklarımın içini ısırdım.
“Sence? Gittim ondan daha yakışıklı bir adamı bulup eve…” Konuşmama devam etmeme izin vermeden hızla ayağa kalktı ve “Yeter, yeter… Tamam ben duydum duyacağımı!” deyip bana baktı. “Lan, kardeşim hepimizden pezevenk çıktı!” deyip ellerini açıp dua etmeye başladı ve bu haline artık dayanamayıp kahkahalarla gülmeye başladım.
Gülüşlerim ile kendine gelip derin bir soluk verip “Şaka mı yaptın sen?” dedi bir umutla.
Daha fazla üstüne gitmemek için başımı olumlu anlamda aşağı yukarı salladım. “Çok komiktin.” dememle ellerini yüzüne çıkartıp sıvazlamaya başladı.
“Öldüm öldüm dirildim be abim!” demesi ile dudaklarımdaki kahkaha askıda kaldı ve onun kullandığı sıfata takılı kaldım. ‘Abim.’ O kadar içten o kadar güzel söylemişti ki. Yutkunup bakışlarımı ondan kaçırdım.
“Hala bitiremedin bak valizin içindekileri.” deyip konuyu anında değiştirdim. O da bir şey demeden örgüyü alıp komidinin üzerine bırakarak valizin içindekilere yöneldi.
Yarım saat içinde tüm eşyalarımı çıkartmış ve yerleştirmişti. En sevdiğim mumlar, renk renk klavyelerim, masa süslerimi, masama; diğer eşyalarımı ise dolaplara yerleştirmişti. Son olarak elinde lego setlerim kalmıştı ve onlara ilgi ile bakıyordu.
“Bu tarz şeyleri çok seviyorsun, değil mi?” Sorusuyla tebessüm ettim.
“Zihnimi yoran, meşgul eden her şeyi çok seviyorum.” dediğimde yüzünü buruşturup masanın üzerindeki matematik, dil bilgisi ve geometri kitaplarını gösterdi. “Onlardan anlamıştım oysaki.” deyip merakla bana baktı. “Harbiden, sen mezun oldun. Neden hala onları çözüyorsun?” demesi ile kıkırdadım.
“Dedim ya zihnimi yoran, meşgul eden her şeyi seviyorum. Matematik soruları aşırı eğlenceli ve zor olabiliyor, geometri ve Türkçe de bilmece gibi geliyor. Oradaki soruları çözmen için önemli olan görmen oluyor bazen.” dediğimde anlamış gibi dudak bükerek başını aşağı yukarı salladı.
“Hm, anladım.” demesi o kadar komik gelmişti ki dayanamayıp tekrardan kahkaha attım ve o an kapının aralık duran kısmında bir varlığı hissettim. Bakışlarımı oraya çevirdiğimde Enisle göz göze geldim. Dümdüz yüz ifadesiyle bana bakıyordu. Bakışlarında ne düşündüğünü ne hissettiğini belli etmiyordu. Onu görmemi sorun etmeden orda dikilmeye devam etti.
Birden gülüşümün durması ve kapıya bakmam Buğra’nın da dikkatini çekince başını kapıya doğru çevirdi ve kardeşini gördü. Anında yüzünde canlı bir tebessüm yeşerdi. “Enisim, abim… Gelsene sende yanımıza.” demesiyle Enis ona bakmadan başını olumsuz anlamda salladı ve son kez bana bakıp gitti.
Kalbimde korku vardı ve şu an bu korkunun bana ait olmadığını biliyordum. Enis’in ikizim olduğunu öğrendiğim vakit ikizler hakkında araştırdığım şeylerin bir kısmı doğru muydu yani? Bu kalbimde bana ait olmayan korku, Ona mı aitti?
Peki, Enis neyden korkuyordu?
Bakışlarımı, hala kapıya bakan Buğraya çevirdim. Bir an sorup sormamak konusunda tereddüte düştüm ama bugün açtığı konuyu konuşmak istiyordum. “Enis, neden konuşamıyor?”
Buğra’nın kapıya bakan bakışları bana döndüğünde sorumla yüreği sızlarmış gibi bana baktı. “Aslında fiziksel hiç bir sorunu yok. Hatta Enis isterse konuşabilir de..” Buğra’nın söylediği ile kaşlarımı çattım. Sabah konuşamadığını söylemişti. “Ama O’nun sesini en son ne zaman duydun diye sorsan hatırlamakta bile zorlanırım. Psikologlar yaşadığı travmadan dolayı konuşmamayı bir savunma olarak gördüğünü ve beynin susmayı bir savunma aracı olarak gördüğünü söylüyorlar.” Bakışları bana kaydı. “Onun konuşabildiğini, isterse konuşabileceğini söyleyen psikologlar dahi var ama o kadar uzun süredir sessiz ki artık konuşamadığını düşünmeye başladık. O istese bile artık konuşamayacak gibi…”
Onun bu olumsuz görüşü ile kaşlarımı çattım. “Fiziksel sorunu yoksa konuşur elbet!”
Bana bakan yüzünde bir umut belirdi ama kahve tonlarındaki irislerinin çok arkasında kalmıştı. “Biz canlılardaki en büyük kusur nedir, bilir misin?”
Başımı iki yana salladım. "Hayır, nedir?"
“Saplantılı olabilmemiz. Bazen bize acı veren o alışkanlığa saplantılı olabiliriz.” Bakışları az önce Enis’in olduğu kapı aralığına doğru kaydı. “Enis’in sessizliğine saplanmasından korkuyorum.
“Peki, Enis’in travması neydi?” diye sordum. O ne yaşamıştı?
“İkiz kardeş kaybının ne olduğunu öğrendi.” Kelimeleri birer buz parçası gibi kalbime saplandı. Buz parçaları hem kalbime zemheri soğuğu yayıyor hem de kalbimi en derin şekilde parçalıyordu.
Bizi bu hale kimler getirmişti?
Şeytan ve Ölü Masumiyet
Dışarıda herkes sevginin çok güzel bir duygu olduğunu bunu yaşamanın da ne kadar harika(!) bir duygu olduğunu dile döküyordu. Peki, bu dışarıdaki insanlar sevgisizlik sonucunda oluşan kötü sonuçları hiç düşündüler mi? En basiti şu an ailem olduğunu söyleyen bu aile benim belli bir yaşa kadar sevgisizlikle büyüdüğümü ve bunun sonucunun da ne olduğunu hiç tahmin ettiler mi?
Bu konu asla hafife alınmaması gereken bir unsurdu. Sevgisiz büyümüş kişilerde; yeterli duygusal yakınlık, ilgi, sevgi görmemesi sonucunda; psikolojik ve fizyolojik düzeyde olumsuz sonuçlar doğabiliyordu. Araştırmalara göre bu kişilerde bağlanma problemleri, düşük benlik saygısı, depresyon ve anksiyete, empati eksikliği ve antisosyal davranışlar, bağımlılık riski; fiziksel sağlık problemleri yer alıyordu.
Çoğu kişi duyguların fizyolojik olarak bir etki olmadığını dile getirip olayı kendince hafifletmeye çalışırdı ama değil. Bunu biraz daha irdelediğimizde sevgisizliğin bağışıklık sistemini zayıflattığını, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon gibi kronik rahatsızlıklara karşı riski bile artırdığını görüyorduk… Sevgisizliğin sonuçlarını merak edip baktığımda en basit özetle bunun gibi bir açıklamaya rastlamıştım.
Bilim dahi sevginin üzerinde bu kadar durmuşken bunca ailenin çocuğunu sevgisiz büyütmesi, dünyanın kötülüğünü bir kez daha vurgular tontaydı. Ben doğmak istemezdim. Ben yaşadığım hayatı görseydim; gerçekten de var olmak, bunca acıyı, ihaneti yaşamayı istemezdim ve en komiği neydi biliyor musunuz? İhanet edenlerden birinin de benim olmam. İhanet edecek olanın benim olmam…
Ben sanırdım ki her ihanet isteyerek kabul edilerek yapılırdı ama şu an olduğum duruma dönüp baktığımda benim ihanetten başka seçimim yoktu. Peki, benim yapacaklarım, yaptıklarım, gerçekten de ihanetten mi ibaret olacaktı? Ben onları ailem olarak dahi kabul etmezken bu ihanet olur muydu?
Arem ve o tam karşımdayken ben ihanet mi etmiş olacaktım? Hayır, belki de bana ihanet eden onlardı…
Bilmiyorum. Bu oyunda o kadar çok ihanet, kan, düşmanlık vardı ki belki de en masum benimdir? Bir anlığına inanmak istedim ama masumiyet ile aramda yıllar önce çok büyük engeller oluşmuştu. Hayır, ben masum değildim. Bizim gibiler masum değildi. Ne ben masumdum ne Hardemir ailesi ne de Koral ailesi. Hatta belkide en kötüleri sıralamasındaydık. Kim bilir?
Fırının içinde gezinen gözlerimi bileğime çevirdim ve on dört dakikamın dolduğunu gördüm. Sabah Buğra’nın getirdiği kahvaltıdan sonra hiçbir şey yememiş kendimi odaya kapatmıştım ve bu sefer kimse üzerime gelmediği için geçici odamda bir süre takılmıştım. Acıktığımı fark ettiğimde saatin gece yarısını vurduğunu fark etmiş ardından da mutfağa inmiştim. Hızlıca pratik bir pizza yapıp fırına atmış şimdi de çıkarıyordum. Fırından çıkardığım pizzayı masanın üzerine bırakıp dolaptan çıkardığım soğuk kolayı alıp oturdum ve yemeğimi yemeye başladım.
Daha ikinci dilime yeni geçmiştimki mutfağın içine birinin girdiğini fark ettim. Ağzıma götürdüğüm ve duraksattığım elim, açık ağzımla geleni gördüğümde kaşlarımı çatmamak için bir anlığına kendimi kastım ve karşımdaki adam bendeki o anlık farklılığı fark edip yanıma doğru adımladı.
“Diğerleri sana karşı kör değil mi, sevgili kardeşim(!)” Alaylı sesi ve buz gibi bakışları ile dudaklarımda şeytani bir tebessümün varlığına geçici bir izin verdim.
“Genel olarak herkes bana kördür, sevgili abiciğim(!)” Başımı sağ omzuma doğru yatırıp elimdeki pizzayı tabağa koydum. “Ve biliyor musun? Ben, bana kör olan herkese en acıyı yaşattım. Hem de zevkle.” Yalan mı? Kesinlikle değil. Masumiyet değil de kötülük benim favorim gibiydi.
Tam karşımdaki sandalyeye kuruldu ve benliğindeki tüm eminliği ile bakışlarını, benimle birebir aynı olan gözlerini, gözlerime dikti. “Daha önce nerede karşılaştık biz, Asya?” Demek doğrudan sorular kısmına geçtik.
Dirseklerimi masaya yaslayıp çenemi ellerimin üzerine yasladım. “Sence biz daha önce nerede karşılaştık, Pars?”
Dudaklarında alaycı bir sırıtma birikmeye başladı. “Korkunç bir yerde. Çok korkunç bir yerde.”
Dudaklarımdaki şeytani tebessümün çoktan gözlerime yansıdığına emindim. “Söylesene Pars, bu kadar korkunç bir yerden geliyorsam senin ne işin vardı orda?" Alayla güldüm. “Daha doğrusu senin o korkunç, çok korkunç yerde ne işin vardı?”
Masanın üzerinde duran sağ elini kaldırıp dudağının kenarında baş parmağını gezdirmeye başladı. “İçinde çok büyük bir şeytanın yattığını düşünüyorum.” demesi ile gülüşüm mutfağı doldurdu.
“Hadi sana benden küçük bir bilgi. Herkesin içinde bir şeytan vardır. Beni diğerlerinden ayıran tek şey benim içimdeki iblisin çoktan uyanmış olması.” Deyip iki elimi da masaya yaslayıp öne doğru eğildim. “Görüyor musun, Pars… Bak içimdeki şeytan; kanlı dişleri ve güzel yüzü ile seni izliyor. Belki de seni çoktan listesine eklemiştir.”
O’nun da içindeki uyanık şeytanın uyanışını gördüm. Bir an parlayan o gözler kesinlikle şeytanına aitti. “Ya asıl listedeki sensen?” demesi ile alayla gülümseyip başımı iki yana salladım ve tüm dikkatimi ondan çekip pizzama verdim.
“Ben, her iblisin listesinde olan o düşmanım.” dedim umursamaz ama bir o kadar da alaycı bir tonda.
Önümdeki pizza tabağını öne doğru sürükledim. Ortada duran tabağı gözlerimle işaret ettim. “İblisin zehrini tatmak ister miydin?”
Kötü olanın daha çekici gelmesi, irademi bu kadar zorlaması, ne kadar da korkunç.
Önce önüne iteklediğim pizzama sonra da pizzanın eksik kısmına bakıp yediğimden emin olduktan sonra daha doğrusu kendimi zehirleyemeyeceğimden emin olduktan sonra pizzadan bir parça aldı.
Ah, çok yazık…
Oysaki ben düşmanınım yok olması uğruna kendimi dahi yok edebilecek bir karakterdim. Tabi şimdilik Parstan bir hamle gelmediği için böyle şeylere gerek yoktu.
Koca bir ısırık alıp koyu renkteki yeşiliklerini bana dikti. “İki gecedir burdasın ve iki gecede de mutfağa giriyorsun. Mutfak seni rahatlatıyor olmalı.” demesi ve konuyu çok farklı bir yere çekmesi ile tabaktan bende bir dilim alıp ısırık almadan önce yanıt verdim.
“Küçük bir çocuğun huzuru için geliyorum mutfağa diyelim.” Bir anlığına boğazımda küçük bir düğüm oluşmuş ve konuşamamıştım. Tabi karşımda gözlemden çok iyi anlayan bu adam bunu da kaçırmadı. Kaçırsa karşımda oturuyor olmazdı şu an zaten.
“Daha açık bir şekilde dile dökebilir misin?” Sorduğu sorunun görünürlüğünü bir an aşıp asıl sorduğu ya da sormak istediği şeye takıldım. Karşımdaki adam deminden beri birbirimizi gizliden tehdit edişimizi bir kenara bırakıp beni anlamak, ne düşündüğümü kestirmek mi istiyordu?
Alt dudağımı yalayıp onun adımlarına uydum. “Yetimhanede büyüyen bir çocuk için yemekler erişilmesi zor bir şeydir.” Alayla güldüm ama gözlerimdeki acıyı gördüğünü biliyordum. “Hele de yedi yaşında sokaklara düşmüş bir çocuksan yemekler senin için bir masal, ulaşılması zor bir hayaldir. O zamanlarda küçük Asya’nın dilediği şey bir mutfaktı. Her şeyin olduğu, yemeklerin asla bitmediği ve herkesi doyurabildiği bir mutfak…” derin bir nefes verdim. “Öyle işte çocukça bir şeyler.” Sonda geveleyip gözlerinde yeşeren acıyı görmemek için bakışlarımı önüme dikip pizzamdan yemeye devam ettim.
Bu saatten sonra konuşmadı. Bende konuşmadım ve pizzadan bir dilim daha aldığını gördüğümde ayaklandım. Dolaptan kola alıp bir bardağa boşalttım, içine de buz ekledim. Hiçbir şey demeden gözlerine bir daha bakmadan bardağı önüne bıraktım ve eski yerime kuruldum.
Bir dilim o, bir dilim ben ala ala tabaktaki her şeyi yiyip bitirmiştik. Son dilimi de ben aldığımda ayaklanıyordu ki yaptığım şey ile yerine geri oturdu. Aldığım dilimi de ikiye bölüp diğer bölümü onun önüne bırakmış ama gözlerine bakmamıştım. Ben şu an Pars Hardemire iyilik yapmıyordum. Ben şu an sadece çocuk Asyayı mutlu ediyordum.
Bu sefer ilk bitiren ben olduğum için boş bardağımı ve boş tabağı alıp ayaklandım.
“Teşekkür ederim, çok güzel olmuştu.” demesi ile dudaklarımda gerçek ama küçük bir tebessüm yeşerdi.
Ona dönmedim ama “Afiyet olsun.” dedim kısık bir sesle.
🐱🚪🐱
Tam dört gündür bu evdeydim. Gündüzleri kendimi odama kapatıyor, geceleri ise mutfağa inip orada takılıyordum. Gerçi gündüzleri dediğim de öğleden sonralarını kapsıyordu benim için. Gece çok geç vakitlerde yattığım için sabahları da kalkmam zor oluyor, bende bu günlerde en erken on ikide uyanıyordum. Uyku düzenim, yemek düzenim, tüm düzenlerim alt üst olmuştu. Sanırım hipotalamusum bu aralar hem bana çok sövüyor hem de bozulan biyolojik saatimi düzene sokabilmek için ekstra çaba sarf ediyordu.
Evdekiler daha doğrusu Baybars Bey, Peri Hanım ve Buğra her yemek saatinde her aktivitede kapımı çalıyor onlara herhangi bir tepki verdiğimde beni davet ediyorlardı. Tepki vermediğimde ise uyuduğuma kanaat getirip gidiyorlardı.
“Sanırım yine uyuyor, Baybars.” Peri Hanımın endişeli çıkan sesini oturduğum yerden sessizce dinledim.
“Hayatım, endişelenme. Alışma süresi uzun olacak demişti doktor.” Baybars Beyin de sesi gergin çıkıyordu aslında.
“Ama Baybars, ben kızımı yanımda yakınımda istiyorum. Aynı evdeyiz ama sanki kızıma kavuşamadım hiç. Sadece bedenini bulmuşuz onun. Kızımın ruhunu da istiyorum ben.” İsyanı ile derin bir soluk verdim. Bir annenin isyanı, yakarışları doluyordu kulaklarıma ama ne kalbime ne de ruhuma işliyordu bu ses. Sadece zihnimde çarpıp duran bu ses acılarımın tekrardan gün yüzüne çıkmasına neden oluyordu.
Madem bu kadar çok seviyordun kızını, neden koruyamadın? Neden bulamadın kızını? Neden bir başka kadının ellerinde acı çekmesine izin verdin?
Nedenlerim çok size Peri Hanım ama sizin, bana bir cevabınızın olmayacağına da eminim.
Umursamadım kapıda konuşulanları ve kulaklığı takıp bir film açtım. İki saatimi daha öldürdüm böylece. Saat gecenin onunu vurduğunda film bitmiş ve acıktığımı hissetmiştim. İzlediğim filmin devamı da vardı ve bunu da izlemek istiyordum ama aklıma bir an alt kattaki devasa televizyon geldiğinde duraksadım. Eğer kimse yoksa bu gece orda takılabilirdim.
Sarı, ayıcık desenli pijama takımım, dağınık topuz yaptığım saçlarım ve kafamda duran pembe renk kocaman tavşan kulakları olan puantiyeli saç bandım ile aşağı indim. Depresyona karşı gelmek için kendimi mutluymuşum gibi kandırmaya çalışmalarımdan biriydi bu ayıcıklı pijama. Siyah, kasvetli şeylerden uzak duracaktım bir süre. Zaten hayatım batmış, bari kıyafetlerim tatlı falan olsun.
Hiç kimseye rastlamadan mutfağa girip pratik bir sandviç yapmaya başladım. En sonunda mayonezi de sıkıp sandvicimi aldım ve buzdolabından soğuk bir meyve suyu alarak tepsiye koydum. Raflardan birinde gördüğüm büyük çikolata kavanozunu da tepsinin üzerine koyup yanına da bir kaşık koydum. Tepsimi alıp salona geçtim ve hiç oyalanmadan filmin ikinci partına geçmek için hazırlık yaptım.
Televizyona bağlandığımda birçok ücretli sitenin var olduğunu görmem şaşırtmamıştı beni. Filmi izleyeceğim siteye girip açtım ve izlemeye, o arada da yemeğimi yemeye başladım.
Filmin ilk yirmi dakikası geçtikten sonra artık dayanamamış ve ağlamaya başlamıştım. “Şerefsiz, kaphe oğlu kahpe!” diye bağırıp burnumu çektim ve kaşığı bir kez daha ağzıma koydum.
Akan göz yaşlarımı umursamadan yenilerine izin veriyordum. Ekrandaki kötü babaya ve çocuğunu kurtarmaya çalışan anne ile daha da ağlıyor çocuğun oyunculuğu ile de daha da mahvoluyordum. İlk filmde anne baba tanışmış; anne, babanın kötülüğünü görememişti ama bu ikinci filmde anne göremediği her kötülüğü çocuğunun üzerinde yaşanılması ile görüyor hatta yaşıyordu. Aşık olduğu, nefesiyle nefes aldığı adamın; şu an nefesini kesmeye çalışıyordu ama nafile. Şu an babanın nefesine çok daha ihtiyacı vardı.
Neden mi? Şerefsiz baba, para karşılığında kızının böbreğini satmıştı! Şimdi de kötülüğünü maskeleyebilmek için uyuşan böbreklerinden birini kızına vermek için uğraşıyordu ve anne de mecbur ama acı bi şekilde yine o adama muhtaç oluyordu.
Annenin yağmurun altında diz çöküp haykırdığı ve arka planda çocuğun mutlu sahneleri geçtiği an daha fazla ağlamaya başladım. “Ya adi köpek…” Bir kez daha hıçkırdım. “İbnenin oğlu! Hep senin yüzünden!” deyip ağlamaya devam ediyordum ki arkamdan gelen gürültü ile bakışlarımı oraya çevirdim ve tüm ev ahalisi ile göz göze geldiğim an donakaldım.
Tamam burası herkese açık bir alan da bu durumda beni görmeleri de pek hoş değil canım. Burnumdan tekrardan akan akıntıyı derin bir şekilde çekip “Ne?” diye onlara çemkirdim.
Diğerlerinden önce Buğra konuştu. “Güzelim, niye ağlıyorsun sen?” demesi ve güzelimi bu kadar içten, güzel demesi ile kalbimdeki sızıyı bastırmaya çalıştım ve aklıma hemen sorduğu soru geldi.
“Ay, Doktorcuğum…” deyip tekrardan hıçkırıp kumandaya uzandım ve hala arkada oynayan filmi durdurdum. “Çocuğun başına neler neler geldi! Anlatsam inanmazsın.” deyip hıçkırdım. Her hıçkırığımda gözle görülür bir şekilde omuzlarım sarsılıyordu.
“Kızım, gerçek olmayan bir şey için sıkma canını.” Baybars Beyin, benim akan her gözyaşıma takılan gözlerini es geçip “Ya film diye gerçek değil diyemezsiniz! Bir yerlerde yaşanıyordur belki!” deyip tekrardan akan burnumu çektim. “Hep şerefsiz babalar yüzünden zaten!”
“Bebeğim, komedi mi izleseydin?” Peri Hanımın çekingen sesi ile kaşlarımı çattım. “Yok, ben bunu izleyeceğim.” deyip önüme döndüm ve durdurduğum ekranı tekrar başlattım.
Baha’nın arkadan “Mal lan bu!” demesiyle bir tokat sesi ve buna eşlik eden Arem’in “Kes lan!” sesi eşlik etti.
“Abi, ne diye enseme vuruyorsun? Çok acıdı.” diye sitem eden Bahayı umursamadım ve arkamda dönen tiyatroyu atlayıp önümdeki filme odaklandım. Birkaç saniye geçmişti ki hemen sağ yanıma Peri Hanım kuruldu ve bakışlarını bana dikti. “Eşlik edebilir miyim?” Zaten oturdun ya?
Keyfimi kaçırmamak için sadece başımı sallayıp önüme döndüm ve yine filmimi birileri böldü. “Bizde eşlik edebilir miyiz?” Buğra’nın hem onu reddeceğimden dolayı çıkan korku dolu sesi hem de istekli sesine karşı kaşlarımı çattım.
“Ya siz bunun birinci filmini ve ilk yirmi beş dakikasını izlemediniz. Anlamazsınız!” deyip başımdan savmaya çalıştım.
Tabi yer mi Anadolu çocuğu Buğra! “Yok güzelim biz direkt ilk dakikadan anlar senin gibi de ağlarız.” demesi ile Baha gülmeye başladı.
“He, abi malız ya biz!” demesi ile bu sefer Buğra tarafından ensesine tokat atıldı. Belki böyle böyle beyinciğinden, omurilik soğanından falan olurdu bu salak. “Boş yapma, lan velet!” deyip bana döndü Buğra.
Pes etmeyeceğini anlayıp ofladım. “Tamam ama bir soru dahi sormak yok. Uslu uslu oturacaksınız!” demem ile anında onayladı ve hemen hepsi bir yerlere kuruldu. Şaşırtıcı olan ise benden nefret edenler dahi buradaydı.
Çağrı beyciğim sizin ne işiniz vardı buralarda? Ya da Çağrı’nın yanlış bir hamle yaptığını ona mı hatırlatmam gerekiyordu? Kötü çocuk olduğunu falan mı unuttu bu? Sıkıntı yoktu, hatırlatırım.
Gözlerim bir an kalbimi dürten ve o tarafa bakmamı istediği yere baktım. Enis. Gözleri bendeydi. Bomboş gözleri öylesine bendeymiş gibi duruyordu ama eminim ki o boş gözlerin ardında büyük bir karmaşa vardı… Kimsenin değil de O’nun, yani biyolojik ikizimin zihnindeki kargaşayı görmek isterdim.
Gözlerindeki o boşluk sanki beni değil de, başka bir yeri başka bir zamanı izliyordu. İçimde bir şeyler kıpırdadı. Ne olduğunu tam olarak anlayamıyordum ama sanki O’nun gözlerinin ardında izlediği sahneler, zihnimden gün yüzüne çıkmış gibi hissediyordum. Bir şeyler anılarımı zorla dışarıya itip Enis’in gözlerinin önüne seriyordu. Korkutucu aynı zamanda rahatsız ediciydi.
Kısacık sürede yaşadığım bu kaotik andan çıkmak için Enisten bakışlarımı kaçırıp önümdeki filme verdim.
Elimdeki kaşığı alıp Bahaya doğru attım. “Ya sen beni delirtecek misin?” En sonunda dayanamayıp patlamıştım. Baha ilk oturduğu andan itibaren her bir dakikada bir milyon soru sorup hepimizin huzurunu bozmuştu.
“Kızım bak bu kadar öfke çok fazla! Ne yaptım ben! Alt tarafı anlamadığım yeri sordum!” demesi ile gözlerimi yumup şakaklarımı ovmaya başladım.
“Abiciğim, sen bana şaka olarak mı doğdun, he?” Demem ve Bahadan hala bir yanıt alamam ile kapalı gözlerimi açıp ellerimi şakaklarımdan çektim. Baha irice açtığı gözleri, şok olmuş yüz ifadesi ve araladığı dudakları ile bana bakıyordu. Diğerlerinde de az çok bir şaşkınlık vardı ama Arem'de öfke ve kıskançlık vardı.
Bu adamlara noldu birden?
“Ne oldu?”
“Abiyi direkt atlayıp önce -ci ekini kullanarak samimiyet belirttin hemen sonra da -im sahiplik ekini kullandın. Ben anlamadım şimdi, sen bu pezevenkle hangi ara sahiplik eki kullanacak kadar samimi oldun?” Arem’in kızgın ve kıskanç sesi ile gözlerimi irice açtım.
“Sen sayısalcı değil miydin? Ne bu Türkçe bilgisi?” demem ile Buğra gülerek araya girdi.
“Demek bu evdeki mimarların geneli hobi olarak dil bilgisi çözüyor.” Buğra’nın biten cümlesi ile bakışlarım hızla Arem’e kaydı. Bir an ikimizde Buğra’nın cümlesinde takılı kalmış ve ne kadar da ortak yönümüzün olduğunu düşünmüştük. Aynı mesleği seçmemiz, mesleğimize zıt bir hobimizin olması ve çoğunluğun bunu hobi kategorisinde dahi değerlendirmediği o aktivitemiz…
Birde hala bilmedikleri ortak bir yönümüz daha vardı.
Bakışlarımı Aremden çekip Bahaya çevirdim. “Orda kast ettiğim ‘abiciğim’ kesinlikle o anlamda değildi…” deyip bir an gözlerinde yaşanan hayal kırıklığını görmemiş gibi önümdeki filme döndüm.
O andan itibaren Baha soru sormamış hatta tek kelime dahi etmemiş Enis’in boş gözlerine yarışır bir şekilde televizyona dikmişti gözlerini. Bir süre sonra koca alanda sadece iki ses duyuluyordu. Bir benim sesim, diğeri ise Peri Hanımın. İkimizde bir yerden sonra kendimizi salmış ve her sahnede ağlamaya başlamıştık ve erkeklerin çoğu bize uzaylı görmüş gibi bakıyordu. Kaşığı tekrar çikolata kabına daldırdığım an Buğra hızla elimdekine uzanıp aldı.
“Yarısından fazlasını gözümün önünde yedin! Gözümün önünde şeker komasına girmene şuncacık kaldı!” deyip işaret ve baş parmağını birbirine çok yakın bir mesafede yaklaştırıp bana gösterdi.
Sadece iki dakika önce ağlamayı bırakmıştım ve Buğra'nın çikolatamı alması ile alt dudağım birden titredi. Hayır, normalde bu kadar duygusal değildim sadece filmin hala üzerimde etkisinin olması ve yarın reglimin başlayacak olması hormonlarımı alt üst etmişti ve Buğra an itibaren kurbanım olmuştu. Titreyen alt dudağım hemen ardından da akan gözyaşlarım ile dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. Bakışlarımı Buğradan çekip refleks olarak Baybars Beye çevirdim. Bir baba şefkati ile bana bakan adam akan gözyaşlarıma, titreyen alt dudağıma karşı yenilmiş gibi bir soluk verdi. Bakışlarını zorlukla benden çekip Buğraya çevirdi.
“Ver lan kızın çikolatasını, eşek oğlu eşek!” demesi ile bakışlarımı Buğraya çevirdim.
“Ver lan, eşek oğlu eşek çikolatamı.” demem ile Peri hanım, Pars, Arem, Baha gür bir şekilde kahkaha atmaya başladı. Ben burda acı çekeyim bunlar kahkaha atsın. Diyorum bunlardan bana aile olmaz…
Baybars Bey şaşkın ve garip bir yüz ifadesi ile bana döndü. “Kızım, babası benim ya bu itin!” deyip Buğrayı göstermesi ile Buğra daha da kızarmış ve çenesini sıkmaktan yüzü daha da gerilmişti.
Baybars Beye kaşlarımı çattım. “O zaman ne diye kendinize sövüyorsunuz? Siz sövmeseydiniz ben de sövmezdim!”
“Hay dilimi eşek arıları sik…” devamını getiremeden Peri Hanım araya girdi. “Hayatım, kızımız var.” deyip uyardı ve Baybars Bey anında farkına varmış gibi “Soksaydı diyecektim zaten ben!” demesini kimse yememişti ve o da buradaki herkesin bakışlarından fark etmişti.
Baha yine dayanamayıp konuştu. “Aşk olsun anne. Biz de buradayız ya.” Sitemi ile Peri Hanım omuz silkti.
“Siz erkeklerin çok daha fazlasını dediğini, duyduğunu biliyorum eşek sıpaları! Benim narin, güzeller güzeli kızım ile kendinizi birde bir mi tutuyorsunuz?” demesi ile uzun zaman sonra ilk kez gülme isteğim gün yüzüne çıkmıştı ama bu an Peri Hanımı bozmamak için gülüşümü bastırmak için alt dudağımı ağzımın içine yuvarlayıp bakışlarımı ondan çektim ve Çağrı ile göz göze geldim. Kızgın gözlerle annesine bakması bir anlığına bendeki tüm iradenin yok olmasına neden oldu ve kahkahamı bastıramayıp dışarıya çıkartmama neden oldu.
Soluksuz kalmama neden olan kahhakama son verdiğimde sağ elimin sol göğsümde olduğunu fark ettim, umursamayıp Peri Hanıma baktım. “Kusura bakmayın kesinlikle size gülmedim.” deyip yeniden firar edecek olan kahkahayı bastırmak için ondan bakışlarımı çektiğimde diğerleri ile göz göze geldim.
Hepsi… hepsinde aynı ifade vardı. Büyülenmiş bir ifade ile bana bakıyorlardı. Diğerleri arasında tek farklı olan Enisti. O’nun da sağ eli tıpkı benimki gibi kalbinin üzerindeydi. Her mutlu olduğumda ve üzgün olduğumda sağ elim istemsizce soluma, kalbime yükselirdi. İstemsizce oluşan bir tik haline gelmişti ve şu an aynısını Enis’in de yapması kalbimde bir yerlerde küçük artçı sarsıntılara neden olmuştu. Korkuyordum bu artçı sarsıntıların çoğalmasından. Artçı sarsıntılar arttıkça elbet bunun bedelini büyük bir deprem ile kalbim ödeyecekti ve ben o yıkıntıların arasında kalacakmışım gibi hissediyordum.
Yanlış mı anlıyordum bilmiyorum ama sanki Enis kalbime zarardı. Şu an Enis’e karşı hissettiğim, gördüğüm tek şey buydu. Büyük bir korku ve yıkım. Peki, tüm bunların sonundaki gelecekte; bir umut ışığı, bir mutluluk kırıntısı var mı diye sorsalar korkarak bakamadığımı, görmek istemediğimi dile dökerdim.
Benden nefret etsin istiyordum. Günün sonunda asıl beni gördüğünde, tanıdığında acı çekmemesi için ne ben ona karşı umut olmalıydım ne de o bana karşı umut olmalıydı çünkü bizim sonumuzda mutluluk yoktu. O'nun en büyük laneti ikizinin benim olmamdı.
Yeni Bölümden
"Ay, çok güzel böyle! Hadi, sür köle!” Eğlenerek konuşmam ile Arem tebessüm etti. İç ısıtan gülüşünden sakınmak için önüme döndüm.
“Ol bakalım bugün efendimiz.” Eğlenen sesi ile kıkırdadım.
“Ben hep efendinizim ama.” demem ile onun da kıkırtısını işittim.
“Biz neden göremiyoruz?”
“İşte o derece efendinizin farkında değilsiniz!” demem ile tekrardan güldü.
“Bu işte bir terslik var sanki.”
“Ne gibi?” Meraklı çıkan sesime karşı kayıtsız kalmadı.
“Ne kadar iyi bir efendi olursan o kadar çok bilinir, tanınırsın. Bak biz senin ‘hep efendi’ olduğunu bilmiyoruz mesela.” demesi ile konuşmanın başındaki o eğlenceli hal, yerini giderek ciddiyete veriyordu.
Arem dediklerinde haklıydı. Her ne kadar beni tanımak, görmek istese de hala benden şüphelenen, yargılayan bir tarafı vardı. İçindeki şeytan bana karşı hep uyanıktı.
“İşte görmezden geldiğiniz de bu. En iyi efendiler; o kadar iyi oynar ki parmaklarının ucundaki kuklalar, kendi zihinlerinin kontrolünde hareket ettiklerini, her şeyi kendi yaptıklarını ve bir efendilerinin olmadığını düşünürler.” Bakışlarımı önümden çekip arkamda duran adama çevirdim. “Söylesene bir köle, bir kukla olduğunu bilmeyen biri; kurtuluşu için özgürlüğü için savaşır mı?”
Gözlerindeki iblisin soluklandığını gördüm. Düşünüyordu. Haklı olduğumu da biliyordu. “Ben söylim. Hayır. işte asıl buna kölelik, kuklalık denir. En tehlikeli ve öldürücü silahlardan bile daha etkili. Onlara öl dersin ve onlar ölmeyi dahi kendi istedikleri için yaptıklarını sanır. Yaşa dersin, yaşar; öl dersin; ölür.” Dudaklarımdan derin bir soluk çıktı. Etkilenmiş bir şekilde “Ne büyük bir güç.” dediğimde Arem’in kaşları çatıldı.
“Zihnin çok karmaşık ve korkutucu. İyiki de böyle bir gücün yok.” demesi ile zihnimin karanlıklarındaki o kadının gür kahkahasını işittim. Yanlış istekler, yanlış dilekler.
Alayla “İyi ki.” dedim.
(İki saat 9. bölümden alıntı arıyorum ama neyi paylaşsam spoiler oluyor ahhahah Evet, olaylar 9da başlıyor. Böyleeee yeniii karakterlerimiz geliyor ve bu şımarık Asyaya veda etmeye başlıyoruz...)
KESİNLİKLE BÖLÜMÜ ÇARŞAMBA GÜNÜNE KADAR ATMAYACAKTIM AMA SABAH 14 BİN OLAN KİTAP ŞU AN 20 BİN (wattpadde)😭😭😭. Bizzz bunuuu hak ettik. Kutlama şeysi olsun bölüm.
Asyaa, bacımmm ne demek bizim sonumuzda mutluluk yok? Ne demek istersinn bacım?
Final haftasındaaa bileee bölümmm paylaşannn o yazarrr... Evettt, evettt ben... (Büte kalırsam asın beni)
Öncelikle.... Arkadaşlar niye yorum yapmıyorsunuz🤕😶 Kekre ile okunma sayısı eşit ama Kekrede bile 3,5k yorum varken burda daha 500 olmamış. Anlamadım ki kitabı mı beğenmediniz? Ama o zamanda buraya kadar gelmiş olmazdınız diye düşünüyorum🤧 (wattpadde bu hahahah direkt kopyala yapıştır yapınca düzenlemedim)
Bir de nee fark ettim. Son bölüm diğer bölümlere oranla daha çok oy almış ve daha çok yorum var. Geç bölüm gelince böyle olacaksa okeyim bn hahahahaha
Neyse....
Şimdi sizle bir etkinlik yapalım.
Buraya 9 ve 20 arasında bir sayı bırakın. O bölümden size alıntı atayım.
Bir dee farketiinizz mi? Koralllllllllll.....
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |