
"Üç soyad ve üç yirmi bir aralık günü; bunlar sadece bildikleri."
Arem Hardemir
"Özür dilerim." Belçim'in fısıltısı ile bakışlarını ona çevirdim. Mahcup bakışlarını gördüğümde yüzümdeki karmaşayı silerek ona tebessüm ettim.
"Neden özür diliyorsun?" Nedenini biliyordum aslında.
Sıkıntıyla bir soluk verdikten sonra yatağıma kendini gelişigüzel bıraktı. "Havuç mevzusunu açmamam gerekirdi. Hem benim yüzümden tartıştınız da."
Onun yanına bedenimi atıp tavanı seyretmeye başladım. "Biz sürekli kavga ediyoruz, Belçim."
Yan tarafımda bir hareketlilik hissettim. Bedenini çevirip beni tamamen bakış açısına aldı. "Peki, havuç?"
Dudaklarımdan alaylı bir homurtu kaçtı. Gözümün önüne gelen görüntüleri silmek için boş tavandaki bakışlarımı, sağımda kalan kıza çevirdim; bakışlarımız anında birbirini buldu. "Havuçtan bahsedip durma."
Kaşları bir anlığına çatılıp düzeldi ve dudaklarını düşünürcesine yana doğru kaydırdı. "Havuç ile ilgili sorununu halledersek bence iyileşirsin."
"Ya sabır!" Bakışlarımı bu kez öfke ile Belçim'e diktim. "Canım arkadaşım, alerjinin neresini düzelteceksin?"
Bu kısmı hiç düşünmemiş gibi dudakları aralandı. "Ben o detayı unutmuş olabilirim."
Bu haline gülüp başımı yeniden yastığa gömdüm. "Sen genelde tüm detayları unutup hayatı burnumuzdan çıkartırsın zaten."
"Aşk olsun," yanımda yükselen kırgın sese tekrardan bakışlarımı çevirdim. "Oysa hayat benimle güzel sanıyordum."
"O kadar güzel ki seni apar topar Hardemirlerin içinden alıp odama kitliyorum." Alaylı ses tonum ile parmakları çeneme yükseldi ve çenemi tuttuğu gibi sıkmaya başladı.
Ve evet anlamadığım parmaklarından birini de gamzemin içine soktu!
"Bu hainliği, kalleşliği Baha denen şerefsiz abin bile sana yapmazdı!" Kulağımın dibinde cırlayan sese tepki olarak bende cırlayıp onun ellerinden kurtulmaya çalıştım.
"Kızım, salak mısın? Acıtıyorsun!" dediğimde parmaklarının baskını sadece biraz azaltı.
Onu üzerimden atmak için son kez iteklediğimde beklemediğim bir şey oldu. Belçim tüm dengesini kaybedip yana düşmek yerine benim üzerime düştü ve aynı anda kapı açıldı.
Üzerimde ve başı boyun girintimde olup inleyen Belçim, kapı girişinde büyük bir şok ile bize bakan Baha...
"Valla anladığın gibi değil!" Adım Asyaysa Baha şerefsizi yanlış anlamıştır.
"Asya, parfümünü mü değiştirdin? Çok güzel kokuyor boynun." Belçim. Sonsuza dek dilin kopsun, Belçim.
"Valla, öyle değil!" Herkes bu sahneyi görebilirdi ama Baha değil!
"Sanırım iş üstündeyken böldüm sizi!" Baha'nın şoktan kısık çıkan ve irice açılan gözleri ile inledim.
Al işte yanlış anlamıştı.
"Ne işi?" Ve Baha'nın hemen arkasından Çağrı belirdi. O arada da Belçim, hızla kendine gelip üzerimden kalkmıştı ama hala bir dirseğinin üzerinde durmuş kapıya bakıyordu. Bu halde bile çok kötü duruyoruz.
Çağrı, Baha'nın baktığı yere baktı ve bizi gördü. Baha'nın neden şaşkın bir ifade ile bize baktığını, Çağrı'nın gözlerindeki o anlık değişimden her şeyi anladığını gördüm.
Gözlerinde yeşeren o muzurluk ve şeytansı bakışları ile kafamı duvara vurmak istedim.
"Hayırlı işler, kardeşim!" Deyip gür bir kahkaha attı. Sol kolunu abisinin omzuna atıp dikkatini kendine çekti. "Abi, kızları neden rahatsız ediyorsun? İşleri var işte."
Baha şaşkın bakışlarını bizden çekip kardeşine baktı. "Ne işi?"
"İnce iş." Şerefsiz Çağrı gür bir kahkaha daha attığında ona öldürücü bakışlarımı attım.
"Sen şimdi susacak mısın, yoksa ben seni sonsuza dek susturayım mı?" Çağrıya attığım öldürücü bakışlar ve tehditim bir işe yaramış olmalıki dudaklarını bir araya getirip parmakları ile fermuar işareti yaptı.
"Haklısın, ben susup ince işlere karışmayayım." dedikten sonra tekrardan gülüp odadan çıkıp gitti.
Çağrı, Baha gibi şaşkınlığa uğramamıştı ama Baha hala öyle bir izlenimdeydi. Bakışlarımı giden adamın ardından Bahaya çevirdim.
"Baha?"
"Hı?"
"Ne diye kapının önünde dikilip duruyorsun?"
"Düşünüyorum, Asya?"
"Neyi?"
"Sen şimdi bizim kardeşimizsen ve eş tercihlerin kendi cinslerindense, bu beni de etkiler mi? Sonuçta aynı ana babadanız."
Baha'nın ciddi bir şekilde sorduğu soru ile duraksadım. Baha o kadar ciddi ve dünyanın en mantıklı sorusunu soruymuş gibi duruyordu ki duraksamıştım.
"Bilemedim ki. Buğraya mı sorsak? Doktor ya o. Bilebilir." Şüpheli çıkan sesim ile Baha içeriye doğru adımladı ve karşımızdaki koltuğa oturdu.
"Bak, Buğra çok doğru bir nokta oldu. O şu an arka bahçede diğerleri ile. Tek başınayken soralım. Yoksa Arem beni döver." Masumane çıkan sesi ile kaşlarım anında çatıldı.
"O dağ ayısı ne diye dövüyor seni! Senin tercihin sonuçta." Arem'in bir karışmadığı yatağımız kalmıştı zaten!
"Asya," Yanımda yükselen Belçim'in sesine odaklanamadım.
"Arem'i tanımıyorsun sanki!" Baha'nın bezmiş sesi ile bende iç çektim.
"Bizim mahallede bir abla vardı. Böyle her şeye karışanlara çok güzel bir tabir kullanırdı."
Baha meraklı bir tonda "Ne kullanırdı?" diye sordu.
"Ha, şu elektrik direğini bir yerlerine monteleyinde her şeyi de merak etmesin."
"Çok anlamsız, bir de hiçbirimiz Arem'e diyemeyiz bunu!"
"Asya,"
"Baha," Karşımdaki adama seslenip düşünmeye başladım.
Baha mayışık bakışlarını bana çevirip "Hı?" dedi.
"Biz en son ne konuşuyorduk? Ben konuyu unuttum." dediğimde Baha da düşünmeye başladı ve o arada yanımdaki kız yeniden seslendi.
"Asya!" diye birden bağırması ile Bahayla beraber irkilip ona döndük. "Gerizekalı! Cidden şu çocukla her yan yana geldiğinde beyin hücrelerin ölüyor." Ne diye durduk yere hakaret ediyor bu?
Belçim hızla yataktan çıkıp bakışlarını Bahaya dikti. "Asya ile aramızda o anlamda hiçbir şey yok! Kolum kaydığı için kardeşinin üzerine düştüm, gerizekalı!" Bahaya kızması ile anında keyfim yerine gelip Bahaya çemkiren kıza tamamen döndüm. "Ve hayır! Kardeşsiniz diye cinsel tercihleriniz aynı olacak diye bir şey yok ama seni bilemem! Bir düşündün. Bence sen kendini başka şekilde sorgula!"
Konuya nerden geldiğimizi hatırladım. Bu mal Baha bizi yanlış anlamıştı da biz nasıl Arem'e gelmiştik?
"Kızım, kafanı sokmuşsun kardeşimin boynuna!" diye Baha da sesini yükseltti. "Üstüne de iltifatlar falan. Ne sanacaktım?"
Kardeşim?
"Sanane ya? Asya sanki çok umrunda bir de onunla ilgili mevzulara dalıyorsun! Hem ne diye kapıyı çalmadan odaya dalıyorsun sen?" Belçim'de çok haklı noktalara parmak basmıyor, değil.
"İsmimi biri andı ve çığlık sesi geldi. Bende Asya'ya bir şey oldu sandım! Ve sanane bacım! Asya benim öz ve öz kardeşim! Aramızdaki ilişkiden, kimin kimle ne kadar ilgilendiğinden sanane!" Baha öfke ve kızarmış bir surat ile hala Belçim'e yanıt vermenin derdindeyken ne dediğinin farkında değildi bence.
Baha'nın bu denli beni kardeşi olarak gördüğünü bilmiyordum mesela. Ya da şu an sadece Belçim'e bir cevap verebilmek için atıp duruyordu ama garip bir şey vardı.
O her kardeşim dediğinde nefes alamıyordum. Sanki nefes alsam kendi nefesimin sesinden Bahayı duyamayacaktım.
Ama istemiyordum. Baha'nın bu kadar kolay bir şekilde beni kardeşi olarak kabul etmesini istemiyordum. Bana sokak kızı dediği ve her defasında annesine bakıp 'bu benim kardeşim' değil dediği o anların hiçbirini daha unutmamıştım. O unutmuş gibiydi. Sanırım.
"Ne âlâ memleket. Önce say söv sonra gel kardeşim de!" Aklımdan geçen tüm düşünceleri, Belçim iki kısa cümleye sığdırmıştı.
Baha sustu ve o an bakışları bana kaydı. Bir an benim de orada olduğumu unutmuş gibi şaşkın bakışları üzerimde duraksadı ve hemen ardından o maskesi yerini aldı: Alaycı ve bana karşı umursamaz.
"Aynı kandanız nede olsa." Baha bunu Belçime değil de bana söyledi.
Aramızdaki tüm ilişki, damarda akan çürük kandan ibaret. Vermek istediği ders açık.
"Damarlarımdaki son kanı dahi önüne serip aramızdaki bu çirkin bağdan kurtulmak isterdim." Baha maskelerini takmış olabilirdi ama ben nettim. Bir o kadar da kırgın.
Baha, bana baktı bir süre ne diyeceğini bilememiş gibi. Sonra bakışları odada gezindi ve o an bir şeyi fark ettim. Baha ilk kez tek başına ve istekli bir şekilde benim odama geliyordu.
Baha'nın bakışları da benim düşüncelerimle paralel olarak ilerliyordu. Sanki ilk defa bu odaya girmiş gibi odada bakışları gezindi. Yerdeki yapboz parçaları, masanın üzerindeki dağınıklık, koltuğun üzerine fırlattığım ip ve örgüler; kısacası bana ait her şey ortalıkta. Odam da ruhum gibiydi. Ne istediğini yıllardır bulamamış bir kargaşa. Bir kaos.
Baha en sonunda yatakta oturan bana baktı. "Kanın, damarında kalsın. Aramızdaki bağı öldürmek için bu bedeli ödemene gerek yok." dedi ve ayaklanıp odadan çıktı.
Belçim ile beraber giden adamın arkasından bir süre bakındık. Kapı çoktan kapanmış, Baha'nın adım sesleri çoktan kesilmişti ama ikimizde bakışlarımızı kapıdan ayıramamıştık.
Bizi kendimize getiren şey telefonumun sesiydi. İrkilip hızla sese doğru yöneldim. Komidinin üzerindeki telefonu gördüğümde uzanıp aldım ve Merih abimin aradığını gördüm.
"Kim?" diye soran Belçime işgüzar bakışlarımı attım.
"Merih abim." Anında yanıma gelip heyecanla aramayı açmamı bekledi. Bekleyişini uzun tutmadım ve telefonu açtım.
"Fabrikayı patlatmışlar." Merih abimin sakin çıkan sesi ve direkt konuya dalması ile yüzümdeki tüm duyguların silindiğini hissettim. Önümde duran kitaplığa baktım.
"Kim yapmış?" En az onun sesi kadar sakin çıkan sesim ile ikimizin de şu an derin düşüncelerin pençesi arasında gezindiğini biliyordum.
Derin bir soluk sesi telefonun öteki tarafından geldi. "Bilmiyoruz ama tahmin ettiğimiz birileri var."
"Kim?" diye sordum cevabından korka korka.
"Koralların işin içinde olduğunu düşünüyoruz." Sonlara doğru sesi kısıldı. "Bir de," deyip sustu. Konuşmak istemezcesine...
"Bir de kim?" dedim gelecek ismi büyük bir kabullenişle.
"Sarhun Korgöz'ün işin içinde olduğunu düşünüyoruz." Tek nefeste kurduğu cümle, zihin çarklarımı durdurdu. Kalbim de aynı saniye içerisinde kan pompalamayı bırakmış bir cesete dönmemi sağlamıştı sanki.
Fiziksel olarak da ölmüş gibi hissediyorum.
"Bomba ne zaman patladı?" diye duygularımı yitirdiğim bir tonda fısıldadım.
"Sen kendinde değilken." Nereye varmaya çalıştığımı biliyordu.
"Dakikayı hatırlamıyorum. Bana tam bir süre ver." Beynim o acı ve şok anından çıkmış gibiydi. Şu an odaklandığım tek şey ihanetin kendisiydi.
"Sen bayıldıktan bir dakika sonra."
"Yani diyorsun ki eğer Koral gelmemiş olsaydı biz hala orada olacaktık ve babam bir bomba ile üçümüzü öldürmüştü." İhanete uğramak garip bir histi ama en garibi de bile bile o ihanete doğru yürümekti. Belki de o ihaneti sevmek. Normallik mi? Sadece sıkıcı bir hayata neden olur. Kan ve kaos varken onu ne yapabilirdim ki bu saatten sonra?
Dudağımda küçük ve delirmiş bir tebessüm belirdi. "Eğer sevgili babacığım, benim için bomba gibi bir sürpriz hazırladıysa onu karşılıksız bırakamam, abi."
"Ne yapacağız?" Her ne yapacaksan yanındayım. İşte onun sesinden duyduğum buydu.
"Sarhun Korgöz'ün yıllardır var ettiği canavarı artık onun üzerine salacağım. Eve gidip eşyalarımı getirmeni istiyorum. Arabam da dahil." dediğimde karşı taraftan sıkıntılı bir soluk duydum ve ardından "Hardemirler ne olacak?" diye soran sesi kulaklarıma ilişti.
"Tüm şeytanları piste toplayacağım." ve konuşma bitti.
Artık sessizlik, sinmek ve saklanmak yoktu.
Telefonumu çıkarıp mesajlara girdim ve ona "Nerdesin?" diye mesaj attım. Saniyeler içinde yanıt geldi.
"Arka bahçedeyim."
Bakışlarımı Belçim'e çevirdim. Sakin bir şekilde beni izliyordu. Duymuştu zaten duyacağını. Koltuğa geçip oturdu ve "Seni bekliyorum." dedi. Ona tebessüm ettim. İhtiyacım olanı biliyordu.
Adımlarım gitmeleri gereken yeri öğrendiği yere doğru ilerledi. Telefonu arka cebime yerleştirip odadan çıktım. Önüme çıkan merdiven basamaklarının her birinde bir cesete basıyormuşum her basışımda içimdeki kin ve nefret daha da alevleniyormuş gibi hissettim. Ayaklarımın altında o eti istiyordum. Parmaklarımın arasına sızan o sıcak sıvının tenimi okşamasını, her adım attığımda o metalik kokunun burun deliklerimden ciğerlerime en keskin şekilde sızmasını istiyordum.
Evet, ben kana susamıştım.
Arka bahçeye geldiğimde erkeklerin hepsinin burda olduğunu ve Buğra ile Baha'nın tartıştığını gördüm. Ciddi bir durum gibi durmuyor, daha çok iki kardeşin şakalaşması gibi duruyordu. Baybars Bey ve Peri Hanım'ın nerede olduklarını bilmiyorum ama Baybars Bey ile bu saatten sonra bu evin dışında da bir çok yerde karşılaşacağımızı biliyordum.
Kapıdan çıktığım gibi bakışları beni buldu. Onun bakışları zaten kapıdan çıkacak olan bendeydi. Adımlarım ona doğru ilerledi. Ayağa kalktı usulca. Gözlerinde daha çok öfke vardı. Korku mu? O da vardı. Yıllardır koruduğumuz sessizliği şu an bozmamdan korkuyordu. Belki de haklı...
Her adımım ile bedeni gerildi ve bakışları bizi izleyenlere dikkatlice kaydı. Bir gariplik olduğunu sezmişlerdi.
Adımlarım, O'nunyanında bir saniye duraksadı, bakışlarım O'nun üzerindeyken sessizce beni takip etmesini işaret ettim. Adımlarım ilerlemeye devam etti. Diğerlerine birkaç bahane sıralayıp beni takip etmeye başladı ve Pars ile beraber ektiğimiz minik bahçemin önünde durdum. Birkaç saniye içinde o da bana yetişmişti ve kısık sesi ile bana kızgınlığını yansıttı.
"Aklını mı kaçırdın? Ne yapmaya çalışıyorsun sen? Her şeyi anlayacaklar," Cümlelerinin devamı hiç ilgimi çekmedi. Direkt sözünü böldüm.
"Sarhun Korgöz ölüm emrimi vermiş." Bakışlarımı bahçeden ayırıp arkamda taş kesilen adama çevirdim. Hareleri ile denk geldiğim an gözlerinde var olan endişe ve korkuyu gördüm.
Sarhun Korgöz, depoda en erken kaçta çıkacağımızı biliyordu. Koralların varisi Selçuk içerideyken Korallar depoyu patlatamazdı ama babam patlatabilirdi. Hardemirleri seçmeme karşılık ve bu sadece nedenlerinden biri. O her zamanki gibi varisi ile oynuyordu.
"Onu kendi ellerimle öldüreceğim." deyip saçlarını öfke ve dehşetle çekiştirmeye başladı. Bunu beklemiyordu. "Siktiğimin tüm oyunlarını unut! Herkese her şeyi açıklıyoruz ve seni o şerefsizden koruyoruz." diye öfke ile sonlara doğru bağırması ile bize dönük olan bakışların son kısımları duyduğunu anladım.
Onlar yanımıza gelmeden bu aptal adama yapması gerekeni söylemem gerekiyordu. "Hayır, kimseye bir şey söylemiyorsun." Endişe ile yanına gidip kolunu öfke ile sıktım. "Asıl o zaman beni öldüren sen olursun!" diye öfke ile soluduğumda yüzünü sertçe ovmaya başladı.
"Peki bana söyle, kardeşimi o adamdan nasıl koruyacağım?" diye acı içinde yüzüme baktı.
Kollarındaki elimi gevşettim. "Nezir'in aynı zamanda Lider'in ruhu olduğumu herkese duyurmamızın vakti geldi." dediğimde şaşkınlık ve korku ile bana baktı.
"Seni onlara teslim edersem bir daha kurtaramam." Acı bir gerçeği dile döktüğünde belki de onun için daha acı olan bir gerçeği dile döktüm.
"Eğer akşama kadar bunu yapmazsan kurtabileceğin bir kız kardeşin olmayacak, abi." ve ikimiz arasında dönen son cümle bu oldu. Diğerleri yanımıza geldi.
Sorular, hesaplar, kimler ve nasıllar havada uçuştu. Ne o gerçeği söyledi ne de ben. İkimizde gerçeği sona bıraktık.
İlahi Bakış Açısı
Şeytanların fısıltısını duyuyor musun? Duyman gerek. Duymalısın. Eğer bu savaşta kulakların sağır, dilin lal ve gözlerin kör ise sen ilk andan ölüsündür. Öldün. Oyun bitti.
Ama peki ya bu kız gibi sadece ölüymüş gibi davranırsan? Şeytanlar, ölülere dokunamazdı. Şeytanlar, kendilerinden olanlara da dokunamazdı. Ateş ikisine de işlemezdi ve o, bunu biliyordu.
Bugüne dek benliğini; ölü gösterdi, tüm şeytanlara. Ta ki ölü sanılan ruhunda bir şeytan var olana dek. Şeytan, bedeninde yaşam bulmuştu ve bugün şeytan için ilk uyanış günüydü.
Fısıldama ve zehrini akıtma sırası ondaydı. Yok etme. Öldürme ve intikam sırası...
Önünde duran kanla bağlı olduklarına baktı. Gözleri en büyük abisinde takılı kaldı bu seferde. Gece O'nun istemediği bir yerde olacaktı. Diğerlerinin de ama kimin umrundaydı ki. Bugün intikamın birinci günüydü.
Onları ardında bırakıp gözlerini yumarak yürümeye başladı. Geldiği yolu, çevresinde olan her eşyanın yerini ezbere biliyordu, Asya. Gözleri kapalıyken bile görmeyi öğrenmişti. Görmeyen bir şeytanın hiçbir işlevi olmazdı.
Başını göğe yükseltti. İşte bu kez göremedi. İnançlarını göremedi. Kör olan kalbi değil yüreğiydi. Dudaklarındaki zehirli gülüş etrafındaki korumalar tarafından görüldü. Şaşkınlıkla küçük kıza baktılar.
Geçen gün yanlarına gelen o masum kızın dudaklarında var olabilecek bir tebessüm değildi. Ya da öyleydi? Nereden bilebilirlerdi ki? Şeytanın yüzlerce maskesi vardı.
Küçük şeytan adımlarını eve attı ve adımları onu odasına doğru ilerletti. O adımları takip eden biri daha vardı. Masumiyet ama kana bulanmayan hazır bir melek.
Arkadaşının ardından seslendi. "Ne oldu demin öyle?" Dayananamamış ve pencereden bakmıştı. Gördükleriyle arkadaşının, kendisine ihtiyacı olur diye hızla aşağı inmişti.
Duyduğu ses ile bir an duraksadı. Eve iki adım kala açtığı gözlerini arkasında kalan kıza omuzları üzerinde dikti. Hiçbir şey söylemedi sadece ona yetişmesini bekledi.
İki kadın yan yana geldiğinde senkronize adımlarla merdivenleri tırmandı. Şeytan ve melek kendi zihinlerindeki sorulara cevap aramak için bir süre sessiz kaldı.
Küçük şeytanın odasına geldiklerinde, adımlar giyinme odasına doğru ilerledi. Üstündeki pijama takımını çıkardı ve yanı başında sessizce onu korku dolu bir ifadeyle izleyen arkadaşına tek bir cümle kurdu. "Nezir'in ruhu olacağım." Zaten ruhuydu ama bilen yok. Bilinmediği sürece bir anlamı kalmazdı.
İşte hayatınızı mahvetmek bu kadar basitti. Sadece bir cümle ile...
Öte yandan abisi, yıllar sonra bulduğu kardeşini şimdi kendi elleri ile cehenneme atacaktı ve eğer onu cehenneme atmazsa mezara koyacaktı. Hangisi daha ağırdı? Cennet ihtimali ile kardeşini mezara sokmamaya çalışması mı yoksa cehenneme diri diri atması mı?
Kardeşleri etrafında az önce olanlar için ona sorular soruyor, alamadıkları cevaplar için deliriyorlardı. Alacakları cevaplar için daha da delireceklerdi.
Yüzünü öfke ile ellerinin arasına alıp bir kaç saniye tanıdı kendine ve bakışlarını kardeşlerine çevirdi. "Ne istiyorsunuz?" Bıkkın ve şu an uğraşmak istemediği bu sorguyu bir an önce atlatmak istiyordu.
"Asyayı kim tehdit ediyor?" diye demin duyduklarına birer yanıt alma peşinde öfke ile kardeşine baktı. Onlardan bir şeyler saklıyorlardı. Ve bu ikisi tarafından çok daha büyük şeyler saklanılıyordu. Oyun oynamışlar ve herkesi parmaklarında oynatmışlardı.
"Kimse tehdit etmiyor. Sadece yanlış anladım." deyip oradan uzaklaşmak için bir adım atmıştıki beklemediği bir yerden, birinden sert bir yumruk çehresine indi.
Acı ile gözlerini yumup kan olup olmadığını yokladı. Gözlerini açıp karşısında öfke ile ona bakan kişiye baktı. "Bir daha bu yumruğu atarsan karşılığını alırsın."
"Aileni kandırmışken hala konuşuyor musun sen?" diye yeni bir yumruk atacaktı ki diğerleri araya girdi.
"Kimseyi kandırmadım!" diye öfke ile bağırdı.
"O kızdan nefret ediyordun! Öyleymiş gibi davranıyordun! Ne saklıyorsunuz siz?" deyip kardeşinin gözlerine baktı Pars.
Çağrı'nın dudaklarında kirli bir gülüş peydahlandı. Delirmiş bir ifade yüzünde var edindi. "Abi kardeş arasına girmemen gerek, abi!" diye sonda abi kelimesine vurgu yaptı. Bir adım daha atıp aradaki o mesafeyi tamamen yok etti. "Yoksa sevgili kız kardeşim, bizi kıskandığını düşünecek." Şaşırmış gibi davranıp kahkaha attı. "Sahi, kardeşlerini mi kıskandın sen? Koruyamadın mı, koruyamıyor musun kardeşini?" Her yerde şeytanların fısıltısı vardı ve şeytan her fısıldadığında bir günah işlenirdi. Tıpkı şu an iki kardeşin arasında nefretin ilk tohumu atıldığı gibi.
"Bu kadar yeter!" deyip yeniden kardeşine hesap sormak için ona döndü Arem. Çağrı'nın çenesini tutup öfke ile bakışlarını Parstan ayırıp kendi gözlerine dikti. "Eğer bizden sakladığın bir şey varsa seni kendim cezalandırırım."
Çağrı alayla güldü. "Oo! Nezirin ruhu bize kızmış!" Alayla gülüp çenesini ondan kurtardı.
"Çağrı kendine gel!" diye bu sefer araya Buğra girdi. "Bu saçma triplerin de ne oluyor, oğlum?"
Çağrı, abisine döndüğünde bu sefer yumuşamıştı. Diğerlerinin aksine Buğra onu yargılamıyor sadece onun adına endişeleniyordu. Yüzüne yerleşen şeytan derinlere kaçtı ve derin bir soluk aldı. "Bir şey yok, abi." Bu sefer daha sakindi. "O kız yine sinirlerimle oynadı." Oyuna devam etti.
"Her sinirinle oynadığında onu birilerinden mi korumak istiyorsun?" Şu ana dek sessiz kalan Baha gözlerini kısmış kardeşini inceliyordu. Diğerleri gibi o da farkındaydı burda bir şeylerin ters gittiğini ve onlardan saklanılan bir çok şeyin olduğunu ama zamanını bekledi. Şu an baskı kurarsa kardeşinin daha da hırçınlaşıp saldırganlaşacağını biliyordu. Ağzı kapalı olurdu, istedikleri bilgileri alamazlardı ama canlarını da bu adam yakardı.
"Bir şey söyledi. Yanlış anladım. Korumak istediğim o değil. Herhangi biriydi." deyip kirli sakallarının arasına parmaklarını gerginlikle gezdirmeye başladı.
"Tamam koçum. Sıkıntı yok. Gidip dinlen istersen." Baha, kardeşini yolladığında diğerleri öfke ile ona döndü.
"Neden yolladın? Bir şeyler saklıyor o ikisi!" Meraklı ve öfkeli bir sesle kardeşine döndü en büyük abi.
Baha gözlerini giden adamın arkasından çekip abisine döndü. "Onu şimdi konuşturamayız. Bu ikisini daha dikkatli izlememiz gerek ve hala Asya'nın babası hakkında bir bilgi edinemedik."
Arem öfke ile kaşlarını çattı. "Sanki öyle biri yok." Olmayan birini arıyor gibiydiler.
Pars gergin bir sesle konuşmaya dahil oldu. "Neden bizden saklanıyor?" Az önce olan olayların o adamla bir bağlantısı olup olmadığını merak etti.
"Ya bizden korkan biri ya da," Buğra'nın kurduğu cümlenin yarım kalması ile tüm bakışlar merakla onda duraksadı.
"Ya da ne?" diye cümlesini tamamlamasını bekledi Baha.
"Ya da tanıdığımız bir düşman." Neden olmasın ki? Onlardan kızlarını kaçırıp bu kadar nefreti ona aşılayan kişiler, neden düşmanları olmasındı ki?
"İmkansız..." Arem korku ile dudaklarından kelimeyi kaçırıverdi. İmkansızdı. Hatırlıyordu. Babasının nasıl aradığını, ilk oralara baktığını ve verdiği yemini hatırlıyordu.
Eğer Buğra'nın dediği doğru çıkarsa sadece düşmandan değil kendilerinden de çok kan akacaktı.
Çağrı kardeşinin isteğini yerine getirmek için hızla oradan ayrılıp abileri daha onun peşine birilerini takmadan evden ayrılmıştı. Aracına bağlı olan 4G destekli takip sistemini hatırladığı için arabayı gideceği yere sürmekten anında vazgeçerek sahil kenarına aracını sürmeye başladı. Ona yakın ve çoğu işini yapan bir arkadaşını arayıp sahil kenarına gelmesini istedi.
On dakika gibi kısa bir sürede sahile gelmiş ve boş banklardan birine oturup karşısındaki denizi seyretmeye başlamıştı. O an yanına biri gelip oturdu. Bakmasına gerek yoktu. Kimin olduğunu biliyordu.
"Büyük bir şey olmuş." dedi arkadaşı emin bir ifade ile.
Çağrı bir süre sessiz kaldı. Şimdiye dek sakindi hayatı. Her şeye rağmen ama şimdi... Ailesini içine atacağı bir savaş vardı ve biliyordu ki onlardan herhangi biri onun yerinde olsaydı aynı şeyi yapardı ama o kişinin kendisi olmak omzundaki yüklerin onu kamburlaştırmasına engel olamıyordu. Belki bir gün bu yükleri taşıyacak gücü bulamayacak ve o yüklerin altında son nefesini verecekti.
"Olmadı ama biz olduracağız." Kısık bir sesle fısıldadı.
"Neyi olduracağız?" diye merakla sordu arkadaşı.
"Masayı bir araya getireceğiz. Nezir'in ruhu için..." dediğinde arkadaşı gerildi.
"Aklını mı kaçırdın!"
"Beni dinle," deyip arkadaşının cümlesini böldü. "Nezir'in ruhu tehlikede. Ya onu sonsuza dek koruma altına almam gerek ya da onu kaybedeceğim." Kaybetme fikri... Tekrardan kaybetmek. İşte bu onu delirtirdi. Anında öfkelendi. Arkadaşının yaka kısmını yumruklarına dolayıp öfke ile devam etti. "Eğer kardeşime bir şey olursa sorumlu olarak seni görürüm."
Aklına ilk gelen kişi, Aremdi. Baybars Hardemirin varisi. Nezir'in ruhu... Ama Arem nasıl bir tehlikede olabilirdi ki? Acaba küçük kardeşlerini kaçıran kişiler bu kezde Ruh'un peşinde miydi? Nezirlerin varisi olan ruhlar.
Anladığını ifade eder gibi başını salladı ve "Ne yapmamı istiyorsun?" diye kabul ettiğini belli etti.
"Sarhun Korgöz'ün yalan söylediğini Ruh'unun hala olmadığını söyleyeceksin. Bu gece için masadaki herkesin toplanmasını istiyorum."
Eğer Sarhun Korgöz'ün hayatı tehlikeye girerse ölümden kaçması için Asyayı herkes ile tanıştırması gerekirdi ve bu da ona dokunulmazlık verirdi. Kimse Ruhlara dokunamazdı. Bedeli ölümden de acı ve edebiydi. Asya bir Nezir'in sadece varisi değil aynı zamanda masadaki Nezirlerin Lideri olan adamın varisiydi. Asya ölürse Lider yani Sarhun Korgöz de ölürdü. İşte bu yüzden varisler Ruhtu. Bunu herkes bilirdi anlamadığı lider neden kendi ruhunu öldürmeye çalışmıştı?
Bu gece masadakiler bir araya gelecekti ve korktuğu üç ailenin de bir arada olmasıydı. Koral ve Hardemirler Asyayı karşılarında gördüğünde Korgöz'ü öldürebilirdi.
Hardemiler yani babası ve abisi; kızları, kardeşleri ve canları için orayı yıkacaktı Korallar ise... Koralların varisi karşısındaki kadın için orayı yerle bir edecekti.
Ve en garibi de o kadın hepsini yıkacaktı. Hiç acımadan.
Savaş başladı.
İlk adımlar atıldı.
Düşman, sınırını belirleyip savaş naralarını atmak için saatleri saymaya başladı ve vakit geldiğinde her birine ölüm gününü fısıldamaya başlayacaktı.
Kulaklardaki savaş sirenleri artıkça içlerindeki kan tutkusu artmaya başladı. Kimin kanı olduğu önemli değildi çünkü ilk andan itibaren bu hikayede en çok özler kanlarını akıtmıştı.
Ve şeytan fısıldadı büyük bir keyifle "En iyi kan; damarda akmayan, toprağa dökülen kardeşlerin kanıdır."
Şeytan bir kez daha habil ve kabilin ihanetini var etmişti.
Unutma. Tarih tekerürden ibarettir.
Yeni bölümden
"Nereye?" diye tek kelime ile sinirlerimle oynamaya başladı.
"Elinin körüne." Tatlı olduğunu düşündüğüm bir tebessümü dudaklarıma yedirip devam ettim. "Gelmek ister misin?"
Kesinlikle beklediğim gibi bir tepki almadım. Önce bakışları bir süre bende takılı kalmış ve hemen sonra başını olumlu anlamda sallayıp arka kapıya doğru ilerlemişti. Şaşkın bakışlarımı Merih abime çevirdiğimde onun da bana salaksın der gibi bakması ile Pars'a geri döndü bakışlarım. Arka kapıyı açıp aracın arka koltuğuna yerleşmişti bile.
"Ne yapıyorsun sen?" Şaşkın ve inanamaz çıkan sesimle bedenini daha da yerleştirdi koltuğa.
"Elinin körünü görmeye geliyorum." Sakin çıkan sesi, gözlerinde varlığını belli eden kurnaz tilkinin sinsiliği ile onu boğma isteğimi artırıyordu.
Siz şimdii yinee bölümmm çokk kısaaağğğ diyeceksiniz ama size bir şey dicem.. Bu bölüm çok daha kısaydı. Bölümü düzenlerken fark ettim ve ek sahne falan ekledim. Şu giriş kısmı yeni eklendi mesela🤧. Bakınnn bölümde zorlayınca bile olmayınca olmuyor.
Bu arada... İlk kitabın finaline 6 bölüm kalmış🥕
Bugünlük bu kadar.
Hepiniz seviliyorsunuz, gelecek bölümde görüşmek üzere💚
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |