32. Bölüm

32. Bölüm- Benliğe Sızmış Bencillik

Aden Sakaaa
adensakaa

Oy ve yorumlarınız
eksik etmeyin:)

Bölüm müziği
Manga- Bitti Rüya


Başımda keskin bir sızı, kulaklarımda durmak bilmeyen bir uğultu beni delirtecek boyutta yerini koruyor içine düştüğümüz bu soğuk cehennemde sürünmemi sağlıyordu.

Evet, günün sonunda nezaretin dibini boylamış ve kimse bizi kurtarmaya gelmemişti!

Bir buçuk saat, tam olarak bir buçuk saat boyunca bu soğukta uyuşmuş bedenimle birilerinin gelip bizi buradan almasını sıcak yatağıma girmeyi umut ediyordum ama gelen de giden de yoktu.

“Abi, ben üşüyorum.” Çağrı abimin kapalı duran gözleri usulca açılıp bakışları bedenime dönmüştü. Enis, giydiği kazağı çıkartıp bana vermişti. Baha, ceketini bacaklarıma atmış, Çağrı abim ise ceketini sırtıma atmıştı ama ısınamıyordum.

“Birazdan babamlar gelir.” Ama bunu her on dakikada bir diyor ve hâlâ gelen kimse yoktu.

Konuştuğu için dudağındaki yarayı incitmiş olmalıki yüzü bir an buruştu. Çağrı abim, Enis, Baha, Belçim ve ben nezarethanenin en kuytu köşesinde aramızdaki parmaklıklara rağmen dip dibe oturmuştuk. Her birimizde farklı ama en az görünür iki üç yara vardı. En kötü yaralanan Çağrı abimdi. Kavganın başında hala içkinin etkisinde olduğu için kendini toparlayamadığı o kısa sürede onu çok kötü haşat etmişlerdi. Doğrusu Enis dışında hepimiz hala içkinin etkisindeydik.

Baha başını yasladığı parmaklıklardan ayırıp bana bakındı. Gözlerinde gizlemeye çalışmadığı bir tedirginlik vardı. Bu tavırları beni şaşırtıyordu.

“Babam ve Sarhun yine bir kavgaya tutuşmuş ve bizi unutmuştur.” Baha’nın düşünceli sesini doğrulayan ise beklemediğimiz aynı zamanda ilk andan burada olmasını istediğimiz kişilerden biriydi.

“En azından babamız ve Sarhun’u tanımışsın!” Arem’in öfkeli sesi ile hızla ayaklanıp ona doğru koşturmaya başladığımda adımlarım sarsaklamış, bri an dengemi kaybedecek gibi olmuştum. Sarsak adımlarıma rağmen yanına varamadım çünkü aramızda demir parmaklıklar vardı.

“Arem,” Kurtarıcımı gördüğüm için bedenimin şimdiden o şöminenin önüne geçip ısındığını hissedebiliyordum. “Hadi bizi çıkar. Çok üşüdüm burda.” Cümlemi doğrulayan ise anında hapşurmamdı.

“Çıkmayacaksınız. Bu gece burdasınız!” Arem, öfkeli kahve harelerini üzerime diktiğinde neşem bir anda söndü.

“Ne demek çıkmayacaksınız?” Şaşkın sesim aramızda yankılandığında Arem’in çatılı kaşları gevşedi. Öfkesi bir an sönüverdi.

“Adamların kemiklerini kırmışsınız, dört adamın” bir an yüzü buruşur gibi oldu. “Dört adamın erkekliğine zarar vermişsiniz. İki adamın kaburgası, bir adamın dişi…” Yeteneklerimizden daha bahsedecekken araya girdim.

“Kucaklarına çıkıp sonra da üç kuruş para vereceklerini söyleyen adamların isteklerini yerine getirmiş olsaydım, burda olmaz ve sana da mecbur kalmazdık!” Dolanan dilime rağmen tekte kurduğum cümle ile kendimi tebrik ettim.

“Ne dedin sen?” Arem’in şakaklarındaki damarlar belirginleşmiş, dişlerini sıkmaktan çene hattı belirginleşmişti. “O itler sana ne dedi?”

“Kucaklarında onları eğlendirmemi istediler.” Dudaklarımdan kaçan hıçkırıkla ona bakındım masumca.

“Ben onlarla eğleneceğim!” deyip beni ardında bırakıp öfkeli adımlarla yanımızdan ayrıldı. Giden adamın ardından baktıktan sonra arkamda kalanlara döndüm.

“Beyefendiye bak! Birde bizi çıkarmayacakmış.”

Bana şaşkınlıkla bakan Hardemirlere ne var dercesine baktığımda ilk konuşan Baha oldu. “Arem’i katil olması için az önce doldurduğunun farkında mısın?”

“Katil olmak mı? Ona bugün bana gelen teklifleri anlattım.” Ayağa kalktığım gibi düşen ceketleri alıp eski yerime geri oturdum. “Oysa ben uslu uslu evdeyken anlatacaktım.”

“Bari ilk önce bizi çıkarsaydı!” Belçim’in yorgun bakışları üzerimde gezindiğimde keyifle sol kolumu parmaklarıklarn ardından çıkarıp Enis’in parmaklarına doğru uzandım.

“Bizi çıkaracak. Önce o adamlar, sonra da biz.” Dudağımdaki gülüşü yutmak için dudağımı ısırdım. Kurmak istediğim cümle buydu ama kulağıma bir garip gelmişti. Sanki bazı kelimleri söyleyememiştim.

“Bu iş sanki ters oldu. Önce bizi çıkarması gerekmez miydi?” Belçim’in şaşkın sesine Baha’dan yanıt gelmişti.

“Dışarısı önce tacizcilerden temizlenmeli.” Başını arkasındaki duvara yaslamış ve gözleri kapalı bir şekilde mırıldanmıştı.

“Siz ve dolambaçlı işleriniz…” Belçim de benim önümde ama Baha’nın hemen yanında onun gibi başını parmaklıklara yasladı ve gözlerini yumdu. “Çok yoruldum bugün.” Belçim konuştuğunda kelimeleri yutuyor, içkinin en uzun süre onun bedeninde kaldığını belli ediyordu. Bizden önce de içmişti, bizle beraber de içmişti.

“Senin yüzünden biz de yorulduk!” Çağrı abim, Belçim’e söylendiğinde Belçim umursamayıp omuz silkti.

“Gelmeseydiniz.”

“Haklı. Siz gelmeseydiniz şu an burda olmayacaktınız.” Sözlerim üç Hardemiri de kızdırmıştı.

“Tabi, biz gelmeseydik de o yavşak piçler size yaklaşabilseydiler, değil mi?” Baha’nın öfkeli sesine döndüğümde öfkeli bakışlarını üzerimde gördüm.

“Sence o adamların bana yaklaşmasına izin verir miydim?” dudaklarımdan kaçan saçma kıkırtının nedenini bende bilmiyorum ama çok komik gelmişti.

“Kızım, adamlar masamıza kadar gelip seni…” deyip sustu. Demin Arem’in yüzünde beliren öfkenin bir benzeri şu an Baha’da vardı. “O itlerle siz ikiniz nasıl tek başınıza baş edebilirdiniz?”

O an uykum geldiği için derin bir esneme beni esir aldı. Baha’nın gözlerine bakıp esnediğimde umursamazlığım onun canını daha da sıkmıştı.

“Kime ne anlatıyorsam!” deyip öfke ile yine başını parmalıklara yasladığında sert bir şekilde çarpmış ve anında acıyla inlemişti. “Sikeyim.”

“Küfretme, abi.” Çağrı abim Enis’in yatıp huysuzlanmaya başlamıştı bile. Yanımda herhangi birinin küfretmesinden nefret ediyordu.

“Burdan çıkmak istiyorum ben.” aklıma gelenlerle hızla Baha’ya döndüm. “Baha, sen avukat değil miydin? Çıkarsana bizi!”

Baha tek gözünü açıp ciddi olup olmadığıma bakındı. “Farkında mısın, adamları dövüp hastanelik yapanlardan biri de benim. Kanıtlar var, kavgayı fiziksel olarak da ilk biz başlattık. Sence şu an benim avukatlığımın bir işlevi olabilir mi, zeki kardeşim?”

“Ama o adamlar beni dövdü. Siz de şahitsiniz! Darp raporu alacağım.” Onlar hastanelik oldu da biz de olmadık mı!

Aslında olmamıştık ama sonuçta bedenimde darp izleri vardı.

“Adamın kafasında şişe kıran sensin.”

“Ne yapsaydım öpücük mü atsaydım?”

“Kızım delirtmesene iki de bir beni!” Baha bağırdığında karşı masada oturan ve bizden bıkan polis en sonunda yine bizi uyardı.

“Artık susun da biraz kafamızı dinleyelim!”

Şimdi polisle de ters düşülmezdi ki.

Bir süre sessiz kaldığımda gözlerim kapanıyor ama keskin ışık yüzünden uykuya her daldığımda uyanıyordum. Kanımda hala gezinen alkol, uykusuzluk, uykumu durmadan bölen ışık ile iyice sersemlediğim anda Enis’in elini göz kapaklarımın ardında hissettim.

“Uyu, sen. Artık ışık seni rahatsız etmez.” Enis’in kısık fısıltısı, kabuslarımdaki tüm canavarları silip yok etmiş, rüyalarımdaki küçük bizi oraya bırakmıştı. Sesi huzurdu, davranışları ince düşünceleri kalbime merhemdi. O Enisti, benim öteki yarım.

“Teşekkür ederim.” Uykusuzluktan kısık çıkan sesimin ardındaki huzur kulaklarıma iliştiğinde kendi sesime o an imrendim. Böyle anları her an yaşayamadığım için bu anıma imrendim.

“Teşekkür etme de uyu.” Enis’in huysuz sesinin ardındaki gülüş ile dudaklarımda yeşeren tebessüm ile uykuya daldım.

Ne kadar bir süre uyudum bilmiyorum ama kulaklarıma doluşan kahkaha sesleri ile uyanıp etrafıma bakındım.

“Noluyor ya?” Gözümün üstündeki iri eli kenara çektiğimde bize bakıp kahkaha atan Buğra ve Semih abimi gördüm. Yanlarında duran Merih abim ve Pars ise bir vukuata bakar gibiydiler.

Kollarımı iki yana açıp gerindim ve esnemeye başladım. “Off, her yerim tutulmuş. Çıkıyor muyuz artık?” Ayaklandığım sıra Buğra’nın kahkahalarının ardındaki sesini duydum.

“Babam bir süre sürünün dedi. Yani burdasınız hala.”

“Neden?” diye sorduğumda yüzündeki sinsi ifadeyi gördüm.

“Onsuz pavyona gittiniz diye.”

İşte bunu beklemiyordum. Dayanamayıp güldüğümde yanımdaki Belçim’de gülmeye başlamıştı. O da daha yeni uyanmış gibiydi ama dikkatimi çeken şey çok farklı bir olaydı. Belçim, Baha’nın ellerini tutmuş, aradaki parmaklık engel olmasa başları birbirine temas edecek bir halde uyuya kalmışlardı. Uykudan uyanmış kızarmış gözleri ile yeni gelenlere bakıyordu. Baha ise başını parmaklıklara yaslamış bir halde hala öyle duruyordu. Uyanıktı. Dudaklarının kıvrımından bizi dinlediği belliydi ve Belçimden nefret ettiğini sandığım Baha, avuçlarını Belçim’e sermişti.

Belçim imalı bakışlarımı gördüğünde anlamsızca bana bakıyordu. “Ne oldu?”

Dudağımda yeşeren hınzır tebessümü silmeye çalışarak “Hayırlı işler.” dedim.

“Ne di…” cümlesinin devamını getiremeden Baha araya girdi.

“Umarım yine rüyanda beni pis işlerinde görmemişsindir, esmer şeker.” Baha’nın keyifli sesine karşı Çağrı abim sırıtmış Enis ise umursamazca ikili izliyordu.

“Abi, biz bir şey mi kaçırdık ya?” Buğra’nın Pars’a sorduğu soruyu hepimiz net duymuştuk.

Belçim neyi kasttetiğimizi fark ettiğinde hızla Baha’nın ellerini bırakıp en uzak köşeye doğru kaydı. “Ne saçmalıyorsunuz be! Uyuya kalmışım! Parmaklarım da bir şekilde ellerine düşmüş! Ellerin o kadar yer kaplıyor ki ellerimin avuçlarına denk gelmesi gayette normal!”

Baha’nın dudaklarından kaçan erkeksi kıkırtı Belçim’i daha da utandırmıştı. “Arada bir saçmalıkların hoşuma gitmiyor, değil.”

Bakışlarımı Buğra’ya çevirdim. “Bak aşk ilanı yaptı.” Baha’yı alkışlamaya başladım. “Aferin karaoğlan, atıl kurt!”

“Bunların kafalar hala üç milyon.” Pars’ın bıkkın sesini duyduğumda yerimden ayaklanp ona doğru yürüdüm. Arkada kalan Baha ve Belçim’de sözde birbirlerine hakaret ederken iltifatlara boğuyordu.

“Pars,” deyip tam önünde durduğumda yüzündeki bıkkınlık gitmiş yerini şefkatli bir tebessüm yer edinmişti. “Küstün mü bana?”

Parmaklarımı demir parmaklıklara dolayıp başımı da yasladım. Öne büzülen dudaklarım, gözlerimde hissettiğim yaşlarla ona bakmaya başladım. Ondan kaçmaktan yorulmuştum.

“Neden şeytan kardeşime küseyim?” Merhametli sesi ile burnumu çektim.

“Sen orda, ben burda. Beş yıl önce olması gereken buydu. Kader cezamı kesti.” Karşıda bizi izleyen polise seslendim. “Polis bey, kesin infazımı! Bu kız abisinin ka…” Cümlemim devamını getirmeme izin vermeyen Parstı.

Hızla aradaki bir adımlık mesafeyi atıp avucunu dudaklarıma örtmüştü. “Kızım sussana! Burda konuşulacak şey mi bu!”

Ellerinden kurtulmak için debelenmeye başladığımda yanımıza doğru adımlayan polisi gördüm. Elimi ona uzatıp beni kurtarması gerektiğini göstermek istedim ama onun odağı benden çok Parstaydı.

“Beyefendi, temas yok. Aradaki mesafeyi koruyalım lütfen!” İkazı ile Pars son kez beni uyarır gibi bakıp avucunu tenimden söktü. Ona öfkeli bakışlarımı yollayıp polise baktım. Buğra ve Pars’ın tedirgin bakışlarını üzerimde hisettiğimde anlayamadım.

“Polis Beyciğim, başımı parmaklıkların arasına sıkıştıracak kadar uzatmıştım. “Ben de dedim mesafemi koruyalım, seni sevmiyorum diye ama beni dinlemedi. Tüm mesafelerimi ağlattı resmen.” Derin bir soluk alıp onu düşündüm. “Bir de dedi ki şu an sence ortam müsait değil mi?” Şaşkın bir ifadeyle ona bakındım. “Bu adamlar neden bugün bana ahlaksız tekliflerle geliyor?”

“Kim dedi bunu?” Pars’ın kısık sesini duyunca ona bakındım.

“Neyi?”

“Ortamın uygun olduğunu söyleyen, Asya!” diye birden yükselen Pars ile yüzümü buruşturdum.

“Selçuk, neymiş üstündeymişim diye ortam müsaitmiş! Ne mana!” Aslında yerimde çok güzeldi.

“Lan, Selçukla o işi yaptınız mı?” Arkamda bağıran Belçim’in sesi ile ona kızgınlıkla bakındım.

“Ne münasebet!”

Önüme geri döndüğümde Buğra’nın kalbini tuttuğunu gördüm. “Sanırım şu an ciddi bir kardiyak arrest geçiriyorum. Ölüyor gibiyim, abi! Doktor çağırın!”

“Siz Hardemirler de çok beceriksiz! Avukatı mapusa düşer, doktoru doktorluk olur!” Huysuz sesimi duyan Buğra kardiyo olmayı bırakmış gibiydi. Demin ne halt olmuşsa bırakmış gibiydi işte.

“Kız zilli, eve dönelim ayıl sen, ben göstereceğim sana mapusu, doktorluğu!” diye bana kızdığında anında ağladım.

“Polis beyciğim! Tehdit ediliyorum ama ben!”

Polis bana bakıp “Allah abilerine sabır versin.” dedi ve çıktı.

“Aaa, aaa! Vatandaş tehdit altında polisin dediğine bak!” diye arkasından bağırdığımda oflama sesi yükseldi.

“Asya,” Arkamda Enis’in sesi yükseldiğinde tatlı bir gülüşle ona döndüm.

“Efendim, canım.”

“Üstün ıslanıp yukarıya çıktığında Selçuk’da arkandan gelmişti ve bir süre siz ortalıkta yoktunuz.” Sakin çıkan sesi ve bakışları ile konuyu neden açtığını anlayamıyordum. “Onca süre yukarıda naptın sen?”

“Koralların odalarına girdim, Selçuk da beni yakaladı!” Hayıflanan sesim ile Çağrı abimin güldüğünü duydum.

“Beceriksiz, biz böyle mi konuşmuştuk!” kızmaktan ziyade benimle dalga geçiyordu.

“Ya sus abi, ben mükemmel şahsiyet her şeyi halletti.” dediğimde bu kez Pars’ın sesi ardımdan geldi.

“Siz iki şeytan yine ne çevirdiniz, lan?” Bir ona dön bir buna dön başım dönmüştü. Bende direkt yere oturup iki tarafı da bakış açıma aldım.

“Çağrı abim uslu durdu ki.” Yazık, yazık. Hep adamı suçluyorlar.

“Peki, sen?” Baha’nın yorgun sesini duyduğumda kıkırdadım.

“Uslu durmuşsam ölmüşümdür, Bahacık!” Kıkırtım ortada yankılandığında komik espirime söven Hardemirleri duydum. Şakadan da anlamıyorlar.

“Bir şey diyeceğim!” diye birden bağırdığımda sessizleştiler. “Yüreğimize indireceğin o haberi ver bakalım.” Merih abimin gelecekleri az çok bildiği için sesinde hafif korku tınısı vardı.

“Ben sırayı bozdum!”

“Ne sırası!” Pars’ın sorusu ile ona yazık der gibi bir ifadeyle bakındım.

“Evlenme sırası! Tebrik edin kardeşiniz evleniyor!” ve başımı arkamdaki duvara yaslayıp uykuya kaldığım yerden devam ettim. Bu kez ne soğuk ne de ışık beni rahatsız etmişti. Bana seslenen, bağırıp duran konuşmalar dahi beni rahatsız etmemişti.

_________

“Çok mu içmişler?” tanıdık bir sesti. Kulaklarımın dibinde zihnimi delip deşen bir sesti. Uzandığım yerde iyice yayılmak için kıpırdandığımda hareketlerim kısıtlıydı. Burnuma dolan Enis’in kokusu ile nerede olduğumu anlamaya çalıştım.

“Enis?” Benim dahi kulaklarıma ilişmeyen sesimi ikizim duymuştu.

Saçlarımın arasında hissettiğim parmakların hemen ardından da sesi tenimi yokladı. “Efendim, öteki yarım?”

“Uyuyalım.”

Hoş kıkırtısı kulaklarıma ilişti. “Uyuyorsun ya zaten.”

O an ağırlaşan göz kapaklarımı aralayıp üzerime eğilmiş ve bana eğlenerek bakan ikizime bakındım. “O zaman bu sesler ne Enis?” diye bağırdığımda hızla başını üzerimden çekmiş ve söylenmeye başlamıştı.

“Ne bağırıyorsun ya?”

“O prenses uyanmış!” Baha’nın sesini duyduğumda bakışlarımı ona çevirmek istedim ama gördüğüm hiçbir beden ona ait değildi.

“Burdayım burda!” deyip Enis’in arkasından çıkıp önüme geldi.

“Ee, yani ne yapayım buradaysan?” esneyip uzandığım yerden daha doğrusu Enis’in kollarının arasından çıktım.

“Bizde tam olarak sen uyumadan önce söylediklerini bizimkilere diyorduk.”

Gözlerimi ovup etrafımda saat aradım. Enis’in bilekliğini gördüğümde ise bileğini kaldırıp saate baktım. Gecenin tam yarısıydı. Nezarethaneye düşmüş, iki kere uyuyup kalkmıştım ama sadece üç saat geçmişti. Oysa bana bir asır gibi gelmişti. Sadece üç saat önce bir pavyon köşesinde içiyorduk.

“Asya!” Baha’nın yeniden bana seslenmesi ile ona döndüm.

“Çan, çan, çan… Kulağımın dibinde bağırıp durma be! Sağır değilim!”

“Konuyu çevirme,” diye bana kızdığında anlamadım. Konu neydi ki değiştirdim. “Kimle evleniyorsun sen kızım?”

“Ne?” Peri Hanımın duyduğum sesi, “Ne evliliği, oğlum?” Baybars Beyin sesine karışmıştı.

“Ne saçmalıyorsun lan, sen?” diye bağıran ise Aremdi.

Harbiden ne evliliği?

“Uygun koca adayımı hala bulamadım. Ne evliliği Baha?” Liste kabarık olsada en uygunu bulamamıştım.

“Selçuk ile ilerleyen ilişkinden bahsedip sonra da bizi düğününe çağırdın ya!”

Elim benden bağımsız dudaklarıma yükseldi. Ağzımı kapatıp şaşkın bakışlarımı Enis’e diktim. “Kuru iftira! Ne ilişkisi, ne düğünü!”

“Hepimiz duyduk. İftira falan değildi, küçük şeytan.” Pars’ın kızgın sesini duyduğumda cık cıkladım.

“Yani bunca adam bir araya gelip sarhoş bir kızın saçmalıklarına mı inandı?”

“Çağrı ile karıştırdığınız işlerden de bahsettin mesela. Ona da inandık biz.” Buğra’nın hoşnutsuz sesi ve bakışları ile dilime lanetler okudum.

“Ne karıştırmışız biz! uslu uslu duruyorduk!” Sanki uslu durmak hakkında bir şeyler söylemiştim ama tam olarak aklıma gelmiyordu şimdi. Zaten beynimin içinde davul zurna çalıyor, birde bunlar üzerime geliyordu.

“Valla ben yemeğimi yiyip geldim!” Çağrı abim teslim olur gibi kaldırdığı eli ve koltuğun sırtına yasladığı başı ile çok masum duruyordu ama değildi!

“Çakal! Ne diye beni satıyorsun! Al bak yamyamlar üzerime üşüşecek!” diye söylendiğimde Buğra’nın gülüşünü duydum.

“O zaman küçük hanım, yamyamlarla yarın sabah ayık bir kafayla ilgilenirsin. Şimdi uykuya ihtiyacın var. O Selçuk itini de özel olarak konuşacağız.” Baybars beyin babacan sesini duyduğumda kıpırdayıp ona baktım.

“Baybars beyciğim, biliyor musunuz şu an tam olarak ihtiyacım bu. Yatak, yorgan ve karanlık!” Hülyalı sesim ile gülüşü arttı.

“O zaman babanın kollarına gel de sana isteklerini verelim, güzel kızım.” Cümlesi bittiği gibi beni tekte kucağına aldığında kıkırdadım.

“Bir gün belini inciteceksin.” yeşil harelerine baktığımda Hardemir abilerinde yer edinen öfke ve kızgınlıktan eser yok, sadece şefkat ve sevgi vardı.

Alnıma zarifçe bir öpücük bırakıp “Kızımı, kucağımda taşıyamayacak kadar yaşlanmadım daha.”

“Sayende benim de genlerim sağlam be.”

“Kızım, ben de üstünü değiştirmene yardım edeyim. Düşüp bir yerini incitme.” Peri Hanımın, Baybars beyin ardından yükselen sesi ile anında kaşlarım çatıldı.

“Gelme sen.”

Anında adımları duraksamış ve yenilmiş bir ifadeyle bana bakınmıştı.

“Asya, annen haklı kızım. Bırak da yardım etsin.” Baybars Beyin teklifi hoşuma gitmemişti. Kollarının arasından çıkıp yere atlamaya çalıştığımda beni daha sıkı tuttu.

“Bırak beni!” Bağırışım ile yüzünde keder belirdi. “İstemiyorum o kadını! Bırak! O da atacak beni!” Gözlerimde yeşeren yaşları engellemeye çalıştım. “Bırak beni, o da atacak işte! Annem kapının önüne koyar beni! İstemiyorum hiçbirini!” debelenmelerim artıkça Baybars Beyin beni tutuşu artıyordu.

“Asya, düşüp bir yerini inciteceksin. Sakin ol kızım.” yatıştırıcı sesi üzerimde bir etki yaratmıyordu.

“Bırak! Soğuk hava, bırak dedim!” Çığlığım boğazımı yırtacak şiddetteydi. Debelenmeye çalıştıkça Baybars Beyin kollarından çıkacağıma olan inancım azalıyor, beni hiçbir şartta bırakmayacağını belli ediyordu.

Adım atmayı kesmişti ve olduğumuz yerde durup yere oturdu. Kollarının arasındaki beni iyice göğsüne çekip saçlarıma öpücükler bırakmaya başladı.

“Soğuk, asla tenine işlemeyecek yavrum.” Baybars Beyin sesini algılamıyordum. Hala kapının önündeydim.

“Annem beni neden sevmiyor? Ben onu sevdim. O ise benden nefret etti.” Gözümden akan bir damla yaşı o an hissettim. “Artık ben de sevmeyeceğim. Nefret edeceğim.”

“Canımın yarısı,” Enis’in sesini duyduğum an Baybars Beyin kollarındaki debelenişim son buldu.

“Canım,” Enis.

“Annem çok güzel sıcak çikolata yapar biliyor musun?” Bilmiyorum. Onun annesi o sonuçta.

“Bilmiyorum ki. Senin annen, bana hiç sıcak çikolata yapmadı.” Saçlarımın arasında gezinen parmaklar o an beni rahatlamaya başlamıştı.

Enis’in yanına gelip dizlerinin üzerine çöken Buğra’yı gördüm. “Eğer istersen sana da yapar. İster misin?” Buğra’nın yüzündeki tebessüm çok güzeldi. Kıskandım bir an. O güzel gülüşten istedim.

“Ama o Enis’in annesi. Yapmaz ki.”

“Soralım mı? Belki benim annem, sana da sıcak çikolata yapar.” Enis’in teklifini bir an düşündüm. Yapar mıydı? Ama Sarhun babam bana Periler kötü demişti. Yapmazdı ki.

“Ama Periler kötü. Babam, dedi. Onlara güven olmaz.” Göğsüne yaslı olduğum bedenin kasıldığını hissettim.

“Benim annem bir Peri, Asyam. Senin annen, bir Peri.” Peri.

Kıkırdadım bir an. “Baybars Beyin Peri kızıyım yani. Peri kızı.”

“Evet, Baybars’ın Peri kızı, güzel kızı.” Baybars beyin boğuk sesini işittiğimde ona dönmek istedim ama bedenim kitlenmişti. Hareket edemiyordum.

“Enis, annen sıcak çikolatayı güzel yapıyor mu?” Zihnimde sis perdesi vardı. Gri değildi. Kırmızı bir sis perdesi. İçtiğim içkiden miydi? İçkiyi tenimden atabilmek için üç saat yeterli değil miydi?

Ya da ilaçlar etki etmiyor muydu? Neden zihnim ve bedenim bu kadar bağımsız bu kadar itaatkarsız olmuştu? Doktor ilaçların iyi geleceğini söylemişti. İlk anlarda iyiydi ama şimdi sadece kızıla boyanmış sisin içinde debelenip duruyor, yaşamak için görmediğim uçurumlardan uzak durmaya çalışıyordum. Başarısız kalıyordum.

“Evet,” Peri hanımın acı sesini duyduğumda ona döndüm. Keskin bir acılık vardı bakışlarında. Kekremsi bir tat bırakıyordu kalbimde. “Çok güzel sıcak çikolata yaparım. İçini sıcacık eder. Yorganın altına girip içersen sıcacık tutar seni.”

Başımı Baybars beyin göğsüne yaslayıp Peri hanıma bakındım. Etrafımız sessizlikle boğulmuştu. Kahve hareleri, kısa sarı saçları olan ellilerindeki kadına bakındım. “Atmayacak mısın beni?”

Birde sıcacık tutacakmış beni.

Gözündeki yaşı gördüm. Lava bulanıp kalbime indi. “Canım, kanımsın. Nasıl kıyabilirim sana?” Yutkunmaya çalıştığında Enis’e baktım. Yalan söylemiş olsa Enis beni uyarırdı, değil mi?

Enis tebessüm ederek annesine bakıyordu. Sahiciydi.

Tekrar Peri Hanıma baktığımda ona kırgınlıklarımla baktım bu kez. Ne nefret vardı ne de kin. “Ama anneler hep kapı dışarı eder.”

“O kadın senin annen değildi.” Kaşlarım çatıldığı an tedirginlikle bir adım daha attı. Mesafelerimizi, adımları ve sözleri ile yıkmaya başladı. “Küçük görmüş, sevmemiş seni çünkü annen değildi. Onun yavrusu olsaydı o bile kendi kanından olana zarar vermezdi, kızım.”

Sonra aklıma geldi. Doğru söylüyordu. Zarar vermezdi. Karnındaki bebeği için çırpınışları hala gözlerimin önünde. İlk kez anne dediğim kadının, anne oluşunu o an görebilmiştim.

“Vardı. Hamileydi.” Bakışlarımı yerden ayırıp Peri hanımın sarı saçlarına diktim. “Ve hamileyken gözümün önünde öldürtmüşlerdi.”

Sonra da havuçlar kana bulanmıştı.

Sahi o kan, kardeş diye bildiğim daha bir bedeni daha oluşmamış o küçük yavrucağın mıydı, yoksa bana dünyayı zehreden kadının kanı mıydı?

“Anneler kıyamaz çocuklarına. Bir de sıcak çikolata yapar. Yavrusu hep ısınsın diye.” Neden bir çocukla konuşur gibi konuşuyordu?

Alkol aldım diye mi? Ama iyiyim ben.

Kollarımı kaldırdım. Parmaklarıma takıldı bakışlarım. “Buğra, bak ellerim yine hareket etti.” Kitlenmediler. İlaçları içince kitleniyordu. Sanki felç olmuş gibi.

Ama kimse bilmiyor ama ben dahi kendimden gizlemiş.

Nasıl bilsinler kendimden dahi sakladıklarımı korkularımı?

“Asya, bana ilaçlarının nerde olduğunu söyler misin?” Buğra’nın tatlı sesi ile tebessüm ettim.

“İpliklerin içinde. Doktor kaybetme dedi. Biterse yine ondan almam lazım. Başkasından değil.” Çünkü ben delirmedim. Sadece basit bir tedavi. Bizim aramızda. “Ama sen kimseye deme, tamam mı? Yoksa tımarhane yolcusu olurmuşuz.” Kıkırdayıp sıcak göğse daha da sarıldım.

Bakışlarımı Buğra’dan ayırıp Baybars Beye baktığımda gözlerindeki yaşlarla bana bakıyordu. “Babam,” dudaklarımdan kaçan hıçkırık ile sorum yarıda kaldı. “Nerde? Benim babam nerde, Baybars Bey?”

Yutkunmaya çalıştı zira eylemi işlevsiz kalmıştı. Orada asılı kalan cesetleri gözlerinden görebilmiştim. “Burdayım ben, Asyam.”

Onu ciddiye aldım ilk kez. “Evet, burdasınız. Babam burdaymış.”

O an yanağımdan akıp giden bir damla yaş hissettim. Ben ağlamıyordum ki. Gözlerim de yüreğimde kuruydu. Parmaklarım yanağıma değip o bir damla yaşı tutsak etti. İri bir göz yaşı damlası. Enis’e uzattım.

“Ağlamıyorum ama hala yaşlarla süsleniyorum, Enis.”

Yanağıma değen bir diğer parmak Enis’in parmakları oldu. “İzin vermem ki. Bir başkasının yaşlarının dahi seni esir etmesine izin vermem ben.”

“O zaman kaçmamız lazım, Enis.” Esneyip gözlerimi yumdum. “Unutma Enis, en iyi kaçış uykudur.”

Sesinde inanç vardı. “Beraber.”

“Beraber.” Sesimde kabulleniş vardı.

Sonra hareketlendiğimi hissettim. Hayır, hareketlenen Baybars beydi. Ayağa kalkmış ve yarı yolda oturduğu yeri terk etmişti.

“Nereye?” Kollarımı boynuna daha da sardım.

“Odana.” dediğinde kollarım gevşedi. Bedenim rahatladı.

“Kovulmak yok.” kısık sesimi bir o duydu. Bir o işitti ve bir o bana yandı.

Merdivenleri tırmandığını hissettim. Odamın kapısının bir başkası tarafından açıldığını Baybars Beyin sözlerinden anlamıştım ama etrafımda yaşanan hiçbir olaya ses çıkaramıyordum. Takatim kalmamıştı. Yorgundum. Ruhum bu çürük dünyada solmak üzereydi.

“Asya,” Peri Hanımın sesini duyduğumda gözlerimi araladım. Baybars Bey de o sırada beni yatağa bırakmış, botlarımı ayaklarımdan çıkarıyordu. “Üstünü değiştirmemi ister misin, kızım?”

“Kovmayacaksan çıkar.” Sırtımı dönüp daha rahat bir pozisyona geçtiğimde arkamdaki yutkunuşunu duydum.

“Kovmam. Hatta üstünü değiştirdikten sonra gidip sıcak çikolata yapacağım sana.” Sesi zor çıkıyor gibiydi. Sanırım üzülüyordu o da ama anlayamıyordum. Anlamak için çaba sarf etmek dahi istemiyordum.

“Hatta, ailecek içelim olur mu? Baban, annen, abilerin ve kuzenlerin. Hep beraber içelim.” Baybars Beyin cümlesi ile kaşlarım çatıldı.

“Onlar benim abim.” Merih abim ve Semih abim. Onlar benim canlarım, çocukluğum ve geçmişimdeki kutsallarımdı.

“Tamam, abilerin. Onlarda içer mi?”

Peri Hanımın dolabıma yönelip kıyafet ayarladığını gördüm. Buğra çekmecelerimi karıştırıp ilaçlarımı arıyor, Enis hemen yatağımın kenarında yanımda oturuyordu. Benim gibi bitkin olan Çağrı abim ve Baha ayaklarımın dibinde yatağıma uzanıp uyuya kalmıştılar.

“Merih abimin süte alerjisi var.” Oysa o sütü severdi.

“Onun istediği başka bir şey yaparım bende.” Pes etmiyordu Peri Hanım.

“Hepimiz aynı şeyi içip onu bizden uzak mı tutacağız yani?” Olmaz ki öyle. Kendini kötü hisseder, eksik ve yabancı hisseder.

“Ben sıcak çikolata sevmiyorum. Türk kahvesi içerim, Merihle beraber içeriz.” Arem’in teklifi ile ona döndüm.

“Sen iyi bir abisin. Merih abimin de abisi olur musun peki?” Teklifim ile kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. Dudakları ise komik bir şey demişim gibi kıvrıldı.

“Sen istersen olurum.”

Kıkırdayıp avucumu öpüp, o öpücüğü Arem’e doğru üfledim. “O zaman sana öpücük.”

Gür kahkahası kulaklarıma iliştiğinde onunla beraber kıkırdadım. Kısa bir süre sonra Arem yanıma gelmişti ve dudaklarını saçlarımın tepesine kondurdu. “O zaman abiden de küçük prensese öpücük.”

“Şapşal adam.”

Bedenim yorgunluğa ve alkolün istilasına en sonunda dayanamayıp istifa direklerini asmıştı. Odadaki sesler azalmış, tenimde narin dokunuşlar baş göstermişti.

Üzerimdeki rahatsız kıyafetlerin gittiğini hissettiğimde huzursuzlanıp gözlerimi açmıştım. Karşımda gördüğüm Peri Hanım ile kıyafetlerimi değiştirenin o olduğunu anladığımda uyumaya devam ettim. Kısa bir süre ayak dibimde iki bedeni yine hissettim. Yerimi işgal ettikleri için tekmelemeye başladığımda Baha’nın huysuz sesini duydum.

“Kıpırdanma da uyuyalım artık. Saat gecenin ikisi!”

“Asya, ayağını ağzıma soktun!” Çağrı abimin uykulu sesi ile ayaklarımı toplayıp sol tarafa daha da kaydım ve uykuya kaldığım yerden devam ettim.

Hardemirler artık uykuda da huzur vermemeye başlamıştı.

__________

Işık ihanet eder. Düşmanına tüm varlığını gösterirdi ama karanlık öyle değildi. Seni saklar ve gizlerdi. Karanlıktan korkulmasını anlamazdım. Oysaki canavarlar seni karanlıkta avlayamazdı. Güvenliydi.

Işığı kapattığın an tüm tehlikeler göz kapaklarının ardında kalırdı. Tıpkı şimdi olduğu gibi lakin biraz da farklılık vardı. Üzerimdeki ağırlık soğuktu. Daha da artıyordu. Burnumun direğinde peydahlanan toprak kokusuna kar kokusu da eklenmiş, üzerime seriliyordu.

Karanlığı severdim. Peki, mezarın altındayken üzerime atılan toprakla yeni yuvam olan karanlığı da sevebilir miydim?

O toprağı itelemek istedim. Beni gömdükleri mezardan çıkmak istedim ama ağırlık azalmıyor daha da tenime hapsoluyordu. Kollarım, bacaklarım hepsi toprağın altında kalmış. Gözlerim kapalı. Dudaklarımı araladım derin bir soluk için, alamadım. Daha da debelendim.

“Asya?” İlk fısıltı, ilk dal.

Sese yönelmek istedim ama nafileydi. Boğuluyor ve daha da derine gömülüyordum.

“Lan, itler! Kızı boğmuşsunuz!” Boğmuşlar sahiden beni.

“Ne oluyor?” Enis’in boğuk sesi tüm algılarımı yerle bir etti. Gerçek ve rüya arasındaki sis perdesi aralandı ve alamadığımı sandığım o solukları ard arda aldım. Anında aralanan gözlerime akın eden ışık ile inleyip gözlerimi geri yumdum.

“Ne olacak, üç hayvan kızı boğmuşsunuz!” Buğra’nın öfkeli sesine bakışlarımı çevirdiğimde ayaklarımın dibindeki Baha’yı yere atmaya çalıştığını gördüm.

Baha?

Benim yatağımda ayaklarımın dibinde uzanan daha doğrusu sadece gövdeleri yatağın üstünde olup uyuyan Çağrı abim ve Baha ile hala o saçma rüyanın etkisinde olup olmadığımı düşündüm.

Baha’nın benim bacağımla işi neydi mesela?

Bacağıma mengene gibi yapışmış uyuyordu.

“Allah belanızı vermesin ya!” Bende üzerimdeki ağırlık toprak sanıyordum.

Buğra’nın o an erkeksi hoş kıkırtısı kulaklarıma ilişti. “Geceden beri rahat ettirmediler, değil mi?”

Buğra’nın kısık sesi dahi kulaklarımdan beynime on kat şiddetlenip çarpıyor dev bir uğultuya neden oluyordu. Yüzümü buruşturup yatağa bedenimi geri bıraktım. “Hiçbir şey hatırlamıyorum ki? Bir ara nezarethaneydik ama.”

Kapalı gözlerimden tekini açıp Buğra’ya baktım. “Doktorcuğum bana güldüğünü unutmadım bak!”

Yüzünde bir an kırılma yeşerdi. Bir şey kafasında asılı kalmış gibiydi. Baha’nın bacaklarını çekmeyi bırakıp yataktaki tek boş alana, sağ tarafıma gelip oturdu. “Dün çok içtin.”

“Biliyorum.” huysuz sesim ile yüzünde zoraki bir gülüş yeşerdi.

“Peki, ne kadarını hatırlıyorsun?”

Dudaklarımdan derin bir oflama kaçtı. “Yine ne yaptım?” Kesin bir şeyler yapıp rezil etmişimdir kendimi.

“Hiçbir şey yapmadın.” Bana güven veren sesi ile sağ tarafıma dönüp bakış açımı tamamen Buğra’ya çevirdim.

“O zaman bu sorular ne?”

“Sen beni yanıtla bende seni.” Tek kaşı hesapçı bir ifadeyle havaya kalktığında kıkıdayıp doğruldum.

“Ne sen sor ne de ben o zaman. İlla evdekilerden biri gelip anlatacak zaten.” Parmağımı oyunbaz bir şekilde Buğra’ya doğru salladım. “Ben sana değil, sen bana muhtaçsın doktor beyciğim.”

Havadaki işaret parmağıma, işaret parmağını dolayıp kitledi ve haylaz bakışlarla bana döndü. “Ama benim söyleceğim şeyleri bu evdeki hiçkimse söylemez. Bir bende var.”

Kaşlarım çatıldı anında. “Blöf yapıyorsun!”

“Artık orası da senin bileceğin iş! İster inan ister inanma.” Deyip yataktan kalktı ve komidinin üzerindeki ilaç ve suyu uzattı. “Şimdi, şu ilaçları içte tüm gün baş ağrısı çekme.”

Elindeki ilaçlara yüzümü buruşturup gönülsüzce ilaçları aldım. “İlaçlardan nefret ediyorum.”

Homurtumu duyduğunda kaşları çatıldı. “İlaç kullanmıyorsun ki. Neden durduk yere ilaçlardan nefret edesin?”

Bakışlarımı ilaçlardan alıp Buğra’ya baktım. İlaçlar konusunda aramızda geçen ilk diyalog bu muydu diye düşünmeye başladım. Kullandığım ilaçlar vardı. Arada bir kendimi kötü hissettikçe aldığım ama Buğra ve diğerleri bilmiyordu. Bir Enis ucundan bir kaç şey biliyordu.

Kafamın zonklaması ile inleyip olayı deşmekten vazgeçtim. “Kim ilaçları sever ki?”

Parmaklarının arasından ilacı alıp tekte ve kuru bir şekilde yuttum. Alışkanlık olmuştu artık. Buğra’nın uzattığı suyu da alıp bardağı dibine kadar içtim.

“Susamışım.”

“Afiyet olsun, canım.” dedi, “Benim bugün dışarıda küçük bir işim var. Onu halledip geliyorum. Tamam mı?”

Yatakta gerinip başımı salladım. “Tamam, doktorcuğum. Kolay gelsin.”

Hızlıca saçlarımın tepesine bir öpücük bırakıp “Sende kendine dikkat et. Bir sıkıntın olursa beni hemen ara.” dedi şefkatli bir sesle.

“Tamam, ararım.” Buğra sayesinde kabusun kötü etkisi üstüme yerleşemeden uçup gitmişti.

Buğra son kez gözlerime bakıp bana sırtını döndü ve o arada da Baha ve Çağrı abimin kalçalarına tekme attı. “Hayvan herifler, kalkın artık!”

İkisi de sadece mırıldanıp uyumaya devam etti. Yataktan kalkacağım vakit Enis’in sesini duydum. “Bir günaydın yok mu?”

Bakışlarım soluma kaydığında Enis’in yeşil hareleri ile denk geldim. “Günlerin aysın.”

Dudakları keyifle ama bir o kadar da yorgunlukla kıvrıldı. “Günler aydı.”

“Neden bu kadar yorgun duruyorsun?”

Anında yüzünde bir öfke belirdi ve ayak ucumuzda uzanan abilerine tekme savurdu. “Şu şerefsizler uyutmadı ki!”

Kıkırdayıp yanaklarını sıkmaya başladım. “Kıyamam, Enis’ime.”

Dudaklarını ağlayacakmış gibi öne büktü. “Ama Enisine de uykusuna da kıydılar, be Asyam.”

Oyuncu tavrına eşlik edip yüzümdeki gülüşü sildim ve onun gibi hüzünlü bir ifade yerleştirdim yüzüme. “Sana kıyanlara bende kıyarım o zaman.”

Yüzündeki hüzün saniyesinde silindi, gözlerine haylaz bir ifade belirdi ve uzandığı yerden kalkıp yastığı eline aldı. “O zaman savaş!”

Bende kendi yastığımı elime alıp bağırdım. “O zaman savaş!” ve aynı anda iki camışa daldık. Ben öfkeyle Baha’ya vururken Enis, öfkeyle Çağrı abime vuruyordu.

Çağrı abim ve Baha hızla irkilip ayaklanmış ve ellerimizden kurtulmaya çalışıyorlardı ama kaçış yoktu! Bir kere elimize düşmüşlerdi.

“İntikam!” diye bağırıp bana şaşkınlıkla bakan Baha’nın yüzüne yastığı çarptığım an yastık parçalandı. Tüyler havada uçuştu. Bir de Baha havada uçuştu. Yüzüne yastık yemeyi hala beklemiyor olmalıydı ki bön bön bana bakmış ve aldığı yastık darbesinden dengesini kaybedip yere yapışmıştı.

“İntikam!” diyen diğer kişi ise Enisti. O ise Baha’ya şaşkınlık ve komik bir ifadeyle bakan Çağrı abimin arkasından yastığı vurup parçalamış ve devrilmeyen abisinin kalçasına tekmeyi vurup direkt duvara yapıştırmıştı. Çağrı abim şu an duvarla bütünleşmişti.

“Ne oluyor lan burda?” Baha’nın öfkeden deliye dönen sesi ile yüzümdeki gülüş dondu.

“Siz iki gerizekalıyı kim elimden alacak!” Çağrı abimin öfkesi de en az Baha kadar somuttu. Hatta onunki daha fazlaydı. Bir adım Enisten uzaklaşıp anında Enis’i işaret ettim.

“Abi, Enis hayvan gibi sana vurdu. Sonra utanmadan götüne tekmeyi koydu!” Enis şaşkınlıkla bana döndüğünde omuz silktim. Banane uymasaydı o da bana!

“Peki, bana hangi hayvan oğlu hayvan vurdu?” Baha’nın bağırması ile bir adım daha Enisten uzaklaştım.

“İnan bende bilmiyorum be, Baha.” Bir adım daha attım. “Ama hemen şimdi senin için hayvan babanın hangi hayvan oğlu sana bunu yapmış öğrenip gelirim.” Ve cümlem bittiği gibi dibine girdiğim kapıyı açıp çığlık çığlığa odayı terk ettim. Hemen arkamdan Enis’in haykırışları geliyordu.

“Asya, lan satma beni!”

“Koş, Enis! Koş! Öldürecekler bizi!” merdivenleri dörder dörder zıplayıp çok kısa bir sürede alt kattaki salona gelmiştim.

“Asya bekleme beni!”

“Lan şerefsizler kaçmayın!” Baha’nın kızgın sesi ile hızım daha da arttı.

“Abi, Asya’nın yanında küfretme!” Çağrı abimin kızgın sesi ile kıkırdayıp evdekileri aramaya başladım. Bunlar nerdeydi Allah aşkına? Biri bizi kurtarmalıydı!

“Arem, yetiş! İnsan asıyorlar!” Bağırışım tüm evde yankılandığında Enis de odaya dalmıştı.

“Pars abi!” O da salona dalıp abilerine göz atmıştı ki bir beni görebildi.

“Enis, yoklar. Bittik biz!” Bedenimi hızla büyük bir koltuğun arkasına atıp saklanmaya başladım. Kısa bir süre sonra da Enis yanıma geldi. Yanıma oturduğu gibi ayaklarımla onu itmeye başladım.

“Ya sen gitsene yanımdan! Koltuğun arkasına sığmıyorsun! Görecekler bizi!” Tedirgin sesime karşılık gelen yanıt kalbime inmesine neden olyordu.

“Enis’in gövdesinden önce senin borazan sesini duyuyoruz!” Baha’nın hemen başımın üstünden gelen sesi ile başımı yukarı kaldırdığımda koltuğun arkasından uzanıp bana iblisçe sırıtan Baha ile denk geldim. Anında sırıttım.

“Bahacım, bugün ne kadar da yakışıklısın!” Saçlarının arasındaki bir tüy yüzüme düştüğünde, bakışlarımı ondan bir an bile ayırmadan tüyü üfleyip uzaklaştırdım.

“Nereye lan, koca ayı?” Hemen önümüzde Çağrı abimin sesini duyduğumda düşmanlar tarafından dört koldan basıldığımı anladım.

Baha’ya son kez tatlı bir ifadeyle bakıp çığlık atmaya başladım. “İmdat!” tüm kuvvetimle bağırdığımda Baha hızla parmaklarını dudaklarıma örtüp sesimi kesti.

“Bağırma çakal! Kimse seni kurtaramaz!” Bakışlarım Enis’e döndüğünde Çağrı abimin onu ensesinden tutup ayağa kaldırdığını gördüm. Enis, Çağrı abimden bir tık daha uzun durduğu için komik duruyordular. Bu hallerine güldüğümde Enis’in de bakışları bana döndü ve o da gülmeye başladı.

Baha, koltuğun arkasından boşta kalan elini belime dolayıp beni kaldırdı. “Birde utanmadan gülüyor!”

Kolarının arasında debelendiğimde, beni silkeledi. Gerçek anlamda silkeledi.

“Ne utanacağım! Bırak beni hayvan!” dediğimde daha önce Pars’ın bana yaptığı şeyi yaptı, hatta Enis’in bile yaptığı şeyi! Ayaklarımdan tutup beni baş aşağı silkelemeye başladı!

“Hep yapmak istemiştim!” Baha’nın kahkahası benim bağırışlarımın arkasında söndü.

“Yemin ederim psikolojimi bozdunuz! Dünyayı tersten görüyorum! Bırakın beni pis Hardemirler!” Ayaklarımı kurtarmaya çalıştığımda Baha, ayaklarımdan aşağı yukarı beni salladı.

“Sanırım kusacağım!”

“Abi, bıraksana kardeşimi!” Enis’in bana doğru adımladığını gördüğümde Çağrı abimin sesi ile adımları durdu.

“Sen kardeşinden çok kendini düşün!” Ve koltuktan aldığı kırlenti canım ikizimin kafasında paralamaya başladı.

“Ya bırakın bizi! Tövbeliyiz!” diye bağırdım.

“Ben tövbe etmiyorum!” Enis’in kızgın sesi ile debelenmeyi bırakıp salak ikizime baktım.

“Mal! Bunlara ettiğimiz tövbenin ne kıymeti var da etmiyorsun! Belki bırakırlar!” dediğimde Baha beni daha sert sarsmaya başladı.

“Kızım bari çakallığını açıklama!”

“Baha, indirsene beni!” Anında yükseldim. “Ama kafa üstü değil.”

“Affetme abi! Bu ikisi çok olmaya başlamıştı!” Çağrı abim garibim Enis’in kafasına bir tane daha vurduğunda ağlamak istedim. Çocukcağız mal gibi durmuş Çağrı abim de vuruyordu!

“Ne oluyor lan!”

“Asya?”

“Enis, Asya!”

“Kaldır elleri!” Ve Baha elini kaldırabilmek için bacaklarımı bıraktı. Sürekli tekrarlanan bir döngüye girdiğim için bu kez kafa üstü yere çakılmaya şaşırmadım ama kafamın içindeki beynin de artık işlevi olduğunu düşünmüyordum.

“Kardeşime ne yaptın?” Semih abimin öfkeli sesini duyduğumda acıdan yaşaran gözlerimi kapıya çevirdim. Orda şaşkınlıkla bana bakıyordu.

“Abi, başım acıdı.” Hatta kırıldı.

Semih abim telaşla yanıma koşturduğunda Baha çoktan diz çökmüştü. “Asya, ben bir an seni tuttuğumu unuttum!” Şaşkın sesine karşı döndüğümde gözlerimi gördüğü an açıklamasını yarıda bıraktı. “Özür dilerim, ben bir an…” Cümlelerine devam edemedi. Benim gibi tüm bedenini yere bırakıp kollarını etrafıma sardı. Beni göğsüne hapsedip saçlarıma ard arda öpücükler bırakmaya başladı. “Eşeklik ettim.”

“Eşeksin çünkü.” Şu an şoktaydım. Baha Hardemir, onca yalanlarıma kandırışlarıma rağmen gözlerimdeki acının gerçekliğini görmüş ve acıttığı yerleri okşamaya başlamıştı. Acıttığı yerlerde şefkat tohumlarını ekiyordu.

Kısık gülüşünü duydum. Ama sahici değildi. Kırık bir gülüştü. “Haklısın.”

Semih abim yanımıza varmış ve beni Baha’nın kolları arasından ayırmıştı. Baha, tek kelime edemedi. İtirazlara dudakları mühürlenmişti. Kollarından sıyrıldığımda bedenimin üşüdüğünü hissettim. Bunu da yanlış anladığım diğer hislerim gibi düşündüm.

Bilmiyorsun, Asya. Sen, duyguları sevgiyi bilmiyorsun. Hepsi karışık hepsi sana karşı ve yabancı. Sahip değilsin, gerçeklere.

Semih abimin parmaklarını saçlarımda hissettiğimde derin bir iç çekiş sesini duydum. Bana aitti.

Bakışlarımı biraz yukarı kaldırdığımda Arem, Pars, Merih abim ve Baybars beyin elindeki silahlarla bizi izlediklerini gördüm. “Silahlar ne alaka?”

“Kızım yardım çığlıkları atıyordunuz ya?” Peri Hanımın şaşkın sesi ile olayı abarttıkları için cık cıkladım.

“Ne kadar da büyütüyorsunuz! Alt tarafı Çağrı ve Baha oğullarınız tarafından kovalandık.”

“Tüm bu kargaşa bu iki herif yüzünden mi?” Arem’in kızgın sesi ile başımı salladım ve ayaklandım. Semih abim de ayaklanıp beni direkt kollarının arasına çekti.

“Beni ve Enis’i dövüyorlardı, Aremciğim.” dediğimde herkesin öfkeli bakışları Baha ve Çağrı abime değmişti.

Baha, beni ayaklarımdan sallandırırken; Çağrı abim ise hala elinde tuttuğu parçalanan kırlent ile tüm delilleri ortaya seriyordu. Demiştim ben ve ikizim masumuz.

“Gücünüz iki küçüğe tek mi yetti lan?” Pars’ın öfkeli sesi, Arem’in sesinden daha korkutucuydu.

“Abi valla göründüğü gibi değil!” Çağrı abim hızla elindeki kırlenti yere atmış ve günahlarını örtmeye çalışmıştı.

Ayağımla Enis’in bacağına sert bir tekme atıp yere düşmesine neden oldum. Koltuğun arka kısmında olduğumuz için yaptığım şeyi tam görememişlerdi. Dengesini kaybeden ikizim ile ona koşturdum.

“Canım ikizim, neler yaptılar sana!” Sahte feryadım ortalıkta yankılandığında yaptıklarımı gören Semih abim kahkaha attı.

“Kör kurşunlara geldim, canım ikizim!” Enis dişlerinin arasından adeta tıslamıştı! Yemin ederim insanlar da tıslayabiliyormuş. Yılan gibi.

Dizlerimin üzerine çöküp Enis’in koca kafasını göğsüme alıp kollarımı başının iki yanına sardım ve bedenimle beraber başını da iki yana sallamaya başladım. “Ah, ah abileri ne hale getirmişler direkt gibi herifi, ah ah!”

“Asya,” Baybars beyin sesi ile ona döndüğümde acıklı bakışlarımı ona diktim.

“Buyrun Baybars Beyciğim.” Yalandan ağlamış gibi burnumu çektim.

“Bu kez yemedik gibi.” dediğinde durdum. Anında Enis’in kafasını sarmayı bıraktım ve kafasını hızla öteye itekledim.

Saçımı düzeltip ayağa kalktım. “Son günlerde performansımda düşüş var.”

“İnşallah bir gün son bulur.” Baha’nın hala açık kalan ağzı ile ona göz kırptım.

“Sen üzülme lolipop, sana özel planlarım var!” Gerçekten de! Bu herifi affetmemiştim bende mabadında bomba patlatmayı düşünüyordum. Sadece buna uygun bir mühendis bulmam gerekiyordu.

“Bana bulaşmasan?” Yalvaran sesi bakışlarındaki hoşnutluğu gizlemiyordu.

“Çok beklersin!” deyip ondan bakışlarımı çektim ve hala pijamaları ile duran ev ahalisine bakındım. Yeni fark ediyordum. Ben Peri Hanımı ilk kez pijama ile görüyordum. Öncesi var mıydı diye zihnimi yokladığımda boşlukla karşılaştım.

“Siz niye hala pijamaylasınız?” Sorum ile Merih abim önümüzdeki koltuğa bedenini attı.

“Saat sabahın yedisi. Ne bekliyorsun ki?” Uykulu gözleri ve şişen göz altları ile geceyi rahat geçirmediği aşikardı.

“Bu kadar erken olduğunu fark etmemiştim.” Sesim bu kez mahçup çıkmıştı.

“Boş ver güzelim. Uyuyunca elimize ne geçecek ki?” Merih abimin yorgun sesi ile kaşlarım çatıldı. Mevzu uyku değildi, zira hiçbir zaman asıl konu uyku olmamıştı.

İyi değildi, değil mi?

Nasıl oradan oraya bir çöp parçası gibi uçuşuyorsam onlarda oradan oraya uçuşup hayatlarının üstünün altına gelişini izliyorlardı. Onlara kör kalmıştım, onları kendi alt üst oluşumda yanıma çekmiş ve acılarımı omuzlarına yıkmıştım. Bencilce.

Yedi yaşında başlamıştım yüklerim ile onları derbeder etmeye. Durmuyordum. Durmamıştım.

Ve şimdi ansızın bir sesin yorgunluğundaki sızıda gözlerim açılabilmişti. Gözlerim bencilliğime kör oluşuma açılmıştı.

Semih abime dönüp yanağına sıcak bir buse kondurdum. Şu an bunu beklemiyordu. Kaşları şaşkınlıkla ve sevecenlikle yükseldi. Kelimeleri aramızda sildim. Bakışlarımı, dilimin dökemediği kelamları fısıldaması için bilendirdim.

Az çok anladı. Gözümün önüne gelen bir tutam saçı, kulağımın arkasına nazikçe iteledi, Semih abim. Ona tebessüm edip kollarının arasından sızdım. Merih abimin yanına geldiğimde geriye kalanlar kendi aralarında küçük bir tartışmaya girmiş, ellerindeki silahları gözler önünden kaldırmışlardı. Merih abimin önünde durduğumda hissetmiş gibi kapattığı gözlerini araladı. Dudakları iki yana kıvrıldı.

“Abiye mi geldin?” Ona uzun zamandır gidememiştim.

Başımı sallayıverdim çocukça. “Abime geldim.”

Sol kolunu açtığında hızla yanına oturup bedenine başımı gömdüm. “Çok mu yordular seni, abim?”

Çenesini, başımın üstüne yerleştirdi. Aldığı derin soluğu hissettim. “Çok yordular bizi, güzelim.”

Beline sardığım kollarımı daha da sıktım. Ona yalnız olmadığını hatırlatmak istedim. Başlarının belası kardeşleri yanlarındaydı. “Seni yoran herkesi dövebilirim.” yaramazca gözlerine bakındım. “İster misin?”

Dudaklarından o an kısık ama şen bir gülüş koptu. “Uzun süre kavgalardan uzak dursan bizim için daha iyi gibi? Yüzündeki yaralar iyileşsin bari.”

“Ama ben şu an çok kıskandım!” Merih abimin alaylı sesine döndüğümde üzerime uçan öküzü gördüm. Koltuğun arkasından bedenini üzerimize atmıştı. “Beni de sevin, beni de sevin!” deyip başını karnıma yasladı ve sol elimi kaldırıp saçlarına götürdü. Zorla saçlarını okşatıyordu resmen.

Bu haline Merih abimle gülüp istediğini verdik. Tabi ben Semih abimin saçlarını okşarken, Merih abim ikizinin totosuna ard arda vuruyordu.

“Kibar ol lan!” İkizine doğru dönüp söylendiğinde Merih abim güldü.

“Sana mı kibar olucam?”

“Yok ebene!”

“Senin de eben!”

“Ya abilerim kavga etmesenize! Ben ikinizi de çokça severim. Sevgim ikinize de yeter.” Semih abimin gür ve siyah saçlarında dolanan parmaklarım keyifli bir his yaratmıştı. Sanki kollarımın arasında uzanan yirmi yedisine girmiş bir adam değilde, üç yaşındaki küçük bir bebekti. Bu an ve biz, benim için masumiyetin en kısa özetiydi.

“Dış kapının dış kolunun dış çöpü de ben oluyorum herhalde!” Çağrı abimin keyifsiz sesini duyduğumda Semih abimdeki bakışlarımı alıp ona çevirdim.

Pars ve Arem yemek masasında oturmuş bir konuda konuşuyor, aynı zamanda ikide bir durmadan bizim tarafa bakınıyor; Çağrı abim ve Baha karşımızdaki koltuğa yayılarak oturmuş, keyifsiz bir ifade ile bizi izliyorlardı. İkizim ise çoktan şöminenin önüne geçip uyumuştu bile. Baybars Bey ve Peri Hanım ise ortalıkta gözükmüyordu.

“Neden kendini çöp ettin ki abi?” Semih abimin saçlarından yayılan tatlı koku ile saçlarını daha da dağıtmaya başladım.

“Beni neden sevmiyorsun?”

“Kıskanma, lan!” Semih abim adeta Çağrı abime götünü dönüp bu kez yüzünü karnıma gömdü. “Kardeşimi bizden çaldınız, bari sevgisine göz dikmeyin.”

“Biz mi çalmışız kardeşimi?” Baha’nın sesi hayret içindeydi.

“Hayır, siz kaçırmadınız.” Merih abim başını omzumun üzerine bıraktı. “Ve hayır, biz de kaçırmadık. Ve siz işe yaramayan Hardemir ailesi hala kızlarının kimin kaçırdığını bilmeyen, hala kızlarına zarar verebilecek o adamı bulamadınız. Farkında mısınız, Asya’yı üç yaşında kaçırtan, yedi yaşında ona bakan kadını öldüren ve Asya’yı Sarhun’un önüne yem olarak atan o adam hala kayıp. Hala kim olduğunu bulamadınız ve siz durmadan sadece bizimle ilgileniyorsunuz.” Bıkkın bir soluk verdi. “Asya’yı istiyorsanız onun geleceğindeki tüm tehlikeleri ortadan yok etmeniz gerek.”

“Bildiğin ne var?” Arem direkt olaya dahil olmuştu.

“Bildiğim tek şey, Asya artık güçlü. Üç yaşındaki o küçük bebek değil. Şimdi kendi düşmanını kendi avlayabilecek kapasitede ve bunu herkes gibi üç yaşında on kaçıran adam da biliyor.” Başı hareketlendi omuzlarımda. Arem’e dönmüş olmalıydı. “Sence Asya’nın onu avlamasına izin mi verir, yoksa o zaten Asya’yı avlamaya başlamış mıdır?”

Dün gece kavga ettiğimiz adam bir an geldi aklıma. Telaşla doğruldum. “Abi dün gece, dün gece o adam beni öldürmek istiyordu.” Diğerleri ile sadece kavga ediyorduk ama o adam doğrudan canıma kast etmişti.

“Hangi adam?” Çağrı abim anında ayaklanıp yanıma geldi. Herkesin odağı bendeydi.

Düşünmeye çalıştım. Dün gece en net hatırladığım anlar kavgaya dairdi. Takım elbiseli bir adam arkadan sinsice bana yaklaşıp direkt öldürmeye çalışmıştı. Onu etkisiz hala getirmiştim ama sonra… Sonra ne oldu?

“Ben bir şey yapmıştım.” Ne, ne! düşün Asya!

Öylece düşmanını saldın mı?

“Ne yaptın, gözden kaçırdığımız ne oldu dün Asya?” Bunu soran Enisti. Uyumamış, pür dikkat beni izliyordu.

“Diğer adamlar gibi giyinmemişti. Şık giyimli ve spor yaptığı belliydi.” Bir koruma gibi, birini öldürebilmek için geliştirilmiş bir vücut gibi ölümcül. “Direkt arkamdan bıçak ile saldırdı. Hedefi boynumdu. Onu bayılttım.” Sonra telefonu aldım. Hızla Çağrı abime baktım. “Abi, adamın telefonunu aldım sonra ama ne yaptım hatırlamıyorum.”

“Asya, eminsin değil mi? Dün çok içtik belki yanlış…” Baha’nın tedirgin ve olmasını istemediğini belli eden ses tonunu yarıda böldüm. Emindim, ölüm eminlik isterdi ve emindim.

“Baha, adam direkt boğazıma bıçağı saplayacaktı! Ondan önce orada yoktu. Kavga esnasında birden bire belirdi ve ilk hedefi bendim!” kelimeler dudaklarımdan çıktıkça beynimin bir köşesinde hazırda bekleyen bilgiler bir bir dökülüyordu.

“Telefon nerde? Kimin adamı olduğunu bulmamız lazım.” Pars’ın sesindeki endişe ile ona döndüm. Onun katili olan kardeşi için endişeleniyordu.

“Cebime koymuştum. Sonra hatırlamıyorum.” Sonrası hep uykuluydu benim için.

“Dün üstünüzdeki her şeyi polisler almıştı ve bize geri verdiklerinde fazladan telefon yoktu.” Arem’in düşünceli sesi ile kaşlarım çatıldı.

“Cebimdeydi, Arem.”

“Telefonu polislerden biri mi aldı diyorsunuz yani?” Çağrı abimin sesine döndüğümde tedirginliklerimi gizlemedim. O da en somut hali ile gördü.

“Diyorum ki, bizden bile daha yakınlar.” Sesim yankısını kaybettiği an evin içinde yankılanan kapı sesi ile hepimizin bakışları kapıya dönmüştü.

“Bu saatte kim bu?” Arem ayaklandığında eli, beline kaymış ve silahı kontrol etmişti.

“Bakalım biz.” Pars’da Arem gibi ayaklanıp kapıya doğru ilerliyordu ki kapının açılma sesi ile ikisi de durdu. Fısıldaşmalar her birimizin kulaklarına ilişti ve ardından ince bir topuklu ayakkabı sesi ile gür erkek adım sesleri kulaklarımıza ilişti. Kim bilmiyorduk, içimizdeki haini ararken sabahın yedi buçuğunda evimize kimin geldiğini bilmiyorduk ve her birimizde tedirginlik aynı kalp sancısı vardı.

Ve onu gördüm.

Yengemi! Ardından da amcamı!

Elim kalbime gidip sırtımı koltuğa yasladım. Derin bir soluk dudaklarımdan koptu. “Allah belanı vermesin.” Kısık sesimi duyan Merih ve Semih abim bana dönüp baktı. “Baybars Beyin, erkek kardeşi ve yengesi. Sanırım benim yengem. Orasını daha çözemedim.”

“Yani yakın biri.” dedi Merih abim.

“Yakın biri. Bize zarar verebilecek kadar.”

Bakışlarımı üzerime doğru gelen kadından ayırıp arkasında kalan adama çevirdim. Atilla Hardemir, Baybars Hardemir’in kardeşi. Öndeki yılan karısındaki bakışların aksine gözlerinde mutluluk ve büyük bir sevgi vardı. Bu adamı Buğra'ya benzetiyordum. Anında beni onaylayıp sevmiş ve her şeyi bir kenara bırakmıştı. Sahiciydi sevgisi.

Hepimiz ayaklandığımızda konuşan ilk kişi Arem olmuştu. “Amca, hoşgeldiniz. Bir sorun mu var, bu saatte normalde gelmezdiniz?”

Saat daha sabahın sekizi olmamış! Dışarı kar, dışarısı fırtına!

“Yeğenimi görmeye geldim, hergele!” Baha araya girdi bu kez.

“Amca deseydin ben seni görmeye gelirdim.” Alaylı sesi ile yanında duran Atilla amca, kafasına bir tane geçirdi.

“Utanmazlar, amcayla dalga geçiyorlar birde.” Atilla amca ve Baha gülüşürken onlara ters bir ifadeyle bakan tek kişi kendi eşiydi. “Ben prensesim için geldim. Siz davarları ne yapayım!”

Kıkırdayıp Atilla amcaya doğru ilerledim. “Sanırım o prenses benim.”

Neşeli sesime doğru döndüğünde gözlerinden ışıldayan mutluluğu gördüm. Kollarını hızla iki yana açtı. Bu masum adamın kolları arasına gönüllü bir teslimiyet ile bedenimi bıraktım.

“Tek prenses, durmadan kalbimize indiren prenses.” dediğinde başımı hafif kaldırıp kahve harelerine bakındım.

“Yeterince şımartılmamış bir prenses.”

Yüzündeki kırışıklıklar belirginleşti gülüşü ile. Bakışlarım Baybars beyin yüzündeki kırışıklıklardan bile daha fazla olan kırışıklıklarını takıldı. Yılların, yüzüne bıraktığı izler değildi bunlar zira Baybars beyin yılları daha fazlaydı.

Onun yüzüne ek çizilen çizgilerin nedeni başkaydı.

“Leş gibi kokuyorsunuz!” Pelin denen çok sevgili yengemizin sesi ile ona döndüm.

Yüzünü buruşturup ben, Baha ve Çağrı abime bakıyordu. Üçümüzde dün içmiş ve duş almadan uyuyakalmıştık.

“Duş almaya fırsatımız olmadı, yenge.” Baha’nın soğuk sesi ile yengesi homurdanıp koltuklardan birine bedenini bıraktı.

“Peri nerde? Çocuklarını bir türlü hizaya sokmayıp bir de ortalığa mı salıyor?” Küstah sesi ile odadaki herkesin damarına basmıştı.

“Seni uyarmıştım. Geleceksen o zehrini dökmeyeceksin demiştim, Pelin!” Atilla amcanın kolları arasındayken karısına öfkelenmesi ile gözlerindeki bıkkınlığa çok yakından şahit olmuştum.

“Yalan mı Atilla, baksana çocukların hepsi ayrı kokuyor! Kızı öldü deyip bardan bara koşmasına müsade ediyorlar.”

“Yenge, bizim meselemiz bu. Seni ilgilendiren tam olarak ne?” Arem’in kızgın sesi bir an Pelin’i susturmaya yetmişti.

“İyiliğiniz için…”

“Annem ve babamdan daha çok iyiliğimizi sen mi istiyorsun? Elin yabancısı mı?” Alaylı sesimdeki kızgınlığı hepsi duyabiliyordu.

Ve belki de ilk kez Peri Hardemir ve Baybars Hardemir’i anne ve baba olarak adlandırmıştım. Sıfatların şu an benim için önemi yoktu. Kazanacaksam her sıfatı yıkıp yerine yenilerini sayineyeler içinde getiebilirdim.

Kaşları alayla havaya kalktı. “Kız çocuklarının dili ne zamandan beri bu denli uzadı?”

“Kızım hakkında tek bir kelime dahi et ve elindeki tüm şirketleri nasıl aldığımı izle!” Peri Hanımın birden odada yankılanan gür ve keskin sesi ile tüm bakışlar ona döndü. Yarım saat önceki pijamaları, dağınık saçları gitmiş; bordo bir ceket ve pantolon, düzleştirdiği sarı saçları ve yüzündeki hafif makyaj ile yine her zamanki haline dönmüştü. Yanında öfkeyle duran eşi de en az onun kadar şık ve bakımlı duruyordu. Siyah takım elbise, yana yatırdığı hafif uzun saçları ile ikili çok şık duruyordu.

“Yapamazsın!” Pelin’in bakışları eşine kaydığında Atilla amca beni kollarına daha da hapsetti.

“Eğer diline hakim olamayacaksın bizzat o şirketleri ben senden alırım!” İkilinin ilişkisini Çağrı abimden öğrenmiştim.

Atilla amca, Pelin ile isteyerek evlenmemiş aile baskısıyla evlenmişti. Hatta Atilla amcanın sevdiği kadın başka biriymiş. Ailesi, biyolojik olarak diğer dedem olacak adam Atilla amcanın reddedişlerinin nedenini bildiği için aşık olduğu o kadının belası olmuş. Sadece kıza değil aynı zamanda ailesine de bulaşmaya başlamışlar. Sinop’un her köşe bucağını sevdiği kıza da ailesine de dart etmişler. Pelin’de durmamış. O da Atilla amca ile evlenmek için kırk takla atmış.

Arada çok bilinmezlik var, çok sır vardı lakin bildiğimiz tek şey Atilla amcanın sevdiği kadının vefat ettiği. Ardından da Pelinle hızla bir nikah kıyıp Sinop’u terk etmiş ve bir daha da oraya adım atmamıştı.

Ve bir diğer hususta hiç çocukları yoktu. Hardemirlerde miras çocuk sayısına göre dağılıyor ve yedi çocuğu olan Baybars beyin mirası, erkek kardeşinkinden daha fazla verilmişti. Hatta varislikte babasından direkt Baybars Beye verilmişti.

Ezelden kötü olan Pelin için bu yutulacak bir şey değildi. Hırslı ve kötü bir kadındı. Kim bilir belki de Atilla amcanın sevdiği kadını öldüren de bu kadındır.

“Zaten erkekliğin anca bu kadar!” Pelin öfkeyle kalktığında gideceğini düşündük ama o “En iyisi ben bir lavaboya uğrayayım. Siz ailecek kaynaşın. Ne de olsa yabancı benim ya!”

“Kanımızdan bir olmayan sensin!” Öfkeli sesime nefretle döndü.

Bakışları bu kez Merih abim ve Semih abime kaydı. Onlar da benim kanım ve canımdı. Bu kadın kanımız değildi ama canımız olmayı da hak etmeyen biriydi. Öfkeyle yine söylenip yanımızdan ayrıldı. Baybars Bey yanından öfkeyle ayrılan kadının ardından sabırla bakındı ve bakışları kardeşine döndü.

“Sana bu kadından boşan dedim. Tek bir gün sana huzur vermedi. Biz bir saat katlanamıyoruz, sen nasıl bu şeytana katlanıyorsun?”

Atilla amca saçlarıma derin ve özlemle bir öpücük bırakıp ayrıldı. “Herkesin imtihanı farklıdır abi. Bırak da cezamı çekeyim.”

“Bu ceza değil, aptallık.” Baybars beyin hayıflanan sesi ile Atilla amcaya baktım. Yeşil harelerimde gezinen bakışlarındaki şefkatle bir an tebessüm etti. Yüzündeki buhran ve keder silindi.

“Prenses,” etrafında ona hatalarını veya görmedikleri kedere söylenenleri kulak ardı etti. “Amcanı özledin mi?”

Özledim. Ben amcamı özlemiştim ama amcam burda değildi. Öz babam ve öz amcam burdaydı ama işin komik tarafı benim kalbimde hala bir ağrı, bir sızı olarak kalan babam da amcam da başka biriydi. Sarhun Korgöz bende kalp sızısıydı. Gökhan Doruker ise… O ise belki de benim imtihanım. Onu özlemiştim. Bastonuyla durmadan dürtmelerini özlemiştim ama yanına gidersem onu hedef göstermekten de korkuyordum.

“Özledim,” Bir an sesim boğuk çıkmıştı. “Amcamı özlemişim.”

O, ona dediğimi sandı. Geriye kalanlar kimi kast ettiğimi anladı. Sustum ve sustuk, yaralı adamın kalbindeki kesikleri deşmedik ve yüzündeki kırışıkları dahi örseleyecek bir tebessüm belirdi.

“Kimin yeğeni be!” dediğinde “Benim!” diyen sese tüm bakışlar döndü.

“Baba?” Semih abimin sesindeki neşe ile dayıma baktım.

“Babana gel bakalım, hergele!” Sesindeki şenlik ile Semih abim hızla babasına doğru gitti ve babasına sarıldı. Dayım, oğluna sarılıp diğer oğluna döndü. “Davetiye mi bekliyorsun?”

Merih abim, Semih abim kadar mutlu değildi. Ayaklarında tonlarca ağırlık varmış gibi yürüyüp babasının önünde durdu. “Hoşgeldin, baba.”

Baba. Ama biz kardeştik. Nasıl babalarımız farklı olabilirdi ki? Evet, biliyorum öz değildik. Evet ilk andan itibaren biliyordum ama on sekiz yaşıma kadar bildiğim tek şey babalarımızı bilmiyorsak bir sorun yoktu. Aynı da sayabilirdik farklı da. Sonuçta bizler hiçliği baba edinmiş çocuklardık.

Abilerimin bir babası var. Dayım dediğim biri. Özlerimden olan biri.

Merih abimi de diğer kolunun altına aldığında bakışları bana kaydı. Siyah harelerinde bu kez yorgunluk belirdi. “Dayıya gelmek yok mu, cimcime?”

“Dayım beni bu denli ihmal etmişken mi?” Kollarımı şımarıkça bir araya getirdim. “Gönlümü aldığı zaman bakarız.” dediğimde güldü.

“Eh, istediğin şeyi biliyorum. Gönlünü aldım sayılır.”

“Neyi istiyormuşum?” dediğimde dayımın arkasından babası yani öz dedem belirdi. Sarhun Korgöz.

Dede de, Asya. Dede. Alış.

O senin baban değil.

Senin özün, şımarıklığına imrenek bakan adam.

“Şu kırmızı araba.” deyip ortalığa bir kez göz gezdirdi. Herkesi ayakta gördüğünde yaşlı bedenindeki yorgunluğu gizleyebilmek için omuzlarını dikleştirdi ve arkasını dönüp gitmek için iki adım attı. Duraksadı. Bakışları ben, Baybars bey ve Arem’in üzerinde durdu. “Bugün masa toparlanacak. Herkes onda orda olsun.” Bakışları bu kez bende takılı kaldı. “Hazır ol, mücadelen başlıyor.”

Neyi kastettiğini anında anladım. Aremde belki anlamıştır. Bilemiyorum ama ikimiz içinde zor günler geliyordu.

Varislerin yarışı başlıyordu. Varislerin arasından bir lider seçmek için yarışlar düzenlenecekti. Bunun sonunda ilk üçe giren varisler Nezirlerinin yerini alıp masada yer alacaktı.

Varisler, hem lider olmak için savaşacak hem de o masaya tam anlamıyla oturabilmek, nezirlerini devirebilmek için savaşacaktı.

Ve ben, lider olup hepsini yerle bir edecektim.

Yıllarımı çalan bir masadan daha azınını isteyemezdim.

“Pamir, oğullarını al ve dediklerimi yap. Asyayla sonra konuşursunuz.” devamı yok. Yine Korgözler üzerindeki son sözlerini söyleyip çekip gitmişti. Bu saatte dayımla nereden geldi, ne yaptı bilmiyorum. Dün gece onu aramalarını istemiştim ama ne ortalıkta gözükmüştü ne de bir haber vermişti.

Bakışlarım dayıma döndü, ona doğru adımladım. “Dayı?”

Onun ise bakışları Peri hanımdaydı. Peri hanım ise onlar eve girdiği ilk andan itibaren onlara sırtını çevirmiş ve bir koltuğun kenarına kalçasını dayamış camdan yağan kara bakıyordu.

“Dayı?” Tekrar seslenmem ile bana döndü. “Bir sorun mu var?”

Dudakları kıvrıldı. “İkizler ve senin için hiçbir sorun yok, güzel kızım.”

“İt oğlu it.” Baybars beyin keyifsiz sesi salonda yankılandığında bakışlarımı kınar gibi ona çevirdim.

“Ayıp!”

Baybars bey, küçük bir çocuğun şikayet edişi gibi parmağını kaldırıp dayımı gösterdi. “Bu yalancı; kızıma, güzel kızım dedi!”

Ona kızmak için hazırlanan bedenimde yankılanan bir gülüş vardı. “Kıskanç erkeklerden nefret eden bana, evrenin en kıskanç erkeklerinin denk gelmesi.”

“Ben kıskanç değilim!”

“Abi, kimse yemiyor.” Atilla amcanın keyifli sesi ile birkaç kıkırdayış sesi yankılandı.

“Kıskanacağın bir durum yok, Baybars.” Dayımın ortamdaki hafif neşeli atmosferi bölen sesi ile yutkunup ona döndüm. “Asya, senin kızın; benim ise yeğenim. Zaten bir süre buralarda olmayacağız. Bizi sorun etmeni gerektiren bir şey yok.”

“Olmayacağız derken, dayı?” Kalbimdeki kasılmayı hissettim.

“Yasemin, uzun zamandır çocuklara ulaşamıyor.” Pamir dayımın eski eşi, Merih abim ve Semih abimin anneleri. “Bir süre çocukları bu kaostan alıp gitmek istiyorum. Anneleri ve benimle.”

Minik çekirdek aileleri olarak. Bakışlarım hızla Merih abime takıldı. bakışları ile aynı anda denk düştüm. “Bilmiyordum.” dudaklarından kopan sadece buydu.

“Ama abilerim,” itiraz etmek istiyorum. Yıllarca her anıma dahil ettiği çocuklarını şimdi benden mi söküp alıyordu? “Ne kadar bir süre gideceksiniz?”

“Buralar durulana kadar.” dediğinde kahkaha attım.

“Şaka mı yapıyorsun sen?” Dayıma öfkeliydim bağırmak istiyordum ama boğazımdaki düğüm yüzünden sesim dahi çıkmıyordu. “Bu kaos asla durulmaz. Durulması için de anca geberip gitmem gerekiyor! Ne yapacaksın, oğullarını mezar taşıma mı getireceksin dayı!”

“Asya, o nasıl söz kızım?” Baybars beyin acı içindeki sesine döndüm.

“Abilerimi alıyor!” İşaret parmağım dayımın üzerinde geziniyor, onu Baybars beye şikayet ediyordum. “Ona söyle, abilerimi almasın benden!”

“Dayın haklı, Asya.” Peri Hanımın sesine döndüğümde gözlerindeki kederde boğuldum. “Herkes artık kendi çocuğuna kavuşmalı. İki ailede yıllardır, kopuk.”

Semih abim ve Merih abime baktım. Başları önlerine düşmüştü. “Yalan söyledin.” Biliyordu. Konuşmuşlardı ve önlerine eğdikleri başları en büyük kabullenişleriydi. “Gidiyor musunuz abi?”

“Anneme söz verdim, kardeşim.” Merih abimin yorgunluğu belkide bundan kaynaklıydı.

Herkes bencil. Sen de daha fazla bencil ol, Asya.

“Bir ay.” Semih abim konuşurken bana doğru adımladığında iki adım geri gittim. Sırtım birinin göğsüne çarptı. Semih abimin adımları durdu. “Böyle bir zamanda seni asla yalnız bırakmayız biliyorsun ama annem,” dedi. Annesi ne demişti onlara?

Kendi annelerini bilip değer vermişlerdi. Sürekli yurt dışına gitmelerinin nedenini de elbette biliyordum. Annelerinin yanına gidiyorlardı. İstedikleri an babalarını görüp sevgisine sığınabiliyorlardı ve bunların kıymetini en kötü yollardan öğrenen adamlar, beni bu duygulardan mahrum bırakmışlardı.

Onların yerine kendimi koyamıyordum misal. Onlar için annemi arka plana atardım. Babamı görmezden gelirdim.

Sanırım yine fazla seven bendim. Kimsesizliğimdeki tüm sevgiyi onlara verdiğim için aynı derecede onlardan bencillik beklemiştim.

“Damarda akan kan, bir kez çağırdığında hiçbir güç onu durduramaz. İsteselerde annelerine sırtlarını dönemezler. Annelerine nazaran sen daha yabancısın onlar için. Onlar, kuzenlerin ve anne babaları çok farlı kişiler. Bak, anneleri için seni öldürmek için ortada gezen adamlara rağmen hala çekip gidebiliyorlar.” Baha’nın göğsünde duraksadığım bu iki dakikada bana kendi hakikatını fısıldamıştı.

Ama tek bir hakikat mı vardır, evrende? Bu Baha’nın gerçekliği diye tek doğru bu mu oluyordu?

Aylardır benimle ilgileniyorlardı. Bir an bile beni yalnız bırakmamış ve en kötü anlarımda yine de yanlarımdaydılar. Şimdi sadece kısa bir süre için özlerine kavuşabilmek için yanımdan ayrılıyorlardı. Bu da onların hakkı ve neticede onların hakikatı olmaz mıydı?

“Haklısınız,” dudağıma zoraki bir tebessüm yerleştirdim. Küçük bir çocuk değilsin Asya! Mızmızlanmaya son ver ve olgun davran artık! “Annenizi görmek sizin de hakkınız.”

Merih abimin gözlerinde yorgunluk bir kat daha arttı. Almaya çalıştığı o derin soluğu alamamış gibi dudakları aralandı. Ne tek kelime çıktı ne de soluğu davet etti ciğerlerine.

“Bir ay sonra yine beraberiz güzelim.” Dayımın sesine doğru döndüğümde bakışlarındaki hezeyanı gördüm. “Babam artık senin için sorun değil. İkizler, annelerinin yanına anca şimdi gidebilir. Daha uygun bir zaman bulamadık.”

“Anlıyorum, dayı. Ne zaman peki? Ne zaman gideceksiniz?” Merih abime ve Semih abime baktığımda ikisinin bakışları birbirlerinin üzerinde geziniyor bir şeyleri çevirir gibi sessizliklerine devam ediyorlardı.

Bir şeyler dönüyor. Bakışlarımı ikiliden ayırıp dayıma baktım. “Onda uçağımız var.” Tam da toplantı vakti. “Seni görüp gideceğiz yani.”

Bakışlarımı üçlü arasında kısa bir süre gezdirdim. Normal duruyorlardı. Kimse bu üçlü de bir farklılık var diyemezdi. Tanımayan kimseler…

“Hemen şimdi çıkacaksınız yani.” dediğimde başını salladı onaylamak için.

“On dakikaya çıkmamız lazım.” Sırtımı yasladığım göğüsten çekip önümdeki yıllardır ailem dediğim aileme doğru ilerledim. Ne olursa olsun onlarda özümdü, canımdı, kanımdı. Özleriydim. Canlarıydım ve ne olursa olsun kanlarıydım.

Dayımın beline dolanan kollarım vedalaşmanın ilk temsiliydi. Sağ eli, saçlarımda gezindi. Başımı göğsüne daha da hapsetti. “Sana zarar gelmesine hiçbir zaman izin vermedim.” Kısık sesini bir ben bir de yanımızdaki ikiz evlatları işitiyordu. “İzin vermem de, kızım.” Kollarımı bedeninden ayırıp gözlerine kararlılıkla baktım.

“Biliyorum dayı ve bu yüzden en kısa sürede bana geri dönün. Ailemi yanımda istiyorum.” Arkamda bıraktığım Hardemirler şu an odağım değildi. Zihnim başka kargaşalarda dolanıyordu.

“İstediğin o aileyi sana vereceğim.” Ve Pamir Korgöz bana son bir söz daha verdi.

Ondan ayrılıp oğullarına gittim, benim ise kardeşlerim. Abilerim. Sırdaşlarım ve geçmişim.

Az önce Semih abimden kaçınmak için attığım o iki adımı gönül rızası ile kendim aşmış boynuna kendi rızamla sarılmıştım. “Seni çok seviyorum, abi.”

Başı boynuma gizlendi. Acının hükmettiği sesi fısıldar tonda aramızda dolandı. “Seni canımızdan da çok seviyoruz, kardeşim. Biz seni tek ailemiz gibi sevdik. Unutma olur mu? Bizim tek ailemiz sensin.”

“Unutmam.” Gözlerime akın eden yaşları geriye ittim. “Sende sakın beni unutma.”

Gözleri gözlerimi buldu. “Salaklıklarını asla unutmam.” dediğinde koluna vurup kıkırdadım.

“Cıvıtma hemen!”

“Ciddiyete alerjim var!” Burnunu çektiğinde başımı senden olmaz der gibi iki yana salladım.

“Sal artık kardeşimi!” Merih abim yanımıza gelip ikizini öteye doğru iteledi ve onun yerini aldı. “Şimdi bir aylık bana yetecek kadar sarıl.”

Sol kaşım havaya yükseldi. “Ne kadar da kibar?”

“Bana sarılır mısın?” Gözlerindeki sevgiyi kıramadım ve kollarımı boynuna sardım.

“Semih abime iyi bak! Ve sende arada bir yaramazlık yap. Çok sıkıcı ve ciddisin.” dediğimde kısık gülüşünü duydum.

“Emrin, başım gözüm üstüne.” gülüşü silindi. “Seni tehlikede bırakmam. Uzakta olsak dahi seni koruyacağız.”

Korumasına değil, onun abiliğine sevgisine ihtiyacım vardı.

Ama sustum.

Merih abim de ayrıldı benden, sonra ikizini de babasını da alıp gitti. Arkalarını dönüp son kez bana bakmalarını istedim. Adımları dahi sekteye uğramadı. Yaşadığım hayal kırıklığını örtmek için yüzüme gülüşler serptim. Gizledim kendimi ve ben yine Hardemirlerin evine geldiğim ilk günkü kimsesizliğimi hissettim.

Sanki yine onlar tarafından bırakılmışım gibi hissettim. Sevdiklerim tarafından ne kadar da kolay bırakılan biriymişim meğer. Karşıma geçen ve seçmeleri gereken her ihtimalle hep diğer ihtimali seçmişlerdi.

Ben ise olduğum yerde sayıklıyordum. Belki de bu yüzden hiç seçilmeyen bendim. Yerim de sevgim de belliydi. Döndüklerinde beni nerede ve nasıl bulacaklarını biliyorlardı.

Dayımlar gittikleri gibi arkalarından Sarhun Korgöz de tekrardan evden çıkmış ve geriye bir tek Hardemir ailesinin fertlerini bırakmışlardı.

                                   

____________

Abimler gittikten sonra diğerleri kahvaltı sofrasına geçmişken ben odama geçmiş, sıcak bir duş almıştım. Saat dokuza kadar sadece vücut, yüz ve saç bakımları ile ilgilenmiştim. Saçlarımın uçlarındaki kırıklar canımı sıkmaya yetiyordu.

“Sevilen kadının saçları dalgalanır, bizim ki kırılır! Ah ulan Selçuk!” Hayıflamalarıma son verip krem tonlarındaki gömleğimin üzerine kan kırmızı bir korse geçirdim. Bu aralar favorilerimden biriydi zira bu. Dökümlü gömlekler ve üzerlerindeki herhangi bir korse aşırı şık duruyordu. Krem ceketim ve kırmızı kabanımı da alıp köşedeki krem, parlak topuklu botlarımı da giyip aşağı indim.

Pelin denen şirretin sesini salonda duyunca direkt adımlarım mutfağa yöneldi. Midem kazınıyor ve dünden beri düzgün bir yemek yiyememiştim. Mutfağa daha girmeden aldığım kokular ile adımlarım hızlandı. Fırının beni çağıran kızıl ışığına doğru adımladığımda şişip kızaran poğaçalarla karnım bir kez daha guruldadı.

“Şimdi bir tane çıkarsam ne olur ki?” Fırının kapağına uzanmıştım ki Pars’ın sesiyle irkilip ona döndüm.

“Beş dakikası daha var.” Mutfağa gelip tezgaha bıraktığı bir avuç maydanoz ile kaşlarım hayretle yukarı kalktı.

“Sen mi yaptın?”

“Evet.” Maydanozları suya tutup yıkamaya başlamıştı.

“Kahvaltı yapmıştınız. Neden şimdi hazırladın ki?” Bakışlarım tekrardan poğaçalara kaydı. Oysa canım çekmişti.

“Çünkü sen kahvaltı yapmadın ve dışarı aç karnına çıkacaktın.” Hızla poğaçalardan bakışlarımı ayırıp Pars’a döndüm. Elindeki işi bitirip o da bana dönmüştü.

“Benim için mi?”

“Senin için.”

Şimdiye dek Parsla her konuştuğumda sesinde şüphe olurdu, gözlerinde kuşku ve belirsizlik olurdu ama şu an şeffaftı. Olduğu gibiydi. Onun da özü buymuş meğer.

“Ama ben,” Elime aldığım ilk silahla kanlı sol avucumdan kanını akıtmıştım. Onun kanı da sol elime kazınmıştı.

Bir çizik daha, Asya. Bir çizik de özün gerçeğin olan abin için Asya.

“Ama sen Sarhun denen şeytanın manipüleleriyle büyümüş, daha ergenliğini, gençliğini yaşayamadan abisine olan kırgınlığı ile ona yara açan küçük bir kızsın.” Gözlerinde alışık olmadığım o merhamet belirdi. Başı omzuna doğru düştü. “Ben kardeşimi anlamış mıyım? Onu bilmiş miyim?”

“Hak etmiyorum ama.” Diğerleri farklı, Pars farklıydı. Ben onun katiliydim. Elimde kanı vardı. Görmüyor mu? Ben görüyorum.

“Ben sana hiç kızmadım ki. Hatta seninle gurur duyuyorum.” dediğinde dayanamadım ve aptallığına güldüm.

“Seni öldürecektim ve sen benimle gurur mu duyuyorsun?”

“Beni öldürmeyecektin, beni öldürmedin de ve evet, sen olabildiğin için seninle gurur duyuyorum.”

“Ben olabildiğim için…” Ama ben kimdim?

Fırından gelen ses ile cümlelerimizin soluğu kesildi. Pars odağını bu kez fırına verdi. “Maydanozlar senin serandan.” dediğinde tabağa koyduğu maydanozlara baktım.

“Büyümüşler.”

“Büyümeleri için gereken her şeyi vaktinde vermişsin.” Şahsi olarak ilgilenmemiş ama Selim ve Haris abiye yapmaları gerekenleri listeleyip vermiştim. Gözüm arkada değildi.

“Sevgisiz de büyünür.” Kısık sesimi duymadığından emin olunca öksürüp kendimi toparladım. Fırın kapağı açılınca mutfakta daha fazla yayılan koku ile açlığım beni rahatsız edecek raddeye gelmişti.

Pars’ın sırtı bana dönükken son kez ona baktım ve mutfaktan çıkmak için yürümeye başlamıştım ki beni anında durdurdu.

“Aç karnına çıkma.”

Ona döndüğümde bakışlarım elindeki tepsiye takılı kaldı, hızla gözlerimi kaçırdım. Sanki bakmamam gereken bir şeye bakmışımda yakalanmışım gibi hissetmiştim. “Dışarıda yerim bir şeyler.”

Kaşları çatıldı. “Tüm maharetim ile kardeşime poğaça yapayım, o dışarılarda o sağlıksız yiyecekleri yesin? Bak işte bununla beni öldürebilirsin.”

Yüzümde duyduğum korkunç espirinin izleri vardı. “Komik mi şimdi?”

Kahkaha attı. Sanki karşısında ona silah sıkan kardeşi yok da en sevdiği kardeşi vardı. “İnan çok komik ama senin kapasiten kaliteli esprilere ermemiş daha.”

“Az önce övüyordun şimdi ne diye sövüyorsun!” diye çemkirdiğimde aynı anda midem de guruldadı. Ya da bir ayının!

Allahım al canımı da beni bu utanç tablosundan bir an önce kurtar!

Yutkunup kaşlarını şaşkınlıkla yukarı kaldıran adama bakındım. “Aç karnına evden çıkmayı mı planlıyorsun cidden?”

Yerimde rahatsızca kıpırdandım. “Şey aç değilim.”

Yüzündeki ifade inanmadığının en büyük kanıtıydı. “Karnındaki sesler aynı şeyi söylemiyor ama.”

Bakışlarımı kaçırdım. “Şey, o başka şeydir ya.”

“Ne gibi?” diye sorduğunda yalan söylememe gerek kalmayan bir bahane söyledim.

“Regl öncesi olur böyle.”

“Bilgim olmayan konu, susuyorum hemen.” deyip arkasını dönüp tezgaha elinde tuttuğu tepsiyi koydu. “Ama aç olduğuna da kalıbımı basacak kadar bilgim var ve kardeşimi evden aç çıkarmayacağım.”

“Farkında mısın birdenbire beni kardeşin ilan ettin?” Yüzüme haykrıması şu an ki karışık durumdan daha belirgin ve iç açıcıydı.

Eline aldığı kese kağıdına üç poğaça koydu. “Seni ilk bulduğumuz gün kardeşim olarak ilan ettim zaten.”

Dudaklarımdan alaylı bir homurtu kaçtı. “Bu yüzden bana güvenmiyordun.” Haksız da değildi.

“Kardeşim olduğunu biliyordum sadece neler yapabileceğini merak ediyordum.” Bakışları bana döndü. Gözlerinde öncekilerde olan o şüphe tohumları gitmiş, çürümüştü. “Önceleri sadece kardeşimdin, dışarıdaki herhangi biri de kardeşim olabilirdi. Bu benim için önemli değildi. Herkes Asya olabilirdi,” Bir an kırık bir gülüş yeşerdi gülüşüne. “Hatta iki kez denendi de. Biliyorsun.”

“Peki, şimdi sokaktaki diğer kardeşin olma ihtimali olan kızlardan farkım ne?”

Elindeki keseyi bana uzattı. “Çünkü onlar Asya Doruker değil. Ya da Laçin ya da Korgöz. Dışarıdakiler bir tek Hardemir olmak istemişti. Sen ise demin saydığım tüm soyadların bütünüsün. Onlar sadece senden bir parça istemişti. Ve gördüğün gibi biz bütün olarak var olan bu Asya’yı gördük, öğrendik ve sevdik.”

Sol avucumdan akan bir diğer kan ona aitti. Benim öz abimin kanı da diğer kanlar gibi sol avucumdaki kesiklere sızmıştı ama o karşıma geçip seni bu yüzden seviyoruz diyordu.

Hala havada asılı kalan kese kağıdına bakındım. Sanki o kese kağıdını alsam ondan kaçışlarım ve katil, kurban senaryosu son bulacakmış gibiydi.

“Paylaştığın pizzalar için al bari.” dedi beklentiyle. “Önce sen yemeğini paylaştın, şimdi de abin yemeğini seninle paylaşsın.”

Dilim tedirginlikle dudağımın üzerinde gezindi. “Özür bile dilemedim senden.” Gözlerine, birebir harelerime benzeyen gözlerine bakmaya utandım. “Miden bulanmıyor mu benden?”

Ben katillerime bakarken midem alt üst oluyordu. Onun aynısını yaşamamasının nedeni damarda akan kandan dolayı mıydı?

“Sana baktığımda zorla ayakta durmak zorunda olan o kızı görüyorum.” Kese kağıdının etrafını saran parmakları kasıldı. “Bizim küçük prensesimiz zorla bu hale gelmişken neden ondan midem bulansın, ondan utanayım ki?”

Bilemiyorum. Zaten çoğu şeyi ben bilemiyorum. Karışık bir durumdayım. Misal Pars’n bu tavırlarını da tahmin edememiş, bilememiştim.

“Asya,” ismim dudaklarından fısıltıyla koptuğunda ona geri döndü bakışlarım.

Gözlerinde şüphe yoktu. Oysa hep olurdu.

“Çağrı gibi belki bir gün bizi de kabul edersin?” Sorusundaki umudu görüyordum ama anlamıyorum.

Güldüm. Bu saçma halimize dayanamayıp güldüm. “Beş yıl önce sana silah doğrultup sana sıktım diyorum ve sen karşıma geçmiş abim gibi olmamızı mı bekliyorsun?” Aklım almıyordu. Pars ruhumu ağrıtıyordu.

Dudaklarında güzel bir gülüş, güzel bir anlayış tohumu yeşerdi. “Ama anlattın ve beni öldürmedin. Hala hayattayım sonuçta.”

“Kafayı mı yedin sen?” Sinirlerimi bozmuştu. “Seni öldürmeye çalıştım!” Gurur duyduğum bir olay değildi lakin bu umarsamazlığı da can sıkıcıydı.

Yüzünde şapşal bir ifade belirdi. “Ama ölmedim ki. Yalan da söylemedin. Sorun ne burda?”

Bu sefer olayın komikliğinden gülmeye çalıştım. “Baha ile bu aralar fazla mı vakit geçirdin sen?”

“Bu aralar sürekli bir yerlerde o. Doğru düzgün beyefendiyi bulamıyoruz bile.” Dediğinde gülüşümü yutup Pars’ı salmaya karar verdim. Evin en zeki abisinin düştüğü duruma bak!

“Peki, ben anladım. En iyisi poğaçaları alıp gideyim hemen. Yoksa daha da beni tutacakmışsın gibi duruyor.” Beş dakikadan daha uzun bir süredir, durmadan bıkmadan uzattığı o keseyi aldım. “Ve teşekkür ederim.”

“Rica ederim, afiyet olsun.” Keseden bakışlarımı kaldırıp ona bakındığımda bakışlarındaki zafer ile duraksadım.

“Hileci!” diye isyan ettiğimde kahkaha atmaya başladı.

“Baha gibi davranmak bazen işe yarar. Şimdi o üç poğaçayı da bitir ve eve erken dön. Akşama karnıyarık yapıyorum. Sıcak sıcak ye.” deyip yanıma geldi ve yanağıma sevgiyle dokundu. “Nasıl olduğun önemli değil, önemli olan olduğun kişinin tam burada bu evde olması.”

Tek kelam etmeme müsade etmeden mutfaktan ayrılıp gitti. Ardından dönüp baktığımda mutfağı çoktan terk etmişti bile ama mutfakta hala onun esintisini, onun kokusunu soluyabiliyordum.

“Sana demiştim. Hepsi birer Çağrı Hardemir olmanın derdinde.” Mutfak kapısına gövdesini yaslayıp kollarını bir araya getirmiş ve beni alayla izleyen adamla iç çektim.

“Seni dövebilmek için dört gözle hata yapmanı bekliyorlar, abi!” dediğimde Çağrı abim kahkaha attı.

“Bebeğim, ben onlar için en büyük hatayı daha önce de yaptım ama bak hala hayattayım ve kılıma dahi zarar gelmedi.” Kapıya yaslanmaya son verip yanıma doğru geldi. Yüzündeki kahkaha silindi. Alay ciddiyete evrildi. “Her hareketini izliyorlar.” Demin sesi ne denli gür ise bu kez o denli kısıktı.

“Biliyorum abi. Birde,” deyip yutkunup ona bakındım. “Abi buldum.”

Neyi bulduğumu biliyordu. Anlamıştı. Zaten ona uzun uzun açıklamalar yapmama gerek kalmazdı.

“Şimdi, aslanın inine inmemiz gerek. Bana yardım edecek misin?” diye sorduğumda sarsılmaz bir inançla gözlerimi baktı.

“Ne istersen?”

“O zaman abi, sana dediğim vakitte kaçırman gereken üç kişi var. Onları bir süre misafir edeceğiz.” dediğimde gözlerinde tedirginlik aradım. Yoktu.

“Tamamdır kimi kaçırıyoruz?”

“Üç kardeşi. En küçükleri daha üç yaşında.” Ve gözlerinde tedirginliği gördüm.

Üç yaşıma ithafen üç çocuk, en küçüğü ise üç yaşında.

Abimin gözlerinden gelip geçen o kısacık soruları yakaladım. Üç yaşındaki küçük çocuğu ihanetlerime mi alet edecektim?

Hayır, farkında olmasalarda onları kurtaracaktım. Bunun için sadece kısa bir süre benim misafirim olacaklardı.

Bunu kendine dahi unuttur, Asya. Kötü ol, kötü gözük ve o üç çocuk için ayaklarına kapanıp af dilesinler. İstediklerini sana sunsular ve sıkacağın o tek kurşunun nedenlerini masaya dizsinler.

İlk andan itibaren sessizliğim son buldu.

Ve ilk kez kaçmak için uyumaktan vazgeçtim. Çünkü artık uyku yok.

Uyursan ölürsün.

Uyuma, Asya.

Artık uyutulmaya son.





yeni bölümden


Koyu gri, daha çok kül gibi olan gözlerine baktım. “Sahi listende bende var mıyım?” Başı boynuna doğru büküldü. “Varsam bilmeliyim. Ona göre müstakbel eşime karşı iyi davranmam lazım.”

“Listemin başındasın,” üzerine doğru eğildim. Yüzlerimizin arasında çok az bir mesafe kaldığında bir an dudaklarına baktım. Anında odağı değişti. Yüzündeki çıkarlar silindi, sertçe yutkundu. “Öldürmem gereken adamların başını çekiyorsun, Ceyhun Baltacıoğlu.” İşaret parmağımı çenesinin altındaki o et parçasına getirdim. Hassas deriye tırnağımı batırıp çenesini yukarı kaldırdım. “Dikkat et, her an canını alabilirim.”

Çenesini sertçe bırakıp son iki merdiveni de indim. Elleri ceplerinde eğlenerek Ceyhun’a bakan Temur da bana eşlik etti. “Hadlerini bilmeden bir de ismimi yanlarına ekliyorlar.”

Bunu sözde Temur’a söylemiştim ama duyurmak istediğim Ceyhundu. Lafım da yerini aldı.

“Herkes sana aşık değil, sana aşık gibi davranamazsın!” Ceyhun’un öfkeli sesine döndüm.

“Tabiki de herkes bana aşık değil. Olamaz da.” Alayla güldüm. “Ama seni de kanındakileri de biliyorum. Güzel herhangi bir insan ilginizi anında çeker. Eh, bu da sizin zaafınız her halde.”

“Ceyhun,” dedi Temur. “Siktir git.”

“Selçuk ve senin aranda yaşanacaklar ne biliyor musun?” Ceyhun’un sesinde öfke yoktu. Zihnindeki şeytanlar hızla toplanmıştı. “Peri’nin yaptığının aynısını yapacak. Güç için Korgöz kadınları, erkekleri avlamakta iyiler. Dikkat et mezardaki kurbanlardan biri de sen olma çünkü Selçuk, Asya’yı sana bırakmaz.” Yanımızdan ayrılmak için sırtını döndü. Son sözünü de söyledi. “Dikkat et dostum, Selçuk Asya’yı kazandığında mezarda olan bu kez sen olacaksın. Peri, bir Dağlı’yı mezara koydu. Sıradaki de kızı. Bir Töre’yi mezara koyacak.”

Ne aşk üçgeni aşk ongeni gibi sahne. Asıl oğlan da kızın açtığı belaları toparlamaya gitti. Kellesi koltukta da hahahahahah

ŞAka şakaaa! Aşk üçgeninden nefret ederim. Temur bizim arkadaşımız.

Bölüm biraaazcıkkk geç geldi. Ama yine de pazara yetiştirdim.

Şu an ikinci kitabın finalini kurguluyorum. O gün hepimiz engelleşeceğiz ama bilin sizi seven bir yazarınız var.

Selçuk ve Asya olsun diyenlere de mini duyuru. Dahaaa çoookkkkkkkk errrkkkkkkeeennnnnnnnnnnnnnnnn..... Bunlar daha aşık olacak nefretleşecek özlemden kuduracak kıskançlık krizlerineee gireceklerr neee olması.

Hemen olan ilişkileri sevmiyorum, sürünmeleri gerek ayolll( Seda Sayan'ın sesi ile okuyun)

Ve bu hafta baya yoğunum. Daha 33. bölümü bitiremedim bile. İlk kez elimde yedek bölüm yok:(

Ayın 31'inde yeni bölüm gelecek aşklar.

Seviliyorsunuz:<


                                                                                                                                                                                                                                                                

Bölüm : 23.08.2026 23:31 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...