25. Bölüm

25. Bölüm- Masum Değilim(z)

Aden Sakaaa
adensakaa

1 Hafta Sonra

 

Yaşamak için genel olarak bir amacım yok. Belki de bu yüzden hayatımdaki olumsuzluklara bu kadar bağlı bu kadar kinliyimdir. Şimdiye dek aslında yaptığım tek şey hayatta kalmaya çalışmaktı. Hayattayım. Başardım ama bir tatta alamıyordum hayatımdan.

 

Birileri size bakıp ne kadar şanslı olduğunuzu, en güzel yiyecekleri tattığınızı dile dökecekti ama siz onlar demeden yediğiniz şeyin bir tadı olduğunu dahi anlamazdınız. İşte o zaman kayıplarınız gözlerinizin önüne serilecekti.

 

Bunu ilk anne dediğim kadından öğrenmiştim. Bir annem vardı ama annelik ile ilgili bilgim sıfır. Bunu da dışarıdakiler bana öğretmişti.

 

Sürekli bir kıyasla yaşıyordum. Onun annesi, onun babası, onun ailesi, onun mutlulukları ama benim? Benim sadece amca dediğim bir adam ve ikiz abilerim vardı. Onlar da yalan dolan.

 

Dudaklarımda alaycı bir gülüş peydahlandı ve evet karşımdaki manzaraya karşı. İyi olmadığımı elbette biliyorum ama bu kadar gaddar olduğumu da yeni idrak ediyordum.

 

Ben dakikalarca neyi mi izliyordum? Yaşarken nasıl gömüldüğümü.

 

Söyler misiniz bana ölmeden kendi cenazesine katılan kaç kişi vardır şu fani ve dertli dünyada?

 

Sayısını bilmem, katılanları da bilmem; kendim dışında.

 

Ben burdayım. Asya Korgöz’ün cenaza törenindeyim.

 

Garip ama. Hem de çok garip. Yıllardır varlığımı herkesten saklamaya çalışan bana soyadını dahi vermeyen adam, mezar taşıma soyadını kazıtmıştı.

 

Yıllardır geldiğim o mezara tekrar ve son kez gelmiştim bugün. Bir hafta önce önüne bırakılan ve üstünde benim DNA’ma ait bir test ile. Üstünde bana ait ve yanmamış bir parça elbise ile. Beyaz kumaşın bir kurşun ile delinip kana bulandığı o kısım… Ben ona bana ait bir DNA testini vermiştim, o cesedin üstündeydi ama inanmamıştı. O da bir süreden sonra benmişim gibi yollanılan cesetlere alışmış. Bu yüzden durmadan her yerde yeniden ve yeniden test yaptırmıştı.

 

Engel oldum. Bu kez açığa çıkmamak için o testleri yanıltan bendim.

 

Beni sadece bir piyon olarak gören o adama bakıyorum şimdi. Gerçekten de acılar içinde toprağıma sarılı bir şekilde duruyordu. Etrafında masadaki üyeler. Biri hariç. Baybars Hardemir. Hardemirlerin hiçbiri yok.

 

Daha yeni kapatılan ve buz gibi toprağa sarılan Sarhun Korgözden bakışlarımı ayırdım.

 

Umay Töre, bildikleri ile yine sessiz ve boş bakışlarla dedem olan adama bakıyordu. Masadaki tüm adamlardan nefret ediyordu. Çektikleri her bir acı ile huzura kavuşuyormuş gibi davranırdı. Sadece ne yaşadı diye düşünürdüm bu durumlarda. Meğer asıl düşünmem gereken ‘Umay Töre, yine neler biliyor?’ olmalıymış.

 

Bakışlarım İmama yani Resul Baltacıoğluna kaydı. Mezar başıma geçmiş dualar ediyordu. Demek gerçekten de ölsem cehenneme gidecekmişim. Duamı şeytanlar okusa daha faydalı olurdu.

 

Sonra bakışlarım Korkut Dağlıya kaydı. Bakışları sadece mezardaydı. Sanırım gerçekten de benim için üzülen biri…

 

Ve sonra bakışlarım teredüt ettiğim kısma kaydı. Bu kez engelleyemedim bakışlarıma. Tam ilerde Koral ailesi. Hemde tanıdığım tüm Korallar, hatta daha fazlası.

 

Önce Batur’a baktım. Gözleri etrafta dolanıyor birilerini arıyordu sürekli ve durmadan yanındaki en yakın adamına bir şeyler söylüyordu.

 

Batur Koral, yine uslu durmuyordu.

 

Bakışlarımı ondan çekip yanındaki kadına baktım. Peri Hanımın yaşlarında ama fiziksel özellikleri bakımından tamamen zıt bir kadın. Geceden koyu uzun saçları, bembeyaz teni ve buradan dahi belli olan mavi hareleri.

 

Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Şirkette ve birkaç davet dışında karşılaştığım ve hiçbir konuşmamız olmayan bu kadın da benim için üzülüyordu. Belki de Asya için değil de bir kadın için üzülüyordur. Bilemiyorum. Bildiğim tek şey yüzündeki keder gerçekti.

 

Sonra kızlarını gördüm Selin Koral. Annesinin birebir kopyası. Tek fark babasından aldığı elalar. Onun bakışları ise yerde mezar başında oturan bir adamın üzerinde. Hayır, Sarhun Korgöz’ün üstünde değil. Abisi Selçuk Koral’ın üstündeydi bakışları. Annesi gibi gözlerinde keder vardı lakin mezardakine karşı değil, mezar üstünde acı çeken adam içindi bu keder.

 

Derin bir nefes aldım ve burnumdan aşağı doğru kayan siyah maskeyi tekrar eski haline soktum.

 

Ona baktım. Kaçmadım bu kez.

 

Ve ordaydı Koral. Ve orda benim ismimi taşıyan bir mezar taşının kenarına çöküp üstüme atılan toprağı seviyordu. Dudaklarında var olan bir tebessüm ile.

 

Belki de bu oyunda canı, suçsuz yere yanan bir tek oydu. Ya da suçluydu.

 

Selçuk, en büyük günahkardı ve onun en büyük günahı, benim gibi bir yalancıyı sevmekti.

 

Parmakları, topraktan yükselip baş ucuma dikilen o tahtaya değdi. Asya yazan yerde durdu parmağı ve gördüm. Parmakları, harflerin üstünde gezdikçe gözlerinden yaşlar akıyordu.

 

Ne trajik bir an. O sevdiği kadının mezar başında ağlarken sevdiği tam karşısında onun acısına kayıtsız kalıyordu.

 

Dudaklarındaki o tebessüm silinmedi. Hatta daha da arttı aynı oranda gözlerindeki yaşlarda şiddetini artırdı. İsmimin yazılı olduğu o tahtaya doğru eğildi ve parmaklarının değdiği her bir noktaya dudaklarını değdirdi.

 

Selçuk Koral’ın dudaklarına, bana ait değen ilk şey bir mezar taşıydı.

 

Gök gürledi, bulutlar acı çekercesine yan yana geldi ve kasvet ortamı daha da sardı.

 

Sonra dudakları ayrıldı tahta parçasından, bir şeyler fısıldadı. Bu mesafeden benim duymam imkansızdı ama eminim ki orada bulunan hiç kimse de duyamamıştır onu. Sanki Selçuk’un dudaklarından ayrılan o cümleler sadece onun ve benim aramda bir sırmış.

 

Hata yaptım.

 

Benim ve onun arasındaki bir sır değildi bu. Sadece onun sırrı. Ben Selçuk’un içinde var olduğu hiç bir sırda yoktum. Yalan? Belki ama gerçek asla.

 

Sözleri bitmiş gibi ayaklandı. İlk başarısında, demin oturduğu yere geri düştü. Hemen yanı başında duran Cengiz ve onun her anını izleyen kız kardeşi hızla ileri atıldı. Selçuk ikisini de durdurmak için elini kaldırdı. Tekrar denedi. İkincide de başarısız oldu. Onun bu hali bir yerde bir parçamın ölmesine neden oldu. İzin vermemeliydim. Biliyorum bu adamı sevemem ve biliyorum kısa süre sonra gerçeği öğrendiğinde o da artık beni sevemezdi.

 

O yüzden onun yandığı gibi yanmamak için ona karşı tüm duygularımı sonsuza dek kitledim.

 

Üçüncü kez denedi ve en sonunda ayağa kalkmayı başardı. Dengesizdi duruşu. Omuzları çökmüş beyaz gömleği kir ve çamur içinde kalmıştı. Paçaları, yağan kardan dolayı ıpıslak duruyor ama o sanki bunların hiçbirinin de farkında değilmiş gibi duruyordu.

 

Uzun uzun seyretti yeni yerimi. O mezara baktıkça o sahte cenazeyi gerçeğe çevirmek istedim. Havadaki kasveti, havadaki acıyı sanki soluyor ve her nefes alışımda ruhuma Selçuk’un kasvetli aşkı saplanıyordu. Olmamalıydı, onun acısı ile ruhumdaki bu keskin kasvetin olmaması gerekiyordu ve doğrusu bu yaşananlar garip geliyor aslında.

 

Sanki gerçekten de Selçuk'u izledikçe o mezarın içinde olan bendim de dışarıdan bir göz olarak izliyordum onları.

 

Sadece bakıyor ve sadece görüyordum. Hissetmiyorum. Kasvet içindeydim ama acı yok, his yok. Ben, mezarımın üstünde gözyaşlarını akıtan bu adamlara karşı iyi hiçbir şeyi hissetmiyorum.

 

Ama sanırım Selçuk için biraz üzülmüştüm. Keşke beni hiç sevmeseydi. Keşke gönlünü hiç bana kaptırmasaydı.

 

Bekledim. Uzun bir süre bana yeni ev olarak bilinen yeri izledim. Herkes yavaş yavaş gitti. Geriye sadece iki adam kaldı.

 

Biri babam dediğim adam, bir diğeri de beni kalbi olarak gören adam.

 

Önce Selçuk kalktı oturduğu yerden. İlk andan beri sadece mezar başımda duran o tahta parçasına bakıp fısıldayan adam bu kez Sarhun’a dönüp konuşmaya başladı. Yüzündeki ifade her kelimesi ile değişiyor, artık kaybedeceği bir şeyi olmayan, tüm savaşlara hazırlanan bir adam gibi duruyordu orda.

 

Hayır, o şu an Sarhun Korgözle değil, masanın lideri diye bildiğimiz o şeytan ile konuşuyordu. Ne dedi ne konuştular bilmiyorum tahmin ettiğim tek bir şey vardı: Bugün, bu mezar taşı bu iki adam için bir dönüm noktası olmuştu.

 

İyi mi? Hiç sanmıyorum. İkisinin de hayatını mahvetmiştim. Bugün sadece başlangıçtı.

 

İç çektim ve bir an Selçuk, Sarhun ile konuşmayı bıraktı. Etrafta hızla tarandı bakışları sanki birini arıyordu. Bakışlarımı ondan çekip önümde kime ait olduğunu dahi bilmediğim mezara diktim bakışlarımı. Saçlarımı örten siyah bir bere, gözlerimdeki gözlük ve üzerime geçirdiğim bol bir ceket ile onlar için bir yabancı gibiydim şu an fakat korktum.

 

İç çekişimle varlığımı hissetmiş gibi etrafta gezinen bakışları ile korktum. Bir süre öyle durdum sonra tereddütle başımı kaldırdığımda Selçuk’un bana baktığını gördüm. Gözlerinde bir umut vardı sanki.

 

Ellerimi kaldırdım dua etmek için ve sanki burda işim bitmiş gibi son kez dua edip avuçlarımı yüzüme sürüp başında dikildiğim mezar taşına dudaklarımı gezdirdim. O arada da kimin mezarında olduğuna bakındım.

 

Mezar taşında Cemre Sam yazıyordu. Hiç dikkat etmemiştim ama mezarı çiçeklerle donatılmıştı. Rengarenk çan çiçekleri. Dudaklarımda kekremsi bir tebessüm var oldu.

 

“Umarım sevdiğin, bu çiçekleri yaşarken de sana verebilmiştir.”

 

Bu kadın kim bilmiyorum. Nasıl öldü, neden öldü, mutlu mu mutsuz mu öldü bilmiyorum ama ardından onu seven ona değer veren birinin olması ile tebessüm ettim.

 

Mezarında tek bir çeşit ve farklı zamanlarda ekilen çiçeklerin olması bana sadece birinin bunu getirdiğini ve kadının en sevdiği çiçeğin bu olduğunu düşündürtmüştü.

 

Aklıma benim için hazırlanan mezar geldi. Tek bir tane bile sevdiğim çiçek yok.

 

Beni tanıyan tek bir kişi bile yok.

 

“Ölüyken şanslısın, umarım diriyken de şanlıydın Cemre.” Ama sanmıyorum.

 

Biz bu dünyada diriyken hiç şanslı olamıyorduk. İlk savaşımızı bu kötü dünyada bir kadın olarak veriyorduk. Kendi doğurduklarımız tarafından küçük görülüp hor görülürken ve ilk andan itibaren bu varken biz kadınlar için yaşarken, dünya zaten bir cehennemdi.

 

Zaten inançlarımda beni en sarsan davranış da bu değil miydi? Varlığımın bu dünyada hoş görülmediğini düşünmem değil miydi?

 

Neden bir erkeğe itaat etmek zorundaydım ki ben? Ben annemin rahminde yeşerip büyüdüm, bir erkeğin kaburga kemiğinden var olduğuma inanmıyordum. Belki çoğu kişi reddedecek ve eşitliği savunacak ama eğer birine itaat edilecekse o da kanıyla, canıyla var ettiği bir kadına itaat edilmeliydi. Kadınlar doğurduklarını öldürmezdi ve savaşlar olmazdı ama erkekler doğurmaz ve öldürürdü.

 

İşte bu yüzden ölüyorduk çünkü kadınlar yönetmiyordu. Yönetenler hep erkekler hep doğurduklarımız. Ölenler hep kadınlar hep çocuklar hep hayvanlar. Kısacası hep masumlar…

 

Tamamen doğruldum ve tekrar bakışlarımı Selçuk'a diktim. Bana bakmıyordu sanırım umutlarını yine elinden almıştım. Demin nasıl iç çektiysem o da öyle iç çekti. Tek fark sanki son nefesiymiş, sonuymuş gibiydi. Sırtını döndü mezarıma, bir adım attı ardından ikinci adım ve üçüncü adımı havada asılı kaldı. Elleri yükseldi ve yüzünü avuçlarına gömüp omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı.

 

İlk andan itibaren duygularına kayıtsız kaldığım bu adama kalbim bu kez dayanmadı ve gözlerimden birer yaş aktı. Selçuk öyle bir adamdı ki saf sevgisini herkes görüp herkes ona üzülebilirdi. savgisini

 

Ona karşı katran karası kalbim bile…

 

Kaç dakika daha öyle durduk bilmiyorum ama durdu. Hıçkırıkları, ağlayışları durdu ve ani bir hareketle döndü. Attığı o iki adımı geri verdi ve yeniden mezar başımdaki tahtaya doğru eğilip derin derin öptü. Kokumu alabilirmiş gibi kokladı ve gözlerinden yaşlar aktı. Bakışları ona acıyla bakan Sarhun’a takıldı ve sadece iki kelime kullandı. “Yanık kokuyor.”

 

Duymadım. Sadece bu iki kelimeyi dudaklarından okuyabilmiştim. Mezarımda kokumu arayan adama yanık kokusunu vermiştim. Bu da benim en büyük günahım olsun.

 

Sağ avucunu toprağa daldırıp bir avuç toprak aldı ve ayaklandı. Bu kez arkasını dönmedi, bu kez adımları sekteye uğramadı ve gitti. Selçuk Koral bugün kalbini bir mezar köşesinde bırakıp gitmişti.

 

Ben ise tüm insanlığımı.

 

Tekrar bir iç çekmek alamadığım o solukları ciğerlerime yollayabilmek için çabalamak istedim ama Selçuk’un az önceki tepkisinden dolayı iç çekişlerim bile bana artık azaptı.

 

Sardım kollarımı etrafıma ve izlemeye başladım bir mezar başında tek başına duran adamı. Herkes gitti. Güneş çöktü. Etraf karanlığa boyun eğdi, kar yağmaya hava soğumaya başladı ama bana baba sevgisini öğreten adam gitmedi.

 

Adamları dahi gitmiş. Bir mezarlığın en ücra köşesinde yapayalnız ve acı içinde. Çökmüş omuzları, toprağa yasladığı başı ve belkide fark etmediği ama tir tir titreyen bedeni.

 

Ben ona kıyamazdım.

 

Ben ona kıyamam.

 

Ben hala onu silememişim.

 

Soğuk havadan mı yoksa kendime öfkemden mi bilmiyorum dişlerimi sertçe birbirine geçirdim. Bedenim kasıldıkça kasıldı ve bakışlarımı oradan çektim. Etrafıma bakındım. Dikkatimi çekecek ve dağıtacak herhangi bir şey… Ama yok.

 

Baba dediğim adam acı çekiyor. Baba dediğim adam benim isteğimle ölüyor… Ve ben pişman değilim. Onu cezalsndırırken aslında kendimi cezalandırdığımı biliyorum, acı çekenin yeniden ben olduğumu biliyorum ama ben yine de pişman değilim. Kalpteki acıları artık umursamıyordum.

 

Gözlerimden akan yaşları hissettim. Bakışlarımı göğe kaldırdım ve kalbimdeki tüm yükü bir oflamaya bıraktım. Canım acıyor. “Neden yaptın ki bunu bize?” Ben kendimle dahi konuşamıyorum ki. Yine o düğüm boğazımda, yine çenem titriyor. Nefret ediyorum kendimden. “Sevseydin beni….” Yok ki devamı. Sevseydin böyle şöyle olurdu değil sadece sevseydin beni.

 

Sevemedi beni.

 

O sadece kendi kızını seviyor. Perisini. Su perisini. Öyle anlatırdı kızını.

 

Onu anlatırken bile gözleri parıldar ışıldardı, bana baktığında ise hep keder hep acı. Tıpkı bugünkü gibi.

 

Ve işin acısı da mezar taşlarına bile aynı bakıyor. Kızının mezar taşına bakarken gözleri her şeye rağmen ışıldardı. “Kızım,” derdi. “Ben yine sana geldim. Baban, sana geldi yavrum.” O ışığı kıskanırdım. Bana da öyle baksın derdim.

 

Bir ölüyü kıskanmıştım. O ölü olmak istemiştim.

 

O ölünün yerini aldım ama duyguları alamadım.

 

Sorun benmişim yine. Keşke tüm sorunları ortadan kaldırabilseydik.

 

Bakışlarım hala karanlık gökteyken arka cebimden telefonu çıkardım. Telefonda işimi hızla halledip eski yerine bıraktım. Bekledim bu süre zarfında ve tamamen karanlığa boyanan gökten dolayı göremediğim doğrusu artık net göremediğim babamdan ayırmadım bakışlarımı.

 

Ona baba demeyi bırakamıyordum. Engelleyemiyordum. Alışkanlık mı yoksa ihtiyaç mı bilmiyorum ama durduramıyorum.

 

Ve bir şeyi merak ediyordum. Acaba bana karşı hissettiği bu acı gerçek miydi? Asya öldü diye mi acı çekiyordu yoksa alışkanlığı olan Varisi öldü diye mi üzüldü?

 

Zihnimin çöplüğünde o kadar derine inmişim ki babamın yanına gelen adamları çok sonradan fark edebildim. Birkaç itiraz ve zorlayıştan sonra en sonunda mezarımı rahat bıraktı.

 

Ve günün sonunda bir mezarlıkta tek başıma kaldım. En sevdiklerim, beni en sevenler hepsi gitti. Kuru ve soğuk toprağın altında artık tamamen unutulmuştum.

 

Bu saatten sonra da hatırlayacaklarını sanmam….

 

Tabi gerçekten de ölmüş olsaydım.

 

Bu düşünce ile güldüm. Ölmüş olsaydım ama ölmedim. Dudaklarımda kalan gülüş ile adım atmaya başladım. Bir adım, iki adım, on adım, on dört adım ve elli iki adım…

 

Bana yeni ev olan yere baktım. Bunun üstü bile kar, soğuk.

 

“Hiçbir zaman kardan kurtulamayacaktım, değil mi?” Kime soruyordum? Mezardaki bene mi?

 

Bilmiyorum. Yanıtta beklemiyorum.

 

“Her yeni başlangıçta etrafımda kar taneleri, tenimde keskin bir soğuk.” Derin bir soluk verdim, dudaklarımın arasından gözümün önünü dahi bir süreliğini gizleyecek kadar buhar çıktı. Ellerimi, montumun cebine daha da yerleştirdim. “Kim olduğumu mu bana hatırlatıyorsun? Benim yerim kapıların ardı…” Dudaklarımdan alaycı bir gülüş peydahlandı.

 

Tahta üzerindeki o isme baktım. Asya Korgöz. Hardemir bile değil.

 

“Gerçekten de ölsem kimse mezarıma gelmez miydi?” Etrafa istemsizce bakınıverdim sanki biri bile olsa çıkıp gelecek. Sahte olduğunu biliyorlar. Ölmediğimi onlara kanıtladım ama kızları bugün gömüldü.

 

Yine güldüm ve elimi ceplerimden çıkarıp artık hiçbir işe yaramayan hatta bu karanlıkta bana zorluk çıkaran gözlükleri çıkardım. “Unutmuşum, Hardemirler kızlarını gömmeye alışık.”

 

“Garip hissediyorum.” Bakışlarımı kaçırdığım o isme geri çevirdim. “Ölmüş olan kendim ile konuşuyorum.” Üstüne bir de gülüyorum… Ama durduramıyorum da.

 

“Ben yaşarken de ölürken de yalnızım hep.” Şu an gitsem etrafımda bir çok kişi olurdu biliyorum. Hardemiler, Korgözler, Dorukerler ve Selçuk…

 

Ama inanmıyorum, onların sevgililerine. Yine ilk acıyı ben çekecektim. Yine ilk satılan ben olacaktım. İlk günden itibaren Pars ve Peri bana hiç güvenmedi. Baha, benden nefret etti. Arem, beni görmedi. Baybars kendi acısından benim acımı göremedi.

 

Bir Buğra, beni sevdi ama o kimi olsa severdi. Kardeşi olan beni sevdi, Asya’yı değil.

 

Selçuk, ona ihanet etmemi bile atlatamadan onu ölümümle sınadım. O da güvenmez bana.

 

Korgözlere de artık ben inanmıyorum. Onlar benim öz ailemken ben yıllarca içlerinde kendimi yabancı gördüm, dışlanan olarak, ayrık olan olarak gördüm. Buna izin verdiler. Sahte acılar ile kederime yük bindirdiler.

 

Dorukerler… Ailem. Abilerim ve amcam. Bilip de susanlar. Yine, yeniden bir şeylere karşı susup susmayacaklarını bilemeden nasıl sığınırdım onlara, nasıl derdim sarın kollarınızı bana?

 

Bir Enis var. Belki haksızlık diğer Hardemirlere, belki aynı kaderi Enisle yaşadılar ama ben Enisle nefes almaya alıştım bir kez. Onunla aynı havayı solumak, ona sarılmak ve onunla göğü seyretmek ve onun kollarında. Belki de anne rahmindeki o güveni bana Enisten başka veren olmadığı içindir ona karşı bu tavrım.

 

Parmaklarım usulca kalktı ve gözümden akan yaşları sildim. Yaşlar, yeşil eldivenimin kumaşında kaybolup gitti. Tebessüm ettim. “Tüm acılarım ve bana karşı olanlar da bu yaşlar gibi kaybolup gidecek.” Mezara doğru eğildim ve fısıldamaya başladım. “Canım kendim, sana söz öyle ya da böyle bunu bize yapan herkes bedelini de acısını da çekecek.” Biraz daha eğildim. “Bize mi ne olacak?” dudaklarım keyifle kıvrıldı. “Ölü ya da diri sonsuz boşluğun tadını alacağız.”

 

Zihnim gibi. Uyur gibi. Kaybolmak gibi. Uzay boşluğu gibi.

 

Ben bu hayattan sıkıldım. Doğrusu çok yoruldum ama yorgunluğum öfkemden ve içimdeki zemheriden büyük değil. Bu yüzden nefes almaya devam edecek ve sonsuzluğu yaşarken tatmaya çalışacaktım.

 

Doğruldum tamamen mezarımın başından. Bir kez boydan boya mezarı taradım. Dudaklarım istemsizce büküldü. “Bir de benim çiçekçiden almışlar çiçekleri! Hiçbirini de sevmem.”

 

Çiçekçi demişken aklıma gelenlerle kaşlarım anında çatıldı. Büyük bir hayalkırıklığı ile çiçeklere baktım. Amcam ve abilerim de yoktu. Onlarda gelmemişti.

 

Evet, onlara ölmediğimi söylememiştim çünkü gömüldükten bir gün sonra söyleyecektim. On altı yıl boyunca susmalarına karşı verdiğim o kısa süreli ceza buydu ama gelmemişler.

 

Ama severlerdi beni.

 

Ama sevmemişler beni. Mezarıma dahi gelmeyerek bunu göstermişlerdi.

 

Dinen yaşlarım yeniden aktı. “Niye gelmediniz ki?” İsyanım havaya karıştığında dudaklarımdan bir hıçkırık koptu ve hiç beklemediğim bir şey oldu.

 

“Senin olmayan sinapslarını, nöranlarını seveyim!”

 

Hemen arkamdan gelen öfkeli sese doğru hızla döndüm. Elim korku ile kalbime gittiğinde gördüğüm ikili ile gözlerim irice açıldı. “Abilerim?”

 

“Gerizekâlı kardeşim!” Semih abimin yüzünden akan öfkeli ifade ile yutkundum ve bakışlarımı diğer abime çevirdim.

 

O da öfkeliydi ama bakışlarında kırgınlıkta vardı. “Abim?” Onun da tepki vermesini beklediğimde bakışlarını kaçırdı sâdece.

 

Bu tavrına karşı dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. “Bir de sen mi trip atıyorsun?” diye kısık sesle bu sefer bağırdım. “Sizin buna hakkınız mı var, yalancılar!”

 

Merih abim kırgınlığını gizleyip sadece öfkesi ile bana döndü. “Hakkımız yok değil mi senin yanında!” Arkamdaki mezarı gösterdi. “Çok da güzel göserdin zaten bunu!”

 

Araya hızla Semih abim girdi. “Yalancıymışız ya!” Hayretle bana baktı. “Kızım, sahte cenaze düzenleyip herkese kendini ölü gösteren sensin! Bir de bize yalancı diyor ya bu!”

 

“Ben ölmüşüm, siz gelmiş hala bana yalancı deyip beni kınıyorsunuz, kuzenler!” Yıllardır yanı başımda olup bana abilik taslayan dayımın oğulları.

 

Anamdan ne hayır gördüm de ana tarafından göreydim.

 

“Gerizekâlı! Sen ölmedin!” Semih abimin bağırtısı ile Merih abim araya girdi.

 

“İlk kalemde bizi sildin, kuzen…” Kuzen derken bile yüzü ekşiyordu. “Asya, sen çocukken bizde küçük çocuklardık ya!” bana bir şeyi hatırlatmaya çalışır gibiydi. “Sen nasıl bunca yalana inandıysan bizde inandık. Sen çocuksan biz de çocuktuk o dönem!” diye isyan ettiğinde sakinleştim.

 

Doğru söylüyordu ama dün çocuk değildi, bir hafta önce çocuk değildi, bir ay önce çocuk değildi, bir yıl önce de hiç çocuk değildi. Ben çocukken nasıl o yalanlara inanıp şüphelenmiş ve herkese rağmen gerçeği bulmuşsam, ona göre adım atmışsam onlarda bir şeyler için çaba sarf etmeliydiler.

 

Bana anlatamadıysalar, yazsaydılar, gösterseydiler ama anlamamı sağlasaydılar.

 

Onlar, bu yalana inanmak istemişler ve inanmışlar. Bu kadar.

 

“Masum değilsiniz. Ben kollarınızda anne ve baba diye ağlarken sessiz kaldığınızda masumluğunuz bitti. Ben delirme noktasına geldiğimde sessiz kalmaya devam ettiğinizde masumluğunuz bitmişti. Ben, gözlerinize her gün gerçeği söyleme umudu ile bakarken siz sustuğunuzda masum değildiniz.” Geçmişteki sönen tüm masumluklarını hatırladıkça boğazıma koca bir yumru kuruluyordu. “Hardemilerde üç ay boyunca kalmam için ısrar ettiğinizde, onlara alışmamı söylediğinizde belki bu sefer söylerler diye sevindiğimde masum değildiniz.”

 

Bitti. Gözlerindeki öfke de kırgınlıkta bitti.

 

İkisi de aynı anda iç çeker gibi “Asya,” dediler. Tebessüm ettim. İkizler ve genelde aynı verdikleri tepkileri.

 

Konuşmalarına müsade etmeyip onları gösterdim. “Bakın verdiğiniz tepkiye. Eğer konuşsaydınız belki ben ve Eniste böyle olurduk. Tam olabilirdim o zaman. Ben şu an eksik hissediyorum. Öteki yarım yokmuş gibi hisediyorum ve yıllardır bu his var. Enisle geçiyor ama.” Boynum sol omzuma doğru büküldü ve tebessüm etmeye çalıştım. “Abilerim, siz bana bunu da çok görmüşsünüz ki.”

 

Sürekli birileri çıkıp senin iyiliğin için senin için diyorlar ama ben acıdan başka bir şey görmedim ki hayatım da. Bu iyiyse kötüsü nedir?

 

Ben artık iyiyi de istemiyorum.

 

Semih abim aramızdaki adımları aşıp hızla yanıma geldi ve yüreğindeki yangını bakışlarına yansıtıp bana baktı. Yüzümü avuçlarının içine alıp üzerime eğildi. “Görmedik, görmedik biz. Hiç bir şeyi de görmemişiz meğer.” İkimizde acı çekiyorduk. Üçümüz de bu acı kervanında en çok acı çekenlerden olmuştuk. “Üçümüz aile olsak yeter sandık,” gözünden bir damla yaş aktı. “Öyle bildik. Öyle öğrendik be, kardeşim.”

 

Hıçkırdım. Dudağımı bastırdım birbirine ve sessiz kalmaya çalıştım ama yılların sessizliği üzerimde yük, dilimde diken olmuş. Artık sessiz kalamıyordum.

 

“Değdi mi abi?” Hıçkırıklarımın arasından nefes alabilmek için duraksadım, nefes almaya çalıştım bir an. Anladı tıkandığımı, anladılar diri ama ölü olduğumu. “Değdi mi, be ailelerimize birer yabancı olmaya! Kimsesiz değilmişiz biz abi!” Bakışlarım arkada bizi büyük bir yıkımla izleyen abime de kaydı. “Söyle abi, değdi mi kimsesizliğimiz! Bir işe yaradı mı yabancı olmamız?”

 

“Değmedi ama anlayamadık da.” Yere inen bakışlarımı kendine çekmek için yüzümü biraz daha kaldırdı. Siyah harelerine baktım yine. “Anladığımızda da çok geçti, Asya. Anlatsaydık giderdin bizden.”

 

Kırgın bir şekilde baktım. Gerçekten mi? Gerçekten onların değerine, değer biçeceğimi mi sandılar?

 

“Hiç mi tanımadınız beni?” Artık yaşlardan dolayı gözümün önünü dahi göremez oldum. “Ben, sizle ölüme koşup sizin için yaşamayı seçmişken nasıl sizden gideceğimi sandınız abi?”

 

Merih abim konuşmalarımıza dayanamamış gibi yanımıza geldi. İki yanımda sallanan kollarımdan birini tuttu önce sonra sol elime doğru ilerledi parmakları. Alıp dudaklarına yapıştırdı.

 

“Beş öz abin vardı. Bizim ise bir tanecik kardeşimiz. Risk dahi almadık, düşüncesine bile katlanmadık ve kardeşimiz olarak kaldın.” Merih abimin kendinden emin çıkan sesi ile yakarmak istedim.

 

“Anlamıyorum! Ben sizi anlamıyorum!” diye haykırdım. Burnum akıyor, gözyaşlarım ile iç içe giriyordu ve en önemlisi de bu soğuk havada yüzüm daha da üşüyordu. “Sırf bir kardeşiniz olsun diye ben neden acı çektim? Ben neden annesiz babasız kaldım?” Delirmek üzereyim. Delirdim de. “Siz, niye annesiz babasız kaldınız ya? Siz neden babanıza baka baka bir yabancı gibi davrandınız?”

 

Dayanamadım ve bacaklarım tüm gücünü kaybetti. Dizlerimin üzerine düşeceğim vakit iki abimde aynı anda beni tuttu. Şu an Semih abimin kollarında yerde diz çökmüş ağlıyordum.

 

“Çok bir şey istemedim ki.” İleri geri salındım abimin kollarında. Onlar ise endişe ile ismimi sayıklıyorlardı. “Sadece artık beni salın istedim çünkü tüm kötülükler sizden geliyor.”

 

Bunu abilerim için demiyordum. Ailemin büyükleri adına diyordum. Ne başımıza geldiyse onlar yüzünden olmadı mı zaten.

 

Üç evladı, yuvasından söküp almamışlar mıydı?

 

Konuşuyor ve bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı ama sağır etmiştim bir kere zihnimi onlara. Duymak istemiyordum artık. Yıllarca duymak için can atmışken artık lüzumsuzdu itirafları.

 

“Pars’ı vurdum ben.” Pişmanım. Ne kadar değilim desem de ben bin bir pişmanım ama kendimi de biliyorum. O ana geri dönsem yine sıkardım. “Kendi öz abimi vurdum.”

 

Ah, Pars. Ah… Bana rağmen beni koruyan ve eve, kardeşliğine kabul etmeye hazır olan Pars. Ah ki ne ah.

 

“Arem ve babamdan korktum. Biri abim biri babam ama ben hayvan gibi ikisinden de korktum.” Hüngür hüngür ağlamaya başladım. İsyan edercesine yeter dercesine ama yetmiyor. Ağladıkça kalbim daha da sıkışıyor, daha da omuzlarıma yükleniyordu keder. “Allah belanızı versin ki ben ikisinden de her anlamda korktum. Düşman dedim, erkekler dedim ve korktum ama ailemmiş. Düşman değillermiş, bana kötü değillermiş.”

 

Akan burnumu içime çekip bakışlarımı gökten ayırdım. Hangi ara baktım onu da bilemiyorum ama çektim bakışlarımı ve baktım teker teker abilerimin gözlerine. Semih abimin gözlerinde yaşlar çoktan akmış, Merih abimin gözleri çoktan kızarmış. Acıyoruz, kanıyoruz ve yine sadece üçümüz varız. “Ben onlardan korka korka büyürken onlar benim için acı çekiyorlarmış biliyor musunuz?” Biliyorlar. Onlar da en başından itibaren her şeyi biliyorlardı.

 

Onlarda çok acı çekmişler, mutlu olsunlar diyorum sonra dönüp kendime bakıyorum. Ben hala geçmişin yükünü üstümden atamamışken onlar nasıl mutlu olabilirlerdi ki?

 

Bencillik falan değil, kötülük de değil bu. Madem aileyiz madem aileymişiz acımla acısınlar, akan kanımla aksın kanları. Geçmişim hala kan kusarken onlar da geçmişimle kan kussunlar istiyorum.

 

“Yalanlara inandık biz.” Semih abim bakışlarını benden çekip yere baktı. “O yalanlar senle güzeldi ve biz inanmaya devam ettik. Bile isteye bir inançtı bu.”

 

O sustu, öteki yarısı devam etti. “Çünkü bizim inancımız senin bizim kardeşimiz olmandı.” İnanıyordu. İnanıyorlardı. “Seni o sokağın en ucunda bir duvar dibinde gördüğümüz gün öğrendik kardeşimiz olduğunu. Daha on yaşında iki küçük çocuk. Al dediler o kız kardeşiniz, koruyup kollamak sizin sorumluluğunuzda.”

 

Sustu. Nefes almaya ihtiyacı oldu ve hissetti ikizi bunu. O devam etti; eksik kalan, tamamlanmayan cümlelerini. “Biz kardeşimizi koruduk, kolladık ve tek gayemiz buydu. Kardeşiniz denen kızın acılarını acımız yaptık, kimsesizliğini kendimize pay biçtik ve onunla kimsesiz olduk.” Alayla güldü. “Öyle sandık.

 

“Meğer öyle değilmiş.” Merih abim devam etti fakat bu kez bakışları bende değil ikizindeydi. “Meğer zaten biz en başta kimsesizdikte senle kimimiz oldu, senle aile olduk. Asya, biz seni kardeşimiz olarak tek görmedik ki. Biz seni ailemiz olarak gördük. Bizde Asya aile demekti ve tüm çabamız ailemizin ayakta kalması, yıkılmamasıydı.”

 

“Dedeniz, babanız vardı ve biliyorum yurt dışında anneniz de var.” Biliyorlardı. Ailelerinin kim olduğunu biliyorlardı. Onlar hiç babalarını merak ettikleri için dayak yememişlerdi ki. Zaten istedikleri an babalarını gören ve tüm bunları oyun olarak gören iki küçük çocuklardı. Sonradan oyunları ciddiye binmişti sâdece.

 

“Bize sahip çıkmayan ve dedeme karşı çıkamadığı için kimsesizliğimize müdahale etmeyen babamız; bizi sokağa kendi oyunları için bırakan dedemiz ve her şeyin farkında olup kendi düzenini yeni ailesini kaybetmemek için susan annemiz mi?”

 

Semih abimin dudaklarından ayrılan her kelime her isyan ile o iki küçük çocuğa üzüldüm. Haklıydı. Unutmuştum.

 

Ne Hardemirden aile olurmuş ne Korgözden. Çocuklar onlar için birer oyuncak, birer piyonmuş.

 

“Biz onlara ne yaptık Allah aşkına!” diye isyan ettim. Kollarımı iki yana açıp hesap sordum. Kime sordum bilmiyorum artık. Karşımda sahipsiz bırakılan o iki küçük adamdan mı soracaktım hesapları? “Neden onların piyonları biz olduk da bu denli acı bize layık görüldü, abi?”

 

Belki de kayışları ilk kez burda koptu. Benim isyanım ile üç çocuğun acısına acımam ve onlara yeniden abi demem.

 

Semih abim ilk davrandı ve aramızdaki küçük mesafeyi hızla aşıp kollarını belime sardı. Kollarım, ikimizin göğsü arasında sıkışıp kaldı, başımı da göğsüne yaslayıp ağlamaya başladım.

 

“Şşt,” dedi beni sakinleştirmek ve varlığını hatırlatmak istercesine. “Burdayım, burdayız. Her zamanki gibi Asya. Başkasına ihtiyacımız yok. Hiçbir zaman da olmadı ki.”

 

Merih abimin varlığını hissettim sonra da parmaklarını. Berenin altından salınan bir kaç saç tutamımı bulmuş ve okşamaya başlamıştı.

 

“Biz sana yetemedik mi kardeşim?” Merih abimin kırgın çıkan sesi ile ne diyeceğimi bilemedim. Yetememişler miydi bana? Nankör müydüm geçmişte ailemle yaşamak istemem. Nankör müydüm, ailemi tanımak istediğim için?

 

Titreyen çeneme rağmen konuşmaya çalıştım. “Abi, değil.” dudaklarımı bir süre birbirine bastırıp titremeyi durdurmaya çalıştım. “Onunla alakalı değil. Sadece bende bilmek isterdim.” Anlasın, anlasınlar diye yalvararak baktım gözlerine. “Kim olduğumu bilmek istedim. Benim de bir babam varmış mesela. Kim olduğunu bilmek istedim. İkizim varmış, bilmek istedim ben.”

 

Dayanamıyorum. Ben artık kendimi geçmişimi ve hislerimi açıklamaya sürekli kötü olan olmaya dayanamıyorum. Başkası umrumda değil de en sevdiklerimin gözünde böyle olmaya dayanamıyorum.

 

Konuşmadım artık. Konuşacak takatim de kalmamıştı. Bedenimi abilerimin kollarının arasından söküp mezarımın kenarına bıraktım. Karışmadılar da bana ama yalnızda bırakmadılar. Bir yanıma Merih abim öteki yanıma Semih abim oturdu.

 

Üç beden çöktük bir mezara, sıkıştık zihnimizdeki cehenneme. O cehennemden çıkmak için; değil cenneti, arafa dahi kavuşabilmek için çırpınıp durduk. Bulamadım ben çıkışı. Saatlerce öylece o soğukta oturduk. Ben nasıl sıkıştıysam cehennemimde onlarda sıkışmışlardı cehennemlerinde.

 

Belki de cehennem bizler için en büyük kurtuluş kapısıydı.

 

Kim bilir…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni bölümden

 

"Öldürdünüz lan, Asyayı!” diye acıyla haykırdı ve karşısında oturan adamı da öldürmek için üzerine doğru yürüdü Selçuk. “Gözümün önünde önce vurdun, sonra da yanmış cesedini verdiniz lan bana!” Selçuk artık haykırıyor, haykırışlarının ardından da ard arda gözlerinden yaşları özgürlüğe bırakıyordu. “Daha nasıl zarar vereceksin? Daha ne yapacaksın sen, ulan!”

 

Babası ve Temur hızla önüne geçip onu durdurmaya çalıştı. Bir kolunu Temur bir kolunu babası Batur tutuyor onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Selçuk iki hafta içinde yaşadığı ve her geçen gün artan bu acı ile artık dayanamıyordu. Acı her gün artıyor, zihni her gün ona Asya'nın kanlı bedenini sonra da Asya'nın yanarkenki halini sunuyordu.

 

Asya haykırıyordu, o her uyuduğunda. “Selçuk,” diyordu, “Artık üşümüyorum ama canım da yanıyor. Yardım et,” Yine kulaklarında o feryatlar o yardım çığlıkları. “Selçuk, canım yanıyor! Kurtar artık, beni!”

 

“Kurtaramıyorum!” diye haykırıp tüm gücü bitmiş gibi dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünü avuçlarına gömüp hıçkırarak ağlamaya başladı. “Çiçekçi güzeli, ben seni kurataramıyorum!”

..... 

 

 

"Selçuk Koral,” diyerek varlığının kanıtını sesi ile de perçinlemişti.

 

Selçuk, kulaklarına dolan ses ile yutkundu. Onun sesiydi. Onun sesinin tınısı kalbinde dolaşmaya başlamıştı bile.

 

“Yaşıyorsun,” saatlerce koşmuş gibi soluksuz kaldı. “Geldin, Asya.”

 

Selçuk’un bugünkü tavırlarını daha önceden planlamadığı için nasıl davranmasını bilmiyordu, Asya.

“Sana kedi gibi olduğumu söylemiştim.” Hızla olayı alaya aldı ve büyük odaya doğru ilk adımını attı.

 

Söylemişti. Benim dokuz canım vardır, demişti.

 

“Asya, ölmedin değil mi?” Selçuk’un dudaklarından kopup dökülen inanç ve hakikat arasındaki sorusu Asya’nın kulaklarında küçük bir çocuğun saflığı ile dolmuştu.

 

“Ölmemi mi beklerdin, Selçuk?” Yine ve yine olayı alaya almıştı.

 

Selçuk, güldü. Gerçekten de içten kopup gelen kısık bir gülüştü. “Ölmüş olsan da şu an umrumda değil çünkü bu karşımdaki sen de, sensin.”

 

Ve duraksayan adımları ona yavaş yavaş gelen kadına doğru telaşlı ve aceleci bir tavırla ilerledi. Arada kalan dört adımı aşıp ona şaşkınlıkla bakan kadını kollarının arasına hapsetti.

 

 

 

 

 

 

 

 

Veee

İyiii byaramlarrr efeniiimmmm

 

 

Sakin durağan bölümler bitti. An itibarıyla Asya artık o masaya geçiyor. Eee masaya oturmamızda olay olmalıydı💅

 

Ama işte olan Selçuk'a oldu👀

 

Bölüm : 27.05.2026 20:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...