35. Bölüm

35.Bölüm- Kabuslar Dirildiğinde

Aden Sakaaa
adensakaa

35. Bölüm- Kabuslar Dirildiğinde

 

Onca şeyin yaşanmasına rağmen odamda pencere kenarına çöküp yağan karı izliyorsam belki de hayat sandığım kadar insafsız değildi. Belki de duyguları ayırt edememem bazen iyidir. Belki de daha yedimde katil oluşumu sindirebilmemin tek koşulu duygularımın kaosudur.

 

Elimdeki sıcak fincanı dudaklarıma yaklaştırdım. Derin bir soluk aldığımda gözlerimi yumup anın tadını çıkardım. Yarım saat önce ilk cinayetimi izlememiş gibi.

 

Telefonuma gelen bildirim sesi ile gözlerim aralandı. Bu yedek telefonumun bildirim sesiydi. Ayağa kalkıp yastığın altına koyduğum telefonu aldım. Bu aralar bu evdekilerin uzayan ellerinden dolayı odamda küçük değişiklikler yapmam gerekiyordu hatta.

 

Telefonu elime aldığım gibi arama geldiğinde dudaklarım kıvrıldı. Telefonu alıp kulağıma dayadığım gibi ard arda hakaret sesleri kulağıma ilişti. Bir yudum kahveden içtim.

 

“Üç torunun ve gelinin elimde. Sence de yaptığın bu davranışlar ne kadar mantıklı?”

 

Derin bir soluk aldığını duydum. Aptal adamlardan yalnızca biriydi. “İstediğin her şeyi yaptım. Ailemi bırak artık.”

 

Dudaklarımdan alaylı bir cık cık’lama döküldü. “Ama sen böyle yaparsın aileni erken alırsın. Alırsın almasına da pek istediğin gibi alamaz gibisin.”

 

“Birine bile dokunursan,” Boş tehditler.

 

“Birine değil, hepsine de dokunurum.” Güldüm alayla. “Hatta, nedenini de en iyi siz biliyorsunuz değil mi? Hatta bana yaptıklarınızın aynısını da onlara yaşartayım mı? Ne dersin?”

 

Soluğu kesildi. Konuşamadı. Bana yaptıkları şeyleri, yaşattıklarını düşündüler ve tüm yaşananların kendi canından olana yaşatılma ihtimali dahi soluğunu kesti. Bir zamanlar ben de kendi soluğumu kesmek isterdim.

 

“Ya-yapamazsın.” Korku dolu sesler, daima şeytanı uyandırırdı.

 

“Etik değerler ve ya ahlak kuralları her ne diyorsan onlar bende yok.” Sesimdeki alay gitti. Öfkem sesimde yankı buldu. “Benim kurallarıma göre oynarsan istediğini alırsın ve sen hâlâ bana kanıtları bulmadın!”

 

“Attım! Seni kaçıran kadının kim olduğunu buldum!” diye acıyla yakardığında öfkemi yutmaya çalıştım.

 

“Sen, beni salak mı sanıyorsun?” Elimdeki kupayı o kadar sıkmıştım ki bir an kırılacağını sandım. “Pelinden haberim yok mu sanıyordun? Ben o kadını zaten bulmuştum. Benim istediğim senin patronun. Seçim senin ya patronun ya da ailen.”

 

Telefonu yüzüne kapatacağım vakit aceleyle araya girdi. “Bekle, bekle. Sana bir video attım. On beş dakika önce çektim. O, o işine yarar.”

 

“İşime yarayacak bir şey değilse ve vaktimi boşa harcıyorsan dört kişiden birine veda et.” Ve telefonu onun itirazlarına rağmen kapattım.

 

Demin gelen bildirim sesinin nedeni bana attığı videoydu. Tanıdığım bir ev, koridorlarında gezindiğim bir eve aitti. Derin bir soluk alıp videoyu indirdim.

 

Peki, izleyebilecek miydim? İhanet ile yüz yüze gelebilecek miydim?

 

Ekranda gözüken o kapıyı da biliyordum. Önündeydim daha önce. Soluğumu kesen, duyularımı körelten bir kapı.

 

Ben Asya. İsmimden sonra gelen her bir soyad ile yeni bir ihaneti tatmış kadın, yeni bir ihanete de boyun eğebilir miydim? İnfazımı verebilecek olan bu görüntüler ruhumu bedenimden ayırabilir miydi?

 

Bilmiyorum.

 

Bilinmezlik de can sıkıcıydı, arada kalmıştı. Vaad edileni bilememe. Bahşedilecek olan cennetin güzelliği ile derin bir soluk mu almalı ya da bahşedilebilecek olan cehennem azabı için şimdiden yanmalı mı?

 

Beni arafta olduğumu dahi unutturacak, ordan koparıp alacak olan o tıklama sesi ile irkildim. Hızla telefonu pijamamın bel kısmına koyup üstüne de kazağımı çektim. Kapı bir kez daha tıklatıldı ardından Çağrı abim odaya girdi. Beni ilk yatakta aradı. Bulamayınca gözleri ikincisinde beni buldu.

 

Göz altları kızarmış, biraz da çökmüş. Bedeninde bakışlarım gezindi. Fiziksel bir yarası yoktu. Ruhunu deşmiştim. Hatırladım o an.

 

“Güzelim, neden uyumadın?” Sorusu ile tebessüm ettim. Gözlerim anlık duvar saatine kaydı. Gece yarısına son on dakika.

 

“Sanırım prensimin beni bulmasını bekliyorum.” Fincandan sıcak bir yudum daha aldım. Bakışlarım saate kaydı. Dokuz dakika kaldı. Kül kedisi gibi prensi ardımda bırakmak yerine o sefil yaratığın, hak ettiğim her şeyi vermesi için sarayın dibinde beklemeyi tercih ederdim.

 

Odaya girip yanıma doğru geldi. Dağınık siyah saçları alnına düşmüş, bir tutam saçı durmadan sol gözünün üstünde. Geriye atmaktan nefret ederdi, kısa kesmekten de ama en çok gözüne düşen saç tutamından nefret ederdi ama üşengeç bir adamdı. Nefret ettiğine bile enerji harcamak istemezdi.

 

Onun enerjisi, ilgisi hep bendeydi. İsteklerim konu olunca sınır tanımazdı. İkimizde sınır tanımazdık. Yanıma gelip oturduğunda sol kolunun altına girdim. Başımı göğsüne gömüp bir yudum daha kahvemden içtim.

 

“Sanırım Sarhun’un yaptığı en iyi şey aşçısını götürmemesi.” Damak tadımı tam anlamıyla çözmüştü ve yaptığı her şeyi gönül rahatlığıyla tüketebiliyordum.

 

Omuzlarıma sarılı kolları kasıldı. Neden diye düşünmeme gerek yoktu. Nedeni ortaydı. Bugün, Sarhun’un bana yaşattığı ilk kötülüğü görmüşlerdi ama ben onlar gibi düşünmüyordum. Evet, kötüydü. Evet, bir çocuğun başına gelmemesi yapmaması gereken şeyleri yaşatmıştı ama o adamın da ölmesi gerekirdi. Başka çocuklara eli değmemeli, bakışları dokunmamalıydı.

 

“Hala onu iyi olarak mı görüyorsun?” Çağrı abimin sorusu ile iç çektim.

 

“Her baba dediğimde ortaya çıkan oydu. Kendi yöntemleriyle de bana zarar veren her şeye son verdi.” Baybars Beyin gelmesini isterdim lakin gelememişti. Ya da gelmemişti.

 

“Bunun nedeni de Sarhun.” Öfkeli homurtusu ile tebessüm ettim.

 

“Evet, biliyorum.”

 

“Ve ona rağmen hala o adamı seviyorsun. Bunca şeye rağmen!” diye hayıflandığında yağan kardan bakışlarımı alıp abime çevirdim. O zaten bana bakıyordu. Arem’in çenesine attığı yumruktan dolayı orası morarmıştı.

 

“Sevmek, affetmek veya ona dair tüm kötü anları bir köşeye atmak demek değil abi.” Başımı yeniden omzuna koydum. “Kabul etsem de etmesem de ben, o adamı bir kere sevdim ve her bir sevgim bana ağır bedeller ödetti. Onu seviyorum ama affetmedim.”

 

“Onu sevme de!” Küçük bir çocuk gibi yakındığında güldüm. Küçük, kısık ve içine serpiştirilmiş bir avuç acı olan bir gülüş.


 

“Belki bir gün.” Başımı omzundan kaldırdım. Sıcacık ve güven veren kollarının arasından çıkıp ayaklandım. “Ama bugünlük bu kadar yeter. Artık uyuyalım.” Bakışlarım saati buldu. Yeni bir güne girdik, önceki gün rakamlarda son buldu ve beklediğim prens gelmedi.

 

Dudağımın bir kenarı kıvrıldı. Benim gibi birine prens gelemezdi zaten. Benim gibi birine bir şeytan yakışırdı ve aklımda cirit atan adam da bir prens değil gibiydi.

 

“Bu gece yanında kalmamı ister misin? Belki de Enis?” Bakışlarım saatten ayrılıp abime döndü.

 

“Enis ne durumda?” Hepsine uyuyacağımı söyleyip odama çekilmiştim. Enis ise bir köşeye sinip tekrar tekrar oynayan videoyu izliyordu. Videoyu almıştım. Görüntüler hiç canlanmamış, ekranda hiç var olmamış gibi silinip gitmişti ama Enis hâlâ oraya bakıyor ve sanki görüntüler yeniden canlanıyormuş gibi izliyordu.

 

Kalk, demiştim. Sorun yok, ben iyiyim, bunların hepsi de geçmişte kaldı; demiştim ama şu an ki Asya’nın dudaklarından kopanlar Enis’e ulaşamıyor gibiydi. O yedisindeki Asya’da takılı kalmıştı.

 

Ve o an öğrendğm bir diğer şey ise Baybars Beyin gerçekten de kalbinden rahatsız olduğuydu. Kaçırıldığım vakit, kalbi yükü kaldıramamış ve ilk çöküşünü o an yaşamıştı. Durmadan kalbim diyen adamın şaka yaptığını sanmıştım. Meğer değilmiş.

 

O ilaçlarını içerken Enis’in ellerinden tutup sürüklemiş ve odasına götürmüştüm. O da ilk kez kaçmak için uyumayı tercih etmiş ve yatağında gözlerini yummuştu. Uyuyabilmiş miydi bilmiyorum. Gözlerini yumduğunda daha fazla ona yük olmamak için odadan çıkmıştım. Yanında kalmamı isteyeceğini bir an sandım ama bakışlarını benden ayırıp arkasını dönmüş, cenin pozisyonuna geçip dev gibi olan cüssesini sanki benden gizlemeye çalışır gibi davranmıştı. Sanki utanıyordu.

 

Sanki ikizim benim gözlerime bakmaya çekinir olmuştu.

 

Bu gece ona istediği o yalnızlığı ve uykuyu vermiştim. Zihnindeki kaosu yaşamadan kalbi asla rahatlamayacaktı. Yarın sabah kafasına vura vura artık müdahale ederdim.

 

“Odasına girdiğimde uyuyordu.” Tek kaşım havaya kalktığında derin bir soluk verip ayaklandı. “Yani, uyuyor gibiydi ama uyumamıştı.”

 

“Diğerleri?”

 

Elleri saçlarının arasına girdi. Ne diyeceğini düşünürken orada takılıp kaldı elleri. “Derbeder, mahvolmuş, kahrolmuş, ölmek ister gibi… Tüm tanımlara uyan bir aile alt katta şu an var.”

 

Yatağıma geçip yorganı üstüme örttüm. Göz bandımı da elime alıp ona baktım. “Abi?” diye kafa karışıklığı ile ona baktım.

 

“Efendim güzelim,”

 

“Ne hissetmem gerek?” Ben bilmiyorum. Şu an ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. O söylese belki doğru duyguyu hissederdim.

 

Elleri, saçlarının arasından düştü. Yumruk oldu, bakışlarını benden kaçırdı ama konuşmadı da. “Abi,” dedim tekrardan. “Bana yardım edersin sen. Ne hissetmem gerek?”

 

“Asya,” dudaklarından kopan ismim yakarır gibiydi. “Ben de bilmiyorum. Ben de artık hiçbir şey bilmiyorum, be abim.”

 

İşte bu kez mutlu oldum. Demek o da bilmiyordu. Yani bu kez duygularımdaki kargaşa normaldi.

 

“Teşekkür ederim, abi.” dediğimde anlamadı. Yüzündeki kargaşa bile beni mutlu etti. Bilmiyor gerçekten de. Ben de bilmiyorum. Demek normal olan bu.

 

“Sen dinlen o zaman. Yarın yeniden gelirim.” dediğinde başımı salladım. Yanıma gelip yanağıma sıcak bir öpücük bırakıp saçlarımı okşadı, ardından da odanın tüm ışıklarını söndürüp gitti ve benim için bir gün daha son buldu.

 

Geçmişimdeki her bir acı gün yüzüne çıktığında ruhumdaki ağırlığı azalıyordu. Sanki o acıyı artık benim taşımama gerek yok da, Hardemir ailesi benim adıma artık taşıyacakış gibi. Artık daha rahat nefes alabiliyordum, daha rahat uyuyabiliyordum ve artık daha özgürdüm.

 

Beni sokmaya çalıştıkları kalıplara uymadığımı, asıl benliğimi gördükleri için daha özgürdüm. Ruhumdaki prangalar dahi tek tek kırılır gibi.

 

Ve uyudum. Garip bir uykunun teslimiyetine düşmüş, kulağımın dibinde fısıltılara uyanır gibi olmuştum ama birden bilincimi yitirir gibi oldum.

 

Etrafımdaki sesleri, dokunuşları hissedip uyanacağım an bilincim gitmişti.

 

______


 

Keskin bir soğukluk, tenimde kesikler açıp geçiyor sığındığım uykuda kalmama neden oluyordu. Uyanmak istemiyordum. O kadar soğuktuki uykumdaki sıcak odanın içinden çıkmamak için uyanmak istemiyordum.

 

Ama göz kapaklarım tüm itirazlarıma rağmen aralandı. Bu kez keskin bir soğuklukla beraber keskin bir ışık gözlerimi delip geçti. Her yer bembeyaz, ışık huzmeleri karlara çarpıp yansıdıkça etraftaki ışık daha da can yakıcı bir hal alıyor, gözlerimi açmakta zorluk çekiyordum.

 

Doğrulmaya çalıştım. Vücudum gibi avuçlarımda kara gömüldü.

 

Ben en son evimde odamda uyumuşken şimdi etrafımı saran bu ağaçlar ve yerdeki karın manası da neydi?

 

Benim dışarıda ne işim vardı!

 

Titreyen dişlerimle beraber konuşmaya çalıştım. “Lan, Peri beni uyurken mi attın?” Gelen hayvan sesleri ile gözlerim irice açıldı. Hızla etrafımı taradım. Ayak izleri dahi yoktu. Karların içinde var olan tek iz, demin benim içinde olduğum kardı.

 

“Saçma bir rüya!” Başka bir ihtimal olamaz!

 

Yürümeye başladığım ilk an karların içine yüz üstü düştüm. Yüzümü karların içinden çıkarıp karlara öfke ile vurdum. “Hangi şerefsiz beni buraya getirdiyse onu bitireceğim!”

 

Bedenim tir tir titriyor, soğuktan çişim geliyordu. Etrafa bakındım. “Bari tuvalete gitseydim! Açık alanda da işeyemem ben!”

 

Hiçbir ses yoktu. Demin gelen hayvanların sesi dahi bir an kesilmiş gibiydi. Derin bir soluk almak istedim, içim buz tuttu. Burnumu kazağımın içine gömüp nefesimi içime üflemeye başladım. Adım attım. Bu kez düşmedim ve o an bakışlarım ayağıma takıldı. İki tane üst üste çorap giymiştim. Doğrusu altta uzun, üstünde ise kalın kışlık fosforlu turuncu bir patik vardı ve ben gece bunları giymediğime emindim.

 

Birileri beni karların içine atmadan önce ayaklarımı sıcak tutmanın derdine mi düşmüştü?

 

Dün gece yatağa girdiğime ve uyuduğuma çok emindim. Bir ara sesler duymuş, uyanacağım vakit ise… Gerisi yoktu bende.

 

Etrafıma bakındım. Bir çıkış aradım ama her yer aynı, tüm ağaçlar dahi aynı. Parmaklarımı hissetmiyordum. Kazağımın içine ellerimi çekip yine etrafa bakındım ama ne nerede olduğumu biliyordum ne de günün hangi aralığında olduğumu.

 

Saat sabahın onu muydu yoksa öğlen üç dört müydü?

 

“Kimse yok mu?” diye bir ihtimal bağırdım. Ses yoktu, burada bir başımaydım. “Ama ben sizi bulup bu ormanı, mabadınızda mobilyaya çevirmez miydim!”

 

Şeytanın aklına bu pislik gelmezdi. Gözlerimdeki yaşları hissedince ellerimi kazağın içinden çıkarmaya korkmuş ve başımı eğip yanaklarımı omzuma sürmüştüm. Bu cehennemden çıkmalıydım.

 

“Bir bulsam bunu yapanı!” Kara yine düştüğümde kalkmadım bu kez. Soğuk karın içinde oturup etrafı izliyor ve soğuktan akan burnumu içime çekiyordum.

 

“Kimse yok mu?” Sesimi ben dahi zor duydum. Ben bile kendime şu an yetemezmişim gibi hissediyordum. Eğer sıcak bir yerde olsaydım ağlardım ama burda ağlarsam yanaklarım yaşlardan üşürdü diye ağlayamıyordum bile.

 

İçinde olduğum kargaşadan dolayı daha da ağlamak istedim.

 

“Yirmi dört yaşında bir kadınsın Asya! Kalk ayağa!” Götüm buz tutmuşken zordu.

 

Ama yine de ayağa kalktım. İlerledim. Nereye gittiğimi, nereye varmaya çalıştığımı bilmeden soğuk karda ayaklarımda iki çorap dışında hiçbir şey olmadan yürüdüm.

 

Eğer beni yine karların içinde bir ormanda yapayalnız bırakan Sarhunsa bu kez onu kendi ellerimle boğardım!

 

Saatlerce yürüdüğüme emin olduğum bir an durdum. Nefes nefese ne kadar yol kat ettiğimi görebilmek için arkamı döndüğümde ilk uyandığım yerdeki izlerimi görebildim. Bana saatlerce gelen o süre en fazla beş dakikaydı.

 

Dudaklarımı araladım, çığlık atabilmek için ama karların içinde bir ormandayken çığlığım yüzünden bir çığa neden olmak, o çığın altında kalmaktan bir an korktum. Dudaklarım hızla kapandı.

 

Burdan çıkmam gerekiyordu. Ya kurda kuşa yem olacaktım ya da soğuktan buz kalıbına dönüşecek ve yüz yıl sonra bilim insanları beni labaratuvarlarda denek olarak kullanacaktı.

 

Bu kez en az bir saat yürüdüğüme emindim. Her çıtırtıda tedirginlikle etrafıma bakınıyor, her seste bir umut ile etrafıma bakınıyor kurtuluşumu arıyordum ama her defasında umutlarım boşa gitti ta ki yanımda keskin bir sesle geçen okla.

 

Hızla bedenimi yere atıp saklanmak gizlenmek istedim ama karların içinde kırmızı pijama takımım, fosforlu turuncu patiklerim ile saklanmam pek mümkün değildi. Korkuyla başımı doğrulttum. Kimse yoktu. Bir ok daha gelmedi. Doğrulduğumda kolum sızladı. bedenimi yere atarken sol kolumu incitmiştim. Söylenmek yerine sessiz kaldım, saklanmak da istedim ama benim görmediğim ama buralarda olup her hareketimi izlediklerini belli eden kişiler tarafından çok da güzel uyarılmıştım. Hatta an itibariyle kimin beni aldığını biliyordum.

 

Örgüt beni de diğer varisleri de bu ormanın içine atmış ve yarışımızı resmen başlatmıştı.

 

Eh en azından bir köşede işeyip de o sapık heriflere görüntülerimi vermemiştim. Eminim ki o Resul onun videosuna karşı, bana kullanabileceği videoların peşine düşmüştür.

 

Nah bulurdu!

 

Okun saplandığı ağaca baktım. Ucunda bir kağıt parçası vardı. Oraya doğru ilerledim. Attığım her adım ayağımdaki parangaları daha da ağırlaştırıyormuş gibiydi. Bedenim kaskatı olmuş adım atarken artık zorlanıyordum. Burda daha ne kadar kalacağımı bilmiyordum. Bir saati daha devireceğimi de düşünmüyordum.

 

Oku tutup kağıdı, ağaca iyice yasladım ve oku ağaçtan çıkardım. Ne kağıt yere düşmüştü ne de daha fazla zarar görmüştü. Burnumu çekip oku pijamamın bel kısmındaki lastiğine sıkıştırdım ve kağıda bakındım.

 

Bir haritaydı.

 

Aferin size! Yıl olmuş bilmem kaç bunlar sanki orta çağdaymışız gibi sınavlara tabi tutuyordular bizi.

 

Haritanın tam orta noktası delikti. Okun ucu bilerek oraya denk getirilmiş gibi ve tam orta noktaya giden altı çizgi vardı. Benim bulmam gereken ilk şey nerede olduğum ve hangi çizgiyi yani yolu takip etmemdi. Burnumu bir kere daha çekip etrafıma bakındım.

 

Etrafımda sadece ağaçlar vardı. Ağaçların her biri de birbirine benziyordu. Evet, çiçekçilik yapıyordum ama ormanın içindeki bu denli fazla ağaç türünü de bilemezdim sonuçta.

 

Tekrardan haritaya baktım. Sol tarafta kalan bir nehir vardı. İki yolun başlangıcı orasıydı. İki varis oradaydı anlaşılan. Haritanın sağ tarafında ise tek bir yol vardı. Varislerden biri bataklık tarzı bir alandaydı.

 

Kuzey ve güneyde birer tane, kuzeydoğuda da birer yol vardı. Eşit dağıtılmamıştı. Aklım sol tarafta ikili olan yolda kaldı. İki varis beraber mi hareket ediyordu? Ya da yolları paralel olmasına rağmen eve kadar kesişmiyor muydu?

 

Umarım kesişmezdi.

 

Ne etrafımda bataklık vardı ne de nehir. Üç yol gitmişti ve geriye üç yol kalmıştı. Sıkıntıyla bir soluk verdim. Gözümün önü buhar oldu.

 

“Ben şimdi hangi yolda olduğumu nasıl anlayacağım?” Haritaya daha dikkatli baktım. Nehir vardı!

 

Nehir hangi yönde olduğumu bana gösterirdi. Eğer yüksek bir ağaca tırmanırsam nehri bulur ve suyun akış yönünü de bulabilirdim. Haritaya son kez baktım. Kuzey bölge daha yüksekteydi. Ben yolu yürürken düzlükte olduğumu sanabilirdim ama harita gerçeği somut bir şekilde önüme seriyordu.

 

Suyun akışı yukarıdan aşağıya, kuzeyden güneye yani. Eğer tırmandığım ağacın tepesinde suyun akış yönünü de bulabilirsem kuzey de mi güney de mi olduğumu anlayabilirdim.

 

Haritayı iyice katlayıp sütyenimin içine yerleştirdim. En güvenilir yer şu an orasıydı. Belimdeki oku çıkarıp ağacın en alt gövdesine sapladım ve ağaca tırmanmaya başladım.

 

Zor olmamıştı. Sarhun vaktinde beni bunlara alıştırmak için iyi eğitmişti ve uyuşan, soğuktan kaskatı kesilen ellerime rağmen ben ağaca zorlanmadan tırmandım. En yüksekteydim. Zirvede olmaktan hiçbir zaman korkmamıştım.

 

Sütyenimin arasından haritayı çıkarıp daha detaylı incelemeye başladım. Öncelik nehir ve nehir şu an sağ tarfımdaydı. İleride net bir şekilde nehir ve etrafındaki düzlük, çıplak alan belli oluyordu. Su, yukarıdan akıyordu yani Kuzeyden. Şu an yönüm Kuzeye bakıyordu. Aşağı dikkatlice baktım. Oku sapladığım yer ters yöne bakıyordu.

 

Okun konumu güney.

 

Kuzeyden aşağıya doğru inen bir yol vardı. Bir an kafam karıştı.

 

Durdum ve derin bir soluk aldım.

 

“Sakince düşün Asya. Eğer sen Kuzeyde olsaydın, su senin olduğun yerden gider uzaklaşırdı. Ama güneyde yani aşağıdaysan su sana doğru geliyormuş gibi olurdu. Su aşağıya doğru geliyor yani.”

 

Gözlerimi hızla açtım. Aynen öyle!

 

Hızla aşağı indim ve oku sapladığım yerden geri alıp tersi yöne doğru yürümeye hatta koşar adımlarla ilerlemeye başladım.

 

Yukarı çıktıkça ağaçlar azalıyor, daha geniş bir alana çıkıyordum. Kar tabakası ise daha yoğundu. Bir an durup geri dönmeyi düşüneceğim kadar.

 

Düzlüğe çıktığımda haritayı tekrardan çıkardım. Orta alanda beni ne bekliyor bilmiyordum ama oraya ulaşmam gerektiğini biliyordum. Haritada gösterilen yoğun ağaçlık alandan çıkmıştım. Güney yönünden kuzeye de gidiyordum ve olduğum alan beni bir uçuruma doğru götürüyordu. Evet, okun deldiği yer uçuruma yakın bir yerdi.

 

Uçurumun kenarında ceylanlar daha çabuk avlanır, ölümü daha yakın olur. Biliyorum ama tek çıkışımda orası gibiydi. Yürüdüm yine de. Hava daha da bozmuş kar yağmaya başlamıştı. Artık arkamda bana ait izler dahi çabucak siliniyor, burda ölsem karın altında gömülüğü kalacağımı bana adeta haykırıyordu.

 

Kollarımı iki yanıma sardım. Bedenimi yağan kara inat sıcak tutmaya çalıştım. Haritaya göre az kalmış olması gerekiyordu. Göğe baktım. Ne saat anlaşılıyordu ne de günün başı mı sonu mu olduğu.

 

Yutkunmaya çalıştım. Keskin kar kokusu ve buz gibi soğuk hava boğazımı deşti.

 

Öksürdüm ard arda.

 

Yine de pes edemedim. Pes edecek şansım yoktu.

 

Aklımı soğuktan uzak tutmaya çalıştım. Düşün Asya.

 

Buradan çıktığında seni karların içine atan o şerefsize yapacaklarını düşün. Buz sarkıtları ile midesini nasıl deşeceğini düşün!

 

“Hepinizin benden çekeceği var.” Yine öksürdüm. Gözlerimin önü artık kararmaya bacaklarımdaki güç tükenmeye başlamıştı.

 

“Savaşmadan kaybetmedim demem en azından.” Dizlerim büküldü. Duruşum sarsıldı ve ben kendimi yeniden karların içinde bulacakken sıcak bir bedeni tenimde hissettim. Ardından sıcacık bir üst, bedenimi sardı. Hızla sarıldım o sıcaklığa, sıcaklığı hissettikçe gözlerim yaşardı. Ağlamadım. Sadece yaşlar yerini aldı.

 

Burnuma dolan Merih abimin kokusu ile iç çektim. “Abi,”

 

“Yetiştim güzelim, yetiştim.”

 

Uyuşan bedenim gevşedi. Zorla açmaya çalıştığım gözlerimi zorlamaya son verdim ve güvendiğim kollara bedenimi bıraktım.

 

Belki hayaldi, belki de soğuktan beynim de uyuşmuştu ama umrumda değildi. Hayali dahi sıcak ve güvenliydi.



 

İki Buçuk Saat Sonra



 

Gariptir ki ne zaman kaybettiğimi düşünsem bir el hep uzanır ve dipteki o kuyudan beni kurtarırdı. Göğün parlak ışıkları en çok dipteyken canımı yakar, dipte oluşumu, zirveyi hak etmediğimi, kirin içindeyken hafızama kazırdı. Parlak ışıktan kaçınmaya çalışırken Merih abim gece gündüz demeden o şemsiyeyi açar ve yağmurdan değilde canımı yakan ışıktan beni korurdu sonra da elleri kuyunun içine uzanır, beni kurtarırdı.

 

Tüm pisliğim ve kirim ona da bulaşırdı lakin umursamazdı. Yüzünde hep bana karşı bir şefkat, güzel bir gülüş yer edinirdi.

 

Şu an önünde durduğum mağara gibi.

 

Mağara derken garip duruyordu. Kendimi yabani bir hayvan gibi hissetmeme neden olmuştu ama gerçek bu.

 

Saatler önce soğuktan bayılmışken şu an haritadaki o orta noktada duruyor ve kazandığımı karşımdaki kamareye sırıtarak belli ediyordum.

 

Evet, her şey bitti derken ben de kendimi burada beklemiyordum.

 

Merih ve Semih abim buradaydı. Buralarda bir yerde. Semih abim kameraları etkisiz hale getirirken Merih abim benim yardımıma koşmuştu. Daha ben düşmeden beni tutmuş ve yanındaki ekipmanlarla bedenimin vücut ısısını yeniden yükseltmeme neden olmuştu.

 

Çok fazla soğukta kalmamıştım. Dediğine göre bir saate yakın soğuktaymışım. Bu yüzden ısındığım gibi uyanıp kendime gelmem normalmiş. Bir an öldüğümü dahi düşünmüştüm oysa!

 

Kurdun, çakalın midemi deşip afiyetle beni yediğini dahi hayal etmiştim. Çok korkunçtu!

 

Bir mağaranın önündeydim ama ben yine de kapıyı çaldım. Mağaralar bile bu devirde modernize edilmiş, canım.

 

Bir kez tıkladım, bir kez daha ve üçüncüye kamadan kapı sertçe açıldı. Endişeli bakışlar ile bana bakan kişi Aremdi. Anında sırıttım.

 

“Naber, yakışıklı?”

 

Benim alayımdan bir uzak yüzündeki tüm tedirginlik buhar olup uçtu, yüzünde bir rahatlama sonra şenlikler kuruldu. Kolumdan tuttuğu gibi beni göğsüne çekti.

 

“Nerdesin sen be, kızım?” diye sitem edip kollarını etrafıma daha da sardı, biraz daha sıksa suyum çıkacaktı. Kolları etrafımdan söküldü aynı hızla yanaklarımı buldu, gözleri endişeyle bedenimi taradı. “Bir şey oldu mu? Üşüdün mü? Çok üşüdün mü güzelim?”

 

Yanağımdaki ellerinin baskına rağmen tebessüm ettim, doğrusu etmeye çalıştım. “Üşümedim.”

 

Gözleri bedenimi tarıyor, sözlerime inanmıyordu. Sanki ondan gizlediğim bir yaram vardı. Sözlerim, ona ulaşmıyordu. Ellerim, yanaklarımın üzerinde duran ellerinin üstüne koydum. “Ben iyiyim.”

 

“Ama geç oldu. Dışarısı da soğuktu.” Öfkesi hızla yerini aldı. “Çıkmak istedim, seni bulmak için bu mağaradan çıkmak istedim ama kimse kapıyı açmadı.”

 

“Arem, beni biraz daha kapı önünde tutarsan evet donacağım.” Sesimde tatlı bir haylazlık vardı. Ama yine de hala endişeli adama bu haylazlık olarak değil de kabusta ondan yardım dileniyormuşum gibi davrandı.

 

Elleri telaşla yanaklarımdan düştü. Elimi tutup içeriye sürükledi beni. Bu arada dudaklarından dökülen homurtuları duyuyor ama anlamıyordum. Kendine sinirli gibiydi.

 

İçeriye girdiğimde şaşkınlıkla etrafa bakındım. Dışarıda gördüğüm o mağara içeriye girdiğimizde çok şık bir şekilde dekore edilmiş, bölümlere ayrılmıştı. İçerisi gerçek bir eve dönüştürülmüştü. Doğa, her zaman insana yuva verirdi.

 

“Buraya bayıldım.” dediğimde beklemediğim bir ses mağaranın salonunda yankılandı.

 

“Ben de bayıldım.” Ceyhun’un alaylı sesini duyunca yüzümü ekşitip Arem’e baktım. “Hem de gerçek anlamda.”

 

İleriye doğru gititiğimde koltukta uzanmış ve alnına bir buz torbası koyan Ceyhun’u gördüm.

 

“Ne oldu sana?”

 

“Gebersin it.” Arem, yine elimi tutup ilerideki sobaya doğru yürüttü. “Sen gel ısın. Sana yemek de getireceğim.”

 

Arem’in peşinden tıpış tıpış yürüdüm. İçerisi gerçekten de çok sıcaktı. Sobanın dibindeki küçük ama kalın yer minderlerinden birine kuruldum. Ellerimi ileriye doğru uzattığımda Arem’in bakışlarındaki telaş silinmiş gözleri kısılmaya başlamıştı.

 

“Arem, yavrum her şeye atlama bir!” Ceyhun söylenip koltukta doğruldu. “Bak şimdi, Asya. Ben tam birinci olarak buraya geliyordum ki bir ayı gördüm.” İrice açtığı gözleri ile bana bakıyordu. “Hem de siyah bir ayı!”

 

Kaşlarım anında çatıldı. “Siyah ayılar genellikle Amerika’da olur. Gördüğün şeyden emin misin, Ceyhun?”

 

Bir an duraksadı. Bakışları yere değdi. “Evet,” Bakışları ben ve Arem arasında gezindi. “Yemin ederim siyah iri bir ayıydı. Aşırı korkutucu duruyordu. Direkt bana saldırmaya çalıştı. Ben de nehre atladım. Şerefsiz peşimden girmeye çalıştı bir de!”

 

“Siyah ayılar, suda peşinden gelmez hatta genelde saldırgan da değillerdir.” Sıkıntıyla bir soluk verdim. “Ceyhun, sen bu ayının yavrularına zarar mı verdin?”

 

Bana şaşkınlıkla baktı. “Kızım, ben ayıdan korkarken bir de ayının yavrusuna mı yaklaşacağım. Tövbee!”

 

“Siyah ayılar hakkında bu kadar şeyi nerden biliyorsun?” Arem’in şaşırdğı nokta ise başka bir şeydi.

 

“Türkiye geneli saat yedi ve sekiz de hep haberler oluyor. Haberler de hep aynı olunca bende o saatte aktif olan belgeselleri izlemeye başlamıştım. En saçma yemek tarifini, araba parçasının nereden bulunabilieceğini ve nasıl tamir edileceğini biliyorum desem.”

 

Kaşları yukarı doğru yükseldi. “Boş vakitlerini değerlendirmen iyi.” Ayağa kalkıp ilerideki kapıya doğru yürüdü. “Ben sana yemek getireyim.” Bakışları tehditkar bir şekilde kıçını tutup sızlanan Ceyhun’a döndü. “Lan, it! Senin gözünde kardeşime değmesin.”

 

Ceyhun, eli kıçında dönüp Arem’e baktı. “Sence bu halde bakabilir miyim?”

 

“Bakmam demiyor da bakabilir miyim diyor?” Kıkırdadığımda ikisinin de bakışı bana döndü. Arem’in öfkeli bakışlarını görünce şirince tebessüm etmeye çalıştım. Kaşlarını çatıp mutfak olduğunu tahmin ettiğim alana doğru gitti ve ben Ceyhun ile baş başa kaldım. İkimizde birbirimize garip bir ifade ile bakıyor, garipleşen ortamda ne yapacağımı bilemez gibi birbirimize bakınıyorduk.

 

Kıçını kaşıyıp konuştu. “Çok dikkatli baktın. Nazar değmesin, değil mi?”

 

“Salak mısın?” Anında yüzüm ekşidi. Ona sırtımı dönüp tamamen sobaya döndüm.

 

“Kızım, aslında ben çok zekiyimdir!” Homurtusu ile omzumun üstünden sere serpe uzanan adama baktım.

 

“O zeka parıltısını sende göremiyorum.”

 

Başını sertçe koltuğa bırakıp inledi. “Bak işte bu kalbimi delik deşik etti.”

 

“Gerçek anlamda da delik deşik edebilirim.” Alaylı sözlerim ile bakışları bana döndü. Şüphe vardı.

 

“Ben sana bir şey yapmadım?” Buna rağmen yapar mıydım?

 

Omuz silkip önüme döndüm yeniden. Ellerimi bacaklarıma sürüp fazla ısıyı tüm bedenime yaymak istedim bir an. “Herkes, herkese her şeyi yapmıştır.”

 

“Ne?” diye şaşkınlıkla çığırdığında bir an gülmek istedim ama yorgunluktan gülmek dahi zor geldi.

 

Sorusunu es geçtim. “Diğerleri daha gelmedi mi?”

 

Arkamdaki üfleme sesi geldi. “Selçuk geldi ama eve girmeden Arem, onu durdurdu.”

 

Hızla ona dönüp konuşmasının devamını daha dikkatle dinlemeye çalıştım ama adam sustu. “Eee?”

 

“Ne Eesi?” Diye sinirlenip bana bakındı. “İşte senin herifler seni arıyor dışarıda.” dediğinde şaşkınlıkla ona bakıyordum.

 

“Benim herifler derken? Bir de neden Arem çıkmadı da Selçuk’u peşimden yolladı?”

 

Uzandığı yerden doğrulup esnedi. “Kızım sen buraya nasıl tek başına geldin, hayret ediyorum! Mağaraya giren bir daha çıkamaz. Kapı başkaları tarafından kontrol ediliyor. Arem, kapıyı açamazdı bu yüzden birilerinin dışarıdan gelmesini ve kapının otomatikman açılmasını bekledi. Gelen de tabiki de beyaz atlı prensimiz, Selçuk Koraldı!” Ellerini iki yana açıp Selçuk Koral kısmını reklam yapar gibi gevşek gevşek konuşması ile kalkıp onu dövmek istedim. Ben ciddiyetle soru sorayım o işin dalgasında olsun!

 

“Eeee?” diye yeniden yükseldiğimde yüzünü buruşturup bana baktı. Senden olmaz der gibi.

 

“Seninle de ömür geçmez,” Sobayı karıştıran uzun şiş ile onu damgalamayı o an düşündün. Neyseki konuşmaya devam etti. “Arem, kapı açılınca hemen çıkmaya çalıştı ama üstünde bi on-on beş tane kırmızı nokta olunca duraksadı. Burda geberip giderse sana faydası dokunamayacağı için Selçuk’a olanları anlattı ve tabiki de prensimiz her şeyi bir kenara bırakıp seni bulmaya gitti. Giderken Temur’u sürüklediğini de gördüm.”

 

“Temur’u neden sürüklesin ki? O bulunmadığımı bilse kendisi zaten çıkardı.” Temur, beni yarı yolda bırakacak bir dost değildi.

 

“Ne bileyim kızım ben!” diye söylenip ayaklandı ve bu kez de ayakta esneme hareketleri yaptı. Yukarı kalkan kolları ile adinos kasları önüme serilince bakışlarımı kaçırıp önüme döndüm. “Büyük ihtimale Selçuk senin ismini vermemiştir.”

 

“Neden ki?” Elime aldığım sobanın şişi ile sobayı karıştırmaya başladım.

 

“Kıskançlığından, kudurukluğundan.” dediğinde sesi çok yakınımdaydı. Başımı kaldırıp tepemdeki ayıya baktım. Ciddi anlamda bir ayı gibiydi. Varislerde en uzun ve iri yapılı olan oydu. İki metreyi bulan boyunun yanında benim bir altmış yedilik boyum biraz denizde kum gibi kalıyor gibiydi.

 

Sobanın üstündeki ibriği kontrol etti ve ısınan su ile keyiflendi. “O zaman Hardemir Korgöz Doruker Koral ve Töre Prensesi, ben suyumu alıp banyoya kaçar. Sana bol istirahatlar.”

 

Alttan altan ona nasıl bakıyorsam yüzündeki sırıtma silindi. Öksürüp yeniden bana bakındı. “Kızım ne si…”

 

“Düzgün konuş lan yavşak!” Arem’in öfkeli sesini duyduğumuzda ikimizde ona döndük. “Ve kardeşimin dibinden uza! Yoksa sikerim belanı.” Elindeki tepsi ile acele ile bize geldiğinde Ceyhun benden uzaklaştı.

 

“Hiç çekilmiyorsunuz! Benim kankam Nizam’ım nerde ya?” diye söylene söylene en köşedeki kapıya doğru gitti ve içeriye girip beni Arem ile yalnız bıraktı.

 

“Sinirlerimi bozuyor bu şerefsiz.” Homurdanan Arem’e alayla baktım. “Varislerden sinirini bozmayan biri var mı, peki?”

 

“Sen.” diye anında yanıtladığında güldüm.

 

“Emin misin?” diye sorduğumda bu kez düşündü. Kaşları çatılmış, düşünceli bakışları üzerimde geziniyordu.

 

“Haklısın. Küçük bir çocuk gibi ordan oraya koşan sen biraz daha fazla sinir bozucusun.” dediğinde ağzım açık ona baktım.

 

“Arem,” diye yakındım. “Hemen sattın mı beni?”

 

Hoş bir erkeksi kıkırtı koptu dudaklarından ve elindeki tepsiyi önüme bıraktı, tepsideki ekmeği de alıp sobanın fırının içine koyup ısıtmaya başladı. “Ben kıyar mıyım sana be güzelim?”

 

Nazlı nazlı omuz silktim. “Kıydın ya demin!”

 

Sobanın kenarındaki çaydanlığı alıp ikimize çay koymaya başladı. “Sinirlen diye yaptım.”

 

Kaşlarımı çatıp ona baktım. “Bak, hiç kız babası vibe almadım şu an senden. Erkek babası gibi davranıyorsun.”

 

Önümdeki çay bardağı dolunca, doldurma işlemine ara verip bana baktı. “O nasıl oluyor? Ben gayette kız babası olurum. Senin üç yaşındaki haline de çok iyi babalık yapıyordum.”

 

Cık cıklayıp söylenmeye başladım. “Arem, ben bebekken sen beni oyuncak bebeğin olarak görüyormuşsun ya!”

 

Anında sırıttı. “İşte daha o zamanlardan beri staj yapıyorum. Elime bir bebek verin de nasıl iyi baktığımı görün.”

 

“Aremcim, dayı olmak istiyorsan vazifemi yerine getirebilirm ama lütfen herkes kendi bebeğinde stajlık yapsın.” Aslında sıra bana gelene kadar ben tüm Hardemir erkeklerinin bebekleri üzerinde staj yapabilirdim ama otuzu deviren Hardemirleri düşününce de sırayı anında bozuyordum. En iyisi bir bebeğim olursa bunlardan saklamak.

 

Baha ve bebeğimi yan yana hayal edemiyorum!

 

“Seksen sene sonra dayı olabilirim!” Homurdana hormudana konuşması ile çatalın tersi ile onu dürttüm.

 

“Sana sormadım ne zamn diye!”

 

Anında yüzü düştüğünde gülmemek için yanağımın içini kemirmeye başladım. “O değil de sen neden Selçuk’u dışarıda bıraktın?”

 

O’da çayını doldurduğunda sırt üstü uzandı ve elini yanağına yaslayıp büyük bir keyifle çayından bir yudum aldı. “Arada bir kullanışlı oluyor itler.”

 

Ayıplar gibi baktım. “Senin kardeşin ya! Arayacaksan sen arasaydın.”

 

Bir yudum daha aldı. “Madem aşık, uğrunda kaybetmeyi de öğrensin it.” Evet, kaybetmişti ilk oyunu.

 

Buraya gelen ilk üç kişi avantajdaydı.

 

“Peki Nizam nerde? O bu kadar geç gelebilecek biri değil.” Nizam zorlu bir rakipti.

 

Kaşları sorgular şekilde yukarı kalktı. Bu kez çayından içerken sesler çıkardı. İnadıma yapıyordu. “Maşallah tüm varislerin, Nezirlerin cv’si canım kardeşimde var.”

 

Bu kez afiyetle çayını yudumlayan bendim. “Biz de birileriyiz işte, Aremciğim.”

 

“Dağlılardan uzak dur.” Yüzündeki tüm ciddiysetsizlik silindi. Yerini tedirginlik yer aldı. “Nizam Dağlı’nın da sakın radarına takılma.”

 

“Senin Serra Dağlı’nın radarına takılman gibi mi?” Dalga geçmek için söylememiştim. Bundan dokuz yıl önce her şeye rağmen Dağlılar ve Hardemirler arasında bir nişan olmuştu.

 

Arem Hardemir, deli gibi aşık olduğu kadınla nişanlanmış ve sonrada o kadın tarafından terk edilmişti. O kadının duyguları olduğunu dahi düşünmüyordum. Buz gibi mavi bakışları, kor lavlardan çaldığı saçları vardı. Beyaz teni de işin içine katılınca gördüğüm tek şey bir vampirdi. Çıkıp bana ‘Ben vampirim!’ dese inanırdım. Ve bu simasındaki vahşete rağmen güzelliği reddedilmeyecek bir derecedeydi. Kadının güzelliği vahşet kokuyordu.

 

Arem’in aşık olmasını anlıyordum. İlk baktığımda bakışlarımı kadından alamamıştım ama bana dönen buz gibi mavi harelerini gördüğümde yemin ederim karnımda keskin bir sızı hissetmiştim. Korkudan.

 

“Asya,” dedi acı içinde. Gözlerini yumup bedenini tamamen yere bıraktı.

 

“Onu hala seviyor musun?” Sorum ile kapalı gözleri açıldı. Ordaki cansızlığı gördüm. Bir çok insan vardı, kalabalıklar içindeydi ama her biri ölü. Bir mezarlığın içindeki insan yoğunluğu gibiydi. Sayıca fazla, canlılık bakımından sıfır.

 

“Ondan nefret etmeye çalışıyorum.” Zorla yutkunduğunda çayımdan bir yudum aldım.

 

“Hayret onu nasıl kaçırmadın!” diye beni ilk kaçırdığı güne laf soktum. Bakışları alayla bana döndü.

 

“Sen bir Hardemirsin. Yerin de yurdun da belli.” Kaşlarımı çattım.

 

“Hani pişmandın!” diye yükseldiğimde değişen konudan memnun bir ifade ile bana baktı.

 

“Tabiki de pişmanım,” nedense bana öyle gelmiyordu. “Bak bir daha kaçırdım mı seni? Hem kaçırma falan,” yüzünü ekşitti. “Hiç kulağa hoş gelmiyor. Ben sadece sana gerçek evini göstermek için bacakların da yorulmasın diye yardım ediyordum”.

 

“Sinir bozucusun.” dediğimde kıkırdadı. Sağ elini yeniden başının altına yaslayıp çayını yudumlamaya başladı.

 

Ben ikinci bardağımı Arem’de çaydanlığı bitirirken kapının sesini duyduk. Ceyhun’un duştan çıktığını düşünüp banyo kapısına baktım ama kapı açılmamıştı. Bakışlarım solumda kalan kapıya döndü bu kez. İçeriye giren Nizam’ı gördüm. Bakışları anında beni buldu. Ne düşündü merak ettim. Kız kardeşindeki vahşet onda da sirayet etmişti.

 

Bakışları benden kopup hala aralık duran kapıya doğru döndü. “Sizinki burda.” Ve önüne dönüp sanki daha önce yüzlerce kez bu mağaraya girmiş, etrafa yabancı değilmiş gibi ilerledi. Önüne gelen ilk kapıyı açtı. Bakışları Arem’e döndü. “Bu oda kime ait?”

 

Arem, omuz silkti. Nizam’a bakmamaya ayrı bir çaba harcıyordu. “Senin olsun.”

 

Nizam’da istediğini almış gibi odaya girip kapıyı kapattı. Garip biri. Tam Arem’e dönüp bir şeyler söyleyecektim ki paldır küldür mağaranın salonuna dalan adamlarla bakışlarım onlara döndü. Önde Selçuk hemen ardında Temur içeriye dalmış ve bana doğru adeta koşturuyordular.

 

“Asya,” Selçuk’un korku dolu soluğu ile ona bakakaldım. “İyi misin? Ne zaman geldin? O şerefsizler senide mi suyun içine attı? Hepsini geberteceğim!” cümlesi bittiği gibi bedenini önüme atıp beni kollarının arasına aldı.

 

“Asya, güzelim konuşsana?” dediğinde başımı yasladığı omzundan kaldırıp şaşkın şaşkın ona baktım.

 

“Ne diyim?” Cidden şaşırmıştım.

 

Derin bir soluk aldı. Alnı, alnımı buldu ve o an teninden yayılan buz soğuğuna ait kokuyu soludum. “Selçuk, soğuk gibi kokuyorsun.” Homurtum ile gözleri de kapandı ve dudakları iki yana kıvrıldı.

 

“Deli ettin beni, deli.” Sitemi ile Temur araya girdi ama bizden çok Arem’e söver gibiydi.

 

“Lan, hani kardeşin kayıptı?”

 

“On beş dakika önce geldi.” Arem çok kibar bir şekilde Temur’u yanıtladı ve ardından ayağının tersi ile Selçuk’a vurdu. “Senin de ecdadından başlicam, ha! İt, kardeşimden uzak dur demedim mi!”

 

Selçuk, bu darbeyi beklemediği için geriye doğru düştü. Kolları etrafıma sarılı olan adam düşerken beni de üstüne düşürmüştü. Şu an yerde uzanan Selçuk’un şaşkın bakışları, onun üzerindeki bendeydi. Arem, öfkeyle söylenip ayağa kalktı. Temur’un gülüşü arada yankılandı.

 

“Selçuk’u uzak tutayım derken her defasında adamın kucağına kızı bırakan sensin.” Temur’a öfkeyle döndüm.

 

“Gelip kaldırsana beni!” Omuz silkip Ceyhun’un uzandığı o koltuğa geçti.

 

“İki kişinin ilişkisindeki kara kedi gibi takılamam canım.” Başını geriye yaslayıp gözlerini yumdu. Onun bu gevşek rahatlığını bir kenara yazıp kalkmaya çalıştım. Aynı anda Selçuk’da hareketlendiği için dengemi kaybedip yine üzerine düştüm. Yüzüm boyun girintisinde kaldı. O an sertçe yutkunuşu ile hareket eden belirgin adem elmasına bakışlarım dikildi.

 

Sonra belimde iki el daha hissettim ve saniyeler içinde kendimi havada buldum. Arem belimden tuttuğu gibi hiç zorlanmadan beni üç yaşındaki bir çocuğu uzakta tutar gibi tutuyor, ayaklarım havada asılı kalıyordu. Şaşkınlıkla arkamda duran adama başımı çevirdim.

 

“Sen bensiz spora mı başladın?” Bildiğin kolları ileriye doğru uzanmış ve ellerinin arasında ben vardım.

 

Ayaklarım yere değdiği an bedenimi ona çevirdim. “Ben her gün sporumu zaten yapıyorum.” dediğinde Temur gülerek araya girdi.

 

“Yaş kırka dayanıyor. Bir yerden kurtarması gerek tabi.” dediğinde Arem ona küfretti.

 

Selçuk ise hala düştüğü yerde uzanıyor ve beni izliyordu. “Buraya nasıl geldin?”

 

Sorusunu yanıtlamadan banyonun kapısı açıldı, Ceyhun sadece beline sardığı kısa bir havlu ile duştan çıktığında önce şaşkınlıkla ona baktım ardından da hızla yönümü çevirdim.

 

Ben daha şerefsiz eski sevgililerimi bu kadar çıplak görmemiştim bu aptal adamın derdi neydi? Evin içinde bir kadın varken bu yaptığı aptallıktan başka bir şey değildi.

 

“Lan, ibne!” Arem’in öfkeli sesi Selçuk’un sesinin içinde kayboldu.

 

“Zaten radarımdasın bu saatten sonra o radarı sana saplayacağım!” cümlesi daha bitmeden ayaklanmış ve Ceyhun’a doğru gitmişti.

 

Temur bile oturduğu yerde dikleşip Ceyhun’a ters ters bakıyor, her an onu öldürecekmiş gibi duruyordu.

 

“Lan, abartmayın! Sanki Asya’nın ilk kez gördüğü şey!” Sapık dedesi ve eski sevgilimi saymasak evet! Doğrusu onları da bu kadar çıplak görmemiştim!

 

“İlk kez görüyorum, şerefsiz!” diye bağırdğımda Ceyhun kaşınıyor olmalı ki konuşmaya devam etti.

 

“Aynen aynen, zaten ben de bakirdim!” dediğinde bir yumruk sesi duydum.

 

“Seni adam yapacağım, göt kuşağı!” Selçuk bir yumruk daha atmış olmalı ki sesi odada yankılandı. Odanın içinde bir kapı açılma sesi daha duyuldu ve Nizam’ın sesi yankılandı.

 

“Sal şunu. Bilerek üçünüzün damarına basıyor.” dediğinde duraksadı. “Dördünüzün.” diye düzeltti.

 

“Hata hakkın kalmadı, Ceyhun. Burdan çıktığımızda sana yaşatacağım her şeye hazırlıklı ol.” Arem’in üşüten sesiyle ona döndüm. Bakışları Ceyhun’da olmalıki orda her an soğukluk artıyor, sanki bakışlarıyla Ceyhun’u cehenneme atmak istiyordu.

 

“Siktirin gidin, lan! Kıyafet almayı unuttum. Gören sanacak Asya’ya yan gözle dahi olsa baktım.” Ceyhun bağırdığında dudaklarında kısık bir inleme daha döküldü.

 

“Geçen gün Asya ile evlenmeyi düşündüğünü dile döken sen değil miydin? Hatta sanırım Asya kararını verdiğinde ona göre müstakbel eşine karşı davranışların değişecekti.” Temur’un sesi ve bakışları Arem ve Selçuk’a nazaran daha sakindi ama bu içinde dönen cinnetleri görmediğim anlamına da gelmezdi. Elinde olsa Ceyhun’u burda öldürtebilirdi. Sonra da keyifle arkasına yaslanır ve içeceğini içerdi.

 

“Ben mi?” Ceyhun’un alaylı sesini duyduğumda bir an ona dönüp bağırmak istedim ama dönemedim. “Oğlum, senin gibi mal mıyım lan ben? Bir Korgöz’ün oyununa gelir miyim? Dalga geçmiştim. Bu kızla işim olmaz. Al bak önce Peri’nin kurbanı bir Dağlı oldu, şimdi de bir Korgöz’ün kurbanı sen olacaksın.” Bir an duraksadığını duydum. Sesindeki alaya nefrette yer edinmişti. “Sahi doğru ya, Serra Dağlı ile bu oyun tersine dönmüştü değil mi Arem? Bu kez bir kurban Korgözlerden oldu. Seninle nişanlanıp yüzük atan bu kez bir Dağlı. İntikamını iyi aldı, ha!” Cümlesi bitti. Bir daha da tek kelime edemedi.

 

Nizam’ın boğuk sesi ve yumruk sesleri odada yankılandığında arkamı dönüp kaosa baktım. Nizam, çoktan yere düşürdüğü Ceyhun’a ard arda yumruklar atıyor, Ceyhun’un hala sırıtan yüzüne acımadan geçiriyordu. İşin garibi ise Ceyhun itiraz etmeden tüm yumrukları keyif ile karşılıyordu.

 

“Ablamın adını ne hakla ağzına alırsın, lan?” Nizam öfkeliydi. Nizam’ı az bile tanıyan biri bilirdi ki Nizam’ın öfkesi ölüme denkti. Ceyhun ölecekti. Selçuk’un da Arem’in de artık sessiz kalmasının nedeni buydu. Şimdi belki öldürmezdi ama biliyorum, biliyoruz en kısa sürede biz beşimiz Ceyhun’un cenazesine katılacaktık.

 

Yazık oldu.

 

Ya da boş ver. Hakkı olan buydu.

 

Nizam ayağa kalktığında Arem önüme geçti. “Sana başka bir şey dedi mi?” Bakışlarındaki öfkeye rağmen benimle konuştuğunda ses tonu yumuşamıştı.

 

“Bana bir şey diyebilecek bir adam değil. Sadece merak ettiğim için izin verdim.” Ortamı yumuşatmak için söylediğim bir şey değildi. Gerçek buydu.

 

“Baltacıoğlu ailesinin etik değerleri yok, Asya.” dedi, bana tekrar bir hatırlatmada bulunmak için. “Onların en küçüğüne dahi asla güvenme.”

 

“Arem’e katılacağım aklıma gelmezdi ama sanırım bu kez haklı.” Selçuk, Arem’e ters ters bakıp konuşurken komik duruyordu.

 

Arem, ona tekme atmaya çalıştığında Selçuk uzaklaştı. Tekme ona değmedi. “Senin onayına mı kaldım lan!” diye Selçuk’a çemkirdiğinde Selçuk güldü.

 

“Aynen, bebeğim. Benim onayıma kaldın.” Temur’un gülme sesi ortamda yankılandığında ona öfkeyle döndüm.

 

“Yemin ederim biliyordum!” Kahkahasının arasından zorla gülüyordu. “Asya bahane, Arem şahane! Selçuk, ilk andan itibaren Arem’e göz diktin değil mi lan?”

 

Selçuk ve Arem’in aynı anda yüzü buruştu. Mideleri bulanır gibiydi. İkili konuşamadan Nizam öfke ile Temur’u koltuğun öteki tarafına doğru itekledi. “Kes sen de sesini! Bir de senin yüzünden enerji harcayamam.”

 

“Senlik sıkıntı yok, celladım benim.” Temur, Nizam’a öpücük attığında; Nizam, elinin tersi ile Temur’un dudaklarına vurdu.

 

O an yanımdaki iki adamın da hızla uzaklaştığını gördüm. “Şerefsiz, seni bir daha tek bir Hardemir’in dibinde görürsem öldürürüm.” Sanırım Arem şakayı ciddiye almıştı.

 

“Lan, asıl ben seni dibimde görmeyeceğim! Benim yönelimim Asya! Sen ne bok yiyorsan ye ama bizden uzak dur!” diye bağırdığında Arem, sobanın içinde unuttuğum şişi çıkarıp Selçuk’un peşinde koşturmaya başladı.

 

“Gel ben sana yönelimi göstereceğim!” diye bağırdığında Selçuk kahkaha attı.

 

“Unutma, Selçuklu Devleti daima Asya için savaşmış ve o topraklar için ölmüştür. Bu bizim doğamız. Onun için savaşmaktan hiçbir zaman gocunmadım!”

 

“İçinde bir Shakespear’ın yattığını sanıyor oysa benim duyduğum Şakiro.” Temur kahkaha atarak artık konuşuyordu. Bugün en çok eğlenen oydu. Bu zoruma gitti. Sözde dostum, bensiz eğleniyordu. Eğlence kaynağı da ben!

 

“Bakıyorum da iyi eğleniyorsun.” Keyifsiz sesimi duyduğunda mağaradaki hayvanlardan bakışlarını çekip bana baktı. Yüzündeki gülüş büyüdü.

 

“Gel ve benim açımdan izle. Aşırı iyi bir ortam şu an.” dediğinde söylediğini yaptım. Arem’in getirdiği yemek tepsisini alıp koltuktaki ikiliye doğru gittim. Nizam, önce boş boş bana bakındı ardından da en kenara doğru kaydı, Temur’da bana alan açmak için kaydığında Temur’un sol tarafında rahatça oturabileceğim bir yer açılmış oldu. Oraya oturdum. Tepsiyi Temur’a doğru uzattım.

 

“Yer misin?” Temur, tepsiye bakındı sonra bana.

 

“Sen ye. Ben sonra yerim.” Önündeki kavgaya geri döndüğünde bende dönmüştüm. Şu an bir köşede ben, Temur ve Nizam otururken en uzak köşede Arem ve Selçuk kavga ediyor, Nizam’ın yerde patakladığı Ceyhun ise kolunu başının altına koyup ikiliyi izliyordu.

 

“Bu Ceyhun’un tahtalarında ne kadar sorun var?” Kısık sesimi diğer üçlü duymadı.

 

“Bu malın, direkt tahtaları yok.” Nizam’ın soğuk sesine döndüm. O hala Ceyhun’a bakıyordu.

 

“Ve bizimle aynı konumda. Biz de mi sorun var yoksa o eksik tahtalarına rağmen mi bizle denk?” Hiçbir kuzeni, amcası veya babası değil de bu adam varis olmuşsa altı boş değildir.

 

Nizam’ın bakışları ilk kez ciddiyetle bana döndü. Temur, belli etmese de rahatsızlanıp onun görüş alanını kapatmak için dirseklerini bacaklarına yasladı ve ortamızda bir bariyer oluşturdu. Öylesine yaptığı bir hareketmiş gibi önündeki ikiliyi gülerek izliyordu. Lakin dudaklarındaki gülüş çoktan gerçekliğini çürütmüştü.

 

“Ceyhun ve sen,” Onu göremiyordum. Temur’un koca gövdesi bir dağ gibi aramızdaydı. “Varis olmak için savaşan bir tek siz ikinizsiniz. Geriye kalan bizler, istediğimiz an varis olduk.”

 

“Peki, Ceyhun da bedeller ödedi mi?” Ben varis olmak için bir çok bedel ödemiştim. Peki, Ceyhun?

 

“İki amcasını öldürdüğünü biliyorum.” Evet, bu dedikoduları ben de duymuştum. “Kuzenleri de çoğunlukla ya hapiste ya da kayıp.”

 

“Babası?” diye sorduğumda Nizam’ın burnundan gülecekmiş gibi bir ses çıktı.

 

“Hastalığından dolayı artık yemekleri dahi yutamayacak durumda.” Bunu öyle bir alayla söylemişti ki sanki hastalığını ilerleten kişi Ceyhundu. Tıpkı benim ilaçlarımla oynayan kişiler gibi. Bakışlarım Ceyhun’un üzerindeydi lakin ilk kez ondaki avcıyı görüyordum.

 

Aptal gibi davranırdı. Gücünü asla göstermezdi. Demin Nizam’ın ona attığı onca yumruğa rağmen bir kez bile müdahele etmemiş, onu durdurmamıştı eğer durdurmaya çalışmış olsaydı eminim ki ikisinden biri çok ağır bir şekilde hasar alacaktı. Ceyhun, kazanmak uğruna kendi kanını dahi dökebilen biri. Nizam ise ilk andan itibaren öldürmek için eğitilen biri. O cellattı. Nizam ise sinsi bir tilki. Ya cellat ormandaki tilkiyi avlayacaktı ya da tilki, inine giren Celladı parçalayacaktı.

 

“Yani kolay av yok.” Fısıltı gibi çıkmıştı sesim. İki adamdan da fısıltım kaçamadı yine de.

 

“Avcılar, av bulamadığı için birbirini avlayacak.” İlk andan itibaren sessiz kalıp odağı burda değilmiş gibi davranan Temur konuşmaya dahil oldu. Sahte tebessümü gitti. Bedeni, zihninde dönen kaoslardan kasılmıştı. “Bakalım en güçlü avcı kim?”

 

Bundan sonra bir süre sessiz kaldık. Ceyhun, öfleye püfleye ayaklandı. Nizam’ın ilk girdiği odaya girdi ve kapıyı sertçe kapattı. Selçuk ve Arem ise tam karşımızdaki duvarın dibine çökmüş yorgun bir halde bizi izliyorlardı.

 

Yorulmuş iki avcıya baktım. Kaşlarım havalandı. “Bu kadar enerji efor ettiğinize göre acıkmışsınızdır.”

 

Arem, başını duvara yasladı. Gözlerini yumup dinlenecekmiş gibi durdu. “Sen, yemeğini ye güzelim. Biz sonradan yeriz.”

 

“Hazırlamamı ister misin?” Yorgun duruyordu, bir anlığına ona kıyamamıştım. Bunu sezmiş gibi gözleri açıldı, bakışları şefkatle açıldı.

 

“Kendini yorma. Sonradan hallederim.” dediğinde içten bir şekilde tebessüm ettim. Bakışları, tebessümümde olan Selçuk’u o an fark ettim. O da Arem gibi başını yasladığı duvara dayamış ve yüzündeki huzurla beni izliyordu. Bakışlarımı hızla ondan kaçırdım. Arem bu anı kaçırmadı.

 

Ayaklanıp yanıma doğru geldi. “İki oda var. Her odada üç kişi kalacak şekilde ayarlanılmış. Ne yapmamı istersin?” dediğinde içinde durduğumuz ve tamamen bir ev gibi dizayn edilen mağaraya baktım. Dört kapı vardı. Dış kapıyı dahil etmezsek. Üç kapı yan yana bir tanesi de çaprazlarında kalıyordu. İkisi oda, biri banyo öteki de tuvalet olmalıydı.

 

Arem’e baktım. “Senin tercih ne?” Önceden aklında bir şeyler planlamıştır.

 

Yanımda duran Temur’un hareketlendiğini hissettim. Aremden önce o atladı. “Ben, Ceyhun ve Nizam aynı odada kalırız.”

 

Ona öfkelenmek ve kızmak istedim. Son günlerde durmadan beni Selçuk’un kucağına iter gibiydi. Ondan kaçtığımı gördüğünden beri bunu yapıyordu üstelik.

 

“Benim için fark etmez.” Arem’e döndüğümde şaşkındım. Selçuk’dan haz etmediğini hepimiz biliyorduk.

 

“Olması gereken,” Selçuk daha cümlesini tamamlayamadan Arem araya girdi. “Ben ve Asya odada kalacağız, üçüncü de salonda kalacak. Kız kardeşimin olduğu yere biriniz dahi giremez.”

 

“Hakları varsa eğer kalırlar.” Bunu diyen tabiki de bendim. Hayatımdaki tüm kurallara uymuş gibi bir de!

 

Temur’un alaylı homurtusunu duyduğumda sağ kolum ile onu dürttüm.

 

“Arem haklı,” Selçuk’dan beklemediğim bir ataktı kesinlikle. “Ben burda kalırım. Kimsenin seni rahatsız etmesine gerek yok.”

 

Selçuk garip davranıyordu. Bilmiyorum. Daha o garipliği sezmemiş, anlamamıştım ama huzursuz hissetmemi sağlayacak bir gariplik vardı. Koyu mavi hareleri bu mesafeden canlılığını yitirmiş ve demin huzurlu olan ifadesinde yaşlı bir adamın bakışları yer edinmişti. Ruhu, bedeninden çekilir gibiydi.

 

“O zaman bir sorun yok.” Arem, avuçlarını birbirine sürtüğünde keyfi gayet yerindeydi.

 

“İki katille beraber uyuyacak olan benim. Tabiki de sorun yok!” Temur söylendiğinde ona üzüldüm. Bize ters ters bakan Nizam’ı görmezden geldik.

 

“Bak Selçuk odaya gelmeyecekmiş zaten. Sen gelsene.” Teklifim ile bana ters bir şekilde döndü.

 

“Kızım, senin beş tane abin bir tane ikizin var. Lütfen mesafemizi koruyalım.” dediğinde şaşkınlıkla ona baktım ve elime geçen battaniyeyi kafasına atmaya çalıştım. Bedenime dolandı.

 

“İnşallah evleneceğin kadının on beş tane abisi olur, şerefsiz!” diye bağırdığımda Selçuk’un homurdanışını duydum ne dediğini ise anlayamadım.

 

“Selçuk’dan kurtulunca neden her defasında Temur’u araya sokuyorsun, güzel kardeşim?” Arem’in hesap sorması ile ona dönmeye çalıştım. Kafamın üstündeki battaniyeden de o an kurtuldum.

 

“Ne alaka? Selçuk ve Temur bir mi?” Sanırım yanlış anlaşıldım. Bilemedim şu an. Selçuk’un üzerimdeki bakışlarında kırgınlık vardı. Yanımdaki beden ise kasılmıştı. Arem dahi şaşırıp bir anlığına Selçuk’a dönmüşt. “Temur benim arkadaşım.” Bir hata yapmamama rağmen açıklama yapmaya çalışırken duraksadım. Selçuk’un kırgın bakışlarında hiçbir şey değişmemişti. Son kez baktı bana ve ayağ kalkıp banyoya doğru gitti.

 

“Biz bir değiliz biliyorum bunu.” Selçuk’un bir an adımları durdu. Omzunun ardından bakışları bana döndü. “Ben senin nefret kusuşlarına rağmen yanındaki adamım. Nefretinin nedenini dahi bilmeden seni seven aptal adamın teki.” Başı önüne döndü. O an gerilen omuzları ile bakıştım. “Oysa ben istenmediğim yerde kalacak bir adam değildim. Şimdi ise kalbinde yer edinebilmek için kovulduğum yerde gururumu öldürüyorum.”

 

Gitti. Banyo kapısı kapandığında varlığı gözümünün önünden siliniverdi lakin sesi hala kulaklarımda. Öncelerde ne aşk ne gurur; sen diyen adam şimdilerde de kalbimde küçük bir yer için gururunu öldürdüğünü söylüyordu.

 

Peki, var mıydı? Benim kalbimde bu adam için yer var mıydı? Yer açabilmiş miydim ona?

 

Alt çenemin titrediğini hissettim. Görmezden gelip tebessüm etmeye çalıştım ama kalbimin sancıs tüm duygularmı yuttu. Geriye bir keder kaldı.

 

“Hardemir ailesi aşkta hep beceriksizdir zaten.” Nizam’ı unuttuğumu, duyduğum sesi ile anladım. Bakışlarımı hala kapıdan ayıramıyordum ama. Sanki Selçuk oradan çıkacak ve bana tek bir cümle dahi olsa kuracak gibiydi.

 

“Senlik bir mesele yok yani.” Arem’in öfkeli sesini işitince bu kez bakışlarımı kapıdan ayırabildim. Öfkeyle Nizam’a bakıyordu. Aşık olduğu kadının, erkek kardeşine.

 

“Şükür, biz o beladan kurtulduk.” Nizam’ın alaylı sesi ile Temur araya girdi.

 

“Dağlılar hep Korgözlere ayrı bir ilgili, kardeşim. Çok da emin olma.” dediğinde Nizam’ın bakışları bana döndü.

 

“Başımda yeterince bela var, Nizam. Git başkasını sev.” Bıkkın sesim ile bir an yüzü buruşur gibi oldu.

 

“Benden daha sorunlu bir kadınla yapamam zaten. Yamyam gibi bir şeyi ne diye evime alayım?” dediğinde öfkeli bakışlarımın radarından kaçamadı.

 

“Şu an yamyam dediğin bir kadınla aynı evin içindeyken bence o kadını delirtme.” Sesimdeki tehditi duyduğunda bakışlarından gelip geçen heyecanı gördüm.

 

“Desene sonunda eğleneceğiz.”

 

“Ya sabır,” Arem öfkeyle bağırıp ayaklandığında yanıma geldi ve elimi tutup beni ayaklandırdı. “Gel güzelim, sen. Hayatında kadın görmemiş bu puştlardan seni uzak tutalım.”

 

Tepkisi komik gelmişti bir an ama gülsem daha da sinirlenecek gibi durduğu için yanaklarımın içini kemire kemire ayaklandım ve bize ait olan odaya doğru yürüdük. Arkamda kalan adamlara döndüğümde Temur’un bakışları düşünceli bir ifadeyle bendeydi. Göz göze geldiğimizde yine eskisi gibi, ukala bir şekilde sırıttı.

 

Nizam ise dikkatle Temur’u izliyordu. Sanki aradığı soruların cevapları Temurdaydı. O an Nizam’ın bakışları da bana döndü. Bakışlarında hiçbir duygu yoktu. İlk zamanlar Pars’ta gördüğüm o maske onda vardı. Zihninde dönüp dolaşan tilkilerin adım seslerini burdan dahi duyar gibiydim. Kısılan gözlerinin ardında yanan ateşin sesi, cellatların sessizliğine uyumlu bir ahenke dönüşmüş ve geriye Nizam’ın bakışlarını sunmuştu bize. Sinsi bir cellat, içindeki kor lavlara hükmeden bir cellat…

 

Aremle odaya girdiğimizde, etrafı inceledim. Işıklar açıktı. O an etrafa aceleyle göz attım. Bu ışıklar nereden açılıyordu?

 

Düğmeler yok, kablolar yok, mağaranın duvarında herhangi bir delinme, kabloların geçebileceği bir alan yok. Ama tepemizdeki ışık daimi bir şekilde yanıyordu. Floresan lambanın altına girip bu kez de oradan baktım.

 

Sürekli açık kalıp yanan floresanlardan mıydı yoksa kabloları gizlenilmiş bir floresan mı? Eğer kablolarını bulursam belki güç kaynağını da bulabilirdim.

 

Arem’e dönüp yardım istiyordum ki onunda benimle beraber floresan lambaya baktığını gördüm. Bakışları bana döndüğünde aklımdaki soruların onda da yeşerdiğini gördüm.

 

“Bir dakika,” deyip köşedeki yatağı orta alana doğru çekti. Ayakkabısını çıkarıp yatağın üstüne çıktı. Orada daha dikkatli bir şekilde floresanı inceledi ama bir şey bulamamış gibiydi de. “Asya, yastığın yüzünü çıkarıp bana verir misin?” dediğinde hızla dediğini yaptım. İşimi şansa bırakmamak için ikinci bir yastık yüzünü de çıkarıp Arem’e uzattım. Yastık yüzlerini dörde katlayıp floresanı yerinden sökmeye çalıştı.

 

“Arem, elektrik çarpabilir!” Endişeli sesim ile gülüşünü duydum.

 

“Bir şey olmaz.” dediğinde onu dövmek istedim.

 

“Bari, armatürü sökebilecek misin? Durduk yere ölen lavuk olma da giderayak işe yara.” dediğimde ters bakışları bana döndü. Şu an çok yüksekte olduğundan onu görebilmek adına başım geriye doğru düşmüştü. Ters bakışlarına karşılık sırıtarak ona bakıyordum.

 

“Ben ve lavuk, ha?” Dudağımı dişledim bir an.

 

“Arem, senin biraz eski model olduğunu unutmuşum ya.” dediğimde daha da sinirlendi.

 

“Kızım, Türkçe konuşsana. Tek bir halt anlamıyorum.” dediğinde kıkırdadım.

 

“Yeni nesil Türkçe canım. Senin gibi otuzu devirenler tabiki de anlayamaz.” dediğimde bana sinirle döndü.

 

“Sen otuza geldiğinde bak bakalım dilimden düşecek misin?” Otuza gelmek mi? Başı üç olan o iki haneli sayı şu an için aşırı korkunç geldi. Kalsın canım!

 

“Sana atacağım triplerin listesini şimdiden oluşturuyorum o zaman.” dediğimde bakışlarını benden tekrar ayırıp floresan lambaya baktı.

 

“Sen listeyi oluştur, ben de kendimce bazı listeler ayarlarım.” Yeniden işe döndüğü gibi eski sorumu da yanıtladı. “Armatürü yerinden sökmem zor olur direkt floresan lambayı çıkaracağım. Zaten herhangi bir kabloya bağlıysa görürüz.”

 

Eğer bir kabloya bağlıysa işimize yarayabilirdi. Dış kapı ve lambaların bir yere bağlandığını, belki de ortak bir güç kaynağı olduğunu bilebilirdik. Güç kaynağını da bir şekilde bulduğumuzda kapıları kontrol etme gücü bize geçerdi.

 

Ama beklediğim gibi olmadı. “Burda hiç kablo yok.” Arem’in sesi ile ihtimaller yıkıldı. Yeni ihtimaller sıralandı.

 

Elindeki yastık yüzlerine sardığı floresan lamba elindeydi ve hala odaya ışık yayıyordu. “Güç kaynağı için de mi yani?” Sorumla beraber Arem başını salladı.

 

“Büyük ihtimal.”

 

“Peki kapı? O da mı sence kablosuz bağlantılarla kontrol ediliyor?” Eğer öyleyse biz burada hapistik. Bizi istedikleri an buradan çıkaracaklarsa ve kontrol gücü onlardaysa yaşadığımız bu karmaşanın özeti, hapiste oluşumuzdu.

 

“Tüm gücü ellerinde tutacaklarını düşünüyorum.” Bakışları odanın içini taradı. Mağaranın duvarlarında hiçbir insan etkisi yoktu. Sadece odaları ayırmak için dikilen duvar vardı. “Kabloları bulup kestiğimiz anda bile güç bizim elimizde olurdu. Bu kadar basit bir ihmalkarsızlık ile bizi yarıştırmazlar. Benim düşüncemi duymak istiyorsan söylim: Her şey onların parmakları arasında. Büyük ihtimalle daha göremediğimiz ama onların kontrol ettiği bir çok yenilikte bu mağaranın içindedir.”

 

“Yani diyorsun ki, mağaranın içi de en az dışı kadar tehlikeli.” Sıcak ve dört duvar arasında olduğumuzda güvende olacağımızı sanmıştık oysa şimdi bizi bekleyen başka tehliklerin ihtimali, dışarıda kesinliği belli olan tehlikelerden daha tehlikeliydi. İhtimaller, kesinlikleri de çürütebilir; sizi delirtebilirdi.

 

“Bizi yarışa sokup tatil yaptıracaklarını sanmıyorum. Her yerden tehlike gelebilir.” Floresanı eski yerine taktı. “Uyurken, yemek yerken, duştayken… Bizden istedikleri de tam olarak bu. Nezir olduğumuzda dikenlerin içinde daima ayakta kalmamızı, oturup bir an için soluklanmak istediğimizde o dikenlerin batacağını hatırlatıyorlar.”

 

“Nezirlerin hepsinin de keyfi yerinde. Oturmayı geç, bunlar o dikenleri yatağı bilip üzerinde sefasını yaşıyorlar.” Homurdanan sesim ile burnundan alaylı bir ses çıktı. Yatağın üzerinden atladı.

 

“Ama hepsi de kan kaybetti. Rahatmış gibi takılmaları, kazanan bir liderin havasını taşıdığını düşünüyorlar çünkü.” Arem, hepsini benden daha iyi tanıyordu. O dikenlerin üstünde uzanan Nezirlerin, kaç damla kan akıttığını, hangi dikenden kaç kez batırıldığını biliyordu. Nedenleri gibi sonuçları da biliyordur.

 

Arem, yatağı yeniden köşeye çektiğinde gidip üzerine oturdum. O da yanıma gelip oturdu. “Haritadaki hangi yönü kullandın?”

 

Başım, sol omzuna düştü. Yorgun duruyordu. Dün gece de uyuyamamış gibiydi. “Kuzeydoğudan. Sen?”

 

“Güneyden.”

 

“Yolu nasıl buldun?” Kaşlarımı çattım bir an.

 

“Haritayı verdiler ya.”

 

“Tamam da haritada güneydeki biri için herhangi bir ipucu yoktu. Dağlar vardı bir tek. O da güneydeki için yanlış bir yöne yönlenmene neden olabilirdi.” Neyi kastettiğini anlamadım.

 

“Arem, haritada dağ falan yoktu. Ormanlık bir alan, orta kısmı uçurum ve kuzeyden güneye doğru akıntısı olan bir nehir vardı. Nehirden yolumu buldum.”

 

Kaşları anlık bir aydınlanma ile yukarı kalkıp indi. “Hepimize farklı harita vermişler yani.” dediğinde bedenini gerginlikle yatağa bıraktı. “Benim haritamda ne nehir vardı ne de uçurum.”

 

“Hepimizi sokacakları sınav farklı mı olacak yani? Aynı oyun ama farklı yöntemlerle.” dediğimde tavandaki bakışlarını bana çevirdi.

 

“Büyük ihtimalle. Bu yüzden beraber olmamız gerek. Tek başımıza üstesinden gelemediğimizde diğeri yardıma yetişecek.” Elini uzattı, anlaşmayı somutlaştırır gibi. Elini keyifle tuttum. “O zaman anlaştık mı?.”

 

“Anlaştık.”

 

“Hardemirler herkese karşı.” dediğinde kıkırdadım ve bende bedenimi yatağa bıraktım. Şu an ikimiz mağaranın tavanına bakıyor ve zihnimizdeki kaosa sürükleniyorduk. Neler yaşamıştık bu kısacık iki günde. İlaçlarım, doktorum, Buğra’nın boğazında açtığım kesik, delireceğimi düşündüğüm anlar ve yeniden kaçırılmam.

 

Bitmiyordu. Hayatımda durmadan bir koşuşturmaca var. Tam birini halletim artık oturup dinlenebilirim diye düşünüyorum hemen dört beş koşuşturmaca daha ekleniyordu. Sanki hayatımın kıyısından kenarından düzelttiğim o anlar için hayat beni cezalandırıyordu. Sen kimsin diyordu bana. Sen kimsin de iyi bir hayatı, dinlenebileceğin, mutlu olabileceğin bir hayatı arzu edebiliyordun.

 

Sırtıma indirebileceği kırbaçları yoktu belki ama kaderimin üzerine bindirebileceği ve durmadan da bindirdiği yükleri vardı. Ben yüklerden yorulmuş ve pes etme noktasına gelmiştim ama o hala aynı. Aynı güçte ve azimde yüklerime yük bindirmekte.

 

Kapının tıklanma sesini duyduğumda yanıt vermedim. Arem de yanıt vermedi. Tekrar tıklandı, Arem’e döndüğümde gözleri kapalı uzanıyordu. Soluk alışları düzenli değildi. Kapının her tıklanmasında burun delikleri genişliyor, öfkeyle nefesi geri veriyordu.

 

Yanıt verecek gibi değildi. Kapının ardındaki de yanıt almadan girecek gibi değildi.

 

“Gel.”dediğimde kapı açıldı. Gireni görmedim. Ama odayı hızla ele geçiren sıcak suyun buharı ile kimin geldiğini anlamak zor değildi. Bakışlarım hala tavandaydı. Girene bakmadım. “Burası senin de odan. Girmek için bu kadar kapı önünde beklemene gerek yok.”

 

“Ayrıca senin de odan.” Selçuk’un sesi kısıktı. Hala kırgınmış gibi. “Bir kaç parça kıyafet alıp çıkacağım.”

 

Doğru ya dolaplar da burdaydı. Selçuk, dolap kapaklarını açıp kapattığında odada yankılanan tek ses bunlar oldu. Ne Arem gözlerini açıp ona döndü ne de ben bakışlarımı tavandan alıp ona döndüm. Hem kıyafet aldığına göre ve duştan da çıktığına emin olduğuma göre şu an onu saran bir tek havlu vardı ve şu an görmek isteyeceğime pek emin değildim.

 

Gözlerimi kapattım. Derin bir soluk aldığımda aldığım tek koku o an Selçuk’a aitti. Yeni kesilmiş yaş odun kokusu geliyordu, bir de kokusunu yutmaya çalışan şampuan kokusu. Sevmedim bunu. Kendine has kokusunu daha çok seviyordum.

 

Hızla gözlerim açıldı. O an kalbimin telaşla attığını hissettim. Onun kendine has kokusunu sevmek…

 

Hayır, Asya. Ona dair hiçbir şeyi sevmiyorsun. O yanımızdaki değil önümüzde durup bize engel olanlardan. Belki de. İhtimal olması dahi yeterli. Ortada ihtimali varsa, kırma kalbini. İncitme.

 

Odadaki küçük adım sesleri uzaklaştı, kapının açılma ve kapanma sesi yankılandı. O an Arem’in sesi kulaklarıma ilişti. “Kalbini bu denli mi hızlandırıyor?”

 

Şaşkınlıkla ona döndüm. Gözleri kapalı, hala uzandığı yerde kıpırdamadan duruyor ama kalbimin ritmini de duyabiliyordu. “Kalbime etkisi sıfır.”

 

Alayla homurdandı, kaşları da yukarı doğru şekillendi. “Solukların dahi hızlandı. Eminim ki Selçuk iti bile duymuştur.”

 

“Yorgunluktan saçmalıyorsun.” dediğimde güldü.

 

“Kesin ondandır.” Bir şey diyemedim. Ya da saklanacak bir yalan bulamadım. Bakışlarımı ondan alıp ellerimi yatağın iki kenarına koyup doğruldum.

 

Arem’e sesleneceğim an kapı tıklatılma sesi ile ikimizin de bakışları kapıya döndü. Ses odanın kapısına ait değildi. Daha çok dış kapının sesine benziyordu. Arem’e döndüğümde onun da bakışları bana döndü. “Misafirimiz var gibi.”

 

Altı variste burdaydı ve doğrusu bu süreçte birinin bizi ziyaret edeceğini düşünmemiştim. İkimizde ayaklanıp odadan çıktık ve dış kapının önündeki Nizam ve Temur’u gördük. Bakışları yerdeydi. Ardından Nizam eğilip bir şeyler topluyormuş gibi duruyordu.

 

“Onlar ne?” Temur, sorumla bana döndü.

 

“Bilmiyorum. Altı tane poşet ve her birinin üzerinde isimlerimiz var.”

 

Meraklı bakışlarım Temurdan Nizam’a kaydı. Nizam iki poşeti yanındaki adama uzattı. Temur, onları alıp orta alandaki masaya götürdü. Nizam da geriye kalan iki poşeti içeriye koyduğunda ve iki tane poşeti de eline alıp kapıdan uzaklaştığı anda kapı kapandı. Bakışlarım hızla evin içini taradı. İçeride kamera varsa neredeydi?

 

Ben kameraya bakınırken Arem, kapının yanına bırakılan iki poşeti almaya gitti. Poşetler masanın üzerine bırakıldığında Ceyhun odasından çıktı. Uyumuş gibiydi. Gözleri hala yarı kapalı, üstü çıplaktı. Gözlerimi devirip önüme döndüm. Bir kez daha kapı açılma sesi geldiğinde bu kez irademi zorladım. Bakmamak için kırk takla attım ve Selçuk’a bakmadım. Lakin gelip tam da karşıma geçtiğinde iradem beni terk edip Selçuk’un kucağında kendine yer edinmişti bile.

 

Baştan sona siyah giyinmişti. Bir an saç tutamlarının asıl renginin bu siyahlığa yakışıp yakışmayacağını düşündüm. Koyu kahve saçları, ıslaklığından dolayı siyahlığın içinde kaybolmuştu. Selçuk’a dair tek renk koyu mavi hareleri kalmıştı geriye. Onlar da mavi misket taşları gibi çatırdamış, güzelliğini benden saklar olmuştu.

 

Poşetlerdeki bakışları bana döndüğünde hızla bakışlarımı ondan kaçırdım. Yakalandım, kaşları çatıldı.

 

“Bunlar ne?” Ceyhun’un ortaya sorduğu soru ile bir an kurtuldum.

 

“Bilmiyoruz, kapı tıklanma sesi geldi ardından kapı açıldı.”

 

“Nasıl yani? Hem kendileri kapıyı tıklatıyor hem de kendileri mi kapıyı açıyorlar?” Arem’in sorusu ile kapıya ve mağaranın duvarlarına tekrardan baktım. Sanki cevaplar oralarda gizliymiş ve bakınırsam bulacakmışım gibi.

 

“Yemek kokusu geliyor.” Hala tavana bakarken konuşmuştum. Önüme döndüğümde beş adamın da temkinli ifadelerle siyah poşetlere baktıklarını gördüm. Gözlerimi devirdim yine.

 

İsmimin yazılı olduğu poşeti alıp koltuklardan birine geçip oturdum. “Herhalde varislerini açlıktan öldürmeyecekler, demek ki ilk gününde hatrıyla güzel bir şeyler yollamışlar.” Hala beşi beni izliyordu.

 

“Açmasan mı?” Arem’in tedirgin sesi ile poşetin düğümünü açan parmaklarım durdu. Ona baktım, ciddiydi.

 

“Açım, Arem. Yemek bulduysan otur ye. Yemezsen seninkini de yerim!” Yemezdim. Onun da enerjiye ihtiyacı vardı.

 

Temur, o an kendi isminin yazılı olduğu poşeti aldı ve sobanın önündeki minderlerin oraya gidip oturdu. “Valla bende açım. Dün de doğru düzgün bir şeyler yememiştim.”

 

Ve ardından her biri tek tek poşetleri alıp bir yere kuruldu. Arem sağ tarafıma geçtiğinde Selçuk soluma geçti. Bir an oturduğum yerde dikleştim. Bunu yanımdaki iki adamda hissetti. Selçuk tek kelime etmeden koltuktan kalktı ve ayaklarımızın dibine oturdu. Sırtını koltuğa vermişti. Sırtı bana dönüktü doğrusu.

 

Arem benden sonra poşetini almasına rağmen benden önce açmıştı. Benim parmaklarım ise hala poşetin üstünde öylece duruyor, bunu fark edip benim poşetimi de açtı. İçinden çıkan termal kapları açtı ve içinden karnıyarık, pirinç pilavı ve bol miktarda salata çıkmıştı. Poşetin içinde ekstra bir kaşık, bir litre su vardı.

 

“Yemeğini ye.” Arem’in uyarısı ile başımı salladım sadece. Kaşığı elime aldığımda bakışlarım Arem’in yemeğine kaydı. Lahana sarması ve patates musakka vardı. Yerde oturup kendi yemeğini açan Selçuk’un yemeklerine baktım. İlk tabakta mantı vardı, ikincisinde ise kebab. Bir an ağzının tadını bilen bu adama gülmek istedim.

 

Anlaşılan çoğu kişinin favori yemeği getirilmişti. “Herkesin yemeği farklı. Neden?” Nizam’ın sorusu ile ona döndüm.

 

“Herkesin sevdiği yemeği yollamışlar.” dediğimde kaşları çatıldı.

 

“Ee, neden benimki güveç? Ben güveç sevmem ki.” Şaşkınlıkla baktım. Arem ve Selçuk’un yemeklerinden emindim. Haliyle kendi yemeğimden de. Temur’un yemeğini göremiyordum. Oraya baktığımı gördüğünde kendisi yemekleri saydı. “Ekşili köfte ve biber dolması var. En sevdiğim.” Bir tane köfteyi ağzına attı. Dolu olan ağzına rağmen konuştu. “Hatta inanır mısınız, tadı aynı annemin yaptığı gibi.” Bir kaşık daha alıp yemeğine döndü.

 

“Baban ne yediğini bilmiyor mu?” Kırıcı olmadan en fazla bu kadar kibar sorabiliyordum.

 

Nizam’da şaşkındı. “Biliyor. Hatta çoğu kez sevdiğimiz yemekleri o yapar. Anneme bile bırakmaz.”

 

“Bir hata mı oldu yani?” Ceyhun içli köftelerden birinin hepsini birden ağzına attı.

 

Nizam dudağını aşağı doğru kıvırdı. Bilmiyorum der gibi. “Sanmıyorum.”

 

“Peki, hiç mi yemezsin bu yemekleri?” Sorum ile bana döndü.

 

“Yani, genelde bizim evde pişirilmez bile.” dediğinde cık cıkladım.

 

“Sırf evdeki herhangi bir erkek yemek sevmiyor diye, diğer sevenleri mahrum eden klasik aileler.” dediğimde Nizam bana öfkelenmişti.

 

“Annemde ileri derece reflü var. O zaten bu yemeklerin çoğunu yiyemez bile. Yani benden değil, annemin hastalığından dolayı bu yemekleri pişirip yemeyiz.” Klasik aile yapılarına alıştıran sistem hatalıyken bir de üstüme mi alınacaktım?

 

“Annene çok geçmiş olsun.” Karnıyarıktan bir kaşık aldım. “Madem sen sevmiyorsun, gel değiştirelim. Yemek ayırmam.” Yalan. İçinde havucu gördüğüm an kafasından aşağı bocalardım. Ama güveçte havuç olmadığını bildiğim için de rahattım.

 

“Yemeğini ye.” Ardından kısık sesle bir kaç şey söyleyip ilk kaşığı yemeğe batırdı.

 

“Ciddiyim.” dediğimde yemekteki bakışları bana döndü. “İşine bak, Asya.” dediğinde aslında ona üzülmüştüm.

 

“Asya, sal şunu. Bir de köşeye gidip ağlayacak gibi duruyor. Alerjin, travman yoksa otur ye lan.” Temur, orta boydaki bir dolmayı tekte ağzına attığında ona ayıplayan bir bakış attım.

 

“Güzel kardeşim, elin yemeğini boşver de yemeğini ye.” Arem’de yemek yemeye ara verip bana dönmüştü.

 

“Ama Arem, aç kalırsa ve ölürse? Kimse aç ölmesin.” Şaka yaptığımı düşünebilirlerdi ama ben aç ölmekten çok korkardım. Kimse de aç ölmemeliydi.

 

Küçükken bir keresinde mahalledeki teyzelerden duymuştum. Aç ölen öteki tarafta asla doymaz ve yemeklerden yiyemezmiş. Oruçluyken ölenler hariç. Onlar her daim iftar yaparmış. Dönüp ruh, yemek mi yer? Ruh hiç acıkır mı diye sorgulamıyordum çünkü bu noktada ilk anda inandığım yalan gerçekler, aklın sunduğu gerçekleri reddediyordu.

 

Bir de düşmanımı dahi aç bırakamazdım. Yeterince açlık ile sınanmıştım. Kimse aç kalmamalıydı.

 

“Ben yerim.” Nizam’ın sesine döndüğümde yüzünde öfke yoktu. Demin bana öfkeyle bakan adamın duygu değişimi benden daha hızlı bir şekilde değişmişti. Bu an için bakışlarında Çağrı abimin kıyamayan bakışlarını görür gibi oldum. Silinip uçuverdi lakin. Bir daha da göstermedi. Başını eğip yemeğine yumuldu.

 

Bir anlığına bakışlarım Selçuk’a takıldı. Onun da duygu değişimi bugün hızlıydı. Kırgınlık silinmiş, yerine merhamet bırakmıştı. Bir an onun güzel tebessümüne karşılık verip tebessüm etmek istedim. Bunu anladı.

 

Ve bakışlarını benden çekip yemeğine o da döndü. Oysa Selçuk, ona kustuğum nefretime dahi göğsünü gerip kabul ederdi. Bugün ona sunduğum gülüşü dahi reddetmişti. Yemek bir an soğudu. Bu kışta kapının önünde soğumayan yemek, avuçlarımda buz tuttu.

 

Ağlamak istedim lakin duyduğum tek şey kıkırtımdı. Arem bana döndüğünde boşver der gibi elimi salladım. Yemeği masaya geri bırakıp tam odaya gidiyordum ki bir cızırtı sesi duydum. Herkes benim gibi anında dikilmiş sesin kaynağını arıyordu ki bir ses mağarada yankılandı.

 

“Tüm yemekler eksiksiz bir şekilde yenilip bitecek.” Mekanik bir sesti. Nereden geldiği ise meçhul.

 

“Ben hiç kamera göremedim.” Sesim alanda yankılandığında diğerleri de etrafa bakındı.

 

“Havalandırma sistemini bulamadım. Elektronik cihazların hiçbirinde kablo yok. Elektrik yok.” Temur’da gözlemlerinden bahsettiğinde her birimiz orta alanda bir araya geldik.

 

“Ve bize zorla kendi seçtikleri yemekleri yediriyorlar.” Sesim sonda kısılmıştı. “Bunlar kesin bizi zehirledi.”

 

Dehşet dolu sesime Ceyhun yanıt verdi. “Sizinkileri bilememde beni hiçbiri zehirlemez. Dedem öncelikle izin vermez.”

 

“Deden konu kendi götü olduğunda ilk seni satar, yavşak!” diye bağırdığımda sesim mağarada yankılandı. Hepsi ani öfkeme şaşkınlıkla baktı. Ardından Arem hala bana bakarken sağ tarafında duran Ceyhun’un yüzüne sert bir yumruk indirdi. Eserine dönüp bakma zahmetine dahi girmedi.

 

“Kes sesini, yavşak!” Arem’de Ceyhun’a sövdüğünde öfkem yatıştı.

 

Ceyhun burnunu tutup öne doğru eğildi. “İki kere izin veririm, üçüncüsünde ise öldürmeden durmam amına koyim!” diye söylendiğinde cık cıkladım.

 

“Küfür kullanmıyoruz!”

 

Temur güldü ve Arem ile Ceyhun’un arasına girdi. Bakışlarımız bu kez sessiz kalan ikiliye döndü. Selçuk ve Nizam ikiside birbirleri ile anlaşmış gibi bir yere doğru gitti. Önümüzde duran duvara doğru gidip elleri ile duvarı yoklamaya başladılar.

 

“Yokluktan duvara tırmanıyorlar deyimi bu iki heriften mı çıktı?” Ceyhun, burnunu tutup konuştuğu için sesi boğuk çıkmıştı.

 

“Seni buraya gömdüğünde üzerine dikeceğim duvarı tırmanacağım, şerefsiz!” Selçuk, en sonunda dayanamayıp öfkeyle Ceyhun’a döndüğünde alaylı tebessümüm dudaklarımda yer edindi.

 

“Ben de diyordum Asya’nın beyaz atlı prensi nerde kaldı?” Ceyhun bile fark etmişti. O zaman bu Selçuk’un sorunu neydi?

 

O an Selçuk’un bakışları bana takıldı. Zor nefes alır gibiydi. Kafası karışır gibi. Nizam, elini Selçuk’un omzuna koyduğunda Selçuk bakışlarını benden ayırdı. Nizamla kaldıkları yerden devam ettiler.

 

“Ses yankılanıyordu.” dedi ve sustu. Aldığı soluğun sesini hepimiz duyduk. Bakışları Nizamdan ayrılmadı. “Bu duvarın bir buçuk metre olduğuna emin misin?”

 

Nizam bana döndü bir an, bakışları baştan sona bedenimde gezindi. Arem anında önüme geçti. O an Nizam’ın sesini duydum. “Evet, Asya'nın boyu kadardı işte.”

 

“Seni kör!” diye söylenip Arem’in arkasından çıktım. Ellerim belimde kavgaya hazır bir şekilde ona doğru ilerledim. “Ben bir altmış yedi santimim, tamam mı!”

 

Baştan sona doğru tekrar beni inceledi. “Ne kadar da uzunmuşsun.”

 

O an Selçuk gülüşünü gizlemek ister gibi sırtını döndü. Bunu fark ettim, ellerim belimden düştü. Nizam’a döndüm. Yüzündeki o beni alaya alan ton silinmiş, hatta bana üzülür gibi bakıyordu.

 

Aman sanki bir Selçuk’a kaldım hatta sanki bir Selçuk o. Kendime dahi iyi Selçuklar bulurdum bir kere!

 

Beni kaale almayan Selçuk bey ise duvara vurdu ard arda. Yüzündeki gülüşün silindiğini ciddiyete boyun eğdiğini gördüm. “Bunun arkası boş.”

 

“Lan, imkansız. Eminim duvarın kalınlığından.”

 

“Demek ki birileri duvarı delip dibimizde bir oda yapmış.” Selçuk, duvardan uzaklaşıp etrafa bakındı. “Duvarı kırabileceğimiz herhangi bir şey var mı?” dediği an yine aynı ses yankılandı ama bu kez Selçuk, hızla kulağını duvara dayadı.

 

“Size yemeğinizi yemeniz söylendi. Yemekleri yiyin.”

 

Ağlar gibi bir ses çıktı dudaklarımdan. “Yemin ederim kesin için de zehir var.” Beş adama baktım. “Eğer panzehirle sadece bir kişi kurtulacaksa beni seçin tamam mı?”

 

Temur, bizi es geçip eski yerine geçti. “Nedenmiş o?” yemeğini yemeye başladığı an kalbimden vurulmuş gibi oldum. İlk elenen o oldu.

 

“Sence? En güzeliniz, küçüğünüz, başarılınız, geleceğe insan verecek olanınız benim.” dediğimde Temur kahkaha attı.

 

Ceyhun ise “Çocuk ne alaka?” dediğinde ona döndüm.

 

“Siz beşinizin yerini dolduracak prens ve prensesleri ben doğurabilirim. Söz nüfusu koruyacağım!” Beş çocuk doğurmak ve ben? İşte anca böyle sözlerden ibaret.

 

“Genç yaşımda tansiyon hastası olacağım.” Arem kazağının yakasını çekiştirdiğinde Nizam “Sen otuz üç yaşında, bir ayağı çukurda birisin.” dedi.

 

“Senin ablan gibi yani!” Hadsiz nasıl Aremciğimi çukura layık görürdü.

 

Nizamın alaylı suratı dağıldı, o alay benim yüzümde yeşerdi. “Kızım, sen bir dursana. Her şeye böyle atlayacak mısın?”

 

Omuz silkip bende eski yerime geçip oturdum. Biz sessiz kaldığımızda Selçuk konuştu. “Titreşim en fazla bu duvarın arkasından geliyor.”

 

“Gelsin veya gelmesin, o odayı bulduk veya bulmadık. Ne değişecek?” Ceyhun’da yerine geçip oturdu ve yemeğini önüne aldı. “Her şekilde bize hazırladıkları o yarışların içinde olacağız.” dedi.

 

“Bunun bir yarış olduğunu nerden biliyorsun?” Arem’in sorusu ile herkes ona döndü.

 

“Ne demek istiyorsun?” diye soran Ceyhundu.

 

“Diyor ki, bir lider hapsedilemez. Onun için hazırlanan kaderin çizgisinden ilerlemez, oyunun içindeki tüm eksikleri bulup lehine çevirir.” Karnıyarıktan yine yemeğe başladım. Ağzımdaki lokmam bittiğinde bana merakla bakan adamlara geri döndüm.” Sizlerin tek amacı ilk üçe girmek, kendi Nezirinizi devirip yerine oturmak. Bu yüzden odaklandığınız yarışlar.”

 

“Peki sen neye odaklandın?” Nizam bunu ciddiyetle sormuştu lakin odağımın nerede olduğunu iyi biliyordu. Bildiğini biliyorum.

 

“Lider olmak. Lider gibi davranmam gerek ve masamda olacak adamları kanatlarımın altında,” duraksadım. Kaşlarım alayla yukarı kalktı. “Doğrusu eteğimin altında korumaya alıyorum.”

 

Daha da konuşurdum. Konuşmak da istiyordum. Onlara öfkemi alaylarımın ve küstah sözlerimin ardında haykırmak istiyordum. Erkeklerden nefret ediyordum. Bir feminist gibi eşiliği savunan o yüce gönüllerden değildim. Cennet dahi kadınların ayakları altındayken benim için eşitlik bozuluyordu. Rastgele bir sokakta bir erkek yüzünden güvenle yürüyemediğimde benim için eşitlik bozuluyordu. Beğendiğim bir elbiseyi giymeden önce bana dönecek olan iğrenç bakışları düşündüğümde eşitlik bozuluyordu. Yalan olmasın, bu son noktada bazen denklik sağlanabiliyordu.

 

Yemeği yemeğe devam ettim. Diğerleri de yedi. Altımız da yemeğimizi yedik. Ceyhun oturduğu yerde geriye düştü. İlk kayıp Ceyhun Baltacıoğlu. Sonra yanımdaki Arem’in alamadığı soluğu, zorlanışını duydum. Sonra bacaklarıma düşen başını gördüm. Gördüm, her birinin nasıl kendinden geçtiğini gördüm.

 

Her biri, bir köşeye yığıldı. Bir an Selçuk arkasındaki sobaya düşecek gibi oldu. Kalkıp onu tutmak, çığlık atmak, ismini haykırmak istedim ama yapamadım. Onun kendini son an kurtarışını izledim. Bilincini kaybetmeden önce son kez bakışları bana değdi ve en sonunda o da bayıldı.

 

Peki, hepsi bayılmışken ben neden bayılmıyordum? Gözümü kapatıp bayılmış gibi mi yapmalıydım?

 

Ve yaptım. Gözlerimi kapatıp bayılmış gibi davrandığımda yine o mekanik ses duyuldu. Bu kez korkunç bir kahkaha sesi ortamda yankılandı. “Asya Korgöz Hardemir, iyi oyundu demek isterdim lakin çok basitti. Aç gözlerini.” dediğinde kontrol edebildiğim tek yetimi kullanıp gözlerimi açtım.

 

Bedenimde yayılan korkuyu hissettim. Ben neden bayılmadım? Peki, neden en çok korktuğum şeyi şu an yaşıyordum. Yüzümdeki ıslaklığı hissedebiliyordum ama parmaklarım o yaşı silebilmek için dahi kalkmıyor, hareket etmiyordu.

 

Hastalıklarımdan biriydi ve ben, bir gün tüm bedenimdeki hisleri kaybetmekten korkardım. Şu an korkum bedenimde yaşam bulmuş, yaşamımı yutup kendine yuva bulmuş.

 

“Sanırım Asya Hanımı korkuttuk. Daha başlamadık.” İşte şimdi korkuyorum. Kendimi koruyamazdım. Yanımdaki beş adam bayılmıştı. Onlar dahi beni koruyamazdı.

 

Korkuyordum. Masadakilerden biri babam diğeri de dedemiken bana en korkunç kabusu yaşatmazlardı değil mi?

 

Çırpınmaya çalıştım. Kulağıma dolan mekanik erkek sesini unutmaya çalıştım ama olmadı. En kötü ve iğrenç ihtimaller zihnimde peydahlanmıştı bile.

 

Boğazımdan dökülen acı dolu sesler dahi kimseyi uyandırmadı. Uyandırmazdı da onların şu an kendilerine dahi yararı yoktu ve kapı açıldı. Dış kapının açılma sesi ile çırpınan bedenim dondu. İçeriye dolan her adım sesi yaklaştıkça nefesimi tuttum. O yaklaştıkça ihtimaller, aciziyetimle bedenimi delik deşik etti.

 

Önümde duran siyah botlara baktım. Erkek ayaklarıydı. Bir kişiydi. İhtimalleri sil Asya.

 

En başta deden var, en başta baban var. Sil ihtimalleri Asya.

 

Gözlerimi yumdum yine de. Merih abim demişti ya, karanlığa sığınırsan kötü adamlar gider.

 

Gitti de. Görmezsem gitmişti de.

 

“Selam güzelim,” duyduğum sesle hızla gözlerimi açtım. Önümde dizlerinin üzerinde çöken adamın gözleri ile denk düştüğümde gülmek istedim. Sevinmek istedim. Tüm korkularım buhar olup uçtu.

 

Karşımdaki adamın bir tek siyah hareleri gözüküyordu. Tüm bedeni siyahlara boyun eğmişti. Yüzüne geçirdiği siyah maskesinde dudaklarının bir an hareketlendiğini hissettim. Konuşacaktı ama arkamda duyduğum başka sesler ile dudakları bir daha kıpırdamadı. Hızla ayağa kalkıp Arem’e doğru gitti ve Arem’in iri gövdesini sırtlanıp görüş açımdan çıktı. Ardından üç adam da o an belirdi. Selçuk, Nizam ve Ceyhun’u da aldıklarında geriye bir ben bir de Temur kaldık.

 

Ardımızdan kapı kapandı. Dört varis gitmişti. Geriye biz ikimiz kaldık. Neler olacağını beklemekten başka şansım yoktu lakin beklerken korku yeniden bedenimi esir alıyordu.

 

Ben böyle mi kalacaktım? Ya kullandıkları ilaçlar bedenimde büyük bir hasar bırakırsa? Öncesinden yanlış ilaçlar kullanıp psikolojimi alt üst etmiştim. Şimdi yaraya tuz basmıyor muyduk?

 

Gözlerim odayı taradı. Hiçbir ses, görüntü yok. Temur’a döndüm. Hala ilk bayıldığı gibi. Üstünden ne kadar geçti bilmiyorum ama Temur’un hareketlendiğini gördüm. Dudaklarından kopan inleme sesi ile kendine geldiğine şükreder oldum. Kaskatı kasılan bedenim gevşedi.

 

Temur, gözlerini açıp etrafa bakındı. Bakışları önce kendi etrafında dolanmış ve neden yerde yattığını anlamaya çalışır gibiydi. Sonra koltukta sadece homurtular çıkarabilen beni duydu. Bakışları ilk an korku ile sonra beni gördüğünde endişe ile bana döndü.

 

“Asya,” dedi telaşla. Hızla ayağa kalkmaya çalıştı. Bedeni sarsıldı, dengesini sağlayamayıp yere geri düştü. “Ne oldu sana?”

 

Bana ne oldu demeden önce sana ne oldu diyen arkadaşıma ağlamaklı baktım. Halime acıyıp tekrar ayaklanmaya çalıştığında dış kapının sesi yeniden duyuldu ve ikimizi de delirtecek o ses yankılandı.

 

“Hayır,” diye bağırdı Temur korkuyla. Gözleri dehşetle açılmıştı. Ondan geriye kalan bir yanım yoktu. Odanın içinde kuduz gibi bir köpek bırakılmıştı ve havlama sesinden hiç de minnoş köpeklerden olduğunu söyleyemezdim. Kesinlikle çantamın içine yerleştirip parkta gezeceğim o köpeklerden değildi.

 

“Siktir git, lan!” diye yine bağırdı Temur. Ben hareket edemiyordum. Köpek bana saldırsa kendimi dahi kurtaramazdım. Temur odalara gidip saklanabilirdi. Peki, ben? Beni ardında bırakır mıydı?

 

Korkudan ağladığımı biliyordum. Hareket etmeye çalıştım, bağırmaya çalıştım ama bedenim kitlenmişti. Temur’un hareket yetisi olmasına rağmen sanki zihni kitlenmişti. Dehşetle onun dibine giren devasa siyah köpeğe bakıyordu. Korkudan artık bağıramıyordu bile. Gözlerindeki yaşları gördüm, köpek Temur’un yüzüne doğru havlayıp dişlerini gösterdi. Onu yiyecekti, Allah hepsinin belasını versin ki Temur’a saldıracak ve onu yiyecekti. Temur ise hipnoz olmuş gibi köpekten bakışlarını ayıramıyor, dehşet bir korku ile köpeğe bakıyordu.

 

Hareket etmeye çalıştım. Ya köpek ya da Temur bana baksın diye uğraştım ama bakmadılar. Ne köpek bir kere bile bana baktı ne de Temur korku piramidinden çıkabildi.

 

Piramidin bir köşesi olan ben işlevsiz, bir hiç gibi yok sayıldım.

 

Piramidin bir diğer köşesi Temur, korkusuna boyun eğdi. Gözlerini yumdu ve ona saldırmak için atılan köpeğe karşı kendini savunmadı. Savunamadı.

 

Ve piramitte ayakta kalan tek bir taş kaldı. Hepimizi yenen, bize saldırması için komut verdikleri köpek oldu.

 

Temur, demek isterdim. Kendine gel ve kendini kurtar. Eğer yapabilirsen beni de kurtar demek isterdim.



 

İlahi Bakış Açısı


 

Aynı oyun, aynı taht sözde.

 

Ama farklar vardı. Korkular gibi. Altı varis demek altı farklı korku demekti. İki kişi dışında. İki adamın da korkusunun kaynağı aynıydı: Asya.

 

Biri için Asya Hardemir. Canı, kanı, yeşil gözlerini gördüğü ilk an abiliğin en güzel yönünü gören adam. Asya’sını severdi. Öyle çok severdi ki en büyük korkusu da o oluvermişti.

 

Bir diğeri için Asya Doruker. Sevdiği, umutları, kederleri, teninde soluklanmak isteyen adam. Haylaz bakışlı kadını severdi. Öyle çok severdi ki en büyük kabusları da o oluvermişti.

 

Bunu herkes gibi ruhu oldukları adamlarda biliyordu. Masadaki her bir Nezir, kendi varisi dışındaki diğer beş varisin zayıflıklarını, zaaflarını, korkularını ilk andan itibaren inceler, araştırırdı. Yapmak zorunda oldukları bir şeydi. Kural buydu. En iyisi için varislerdeki en kötü zaafları silmeleri gerekirdi.

 

Bu yüzden sınanmıştı, Asya. Bedenindeki her kası nasıl yitirdiğini, önünde sevdiği bir dostun kaybı ile sınanmıştı. Aciziyetten korkardı. Ellerini bir daha kullanamamaktan korkardı ve onlar merhamet etmediler. Nezirler, kendi çocuklarına merhamet edilmeyeceğini bildikçe diğer varislere karşı acımasızlaşmış ve her acımasızlık onların; varislerine, ruhlarına yansımıştı.

 

Biri bile dur diyememişti. Dur deseler kim dururdu? Her birinin gözü dönmüştü, güç aşkı ile.

 

Aşklarını destana dökmek için kaybedecek adamlardan değillerdi. Kızları için duracak olduklarında, Baybars kızı için duracağı vakit kızına yapılacakların korkunçluğu ile vazgeçti. Madem iki evladını kurban etmişti, o zaman hepsinin evladı da kurban edilsin.

 

Ve tam olarak bu görüş, beş Nezirin de zihnindeydi.

 

Her biri sözde kendi yavrusunu korumak için acımasızlaştı ve uçurumun kenarında yağan karların altında iki adamı bıraktılar. Elleri kolları bağlı. Yağan karlar üzerlerine, mezara atılan avuç avuç toprak kitlesi gibi yağıyor. Bedenleri titremelerin esirleri.

 

Selçuk ve Arem ilaçların etkisinden çıkmaya başlarken sızlanıyor, tutulan bedenlerine, üşüyen her hücrelerine daha kendilerine gelmeden söver olmuşlardı. Kendine gelen ilk kişi Arem oldu. Gözleri hala bayık bir şekilde etrafı tarıyor, en son yediği lokmayı hatırlıyordu lakin o lokmayı yutup yutamadığından dahi emin değildi.

 

Doğrulmak istediğinde bedenini saran karları gördü. Dudaklarından kaçan küfürlerin hiçbirini durdurmadı. Normalde çok küfreden biri değildi ama küfre başladığı noktada da kimse onu durdurmazdı. Asya’nın varlığı hariç. Kardeşinin adını dahi duyduğunda o an ne dilinden ne de zihninden kötü kelimelerin geçmesine izin verirdi. Asya’sı küçücük kardeşiydi onun. Hala üç yaşındaymış gibi gördüğü kardeşi.

 

Karları üstünden iteklediğine arkasında acı dolu bir inleme sesi duydu. Yalnız olduğunu düşünüyordu, bu da onun gerilmesine neden olmuştu. Hızla arkasını döndüğünde başı döndü, gözlerinin önü karanlığa büründü ve kısa bir süre sonra geçti. Selçuk’u gördü. Karların altında biraz daha kalsa nefes dahi alamayacak, yüzü gözü kara bulanmak üzere.

 

Arem ayağa kalkmaya çalıştı, bedeni uyuşmuştu. Pes edip arkasındaki adamla arasında iki metre olan adamın yanına doğru sürüklenmeye başladı.

 

“Lan, şerefsiz!” diye kısık sesle bağırdı. Öfkeyle bakıyordu Selçuk’a. Onu şimdi burada uçurumdan aşağı atsa ne kaybederdi ki?

 

Zihninde dolaşan şeytanlar kan istiyordu, parmaklarının arasında dolanan melekler ise Selçuk’un yüzüne doğru yükselmiş ve biraz daha kar yağsa yüzü kaybolacak adamı karlardan kurtarmıştı.

 

Selçuk’un yüzü ortaya çıktığında Arem küfretti. Adam buz gibiydi. Teni dahi beyaza kaçmış, dudakları morarmış. Sonra Arem hatırladı. Selçuk duş almıştı peki bedenini kurutabilmiş miydi?

 

“Lan uyansana!” deyip yüzüne vurmaya başladı. Tokatları, buz kesilen tenine yavaşça iniyor, herhangi bir hasar bırakmaktan çekinir gibiydi. “Selçuk, bak ölürsen Asya bizi keser, oğlum!” Sırf Selçuk’u kendi öldürmedi diye delirirdi o küçük cadı!

 

Selçuk’un gözleri küçük bir açıyla açıldı. “Asya,” dedi. Morarmış dudaklarının arasından dökülen tek kelime Asyasıydı. Gözleri yeniden kapandı. Asyası yine gözlerinin önüne geldi. Uyanmak istemiyordu ki. Burada Asyası vardı. Bazen ona kızıyor, bazen ise tatlı tatlı gülüyordu. Nasıl uyansın Selçuk? Nasıl bu çehreden mahrum bırakabilirdi kendini?

 

Ve Arem o an öfkeyle bir tokat daha attı. Yaptığı doğru mu bilmiyordu ama elinden başka hiçbir şey de gelmiyordu. Selçuk gözlerini açtı. Asyayı görmeyi beklerken Arem’i gördüğünde inledi.

 

“Asya nerde?” dediğinde Arem yine tokat attı. Bu kez canı istedi diye. Selçuk, soğuktan donan tenindeki son tokadı daha feci şekilde hissetti. Doğrulmaya çalışırken Arem’e sövmeye başladı.

 

“Senin o elinin ayarını sikim!” Kızgın homurtusu ile Arem bir tane daha yapıştırdı. Dengesini sağlayamayan Selçuk, karların içine düştü. “Lan, ne yapıyorsun?” Selçuk öfkeyle karların içinde doğrulup Arem’e baktı. Arem’in soğuktan titreyen alt çenesini gördü ama ona rağmen adamın keyfi yerindeydi. İt ona vurdukça ayrı keyif alıyordu.

 

“Arada hatırlat da sana böyle vurayım. Aşırı keyiflendim.” Arem gülerek ayaklandığında artık bedeninin yetisini eline almıştı. Etrafa bakındı. Bir uçurumun dibindeydiler. Uçurumun dibine bakmaktan haz etmedi bir an. Oradan uzaklaştı. Etrafına bakındı. Bir yol, bir iz aradı ama hiçbir şey yoktu.

 

Selçuk, hala bedenini kontrol edemiyordu. Arem’e göre daha fazla üşüyor, bedeninden ziyade artık beyninin içinin dahi donduğunu, düşünce yetisinin kaybolduğunu düşünüyordu. “Nerdeyiz?” diye sorabildi zar zor.

 

“Bilmiyorum.”

 

“Asya nerde, diğerleri?” Diğerleri umrunda değildi. Ama eğer Asya’nın da yanında birileri varsa bir anlık da olsa yüreği rahatlayabilirdi. En azından Asya yalnız başına mücadele etmeyecekti.

 

“Hiçbir halt bilmiyorum.” Arem öfkeyle Selçuk’a döndü. “Kız kardeşim nerde bilmiyorum. Biz nerdeyiz bilmiyorum! Asya’nın yanına nasıl gidilir bilmiyorum! Hani sen Selçuk’dun bul lan şimdi, Asya’nı!”

 

Kardeşi ne durumdaydı acaba? Ona zarar vermişler midir? Baba, diye zihninde yakardı, Kızını kurtar bana.

 

Selçuk yeniden ayaklanmaya çalıştığında ormanı yarıp delen, bir çığlık kalplerine saldırdı. Çığlık tekrar duyulduğunda Selçuk, tüm gücünü bu kez bedenine verdi. Ayağa kalkabildi. Bir çığlık ile dengesini yitirdi ve yine karların içine düştü.

 

“Arem, Asya…” Kalkamıyordu. Bacakları sanki felç kalmış gibi. Öfkeyle bacaklarına vurdu. “Arem git! Asya’yı bul.”

 

Kulaklarına ilişen çığlığı yine duyduğunda bakışları yolun yarısını çoktan aşan adama takıldı. Arem, düzlüğü çoktan aşmış ormana dalıyordu.

 

Çığlık sesleri asla durmuyor, Asya’nın haykırışları kulaklarını deliyordu. Durmadı, her defasında ayağa kalkmaya çalıştı. Ayağa kalktı, bir adım iki adım ve yine karların içinde. Bazen pes edip karların içinde süründü ama buz tutan ellerinin işlevsizliğinden ayağa kalkıp o bir adım için dahi olsa yürüdü. Bir adım, iki adım ve otuz dört adımı on dokuz düşüş ile anca tamamladı.

 

Asya’nın çığlıkları ise hiç durmadı. Ne yapıyorlardı ona? Nefesi kesildi, bedeninden ruhunu söktüler ama çığlıkları Asya’dan yayıldı.

 

“Lan, bırakın kızı!” Selçuk çaresizliğine ağladı. Sevdiğini kurtaramayışına ağladı en çok da kulaklarına dolan acı dolu çığlıklara ağladı.

 

Bir de ihtimallerin gerçek olabilmesine ağladı.

 

“Asya!” var gücü ile bağırdığında sesi acı dolu seslere bulandı. Asya’dan bir daha ses duymadı.

 

Bir ses daha duydu. “Asya! Kardeşim!” Arem neden acıyla bağırıyor ki?

 

Gülmeye çalıştı. Aptallık bu, Selçuk! Nezirler varisleri öldürmezdi ama Nezirler en başından beri Asya’yı öldürmenin derdindeydi. Ellerinde artık bir fırsat da vardı.

 

Yapmışlar mıydı?

 

Oyunları bahane edip sevdiğine yine mi kıymışlardı? Olmaz. Olamazdı. Bu kez izin veremezdi. Öfkeyle bacaklarına vurdu. Hissetmiyordu! Ormana döndü bakışları! Yetişemiyordu. Arem, neden öyle bağırmıştı mesela? Asya yine yaramazlık yapmış ve belki de Arem ona kızıyordu.

 

Güldü, gözlerinde yaş varken dudaklarında gülüş var oldu. “Yine ne yaptın be deli kız?” Bacaklarındaki o hissizliğin gittiğini, daha güçlü bir şekilde bacaklarını hissetti. Umut o an yeniden yeşerdi.

 

Yeniden ayağa kalktığında öncekilerden daha uzun bir süre dengesini sağlayıp yürüyebilmişti. Yürüyebildiğine sevindi, ormandaki sessizlikte boğuldu ve son düşüşünde yeniden ayaklanacaktı ki ormanın içinden çıkan beş bedeni gördü. İkisi Arem’in kollarından tutup baygın adamı sürüklüyordu. Diğer ikisi de ortadaki adamın etrafındaydılar ve ortadaki adam.

 

Ortadaki adamın kollarında Asya vardı. Kırmızı pijamaları hala üstünde. Turuncu çoraplarından teki ayaklarından çıkmış. Parmaklarının arasından karlara damlayan sıvıyı gördü. Kırmızıydı. Kan gibi. Ölüm gibi.

 

Cansız bir şekilde geriye düşen çehresi gibiydi.

 

“Asya!” diye bağırdı belki bir kıpırtı görür, bir hareket görür diye. Göremedi. Onu tutan adam ve Arem’i kollarından sürükleyen adamlar uçurumun kenarına doğru gittiler. Selçuk, yeniden ayağa kalktığı bu sferde en uzun mesafeyi aştı. Onu düşüren ise boştaki adamlardı. Tamamen siyahlara bürünmüşlerdi. Yüzlerindeki maskeler dahi yağan karın beyazlığına zıt derece siyahtı.

 

Selçuk'un bitkin ve ilaçlarla hala mücadele eden bedenini düşürmeleri iki yumruğa bakmıştı. Selçuk yerden yeniden ayaklanacağı vakit adamlardan biri sol ayağını kaldırıp göğsüne sert bir tekme attı. Selçuk, ayağa kalkamamanın acısıyla delirmenin eşiğine gelirken onu durduran adama öfkeyle baktı.

 

“Senin belanı ayrı sikeceğim, oruspu evladı!” diye bağırdğında diğer adamın gülme sesini duydu. Mekanik bir sesti.

 

“Küfretmeyen Selçuk Koral’a da bakın bir. Senin fıstık duysa çok şaşırırdı bak.” Mekanik sesin ardındaki o laubaliliği yine de sezmişti.

 

“Onu ağzına aldığın o dilini yeminim olsun ki sökeceğim!” Onun dilini önce kesecek sonra da ona yedirecekti.

 

Adamlar gülüp yerde hala ayağa kalkmaya çalışan Selçuk’a ard arda yumruklar indirmeye başladılar. Kaçamıyordu. Uçurumun dibinde onu izleyen adamlardan gözlerini ayırmıyordu ki. Asya, hala o adamın kollarında ve baygın. Neden bir uçurumun dibindeydiler ki.

 

Yüzüne gelen tekmeyi gördüğünde elleri ile yüzünü kapattı. Tekme ellerini parçalayacak şiddette oraya değdinde inledi. Elleri ona lazımdı. Asya’yı elleri ile kurtarması gerekirken ellerine nasıl da zarar verirdi? Ellerini bacaklarının arasına gömdü. Yüzünü karların içine sakladı. Bekledi yumrukların tekmelerin bitmesini. Bedeninin farklı yerlerinde acıyı hissediyordu ama en çok da Asya’yı gördüğünde canı yanıyordu.

 

“Yeter.” diye bir ses yükseldi. O adama aitti. Kargaşa anında durdu. Tüm bakışlar o adama döndü.

 

“Selçuk Koral,” deyip yerde kanlar içindeki adama baktı. “Asya Hardemir, Temur Töre ve Arem Hardemir; korku yarışlarını kaybettiler. Sıra sen de. Ne denli korkuyorsun ve ne denli korkuna rağmen zekan çalışıyor? Görelim bakalım.” dediğinde kollarındaki bedeni yere bıraktı. Asya’nın etrafı kan gölüne döndü.

 

“Asya,” diye sayıkladı. Ayağa kalktı. Yürüdü, ne biri onu tuttu ne de bu kez adımları sekteye uğradı.

 

Yirmi sekiz metre. Arkasından çelme takıp düşürdükleri anda, Asya ile arasında yirmi sekiz metreye yakın bir mesafe kalmıştı. Arkasındakilere dönüp bakmadı, önündeki kanlı bedenden gözünü ayırmaya korktu. Gözünü kırpsa, gözünü kaçırsa sanki Azrail ile olan yarışını kaybedecek; Asya’sını ondan koparıp alacak.

 

Ayağa kalkmaya çalıştığında omuzlarında iki kişiye ait elleri hissetti. Kalkmasına müsade etmiyor, Asya’ya daha fazla yaklaşmasını da engelliyorlardı. Öfkeyle çırpındı. Çırpınışları biçare umut arayan deli bir aşığın çırpınışlarıydı.

 

“Bırakın beni!” Omuzlarındaki eller daha da güç uyguladı. “Bırakın dedim, lan!” Bakışları Asya’ya takıldı. “Asya,” sesindeki tüm güç siliniverdi o an. “Kalk. Kalk be kızım, biz seni kurtaramıyoruz bari sen kalk ve kurtar.”

 

“Duyduk ki kabusların varmış.” Ortadaki adam konuştuğu esnada yanındaki adamlardan birine elini uzattı. Kırmızı bir bidonu, konuşan adamın ellerine verdiler. Selçuk ne olacağını tahmin etmişti.

 

“Lan, olmaz!” Deli bir güç sardı bedenini. Ne ilaçlar adrenalini bastırabildi ne de soğuktan buz tutmuş bedeni bu ihtimalleri yok sayabildi. “Allah aşkına bırakın onu! Varis lan o! Kendi kızına, torununa kıyamazlar!”

 

Bir tek bu gerçeğe tutunmak istiyordu. Ama umutları bir kaç cümle içinde yıkıldı. “Ve aynı masada Asya Hardemir’in ölüm emrini veren adamlarda var. Burda kimse yok, Koral. Bir sen bir de biz.” Alayla güldü. Ayaklarının dibindeki kan gölüne baktı, ayağı ile bedeni dürttü. Hiç bir geri tepki alamadı. “Bir de bu cansız beden.” Arem’i saymamışlardı. Görmezden gelmişlerdi o an.

 

Adamın cümlesi bitti. Kapağı açtı ve kırmızı bidonun içindeki sıvıyı Asya’nın bedeninin üzerine döktü.

 

Selçuk artık delirmişti. Ne Baybars ne de Sarhun’un kızlarına zarar vermeme ihtimali ne de onun bir varis olması… Tüm yetisini kaybetti. İki adama ramen ayağa kalktı. Bedeninde yeniden fiziksel şiddetin emareleri baş gösterdi ama Selçuk en fazla Asya’sına beş adım yaklaşabilmişti. Asya’nın yüzünü göremiyordu. Saçları yüzünü örtmüş, bedeni ona küsmüş gibi sağına dönmüş.

 

Ve adam ayaklarının dibindeki bedeni aşağı itti, ardından yaktığı çakmağı da düşen bedenin ardından attığı iki saniye sonra uçurumun ucundan yangın belirdi.

 

Asya, üşürdü. Bu soğukta tenini soğuğa bırakmışlardı. Asya’yı hep soğuktan nefret ediyor diye yakıyorlardı. Bir kez daha Asya’sını yakmışlardı.

 

Kabuslarından daha kötüydü. Kabuslarında Asya yardım dilenebiliyor, ona bakabiliyordu. Bir ihtimali olurdu. Kabuslarında dahi kurtulma ihtimali olan kadının şimdilerde kurtulma ihtimali yoktu.

 

Omuzlarındaki eller kalktı, şoka giren bedeni komutu ele geçirmiş ve son mesafeleri sürüne sürüne oraya doğru gitmişti. Arem daha yeni kendine gelir gibiydi. Uyanıp etrafına baktığında Selçuk’u gördüğünde gözlerinden ard arda inen yaşları gördüğünde kız kardeşinin, sadece kaçırılmadığını anladı.

 

“Nerde?” dedi. Sesini kendi dahi duyamadı. Selçuk, uçurumun dibine gelmiş ve yükselen yanık kokusunu solumamak için nefesini tutmuştu, bu kez duman varlığını belli ediyor, Selçuk onu da yok saymak için ıslak gözlerini kapatıyordu.

 

Ama kaçamıyordu. Bu kez de Arem dehşetle ona “Selçuk, kardeşim nerde?” diye haykırıyordu.

 

Elleri kulaklarına tırmandı. Kulaklarını kapattı belki Arem’i duymasa, nefesini almazsa ve kör kalsa Asya geri döner diye. Olmadı. Asya geri dönmedi.

 

Arem, cevapların uçurumun dibinde olduğunu anlamıştı. Anlamak yetmezdi ki. O hep anlardı mesela. Ama korkardı. Aptal gibi davranır, fark etmemiş, görmemiş gibi hareket ederdi ama kaçamazdı. Tıpkı uçurumun dibinde yükselen koku ve dumanı yok sayamadığı gibi. Ayağa kalktı. Uçurumun dibine geldiğinde baktığı ilk şey Selçuk oldu.

 

Yara bere içinde, sürüklendiği belliği olduğu karların üstü kan içinde bırakmış bir adam görüyordu. Soluğunu dahi tutup uçurumun dibine bakıyordu ve Arem de kaçamadı.

 

Uçurumun dibindeki ihtimale dönüp baktı. Dizleri titredi o an. Tüm gücü çekildi ve dizlerinin üzerine düştü. Bir an uçurumdan düşecek gibi oldu. Ne kendini tutmaya çalıştı ne de biri onu tuttu. Bir şekilde yine de dengesi sağlandı. O düşmedi, düşene baktı.

 

Ve Arem ile Selçuk en büyük korkuları ile yeniden yüzleşti.

 

Dört varis, dört oyun ve dört kaybediş.

 

Geriye kalan iki varis, iki oyun ve seçimler.

 

 

 

 

 

 

Vee bu haftada yeni bölüm alıntısı yok, normalde bölümü erken bitirmiştim. Yeni bölümü de yetiştirecektim ama artık bir işsiz olmadığımı öğrendim🥲

Bu kız 3 gündür öğretmenlik yapıyor daa😭😭

 

 

Bölüm : 18.09.2026 23:15 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...