

Kural iki: Aile daima yalan söyler.
"Ben hiç ses çıkarmam rahatsız da etmem.” Benekli kediye yalvardı. “Kalayım mı yanında?”
21 Aralık
Asya L.
Önceden çok şey istemezdim sadece yaşam hakkımı kimsenin elimden almamasını, mutlu ve sakin bir hayatı isterdim. Doğrusu hala bunları istiyorum, tek fark bu isteklerin sandığım kadar basit ve kolay yollarla elde edilmediğini öğrenmemdi. Yaşamak için savaşman gerekiyordu bu dünyada.
Doğduğunda seni kaçırabilirler, açlıktan ölme raddesine gelene dek seni aç sussuz bırakabilir, soğuğun teninde en acı şekilde nüfus etmesini de sağlayabilirlerdi. Söylemesi basit duran yaşaması ise ölümü arzulatacak birkaç örnek.
Yaşamak için bile bu kadar mücadele verilen bu dünyada mutlu olmanın ve sakin bir hayatı arzulamanın da ne kadar imkansız olduğunu öğrenmiştim ama tadını alamadığım o hayatı, benliğimin en derin noktalarında en vahşi tutku ile arzuluyordum. Tatmadığım bir lezzeti arzuluyordum.
“Bunun geri dönüşü yok.” Kirli zihnimden, beni koparan ses ile zihnimden sıyrılıp yanı başımda bana endişe ile bakan arkadaşıma baktım. Odaya girdiğimiz ilk andan beri dudaklarını kemirmeye başlamış olmalıki soyulan dudak kabuğu aralarda kırmızılık ve kan izini taşıyordu. Dikkatimi kahvenin en koyu tonundaki gözlerine diktim.
“Biliyorum ama artık saklanmaktan, kim olduğumu öğrenememekten yoruldum.” İsmimden önce eklenen sıfatların, ismimden sonra eklenen her bir soyadın ağırlığını da artık taşıyamıyordum. Sadece asıl benliğimi görmek, tanımak ve en çok da asıl benliğimi tatmak istiyordum.
“Belki de en iyisi budur.” Bu kez pes eden ses tonu ile ne demek istediğini kavrayamayıp ona baktım. Bakışlarımdaki anlamsızlığı fark ettiğinde devam etti.
“Yaşadıklarını yaşamadım. Tabi ne hissettiğini ne boyutta canını yaktığını bilemem ama kendim üzerinden örnek verirsem eğer kötü bir olaya maruz kalırsam polyanna olmaya karar veriyorum.” Dudaklarından çıkan o kelime ile anında kaşlarım çatıldı. Polyanna. Tam da Peri Hanım. Onun gibi olma düşüncesi bile midemi bulandırıyordu.
Öfke ile kaşlarımı çattım ama bunu umursamayarak devam etti. “Eğer düşmüşsem bir dahaki sefere nasıl kalkacağımı öğrenmiş oluyorum. Eğer ağlamışsam hemen sonra rahatlayacağımı, omzumdaki yüklerden arınıp huzura ulaşacağımı biliyorum.”
“Tamam bir dahakine; beni kaçırdıklarında, sokağa düştüğümde nasıl davranacağımı bildiğim için oturup mutluluktan dua edeceğim.” homurdanmam ile kaşlarını çattı.
“Geçmişe odaklanma. Geleceğine şekil vermek için bugünü yaşa.”
“Seni anlamıyorum.” dedim bayık bakışlarla.
“Çünkü tamamen geçmiş ve gelecek odaklısın.” dedi beni kınarcasına.
Pencerenin önünden ayrılıp arkadaşımın solunda duran krem rengindeki koltuğun üzerine oturdum. “Yanlış. Ben tamamen yaşamaya odaklıyım. Geçmişime bakıp bir sonraki adımımda nasıl hayatta kalacağımı düşünüyorum ve bugün,” deyip derince yutkundum. “Belki de en büyük kumarı oynayıp hayatımı ortaya koyuyorum.”
“Seni kaybedemem.” dediğinde çoktan alt çenesi titremeye, gözleri dolmaya başlamıştı. Şu an ağlasa dayanamaz ve onunla beraber ağlardım ve bu ortamı yok etmek için saçma bir şekilde gülüp hızla oturduğum yerden kalktım.
“Benden öyle kolay kurtulamazsın.” Alayla gülüp kızgın surat ifadesine baktım. “Ha, benden kurtulmak istiyorsan o olabilir. Bir şey diyemem ona.” dediğimde arkasında duran yastığı alıp kafama fırlattı.
“Seninle en fazla ciddi olduğumuz süre buydu! Resmen ciddiyete karşı da bir alerjin var!” diye söylenmesi ile ona kaşlarımı çattım.
“Bunu da gidip hemen yetiştir istersen.” dedim kızgınlıkla.
Omuz silkti. “Sağlığını koruyacaksa seni bile satarım.”
Başımı iki yana salladığım sırada telefonuma gelen bildirim sesi ile arka cebimdeki telefonu çıkarıp abimin mesajına baktım.
“Akşama hazır ol. Başlıyoruz.” Çağrı Hardemir.
Ve aynı anda bir mesaj daha. “Kapının önündeyim.”
Son mesajı da okuyup başımı kaldırdığımda bana merakla bakan arkadaşımla göz göze geldim. “Gel, bizimkiler gelmiş.” dediğimde irice açtığı gözleri ile hızla ayaklanıp dışarı çıktı. Arkasından homurdana homurdana aşağı indim.
Sabaha göre daha iyiydim. Tüm kırgınlığım ve öfkem sanki ince bir perdenin ardına saklanmış kanayacağı vakti bekliyordu. Onun için o vakti var edecektim hem de herkesin olduğu bir anda.
Alt kata indikten sonra açık duran dış kapıya doğru ilerledim ve ayakta konuşan ikiliye bir süre tebessüm ettim. Yanlarına vardığımda Melih abimin bakışları anında beni bulmuş ve yüzünde var olan sıkıntılar bir anlığına yok olmuştu. Kollarını iki yana doğru açtığında yüzünde var olan tebessümü anında benim de yüzümde var oldu. Aramızda kalan son adımları hızla atıp kendimi abimin kollarının arasına attım.
Anında belimin iki yanını sıkıca saran kollar ile boynuna doladığım kollarımı daha da sardım. “Güzelim,” Sondaki ‘m’ harfini uzatıp kollarındaki varlığımı kendine hatırlatır gibiydi. “Özledim seni.”
Başımı yasladığım omzundan kaldırıp kaşlarımı çattım. “Özlemeye hakkınız yok ama.”
Dudaklarından çıkan erkeksi kıkırtı ile ona kanmamak için başımı kaldırdığım yere geri gömdüm. Gülüşü bile güzel.
“Peki bana söyler misin bu tribin ne kadar sürecek?” Benimle eğlenen ses tonu ile kollarımı daha da sıktım.
“Ömür boyu.” Sanki tanımıyor.
“Başım gözüm üstüne.” deyip saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı. “Yeterki ömür boyu yanımızda ol.” dediğinde yutkundum.
Ömür boyu yanlarında olacaktım ama sorun bu değildi. Sorun ömrümün ne kadar olacağıydı.
Verebileceğim herhangi bir cevap, tepki olmadığı için sustum ve kollarının arasından sıyrıldım. Göz göze geldiğimizde siyaha bulanmış irisleri ile tebessüm ettim. Demin belimde duran ama şu an sağ kolumda olan eli yüzüme tırmanıp yanağımda bir iki gez gezindi. Abimin sevgisini özlemiştim. Merih abim burdaydı ve onun sevgisinin tadını çıkarırken Semih abimin de burada olmasını, yine üçümüzün o sakin anlara geri dönmesini diledim. Alt dudağımı ısırıp serbest bıraktım ve burnumu çekip tebessüm etmeye başladım.
Kaçtığımı gördü. Duygularımdan kaçtığımı hepsini bir tülün ardına attığımı gözlerimde gördü. Derin bir nefesi içine çektikten sonra da bu sefer sol yanına beni çekip kolunun arasına aldı ve bakışlarını bizi büyük bir hayranlıkla izleyen Belçim’e çevirdi.
“Hayırdır, fıstık. Ağzın düşecek gibi?” Eğlenen sesi ile bu sefer ben kıkırdadım ve Belçim iri kahve gözlerini kırpıştırıp abimle arasındaki iki adımı da atarak alttan altan onu izlemeye başladı.
“Beni de sevsene böyle.” Anında kaşları çatıldı ve abime hızla öfkelendi. “Asyayı sevdiğin gibi değil yani. Off!” deyip elini saçlarına daldırdı öfkeyle. “Yani öyle sev ama kardeşinmiş gibi değil.” deyip anında olayı lehine çevirdi ve abimin diğer koluna girmeye çalıştı. “Mesela sevgilin, nişanlın, karın olarak beni sevebilirsin.” Abimin inatla kolunu çekmesini aldırmadan devam etti. “Aşk gibi yani.” dediğinde dayanamayıp kahkaha attım.
“Abimi sal artık.” dediğimde abimde olan aşık bakışları bana doğru öfke ile döndü. Dost değil, düşman mübarek.
“Girme aramıza görümce.” ve anında bakışları sevdiği adama kaydı.
Abim onun bu tavırlarına alışık olduğu için başını iki yana salladı ve istediğini ona verdi. Kolunu kaldırıp sağ tarafına da onun geçmesine izin verdi. Belçim’in anında bakışlarında bir umut belirdi.
“Her iki kolumun altına da kardeşlerimi aldığıma göre bir yere geçip oturabiliriz, ha.” Kardeşlerime yaptığı vurgu ile Belçim’in yaşadığı o umut patlaması anında soldu. Abimi anlıyordum hem onu üzmek istemiyordu hem de ona umut vermek istemiyordu.
Ben olsaydım kesin Belçimle çıkardım. Tam benim tipim. Onun için benim tek eksiğim erkeklerden hoşlanan bir varlık olmam.
Belçim anında abimin kollarından sıyrılıp ona öfke ile baktı. “Gerizekalı.” dedi ve bir daha arkasına bakmadan çıkış kapısına doğru ilerledi.
“Nereye?” diye arkasından seslendim.
“Sevgili abiciğinin olmadığı her yere!” diye öfke ile bağırdığında oflayıp abime döndüm.
“Kırdın onu!” diye ona çemkirdim ve sert bir yumruğu karın boşluğuna attım. Anında yüz ifadesi acı ile gerildi.
“Aptal olma!” diye bu sefer öfkelenen oydu. “Ona umut vermemi mi istiyorsun? Bu onu daha çok üzer.” dediğinde omuz silkip kollarının arasından sıyrıldım ve buraya geldiği arabaya doğru ilerledim.
“Hayır, umut vermeni değil; o kızdan doğacak çocukların halası olmayı istiyorum.” Merih ve Belçim… Biraz eksiklik vardı ama tadı da lezzetli bir yemek gibiydiler bence. Neden olmasınlardı ki?
“Neden senden akıl istemediğimizi bir kere daha hatırlattığın için teşekkürler.” deyip ardımdan beni takip etti. “Ve neler oluyor?” Son sorusu ile anında sesi ciddileşmiş bir anlığına unuttuğum o yüklerimi bana geri hatırlatmıştı. Deminki ikili sayesinde yüzümde var olan tebessüm yerini boşluğa armağan etmişti.
Arabanın yanına geldiğim vakit hiç beklemeden arabanın kapısını açıp şoför koltuğuna geçtim ve abimin bana yetişmesini bekledim. O sırada aralık duran evin kapısından Pars çıktı. O kadar çoklardı ki evin içinde, etrafında, herhangi bir yerinde bir şey yapmak istediğim an illa birilerine yakalanıyordum.
Merih’e bakışları değdiği an gözlerindeki yeşil harelerin geri planda kaldığını bu mesafeden dahi fark edebildim.
Güneş ışığından kaynaklı da olabilir. Direkt ışık gözüne vuruyordu sonuçta.
Abim de bedenini yan koltuğa attığı gibi arabayı çalıştırdım ve kısa bir süreliğine çalıştırdığım aracı anında durdurdum çünkü Pars Hardemir şu an tam anlamıyla sürdüğüm aracın önündeydi.
Ortadaki büyük çeşmeden dolayı aracı ileri sürüp bahçeden çıkabiliyordum bu da tam önümüzde duran Pars’ı ezmemi gerektiriyordu. Belki de gerekmiyor. Tabi bunun için önümden çekilmesi gerekiyordu. İkimizin de gözlerinde kararlılık vardı.
Yolun ortasında durmuş ne yapcağımı bekler bir ifade ile beni izliyordu. Sanırım çok film izliyordu. Onun üzerine aracı sürmemi ve son dakika birinin onu kollarından çekip kurtarmasını bekliyor herhalde. Beklesin.
Ya da ben mi çok film, dizi izliyorum?
Arkama dönüp yolu inceledim. Burdan çıkmak için izlenmesi gereken yol yuvarlak bir şekilden ibaretti ve kapıya ulaşmak için arabayı düz sürmem gerekiyordu ama çıkışa ulaşmak için her zaman olması gerekeni mi yapmamız gerekirdi?
Hayır. O önümde bir engel diye yolumu da değiştirebilirim. Bu korkaklık veya kaçış değildi sadece onu tiye almamaktı. Bakışlarımı tekrar önüme çevirdiğimde bana bakan meraklı hareleri ile karşılaştım.
Dudağımın kenarı kıvrıldı. Basit duran bu olayda beklemediğim bir haz duygusu bedenimi esir almıştı. Dudaklarımdaki sırıtma ve gözlerimdeki bakış ile ne yapacağımı anlamış gibi öfke ile bir şeyler söyledi ve arkamda kalan kapıya doğru bakındı. Vitesi geriye alıp aracı arkaya doğru sürmeye başladığımda bedeni hareketlendi ve benim kullanmaktan kaçındığım yolu, Pars; bana sunulan diğer seçenek olan yolu ise ben kullandım.
İkimizin de ortak noktası birdi: çıkış kapısı. Aynı hedefe varmanın birçok yolu olurdu; önemli olan ise sizi o hedefe, en az hasarla ve mümkün olduğu kadarıyla ilk ulaştırmasıydı.
Belki o an aklından “ilk olmasa da olur” diye bir düşünce akışı geçmiş olabilir ama burda atladığın tatmin duygusunu tatmadığını da düşünürüm. Onun, bunun, ötedeki veya berideki birinin değil, kendi benliğinin onayını alma hali. Sanki o an, ne için var olduğunu ve bu amaca ulaştığını hissettiren o duygu..
Bir başkasının gözünde alelade veya zevksiz gibi durabilecek basit bir eylem dahi, bana yaşamı ve yaşama amacımın zevkini tekrardan hatırlatabilir.
Ben aracı geri geri sürerken o ileri doğru atılıp dış kapıya doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Koşmasına gerek yoktu. Onu gören adamlar zaten anında odağını ona vermiş emirlerini bekliyorlardı. Ben ters bir şekilde kapının önünde aracı durdurduğumda Pars kendinden emin adımlarla aracın önüne kadar geldi.
Adamlar onun gelişini görünce kapıları bize açmamıştılar. Beyefendi illa konuşacaktı. Artık ne konuşacaksa!
Gözleri, önce sağımda kalan abimin üzerinde gezindi. Ona bakışları nötrdü. Bakışlarından bir şeyler anlamak imkansız gibiydi. Orda bir boşluk varmış gibi hissediyordum ve sonunda bakışları hareketlenip benim alanıma değdi. Önce kaşları bir anlığına çatıldı ve anında bunu düzeltip benim olduğum alana doğru yürümeye başladı.
Bakışlarımı abime çevirip “Yemin ederim artık tuvalete giderken bile bunlara ne yaptığımı bildirmeye başladım!” diye söylendim.
Merih abim alayla bana baktı. “Senden beklenmeyen hareketler bunlar.”
Sabır çekip bakışlarımı Pars’a çevirdim. Kapının önüne gelip camı tıklattı ve pencereyi açmam için bir hareket yaptı. Bu hareketi seksenlerde yaşamış bir dayı yapmış olsaydı cuk diye oturabilirdi ama Parsta garip durmuştu. Zihnimdeki saçmalığı bir kenara itekleyip camı açtım ve bayık bakışlarımı Pars’a dikip ne var dercesine başımı salladım.
“Nereye?” diye tek kelime ile sinirlerimle oynamaya başladı.
“Elinin körüne.” Tatlı olduğunu düşündüğüm bir tebessümü dudaklarıma yedirip devam ettim. “Gelmek ister misin?”
Kesinlikle beklediğim gibi bir tepki almadım. Önce bakışları bir süre bende takılı kalmış ve hemen sonra başını olumlu anlamda sallayıp arka kapıya doğru ilerlemişti. Şaşkın bakışlarımı Merih abime çevirdiğimde onun da bana salaksın der gibi bakması ile Pars’a geri döndü bakışlarım. Arka kapıyı açıp aracın arka koltuğuna yerleşmişti bile.
“Ne yapıyorsun sen?” Şaşkın ve inanamaz çıkan sesim ile bedenini daha da yerleştirdi koltuğa.
“Elinin körünü görmeye geliyorum.” Sakin çıkan sesi, gözlerinde varlığını belli eden kurnaz tilkinin sinsiliği ile onu boğma isteğimi artırıyordu.
“İstemiyorum seni.” Dişlerimin arasından konuşarak öfkemi yutmaya çalıştım. “İn arabadan!”
Bir an tilkinin sinsiliği yok olmuş, yerine yüreği deşilmiş bir adamın bakışları yer edindi. Bu sadece saniyelik bir şeydi. Belki de ben böyle bir şey görmedim.
Belki de ben böyle bir şeyi görmek istedim. Emin değilim. Bu aile söz konusu olunca ben hiçbir konuda kendimden emin değildim.
“İlk teklifini yaptığında daha dikkatli olmalıydın o zaman.” Artık sesinde kötücül tonlar ortama dağılıyordu. “Şimdi, nereye gidiyorsak çabuk ol. Daha bir sürü işim var.” deyip elindeki telefona döndü.
Sinirle dudaklarımdan bir homurtu koptu. “Git o zaman işini yap!” diye yüksek desibelde konuşmaya başladım.
Derin bir soluk aldığını gördüm ama gözleri hala telefonun ekranında kilitliydi. “Hadi, Asya. Sür arabayı. Ben izin vermeden buradan çıkamazsın.” Kafasını kaldırmadan alttan koyu yeşil harelerini bana dikti. “Ya benimle bu evden çıkarsın ya da beraber evimize geçeriz, canım kardeşim.”
Dişlerimi birbirine geçirip önüme döndüm ve öfkeyle bir süre önüme baktım. Bu adamların hepsinden nefret ediyordum. Hepsi aptaldı. Aptal.
Derin bir nefes verip öfkemi burada kusmamak için dediğini yaptım. Onunla beraber çıktım. Evet, adamlar onun da arabaya bindiğini gördüğü an dış kapıyı sonuna kadar açmıştı.
Köşede bize sıratarak bakan Selim’i de yazmıştım bir kenara. Dost sanmıştım, çakal çıkmıştı bu da.
Açılan kapılar her seferinde bu eve ait olmadığımı bana hissettiriyordu.
İlk gün beni hapseder gibi yüzüme kapanmıştı, bugün de hapsimin sadece evin içinde değil de dışarıda da devam ettiğini bu kapı en net şekilde yüzüme vurmuştu.
Arabayı çiçekçiye doğru sürmeye başladım. Aklımda farklı fikirler vardı ama sonradan plana kendini zorla sokan biyolojik ve gereksiz olan abim Pars sayesinde değişmişti. On dakikalık yol boyunca kimse konuşmamıştı. Arada bir Pars başını kaldırıp nereye gittiğimize bakıp telefonuna geri gömülüyordu. Merih abim ise sadece bizi izliyordu.
Merih ve Pars’ı birbirine benzetiyordum karakter olarak.
Çiçekçinin önünde aracı durdurduğumda kimse inmedi. Bakışlarımı aynadan arkamdaki adama diktiğimde onunda gözlerinin benim üzerinde olduğunu gördüm. Gözlerimin bir yansıması gibiydi hareleri. Sadece daha sert ve daha yoğun bir yeşil ile taçlandırılmıştı.
“Eve geç gelicem bugün.” Daha fazla ayak bağı olmamalıydı. Cümlem bittiği gibi arabanın kapısını açıp indim. Hızla ardımdan iki kapı daha açıldı.
“Neden?” diye sorulan soru hiç gecikilmemişti.
“Çiçekçideki işlerim sizin yüzünüzden aksadı. Onları halledeceğim.”
Bakışları arkasında kalan çiçekçiye doğru kaydı. “Yardım edebilirim.”
Yüzümü buruşturup ona baktım. “Hı, yardım edersin. Geçen gördüm ne kadar yetenekli olduğunu.”
Gayet normal bir şeyden bahsediyormuş gibi omuz silkti sakince. “Çabuk öğrenirim.” Ben ona hakaret etmeye çalıştıkça o olayı törpülüyordu.
Eğer bu durumu da eşelersem beni daha da öfkelendirmek için eve geçene kadar yanımda kalacağını biliyorum. Artık onu daha yakından tanıyordum. Şüphelendiği an, şüpheyi yakınına çekiyordu ya da o şüphenin yanına gidiyordu.
“Teşekkür ederim ama ben hallederim.” Son dakika aklıma geleni de hemen önüme sürdüm. “Hem senin işin vardı onunla ilgilen.”
Gözleri bir anlığına kısıldı. “Yarın da halledebilirim.”
Gözlerimi devirdim. “İyi.” dedim ve onu orada bırakıp çiçekçiye doğru ilerledim.
“Adamı etrafımızda istemiyoruz ama o dibimizden ayrılmıyor.” Homurdanmaya başlamam ile ardımdan yükselen adım seslerine eşlik eden “Homurdanıp durma.” eğlenen ses ile ofladım. Bu Hardemirleri kendimden uzak tutmam gerekiyordu?
Çiçekçinin büyük, cam kapılarını açıp içeriye doğru ilk adımımı attığım an etrafımı çok yoğun bir çiçek kokusu sarmıştı. Aitlik hissi bedenime dolandı, gözlerim bir anlığına kapanıp bu hissi en küçük hücreme dek hissetmek ve orda saklamak istedim.
“Kızım,” diye beni o anlık huzurumdan çıkaran ses ile gözlerimi açıp kasanın önünde duran adamı gördüm. Gözlerinde özlem vardı. Dudaklarımı bir anlığına çiğneyip duygularımı maskelemeye çalıştım.
“Amcaların bir tanesi,” dudaklarımdan ayrılan kelimelerle kollarımı iki yana açıp amcama doğru ilerledim. Amcam ve abilerime kırgındım ama özlemim çok daha ağır basıyordu.
Kasanın arkasından çıkıp önüme gelen adam ile kollarımı beline sarıp derin bir soluk aldım. Bana güven veren o kollardan biri… Saçlarımın arasına dalan parmakları ile iç çektim ve kollarımı daha da sardım.
“Nasılsın, kızım?” Dudaklarından kısık sesle çıkan ve aralarında korku tohumları olan sorusu ile iç çektim.
“Kötü.” dedim. Olduğu gibi.
“Bir şey mi oldu?” Cidden mi?
Başımı yasladığım omuzdan kaldırıp yüz ifadesini incelemeye başladım. Gerçekten de ciddi miydi? “Amca,” sondaki a harflerini şaşkınlıkla uzattım, “Ne demek bir şey mi oldu? Daha ne olmasını bekliyorsun ki, anlamıyorum.” deyip kollarının arasından sıyrıldım.
Derin bir soluk verdi. “Tamam, yıkıp geçmediğine göre şu anlık iyisin.” demesine sadece gözlerimi devirdim.
Bakışlarımı etrafta gezdirip abimi aradım. “Semih abim nerde?” Onu da çok özlemiştim.
“Eksik birkaç malzeme vardı. Onları almaya gitti.” dedi düz bir ses tonu ile. Hangi eksik malzemeler?
Arkamda hissettiğim beden ile sorumu yutup ona doğru döndüm. Pars hemen ardımda durmuş boş bakışlarını amcamın üzerinde gezdiriyordu. Giydiği siyah kumaş pantolunu ve üzerine geçirdiği beyaz gömleği ona çok yakışmış ve bir o kadar da yüz ifadesini daha da ciddileştirmişti. Sol eli pantolonun cebinde, sağ eli ise dışarıdaydı ama parmakları duraksamadan hareket ediyordu. İşaret ve baş parmağını sürekli birbirine sürtmeye başlamıştı. Bunu sık sık yaptığını görmüştüm.
“Sende hoş geldin, oğlum.” Arkamda duran amcam Pars’ı da es geçmemişti.
Pars, zarif ve kısa bir baş hareketi ile selamı aldı önce ve hemen sonra “Hoşbulduk, nasılsınız?” demesi ile bakışlarımı daha da diktim harelerine. Şu an gerçekten de bir muhabbet başlatacağını düşünmemiştim. Ya da zaten amacı gereksiz ve boş bir muhabbet değildi. O konuşmak istemiyordu, o konuşturmak ve şüphelerini dindirmek istiyordu.
Hala sesimden rahatsız oluyordu. Her konuştuğumda verdiği o küçük tepkilerden anlayabiliyordum. Haksız değildi. Belki de Hardemirlerde bana karşı içinde şüphe taşıyanlardan haklı olan tek kişi oydu. Pars Hardemirle aramızda yirmi bir aralık mevzusu vardı. O bilmesede…
“İyiyim oğlum da şu sizi bizi bırakalım.” Amcamın cümlesi bittiği gibi yanımda belirdi ve bir adım daha atıp Pars’ın tam önünde durdu. Elini, Pars’ın omzuna yerleştirip onu sol tarafta kalan oturma alanına doğru ilerletti. “Gel biz bir çay eşliğinde konuşalım. Uzun zamandır kimseyle konuşmuyordum.”
İki adam ve ikisinin de benzer amacı. İkisi de kurnaz…
Başımı iki yana sallayıp Pars’ı bizden uzaklaştıran amcama baktım. “Sence önce hangisi öfkelenir?” Geldiği andan itibaren sessiz kalıp ortalığı izleyen abimin sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.
“İkisi de şu an öfkeli bence. Benim merak ettiğim önce hangisi bunu yansıtacak.” İkilinin üzerinde duran kısık bakışları bir süre sonra bana döndü. “Sence hangisi ilk yansıtacak?”
Dudaklarımda alaylı bir gülüş peydahlandı. “Onları bilmem ama gece benim öfkem ile karşılaşacaklar.”
Bedenini tamamen bana çevirip sağ elinin baş parmağını kaldırdı ve dudağının kenarını kaşımaya başladı. “Ne yapmayı planlıyorsun?”
Sorusu ile derin bir nefes alıp işaret parmağımı diğer parmaklarımın üzerinde gezdirmeye başladım. Bakışlarım arkada konuşan ikiliye kaydı. Tüm dikkatleri birbirlerinin üzerindeydi. “Gel seraya geçelim biz.”
Seraya geçtiğimizde adımlarımız daha durmamışken ardımızdan bir ses daha geldi. Bakışlarımı arkaya çevirdiğimde Semih abimin olduğunu gördüm. Yüzümde açan çiçeklerle adımlarını bize yetiştirmeye çalışan adamı izledim.
O arada bir adım ardımdaki Merih abimin sesini duydum. “Kendine zarar vereceğin herhangi bir şey yapmayacaksın değil mi?”
“Ne zararı?” Semih abimle daha doğru düzgün konuşamamışken ona bir nasılsın diye soramamışken benim varlığımın derdine düşmüştük.
Arkamdan gelen korku dolu fısıltısı boğazımda bir düğümü yeşertti. Nasıl derdim ‘beni, o evde kimsesiz bırakarak sizin bana en büyük zararı verdiğini’ bunu. Hemde bu korku dolu sesine karşı.
Haftalar önce elimde olan saksının önüne geldim. Burda abilerim boynumdaki kolyeyi vermişti. Kolyeyi hatırlayınca parmaklarım usulca yükselip kelebeğin kanadı şeklindeki o kolyeyi okşamaya başladı. Her şeye rağmen o gün benim hayatım normaldi. İyiydi ve ben nefes alabiliyordum…
Şimdi ise hayatta kalmam için savaşmaktan başka şansım yoktu.
“Artık bir şey söyleyecek misin, yoksa ben zihnimdeki cehennemi yaşayayım mı?” Abimin yeniden konuşması ile daldığımı çok geç fark ettim. Bakışlarım saksının içinde zerafetle büyüyen zakkum çiçeğinden ayırıp abimin gözlerine yükseldi.
“Üzgünüm, dalmışım.” Parmaklarım hala kolyenin etrafında tur atarken abime baktım. “Bugün masa toplanacak ve Sarhun Korgöz onun varisi olduğumu açıklayacak.”
Bunun bir gün olacağını hepimiz biliyorduk. Ben, abilerim ve amcalarım. Sadece bu kadar erkenden geleceğini asla tahmin edememiştik. Bu da bizim en büyük hatamızdı.
“Neden?” Yanımıza gelen Semih abimin son olaylardan haberi yoktu. Semih abimin gözlerindeki endişe sesine de yansımıştı. “Neden şimdi durduk yere kendini hedef yapıyorsun?”
Gözlerimde bir an yaşların yeşerdiğini akıp toprağa karışmak istediklerini hissettim. “Babam,” boğazımda bir düğüm oluşmuş gibi konuşamadım. Cümlemi devam ettirebilmek için bir kez yutkundum ve sanki babamın yaptığı şey benim ayıbımmış gibi çekinip bakışlarımı abimden ayırdım. “Babam benim ölüm emrimi vermiş, abi.”
Demişti zaten bana. Hardemirleri seçmemin bir bedeli olacaktı. Ödediğim tüm bedellerin kaynağı hep Hardemirlerdi.
Bu kadardı işte. Babam dediğim adam ölüm emrimi vermişti ve ben şimdi onu kendi canıma muhtaç edecektim. Ben ölürsem o da ölecekti. Başka bir varisi benim yerime koymadan önce ortaya çıkmam gerekiyordu. Bir kadın olarak. İşte buradaki en büyük avantajım bu olacaktı.
Sarhun Korgöz benden vazgeçebilirdi çünkü kanından olanları biliyordum. Onları benim yerime koyabilirdi ama onlar erkekti. Ama şimdi masaya bir kadını götürse…
Evet, kendimi açığa çıkaracağımı söylemiştim ama böyle değil. Bu gece bir maske ile orada olacaktım. Maskeli bir kadın.
Abimin gözlerinde bir çok duygu geçti ama en sonunda gözlerinde var olan ve orada kalan ise inançsızlıktı. İnanmıyordu. Onun bize bunu yapacağına inanmıyordu. Ben inanıyordum. Benim babamın beni öldürmek istediğini biliyordum. Evet, belki onun öz kızı değildim ama biliyorum.
Ben, onun kanındandım. Onun kanı da canı da bendim. O yaşlı iblisin zihninde nelerin dolaştığını beni ne için öldürmek istediğini biliyorum ama bana şimdiye dek gösterdiği sevgisinin de beni şimdi öldürmek istemesinin de gerçek olduğunu biliyordum.
Sevginin ardından hep zehirli bir ölüm bizi buluyordu.
“Olmaz… Olmaz öyle bir şey, Asya.” Semih abimin dudaklarından acı bir gülüş yayıldı. Aramızda duran o iki adamı atıp mesafeleri öldürdü. Kollarımı tutup kendine doğru çekti. Merih abim ise anında müdahale edebilmek için bir iki adım daha yaklaştı. “Yapmaz lan, öyle bir şey.”
“Yapar ve yaptı da.” Onu anlıyorum. Bu yüzden şu an sakin olması gereken kişi bendim. O duygularını yaşarken onu ben koruyacaktım.
“Asya,” dedi ve alt dudağı bir anlığına titredi. “Sen benim kardeşimsin. O ise,” O ise…
Evet, sevgili abim. “O ise?” O’nun kim olduğunu senin de Merih abimin de bildiğini biliyorum. Tıpkı şu an Merih abimin, senin dudaklarından çıkacak kelimelerle gerilmesi gibi.
Evet, sevgili abim. Bu oyunda bana ihanet edenlerden birinin de siz olduğunu biliyorum. İhanet belki doğru kelime değildir. Doğru kelime en başından itibaren her birinizin yalan olması ve benim de bu yalanlara inanacağımı düşünmenizdi. Doğrusu hiçbirinizin bu oyuna Çağrı Hardemirin dahil olacağını tahmin edememenizdi.
Siz nasıl bana acımadınız. Oyunun sonunda da ben size acımayacaktım.
“O ise babamız mı?” Onun başka bir kelime ile tamamlayacağı o kelimeyi yine yalanlarla örttüm.
Gözlerini kapatıp ağır ağır başını salladı. Pes etmiş gibi omuzları çöktü. Koca gövdesi acısını haykırır gibi her saniye giderek küçülüyordu sanki.
“Kimin tarafında olacaksınız, peki?” Bir kez olsun beni seçin abi. Bir kez. Ama yalanın dolanın olmadığı gerçek bir seçim.
Ve cümlem bittiği gibi Semih Doruker’in gözleri aralandı. Koyu harelerinde acıya eşlik eden bir savaş yemini vardı. “Sen.” dedi. Sanki ilk kez yalan dolan olmadan bir seçim yapmış gibi gerçekçi duruyordu.
“Bizim tarafımız yok, Asya. Sen neredeysen biz zaten oradayız.” Merih Doruker’in dudaklarından ayrılan bu cümlelerde de yalan yoktu ama bu kez eksiklik vardı. Hardemir ailesinin yanında ben tekim. Onlar yok.
Ama yine de tüm yalanlara dolanlara karşı ‘Sen’ diyordu, abilerim… Ve ben abilerimin haberi dahi olmadan onlara o son şansı vermiştim.
“O zaman akşam kimin yanında durman gerektiğini biliyorsun.” Kısık ve duygusuz sözlerim Semih abimi de etkilemiş olmalıki yüzündeki acılar, kederler perdenin arkasına hızla çekildi.
“Ben her zaman senin yanındaydım. Senin solunda ben, sağında da daima Merih vardı.” Bir yalan daha. Onlar hep benim arkamdaydı. Arkamdan yalanları ile sırtıma hançerlerini usul usul saplamak için hep arkamdaydı.
Ona uydum. Yanımdalarmış gibi davrandım ve minnettar bir tebessümü dudaklarıma yedirdim. Kollarımı iki yana açıp abimin bedenine sarıldım. “Teşekkür ederim, abi.”
“Teşekkür ederim.” Benim gibi aynı minnetle dudaklarından ayrılmıştı kelimeler ama bu sefer sesinde yalan da dolan da yoktu. “İyi ki bizim kardeşimizsin. Teşekkür ederiz, bizimle olduğun için.”
Bir süre öyle durduktan sonra ondan ayrıldım. Bakışlarımı yüzüne dikip “Akşam için hazırlanmamız gerek.” dedim.
Sağ elini kaldırıp yanağımı okşadı ve okşadığı yere küçük bir öpücük bıraktı. “Tamam, güzelim hazırlanırız.”
Başımı sallayıp onu onayladım ve sonradan aklıma gelen motosikletleri de söyledim. “Akşam alana motosikletlerle gideceğiz.” dediğimde kaşlarını çatıp bana baktı.
“Toplantı her zamanki yerde olmayacak mı?”
Başımı iki yana salladım. Bunu istemiyordum. Bana hem gecenin karanlığı hem de güvenliğin ordan daha az olacağı bir yer lazımdı. “Ormanın sonundaki boş araziyi biliyorsun. Orda toplanacak herkes.”
“Neden diye sormam gerektiğini biliyorum ama inan abicim şu an buna kafayı yormayacağım. Bir saat sonra tüm sorularla geleceğim.” Merih abim bıkkın bir soluk verip çiçekçi kısmına doğru yürüdü. “Ben bu Pars’ı hallediyorum o arada.”
“O zaman akşam tüm oyunlar bitiyor. Önce Hardemirlerle karşı karşıya geleceğiz sonra da Korallarla.” dediğinde bakışlarım istemsizce kısılıp bakışları üzerimde olan Semih abimin üzerinde gezindi.
“Hayır. Oyunlar bitmiyor. Yüzümüzü görmeyecekler. Bizi başka bir zaman görecekler ve asıl orda tüm oyunlar açığa çıkacak.” dediğimde ellerini öfke ile saçlarının arasına soktu. Dudaklarının arasından çıkan mırıltıları anlamadığım için omuz silkip arkamda duran boş bir kutunun üstüne oturdum.
“Diyorsun ki akşam bizi öldürtme ihtimalleri var. Ben en iyisi böyle büyük bir şeyler deneyeyim de orda hepsi kafamıza sıksın.” Önüme gelip dikildi. “Doğru anlamış mıyım?”
Gözlerimi devirdim. “O kadar salak mıyım ya ben? Onları öldürmeden ölmem.”
Öfke ile “Ya sabır.” deyip önümde diz çöktü. “Güzel kardeşim benim. Bana şu an ne istediğini söyler misin?”
Onun bu tavrına kaşlarımı çattım. “Az önce sana, babam beni öldürmek istiyor diyorum ama sen gelmiş benim onları öldürmeme mi öfkeleniyorsun?”
“Aklını kaybetmene öfkeleniyorum.” Gözlerinin içi öfkeden kızarmaya başlamıştı. “Pederi hallederiz. Bırak bu gece bile onun işini tek başıma hallederim. Ama sen bunu istemiyorsun, değil mi? Sessiz bir şekilde bu olaydan sıyrılmayı değil de artık herkesin gözünün içine bakarak acı çekmesini istiyorsun ve bu uğurda kaybedeceklerin seni ilgilendirmiyor.”
Yıllardır onların gözlerinin önünde acı çekiyorduk ve hiçbiri bu acıya son vermek istememişti. Acılar bizim hayatımızın normali olmuştu sadece bu kez acıların yönünü değiştirmek istiyordum. Bu kez acıyan değil acıtan olmak…
“Bana sadece bir şey söyle: Yanımda mısın değil misin?” Önümde diz çöken adamın ellerini alıp avuçlarımın içinde sıkıca tuttum. Onun tarafından acı çekmemek için ona sığınmıştım yine.
Sert bir soluk verdi ve kendinden emin bir şekilde “Yanındayız. Daima senin yanındayız.” dedi.
İhtiyacım olan buydu. Yanımda olmaları.
Her şeye rağmen.
Yeni Bölümden
Gözlerindeki haylaz parıltılar arttı. “Çakal,” sondaki a harfi dudaklarında keyifle uzadı. “Gerçekten de sizi tebrik etmek zorundayım. Mükemmel bir silah ortaya çıkartmışsınız.”
Baybars Hardemir, ona eğlenerek bakan bu haylaz bakışlarda bir tanıdıklık hissiyatına girmişti ama karşısında duran bu düşmanı ile ne gibi bir mazisi olabilirdi ki? Sol elini pantolonun cebine koyup rahat tavrını korumaya çalıştı.
“Sisteme nasıl sızdın?” Her ihtimali her olasılığı düşünmüşlerdi. Son teknoloji ile bu silahlar yeniden yaratılmıştı ve Hardemirlerden başka kimsenin bu sistemlere girmeye izni yoktu. Hatta Hardemirlerden de sadece beş kişi sisteme girme yetkisine sahipti.
Karşısındaki kadın incinmiş gibi dudaklarından acı içinde ama alay dolu bir ses çıkarttı ve elini göğsüne yerleştirip bir adım Hardemir'in önünde durdu. “Sızmak mı?” Alaycı ses tonuna dramı da eklemişti. “Neden benden bir virüs müşüm gibi bahsediyorsun?”
Ne oluyorr bacımsulaarrrr
Oturup düşündüm kitapta kim iyi diye. Bir Enis iyi çıktı. Gerisi iblis çıktı ya...
Bugün 2 saat falan yürüdüm. İkinci kitabın tüm sahneleri ve final kısmı zihnimde oluştu. Çok tatlı(!) sahneler gelecek. sabah akşam dua edeceksiniz bana ahahahhah
Gelecek bölümde Masadaki tüm nezirleri tanıyacağız.... Orada benim bebekler de var. Varisler... Kim? Asya, Selçuk, Arem ve...
Mini hatırlatma:
İnsta-tiktok: Adenleoku
Tw: Adensakaa
wp kanalı: Mağdur Agsci (en çok burda aktifim)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |